Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji - H. Gerger, R. Zarakolu, E. Kürkçü, D. Küçükaydın

bop-on-kapak.jpg

Önsöz
Elinizdeki bu derleme, 26-27 Şubat 2005 tarihinde Hamburg’ta yapılan, “ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”ne Karşı İşçi Sınıfının ve Halkların Stratejisi Ne Olmalıdır?” konulu sempozyumda sunulan bildiriler ve yapılan konuşmalara dayanmaktadır. Onların derli toplu  biçimidir.

İlk plan, sempozyuma sunulan bildiriler, yapılan konuşma ve tartışmaların tam bir dökümünün yayınlanmasıydı. Ne var ki, gerek teknik, gerek maddi ve gerek biçime ilişkin nedenlerle bu tasarı değiştirildi.

Sempozyum’a konuşmacı olarak davet edilenlerin sunacakları bildirileri yazılı olarak yollamaları istenmişti, ancak konuşmacıların bir kısmı, işlerinin çokluğu ve politik aktivitelerinin yoğunluğu nedeniyle bunu yapamadı ve bildirisini doğrudan sözlü olarak sundu.

Sempozyumda yapılan tartışmalar, irticalen yapılan konuşmalarda sık sık görülen ifade ve anlam bozukluklarıyla maluldü  ve düzeltilmesi gerekiyordu. Bant kayıtlarında ise  akustik olarak söylenenlerin anlaşılamadığı yerler bulunuyordu. Ayrıca dinleyicilerin yaptığı konuşmaların önemli bir bölümü de Sempozyumun konusuyla doğrudan bir ilişki içinde bulunmuyordu.

Bu durumda, sempozyumun tam bir protokolünü yayınlamak gereksiz bir şişkinliğe, eksikliklere ve zor okunup anlaşılmaya yol açacaktı.

Bunun üzerine Sempozyum’daki konuşmacıların Sempozyumda yaptıkları konuşma ve bildirilere dayanarak genişletecekleri metinlerden oluşan bir derlemenin daha özlü ve geniş perspektifli olacağı düşünüldü.

Sempozyum konuşmacılarına Sempozyumda yaptıkları konuşmaların bant çözümleri bu derlemeye yazacakları yazıya temellik etmesi ve hatırlatıcı olması için verildi. Konuşmacıların bir kısmı, bu çözümler de ellerinin altında olarak, bu derleme için görüşlerini yazdılar; bir kısmı da Sempozyum’a sundukları bildirileri aynen veya bazı değişikliklerle tekrar verdiler.

*

Önsözler, eldeki kitabın veya yazının, orada savunulan görüşlerin nasıl oluştuğunu anlatırlar. Bu durumda, bu kitaba kaynaklık eden Sempozyum’un neden ve nasıl yapıldığından kısaca da olsa söz etmek gerekmektedir.

2003 yılının sonlarından itibaren, Türkiye’de alışılmış sol dergilerden farklı bir çizgi izleyecek; başta Kürtlerin mücadelesi olmak üzere, demokrasi mücadelesini öne çıkaracak bir dergi için, farklı sosyalist ve demokrat eğilimlerden kişilerin içinde bulunduğu bir girişim başlar.

Bu girişim çerçevesinde hazırlıklar sürerken, çıkacak derginin dayanacağı politik ve programatik çizgiyi belirlemek üzere bir taslak metin oluşturulması gereği ortaya çıkar. Bu dergi girişimi içinde bulunanlardan Demir Küçükaydın, elinizdeki derlemede “Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu” başlığıyla yer alan metni, çıkarılması planlanan derginin bildirisi ve yazarlarına çağrı metni taslağı olarak sunar.

Ne var ki, bu metin, dergi girişimcilerin bir kısmının direnişiyle karşılaşır. Bu direnişin iki farklı kaynağı bulunmaktadır.

Metin, alışılmış ulus ve ulusçuluk tanımlarının dışına çıkarak, ulusçuluğun ve ulusların iki farklı biçimini birbirinden ayırmakta; dile, dine, etniye, tarihe dayanan gerici ulusçuluğa karşı ilk burjuva devrimlerinin ve Ekim Devrimi yıllarına kadar olan dönemde işçi hareketinin dayandığı demokratik ulus ve ulusçuluk anlayışına geri dönmektedir. Bu ise sosyalistler arasında bugün egemen ve  yaygın ulus ve ulusçuluk anlayışıyla bir kopuşmayı ve ona karşı tavır almayı gerektirmektedir. Bu nedenle, Türk solundan gelen bazı girişimciler eski ulusçuluk anlayışına bağlı kalarak sunulan taslağa karşı çıkarlar.

İkinci neden, ABD’nin Irak işgalinin Kürt Ulusal Hareketi içindeki dengeleri değiştirmesi ve aynı gerici ulus anlayışına güç vermesiyle ilgilidir. ABD’nin Irak’ı işgali ile birlikte, bölgedeki dengeler değişmiş, Kürt özgürlük hareketi içinde, o zamana kadar ayrı bir bayrak açacak cesaret ve gücü bulamayan Kürt burjuvazisinin ağırlığı ve kendine güveni artmıştır. Bu da Öcalan ve PKK’nın dil, din, etni, soya dayalı milliyetçilikten kopuşma ve Orta Doğu çapında bir demokratik cumhuriyet oluşturma programına karşı direnişi güçlendirmiştir. Bu elbet aynı zamanda, aşılmaya çalışılan dile, dine, etniye dayalı milliyetçiliğin geri dönüşü anlamına da geliyordu. İşte bu eğilim ve akım da dergi girişiminde bulunan Kürt ulusal hareketi içindeki kişilerde de yankısını buluyor ve söz konusu bildiri taslağına karşı çıkılıyordu.

Ne var ki, bu karşı çıkışlar teorik ve politik açık bir eleştiri biçiminde değildi; suskunluk; hiçbir şey yapmama, katkıda bulunmama, işleri yokuşa sürme biçimindeydi. İşin ilginci, bir dergi çıkaracak maddi ve teknik olanaklar ve ilişkiler esas olarak bildiri taslağına karşı çıkan bu iki eğilimin elinde bulunuyordu. Onlar için de böyle bir derginin çıkması ve hatta bildiride ifadesini bulan eğilimle eşit koşullarla iş birliği yapılması bile, karşı oldukları anlayış ve programın güçlenmesine hizmet etmek olacağından, dergi projesi fiilen son buldu.

Dergi projesi son buldu ama, bu dergi projesinin ebelik yaptığı, çıkacak derginin çağrısı ve  bildiri taslağı olan “Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu”, bizzat kendisinin ve kendisinde savunulan politikaları savunan bir yayının yayınını olanaksız kılan gelişmenin (ABD’nin müdahalesi ve sonuçları) gösterdiği gibi, bütün aciliyetiyle var olmaya devam ediyordu.

Bir dergi için çağrı taslağı olarak ortaya çıkan Program, bir kere doğduktan sonra, onun kendi mantığı ve kendi dinamikleri harekete geçmiş bulunuyordu. Bu metni okuyanlar bu program doğrultusunda bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyorlardı.

Böylece ilk dergi projesinin bittiği noktada, bu sefer ilk dergi projesindeki taslağı temel olarak alanlar bütün kısıtlı olanaklarına rağmen metnin ve programın içeriğine ve doğruluğuna güvenerek ikinci kez bir dergi girişimi başlattılar. Tabii bu kez daha net bir programla ama neredeyse hiçbir maddi, teknik olanak bulunmadan ve son derece sınırlı ilişkileriyle.

İşte bu dergi girişimde yer alanlardan Hamburg’ta yaşayanlar, hem dergi çıkarabilmek için bir gelir elde etmek; hem de Dergide savunulacak program ve politikanın kendisini tanıtmasına ve tartışılmasına olanak sağlamak amacıyla, yukarıda sözü edilen sempozyumu düzenlemeye karar verdiler. Çünkü, dayandıkları metin aynı zamanda ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesi”ne karşı bir projeydi ve kendini en iyi de bu bağlamda ortaya koyabilirdi.

Sempozyumun daha geniş bir katılımla çok daha geniş bir yelpazeden katılımcılarla yapılması planlanıyordu. Ne var ki maddi olanakların kısıtlılığı buna olanak tanımıyordu. Ayrıca ilk dergi projesinin çıkışını engelleyen eğilimlerin başka benzerleri de yine aynı nedenlerle bu sempozyuma katılma önerisine olumsuz cevap veriyorlardı. Böylece katılanlar, abdestinden emin olup söyleyecek sözü olanlardan ibaret kalıyordu.

Bu arada, Sempozyumu örgütleyenlerin içinde bulunduğu ikinci dergi girişimi, bir süre sonra, Kürt hareketi içindeki gerici milliyetçiliğin güçlenmesinden rahatsız olan ve buna karşı mücadele etmek gerektiğini düşünen bir kesimin bir girişimi ile rastlaştı. Hedeflerin yakınlığı iş birliği olanak ve gerekliliğini ortaya çıkardı. Böylece düşünülen dergi için, teknik, maddi olanaklar ve ilişkiler alanındaki müthiş açığı kapamak mümkün alacaktı. Tekrar dergi hazırlıklarına başlanmış hatta bir büro bile aranmaya başlanmıştı.

Ancak bu sırada, Kürt hareketi içindeki  muazzam savrulma etkisini göstermeye başlamıştı. Kürt harekete içinde olup bu dergi projesinde iş ve güç birliği yapılanlar, bu savrulmaya karşı mücadele edebilmek amacıyla, en azından bir süre için, güçlerini ve dikkatlerini dergi projesinden çekmek zorunda kaldılar. Böylece tekrar başlangıç noktasına geri dönülmüş oluyordu. Bu sefer de, ABD’nin Irak İşgalinin yarattığı kaymanın kendisi değil, ona karşı mücadele kaygısı olsa da, yine de bu işgalin bir sonucu olan kayma, ikinci kez, bu karşı programın ve bu program doğrultusunda bir derginin çıkmasını engellemiş oluyordu.

Hasılı, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin doğrudan sonuçları bu projeye karşı projenin, gün yüzüne çıkmasını ve bu proje-program doğrultusunda bir yayın çıkmasını bile engellemiş oluyordu. Bu karşı projenin basılabilmesi, kendini duyurabilmesi bile ABD’nin projesine karşı bir mücadele konusuydu.

Bu anlamda, Demir Küçükaydın’ın Sempozyuma sunduğu bildirinin bir eki olan “Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu” başlıklı, başlangıçta bir dergi bildirisi ve çağrısı olarak düşünülmüş metinin elinizdeki derlemede yayınlanabilmiş olması bile, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin sonucu olarak ortaya çıkan engellemelere ve güçlendirdiği gerici milliyetçiliğe karşı, dolayısıyla bizzat bu projeye karşı, küçük de olsa bir ve ilk başarı sayılabilir.

Çünkü bu sempozyumu yapmayı ve bu derlemeyi yapmayı mümkün kılan gelişmelerin kaynağında bu metin bulunmaktadır. Bu program-metin olmasaydı, ne sempozyum, ne dergi girişimi ne de bu derleme olabilirdi. Öte yandan var olan alternatifsizliğe bir alternatif arayışları; bu yönde bir dergi çıkarma girişimleri; ABD’ye karşı neler yapılacağını sempozyumlarda tartışan sosyalistler olmasaydı, ne o metin ortaya çıkardı ne de onu yayma ve basma girişimleri. Bu diyalektik sürecin ürünüdür elinizdeki kitap ve bizzat bu süreç üzerinde diyalektik bir etkisi de olacaktır

*

Bu derlemeye kaynaklık eden Sempozyumu hazırlayanlar Sempozyumun çağrı bildirisinde niçin böyle bir konu seçtiklerini ve niçin böyle bir formülasyona gerek duyduklarını şöyle ifade etmişlerdi. Bu amaçlar bu derleme için de geçerliliğini koruduğundan aynen aktaralım:

“Sosyalizm ve işçi hareketi daha doğarken, dünya burjuvazisine karış nasıl bir program ve stratejiyle yani hangi güçlere dayanılarak mücadele edilebileceği sorusunu sormuştu bir yeni doğmuş çocuğun ilk haykırışı gibi. Bugün bu yaklaşım unutulmuş bulunuyor.

Strateji ve program tartışmaları, bir bakıma sosyalist ve işçi hareketinin dinamizminin ifadesi olduğu kadar, o dinamizmi ve onun gelişimini de besler. En tutkulu tartışmalar, en büyük teorik kazanımlar hep bu tartışmalar bağlamında olur.

Ne var ki, 1920’lerin ortasından beri, dünya sosyalist hareketinde artık bir program ve strateji tartışması yaşanmamaktadır. 1968 yükselişi bu tartışmaları kısa bir süre için canlandırdıysa da, hareketin kendisi gibi, bu tartışmalar da kısa soluklu bir canlanma olarak kaldı.

Strateji tartışmasının bu yok oluşu, aynı zamanda uluslar arası bir işçi hareketinin ve uluslar arası bir teorik tartışmanın yok oluşuyla at başı gitmiştir. Elbette son duruşmada, işçi ve sosyalist hareketin canlanışını nesnel koşullar belirler, ama öznel çabalar olmadığı sürece, koşulların olgunluğu çürümeyle de sonuçlanabilir.

İşte bu sempozyum sosyalist ve işçi hareketinde yeniden bir strateji ve program tartışması başlatma yönünde mütevazı bir girişim olmayı amaçlamaktadır.

O, gerçekteki taraflılığı gizlemenin bir aracı olan sözde nesnellik ardına gizlenmeden, sorunu işçiler ve halklar açısından tartışacağını açıkça ortaya koymakta, sözü edilen, artık unutulmaya yüz tutmuş geleneğe bağlamaktadır.

İşçi hareketi ve sosyalist hareket program ve stratejisini bir ülkenin ya da bir bölgenin çıkarları açısından ve onunla sınırlı olarak tartışamaz. Her ne kadar konu, ABD’nin belli bir bölgeye ilişkin bir projesi ise de, buna karış strateji tüm dünyanın işçilerinin ve sosyalistlerinin tartışması gereken bir sorundur. Öte yandan bu projenin kendisi zaten dünya çapındaki bir projenin bir parçası olarak ifade edilmiştir.

Sempozyumun adındaki “Orta Doğu”, sadece “Orta Doğu”nun işçileri ve halklarının yapacağı bir tartışmayı değil, Tüm dünya işçileri ve halklarının yapacağı bir tartışmanın konusunu belirlemektedir.

Bugün sorunu işçi hareketinin stratejisi olarak tartışmanın kendisi, böyle bir paradigma değişikliği bile, fiili bir strateji değişikliğidir aynı zamanda.

ABD’nin onlarca yıl sürecek bir savaş dediği bu bir tek dünya imparatorluğu kurma savaşı karşısında sol diye bilinen işçi ve sosyalist hareketin yazını incelenirse, bir strateji tartışmasının neredeyse hiç bulunmadığı görülür. Bütün yazın neredeyse ABD’nin tutarsızlıklarını, planlarının iç yüzünü vs. açıklamaya yöneliktir. ABD’yi uluslar arası hukuku çiğnemekle veya birleşmiş milletleri dinlememekle eleştirmenin, aslında sorunu ABD veya diğer emperyalist ülkeler açısından tartışmak anlamına geldiği bile unutulmuştur.

Hatta en muhalif bilenenler bile neredeyse ABD’ye böyle davranmasının kendi lehine olmayacağını anlatan, akıl verir bir üslupla yazmaktadırlar.

Bütünsel bir strateji yokluğunda, ABD’nin gerçek niyet ve saiklerini açıklamanın ve ifşa etmenin, onun ne kadar kötü ve dünya halklarının düşmanı olduğunu göstermenin kendisi gizli olarak, biricik stratejinin gerçekleri açıklamak olduğu varsayımını içerir. Halbuki ABD’nin niyetlerinin ve kendisinin ne olduğu hiç de bilinmez değildir. Bütün bu yazın, ABD’nin planlarına karşı aslında gerçekleri açıklama gibi bir acınacak bir stratejiden başka silahı olmadığını itiraf etmek demektir.

İşte en azından bu sefil duruma son verebilmek için, gerçek bir strateji tartışması başlatabilmek için, küçük bir başlangıç olmaktır bu sempozyumun amacı.

*

Strateji tartışması yapanlar için, düşmanın ve hedeflerinin kötülüğü veridir. Onun tutarsızlıklarına karşı mücadele edilmez, o tutarsızlıklar eğer onu zayıflatıyorsa onlar yararlanılacak vuruş noktalarıdır.

Bu nedenle strateji tartışması yapanlar, düşmanlarının kötülükleri ya da zaaflarıyla vakit kaybetmezler; kendilerinin ne yapması gerektiğini tartışırlar. Kendilerinin ne yapacağını tartışmaları ise her şeyden önce kedi zayıflıklarını açıkça ortaya koymayı ve onlara karşı mücadeleyi gerektirir.

Hemen anlaşılacağı gibi, ezilenler açısından bir strateji ve program tartışmasının bizzat kendisinin onlar üzerinde iyileştirici bir etkisi vardır. O daha baştan, öznenin kendi zayıflıklarını ortaya koymasını ve ona karış mücadeleyi gündeme getirir. Bir strateji tartışmasında düşmanın kötülükleri ya da tutarsızlıkları değil; ona karşı mücadele edenlerin tutarsızlıkları, zaafları, sınırlılıkları ve bunlarla nasıl mücadele edileceği sorun edilir.

Bu elbette düşmanın gücü ve yetenekleri, hedefleri ve araçları hakkında doğru bir resme sahip olunması çabasını gereksiz kılmaz. Ama böyle bir yaklaşım içinde, düşmanın tutarsızlıkları veya aptallıkları değil, onun gücü ve üstünlükleri üzerine tartışılır.

Kendi zaafları ve sınırlılıklarını; düşmanının gücü ve üstünlüklerini tartışan bir aksanın sol basında hiç görülmemesi bile, işçi hareketinin ve sosyalist hareketin bir strateji tartışmasına ne kadar uzak kaldığının ve aslında gizil olarak sadece burjuva rasyonalizminin ön kabullerine dayanan, karşı tarafın kötülüğünü anlatma stratejisine bağlı olduğunun bir kanıtıdır.

İşçi hareketi bu yaklaşımdan kurtulmadıkça en küçük bir yükseliş gösteremez. Zaten hareketin bir yükselişine her zaman, onun kendi hatalarını ve zaaflarını hiç korkmadan sergilemesi; düşmanının yetenekleri ve üstünlüklerini hiçbir komplekse kapılmadan incelemesi eşlik etmiştir.

*

İşte böyle bir yaklaşımla bir başlangıç olarak, teknik sınırlılıklar nedeniyle Türkçe olarak yapılacak bu tartışmaya üçü Türkiye’den biri Almanya’dan dört tartışmacı ve sunucu katılacaktır.

Elbette her şeyden önce Dünya İşçi Sınıfı ve Dünya Halkları açısından tartışılacağından, sorunu bu açıdan tartışacağı düşünülen konuşmacılar seçildi.

Konuşmacıların Türkiye sosyalist hareketinden olması, konunun sadece şu veya bu ülkenin işçileri veya halkaları açısından tartışılacağı anlamına gelmemektedir. Bu bütünüyle dil engelleri ve ilişkilerin sınırlılığı gibi teknik nedenlerle yapılmış bir seçimdir.

Sempozyum için şöyle bir işleyiş düşünüldü. Önce davetli konuşmacılar, yeterli bir sürede tezlerini anlatacaklar. Davetli konuşmacılara bir de sempozyumun sonunda tekrar, tartışmalar ışığında görüşlerini toparlayıp ifade etmeleri için söz verilecek. Bu ilk ve son konuşma sürelerini, onlara da danışarak belirlemek istiyoruz. İlk Konuşmalar için yarımşar saat veya kırk beşer dakika, son konuşmalar için de on beş dakika ile yarım saat arası bir süre düşünülmektedir.

Arada kalan zaman ise, ilk konuşmalar bittikten sonra, söz hakkı isteyenler arasında eşit olarak paylaştırılacaktır.

Tartışmalar iki gün boyunca uzun ve yoğun tartışmaları gerektireceğinden, yorgunluğu kısmen olsun azaltmak için, aralar verilecek; hararete ve açlığa karşı yiyecek ve içecek çeşitleri bulundurulacaktır. (...)

Sempozyuma sorunu işçiler ve halklar açısından tartışmak isteyen herkes davetlidir.

Sempozyum Hazırlama Girişimi” (“ “ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”ne Karşı İşçi Sınıfının ve Halkların Stratejisi Ne Olmalıdır?” Konulu Sempozyuma Çağrı)

*

Moderatörlüğünü Rafet Temur’un yaptığı Sempozyuma yaklaşık olarak yüz kadar dinleyici katıldı. Katılımcılar ve konuşmacılar genel olarak sempozyumdan memnun ayrıldılar.

Sempozyum yaklaşık olarak öngörülen biçimde yapıldı. İlk gün konuşmacılar tezlerini yarımşar saatlik birer sunuşla anlattılar. Sonraki bölümde dinleyiciler görüş, eleştiri ve sorularını aktardılar.

İkinci gün de önce kısaca, bir önceki gün yapılan tartışmaların ışığında konuşmacılar daha kısa süreli olarak görüşlerini açma olanağı buldular. Daha sonra yine dinleyiciler söz aldı ve son olarak tekrar konuşmacılara sözlerini bağlamaları için söz verildi. Konuşmaların tamamı ayrı ayrı ses ve video ile kaydedildi.

Sempozyum öncesinde sempozyuma sunulmak üzere verilen bildiriler ve kaynaklar e-mail ile konuşmacılara, ilgi duyanlara ve duyabileceklere iletildi. Önceden verilen bildirilerin fotokopisi yapılarak önceden dinleyici ve katılımcıların bilgisine de sunuldu.

*

Peki, üzerine bu sempozyum yapılan ABD’nin Türkiye’de “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla bilinen projesi nedir?

Bunu da kısaca belirtmek gerekiyor.

Eğer İnternet’te bir arama motoruna “Büyük Ortadoğu Projesi” veya onun kısa biçimi olan “BOP”u Türkçe’de yazarsanız, karşınıza BOP üzerine ve ona karşı yazılmış büyük bir yazılar yığını çıkar. Ama bu yazılarda “şu proje nedir?” diye birinci elden bir kaynak aradığınızda neredeyse hemen hemen hiçbir kaynak bulamazsınız. Tek bulacağınız bilgi, 2004 yılının haziran ayında yapılan G8 zirvesinde böyle bir projenin Amerika tarafından ortaya atıldığıdır.

“Bu projenin orijinal metni nedir, somut bir alıntı var mıdır?” diye araştırdığınızda çok daha garip bir durumla karşılaşırsınız: BOP üzerine yazan hiçbir yazar bu projenin otantik kaynaklarına ve metnine dayanmamaktadır. BOP’un şu veya bu olduğuna dair bir yorumda bulunmakta veya daha önce yapılmış bir yorumu ele almakta ve sonra da o anladığı biçimiyle BOP’u eleştirmekte veya savunmaktadır.

Bu da insanı “acaba, gerçekten BOP diye bir şey var mı?” diye düşündürmektedir?

Böyle bir kuşkuya düşüp, BOP’un İngilizce veya Almanca karşılıkları olan veya olabilecek kelimeleri yazıp da internete baktığınızda, neredeyse karşınıza hemen hemen hiç bir şey çıkmadığını görürsünüz. Hasılı ne İngilizce’de ne de Almanca’da Büyük Ortadoğu Projesi diye tanımlanacak bir konu ve bunun etrafında oluşmuş bir literatür ya da tartışma  bulamazsınız.

Türkiye’de böyle heyecanla tartışılan ve devlet partisinden Politik İslamcılara, Faşistlerden Sosyalistlere kadar hemen hemen herkesin karşı çıktığı bu proje konusunda başka dillerde pek bir kaynak olmaması şu soruyu sormayı gerektirir: “Acaba bu, gerçek resmi adlandırılması başka olan, Türkiye’de dile ve ağza kolay gelecek şekilde böyle adlandırılmış bir proje olmasın?”

Gerçekten de, bu Projenin görüşülüp karar bağlandığı söylenen ABD’nin Georgia Eyaletinde Sea Island’da yapılan hatta Tayyip Erdoğan’ın da bir kısmına katıldığı G-8 zirvesi ile ilgili bir araştırma yaptığınızda, bu zirvede ABD’nin Orta Doğu’da “ekonomik ve siyasi  reform amaçlı” bir plan sunduğu görülür. Bu plan, toplantıdaki bir çok gündem maddesinden biridir. İşte Türkiye’de üzerinde hemen hemen hiçbir kaynak gösterilmeden yorumlara göre tartışmalar yapılan ve her politik akımın karşı çıktığı “Büyük Ortadoğu Projesi” bu planın Türkiye’deki popüler adıdır.

Ancak, BOP veya Büyük Ortadoğu Projesi diye diğer dillerde doğru dürüst bir kaynak bulunmamasının nedeni sadece onun resmi adının değişik olması değildir. Aslında söz konusu Sea Island’da yapılan G-8 zirvesine sunulan taslak ile karar arasında da önemli bir fark bulunmaktadır. Projenin kapsamı son kararda değiştirilmiştir ve Avrupa’nın Kuzey Afrika ve Akdeniz’in güneyindeki ülkelerle yürüttüğü ilişkiler de projeye dahil edilmiştir. Böylece bu proje yeni biçimiyle, sadece “büyük” ya da  “genişletilmiş” Orta Doğu’yu  değil, Kuzey Afrika’yı da, en azından Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri de, ki bu pratik olarak Arap ülkeleri de demektir, kapsamaktadır.

Projenin gerçek adı şudur:

Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa – Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgelerinin Ortak Geleceği ve Gelişmesi için Ortaklık"

Bu metnin sekizinci maddesinde belirtilen bir metin ise “Reformlar İçin Destekleme Planı” başlığını taşıyor. Ve Beyaz sarayın bu metni de projenin bir parçası oluyor.

Demek ki Türkiye’de Kısaca Büyük Orta Doğu Projesi adıyla anılan proje aslında orijinal adıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsamaktadır. G-8 Zirvesinde onaylanmıştır. Bu metnin sekizinci maddesinde belirtilen ABD’nin “Ortadoğu İçin Partnerlik” ile ilgili metni de bu projenin bir parçasıdır ve “Reformlar İçin Destek Planı” başlığını taşımaktadır.

Bu Projenin kuzey Afrika’yı da kapsayarak G-8 zirvesinden çıkan halinin Türkçe’sini bulamadık ama, bu zirveye sunulan ABD taslağının bir Türkçe tercümesi bulunmaktadır. Bu tercüme El Hayat dergisinin 13. Şubat.2004 tarihli sayısında yayınlanan metinden yapılmıştır ve El Hayat dergisinde metin “Büyük Ortadoğu Girişimi Taslak Metni” adıyla yayınlanmıştır. Türkiye’de muhtemelen “Büyük Ortadoğu Projesi” diye adlandırmanın kaynağında da bu El Hayat dergisinin yayını bulunmaktadır.

G 8 Zirvesinde Proje’de yapılan belli başlı değişiklik, tartışmalı noktaların yumuşatılması, özellikle tepkiler ve Fransa’nın itirazları göz önüne alınarak demokratikleşmenin dışardan dayatılamayacağı gibi ifadelerin eklenmesi ve Güney Akdeniz’in projeye dahil edilmesidir.

“Genişletilmiş” ya da “Büyük” diye çevrilen kavram, projenin büyük olduğu değil, Ortadoğu’nun büyük bir versiyonu anlamına gelmektedir, diğer bir ifadeyle  “Büyük” sıfatı, Projeye değil, Orta Doğu’ya aittir. Genişletilmiş yerine Türkçe’de “Büyük” kullanımı bu yanlış anlamaya uygun ifadeye yol açmaktadır. Bu genişletilmiş Ortadoğu, Cebelitarık’tan  Çin ve Hindistan hududuna kadar olan alanı kapsamakta Pakistan’ı da içermektedir. Yani Brezinsky’nin “Büyük Satranç Tahtası”nın en önemli iki ayağı bu projenin alanına girmektedir. Kuzey Afrika veya Akdeniz’in Güneyi, yani diğer Arap ülkeleri eklenerek ikinci defa genişletilmiştir, bu iki genişleme sonucunda coğrafi olarak proje, tamı tamına Klasik Akdeniz-Ortadoğu ve Pers (İran) uygarlık alanlarını kapsamaktadır. Çin ve Hint uygarlık alanlarının sınırlarına uzanmaktadır.

Geçmişte ilk neolitik devrimden kapitalizmin doğuşuna kadar neredeyse dünya tarihinin kaderinin belirlendiği bu bölge, bugün yine bölgenin dünyadaki muazzam stratejik önemi nedeniyle gelecekteki kaderinin belirleneceği yer olacaktır.

Dolayısıyla tarih son derece hayati, insanlığın geleceğine ilişkin bir önem kazanmaktadır. Sadece, “yaşayanların üzerine kabus gibi çöken” bir geçmiş olarak, yani sosyolojik bir olgu olarak değil; bu geçmişin bilgisi ve onun yorumlanışı, yani sosyoloji olarak da. Yani sadece yaşanan ve yaşanmış Tarihin kendisi değil, Tarih bilimi. Diğer bir deyişle, toplumun evriminin yasalarının bilgisi, diğer adıyla Tarihsel Maddecilik, kısa adıyla Marksizm.

Dolayısıyla bölgenin geleceği ile geçmişinin kavranması arasındaki bu derin içsel bağ nedeniyle, bölgenin dolayısıyla insanlığın kaderi ve Marksizm arasında o kaybolmuş gibi görünen bağ, tekrar bir netlik kazanmaktadır.

 

*

Peki, ABD’nin bu projesi karşısında, Türkiye’de gerçek iktidar gücünü elinde bulunduran bürokratik oligarşinin stratejisi ve projesi nedir?

Kısa bir süre önce Türkiye’nin Genel Kurmay Başkanı Özkök, ana konusu bu olan, her sözcüğü seçilmiş konuşmasında bu strateji ve projeyi açıkladı. Özkök’ün konuşması, Türkiye’nin egemeni Bürokratik ve Askeri oligarşinin, ABD’nin bölgeyi değiştirme ve yeniden dizayn etme planına karşı bir karşı proje özelliği taşımaktadır.

Askeri ve bürokratik oligarşinin ABD’nin Projesine karşı tek cevabı, Güçlü bir ordunun ve devlet cihazının varlığı, bu gücün korunması durumunda da, bu gücün Türkiye’nin stratejik yeri nedeniyle ABD’nin planlarına karşı kendi konumunu koruyabileceği ve ABD’yi kendisiyle uzlaşmaya zorlayabileceğidir.

Bu proje hiç de öyle başarısızlığa mahkum bir proje olarak görülmemeli. Bu strateji daha önce de benzerleri görüldüğü gibi, bazı uluslar arası gelişmeler ve Türkiye’deki demokratik güçlerin zayıflıklarını korumaları sonucu pek ala başarıya ulaşabilir ve bu askeri bürokratik oligarşi, egemenliğini daha uzun yıllar sürdürebilir.

Unutmamalı, bu Askeri ve Bürokratik oligarşi, Sümer’lerden, Roma ve Bizans’tan, Osmanlı’dan beri gelen bölgenin devletçilik geleneğinin en has ürünüdür. O binlerce yıllık tarih boyunca nice badirelerden geçmiştir. Yakın tarihten bir kaçını hatırlamak yeter.

Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, Anadolu’da silahlı halktan başka bir şey olmayan çeteler bir direniş başlatmıştı. Ankara’daki Millet vekillerinin “Şeytan de oluruz Bolşevik de” dediği zamanlardı.

Ama Sovyetlerin ayakta kalması ve Batılı ülkelerin Sovyetlere karşı bir denge olarak; Sovyetlerin de yaşayabilmek için diğer Emperyalist ülkelere karşı tarafsız bir alan olarak Ankara’daki Osmanlı paşalarını desteklemesi, bu binlerce yıllık bürokratik kastın egemenliğini aynen sürdürmesinin yolunu açmıştı. Padişahsız bir padişahlık rejimi olan Cumhuriyet Bonapartist bir darbeyle kurulmuş; Şeyhülislama Diyanet İşleri adı verilmiş; bu resmi devlet dinine laiklik denmiş ve gücü Osmanlı Meclisi Mebusan’ı veya Birinci Büyük Millet Meclisi (Üçüncü Meşrutiyet) kıyısına bile yaklaşamayan, atanmayla seçilen milletvekillerinden oluşan bir Meclis, bu ayıbı örtecek bir “Asma yaprağı” işleviyle donatılmıştı.

Benzeri İkinci Dünya Savaşından sonra aynen tekrarlandı. İsmet Paşanın çok partili hayata geçiş manevrası bu egemenliği sürdürmek için yapılmış çok akıllıca bir hamleydi. Yine Sovyetlere karşı dengelere oynayan bürokratik oligarşi, gerçek iktidarı elinde tutarak, bir meclis ve çok partili hayata geçiş makyajlarıyla bütün bir soğuk savaş döneminde egemenliğini garantiye almış oldu.

Bu günün dünyasında da ABD ile Avrupa, Rusya ve Çin arasındaki çelişkiler bu Bürokratik oligarşiye belli bir hareket alanı sağlamaktadır. Güç dengelerindeki değişiklikler bunların yanı sıra bu oligarşinin yapacağı, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaptığına benzer kimi makyajlar ile pek ala bu kritik dönemi aşıp, egemenliğini ve gücünü gelecekteki on yıllara yaymasını mümkün kılabilir.

Yani Türkiye’nin egemeni olan Bürokratik oligarşi de kendisi açısından bir strateji tartışması yapmaktadır. Ve daha fazla güç ve stratejik konumu ve bu gücü pazarlık unsuru olarak önermektedir.

Türkiye’nin ve Bölgenin halkları, ABD’nin ve çürümüş bürokratik ve diğer oligarşiler karşısında kırk katır mı kırk satır mı durumunda kalmaya devam etmektedir. Bu açmazdan kurtuluşun yollarının ne olduğunu ezilenler açısından tartışmak için elinizdeki kitapla küçük bir başlangıç yapılmak istenmektedir.

Bu vesileyle, bu kitabın hazırlanmasına vesile olan Hamburg’taki Sempozyumu örgütleyen  Hazırlama Girişimi’ne; Bantların çözümünde yardımcı olan arkadaşlara ve yazılarıyla bu derlemeye katkıda bulunanlara teşekkürü borç biliriz. Onların bu katkıları olmasaydı, elinizdeki bu kitapta olmazdı.

02 Mayıs 2005 Pazartesi

Ne var ki, 1920’lerin ortasından beri, dünya sosyalist hareketinde artık bir program ve strateji tartışması yaşanmamaktadır. 1968 yükselişi bu tartışmaları kısa bir süre için canlandırdıysa da, hareketin kendisi gibi, bu tartışmalar da kısa soluklu bir canlanma olarak kaldı.

Strateji tartışmasının bu yok oluşu, aynı zamanda uluslar arası bir işçi hareketinin ve uluslar arası bir teorik tartışmanın yok oluşuyla at başı gitmiştir. Elbette son duruşmada, işçi ve sosyalist hareketin canlanışını nesnel koşullar belirler, ama öznel çabalar olmadığı sürece, koşulların olgunluğu çürümeyle de sonuçlanabilir.

İşte bu sempozyum sosyalist ve işçi hareketinde yeniden bir strateji ve program tartışması başlatma yönünde mütevazı bir girişim olmayı amaçlamaktadır.

O, gerçekteki taraflılığı gizlemenin bir aracı olan sözde nesnellik ardına gizlenmeden, sorunu işçiler ve halklar açısından tartışacağını açıkça ortaya koymakta, sözü edilen, artık unutulmaya yüz tutmuş geleneğe bağlamaktadır.

İşçi hareketi ve sosyalist hareket program ve stratejisini bir ülkenin ya da bir bölgenin çıkarları açısından ve onunla sınırlı olarak tartışamaz. Her ne kadar konu, ABD’nin belli bir bölgeye ilişkin bir projesi ise de, buna karış strateji tüm dünyanın işçilerinin ve sosyalistlerinin tartışması gereken bir sorundur. Öte yandan bu projenin kendisi zaten dünya çapındaki bir projenin bir parçası olarak ifade edilmiştir.

Sempozyumun adındaki “Orta Doğu”, sadece “Orta Doğu”nun işçileri ve halklarının yapacağı bir tartışmayı değil, Tüm dünya işçileri ve halklarının yapacağı bir tartışmanın konusunu belirlemektedir.

Bugün sorunu işçi hareketinin stratejisi olarak tartışmanın kendisi, böyle bir paradigma değişikliği bile, fiili bir strateji değişikliğidir aynı zamanda.

ABD’nin onlarca yıl sürecek bir savaş dediği bu bir tek dünya imparatorluğu kurma savaşı karşısında sol diye bilinen işçi ve sosyalist hareketin yazını incelenirse, bir strateji tartışmasının neredeyse hiç bulunmadığı görülür. Bütün yazın neredeyse ABD’nin tutarsızlıklarını, planlarının iç yüzünü vs. açıklamaya yöneliktir. ABD’yi uluslar arası hukuku çiğnemekle veya birleşmiş milletleri dinlememekle eleştirmenin, aslında sorunu ABD veya diğer emperyalist ülkeler açısından tartışmak anlamına geldiği bile unutulmuştur.

Hatta en muhalif bilenenler bile neredeyse ABD’ye böyle davranmasının kendi lehine olmayacağını anlatan, akıl verir bir üslupla yazmaktadırlar.

Bütünsel bir strateji yokluğunda, ABD’nin gerçek niyet ve saiklerini açıklamanın ve ifşa etmenin, onun ne kadar kötü ve dünya halklarının düşmanı olduğunu göstermenin kendisi gizli olarak, biricik stratejinin gerçekleri açıklamak olduğu varsayımını içerir. Halbuki ABD’nin niyetlerinin ve kendisinin ne olduğu hiç de bilinmez değildir. Bütün bu yazın, ABD’nin planlarına karşı aslında gerçekleri açıklama gibi bir acınacak bir stratejiden başka silahı olmadığını itiraf etmek demektir.

İşte en azından bu sefil duruma son verebilmek için, gerçek bir strateji tartışması başlatabilmek için, küçük bir başlangıç olmaktır bu sempozyumun amacı.

*

Strateji tartışması yapanlar için, düşmanın ve hedeflerinin kötülüğü veridir. Onun tutarsızlıklarına karşı mücadele edilmez, o tutarsızlıklar eğer onu zayıflatıyorsa onlar yararlanılacak vuruş noktalarıdır.

Bu nedenle strateji tartışması yapanlar, düşmanlarının kötülükleri ya da zaaflarıyla vakit kaybetmezler; kendilerinin ne yapması gerektiğini tartışırlar. Kendilerinin ne yapacağını tartışmaları ise her şeyden önce kedi zayıflıklarını açıkça ortaya koymayı ve onlara karşı mücadeleyi gerektirir.

Hemen anlaşılacağı gibi, ezilenler açısından bir strateji ve program tartışmasının bizzat kendisinin onlar üzerinde iyileştirici bir etkisi vardır. O daha baştan, öznenin kendi zayıflıklarını ortaya koymasını ve ona karış mücadeleyi gündeme getirir. Bir strateji tartışmasında düşmanın kötülükleri ya da tutarsızlıkları değil; ona karşı mücadele edenlerin tutarsızlıkları, zaafları, sınırlılıkları ve bunlarla nasıl mücadele edileceği sorun edilir.

Bu elbette düşmanın gücü ve yetenekleri, hedefleri ve araçları hakkında doğru bir resme sahip olunması çabasını gereksiz kılmaz. Ama böyle bir yaklaşım içinde, düşmanın tutarsızlıkları veya aptallıkları değil, onun gücü ve üstünlükleri üzerine tartışılır.

Kendi zaafları ve sınırlılıklarını; düşmanının gücü ve üstünlüklerini tartışan bir aksanın sol basında hiç görülmemesi bile, işçi hareketinin ve sosyalist hareketin bir strateji tartışmasına ne kadar uzak kaldığının ve aslında gizil olarak sadece burjuva rasyonalizminin ön kabullerine dayanan, karşı tarafın kötülüğünü anlatma stratejisine bağlı olduğunun bir kanıtıdır.

İşçi hareketi bu yaklaşımdan kurtulmadıkça en küçük bir yükseliş gösteremez. Zaten hareketin bir yükselişine her zaman, onun kendi hatalarını ve zaaflarını hiç korkmadan sergilemesi; düşmanının yetenekleri ve üstünlüklerini hiçbir komplekse kapılmadan incelemesi eşlik etmiştir.

*

İşte böyle bir yaklaşımla bir başlangıç olarak, teknik sınırlılıklar nedeniyle Türkçe olarak yapılacak bu tartışmaya üçü Türkiye’den biri Almanya’dan dört tartışmacı ve sunucu katılacaktır.

Elbette her şeyden önce Dünya İşçi Sınıfı ve Dünya Halkları açısından tartışılacağından, sorunu bu açıdan tartışacağı düşünülen konuşmacılar seçildi.

Konuşmacıların Türkiye sosyalist hareketinden olması, konunun sadece şu veya bu ülkenin işçileri veya halkaları açısından tartışılacağı anlamına gelmemektedir. Bu bütünüyle dil engelleri ve ilişkilerin sınırlılığı gibi teknik nedenlerle yapılmış bir seçimdir.

Sempozyum için şöyle bir işleyiş düşünüldü. Önce davetli konuşmacılar, yeterli bir sürede tezlerini anlatacaklar. Davetli konuşmacılara bir de sempozyumun sonunda tekrar, tartışmalar ışığında görüşlerini toparlayıp ifade etmeleri için söz verilecek. Bu ilk ve son konuşma sürelerini, onlara da danışarak belirlemek istiyoruz. İlk Konuşmalar için yarımşar saat veya kırk beşer dakika, son konuşmalar için de on beş dakika ile yarım saat arası bir süre düşünülmektedir.

Arada kalan zaman ise, ilk konuşmalar bittikten sonra, söz hakkı isteyenler arasında eşit olarak paylaştırılacaktır.

Tartışmalar iki gün boyunca uzun ve yoğun tartışmaları gerektireceğinden, yorgunluğu kısmen olsun azaltmak için, aralar verilecek; hararete ve açlığa karşı yiyecek ve içecek çeşitleri bulundurulacaktır. (...)

Sempozyuma sorunu işçiler ve halklar açısından tartışmak isteyen herkes davetlidir.

Sempozyum Hazırlama Girişimi” (“ “ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”ne Karşı İşçi Sınıfının ve Halkların Stratejisi Ne Olmalıdır?” Konulu Sempozyuma Çağrı)

*

Moderatörlüğünü Rafet Temur’un yaptığı Sempozyuma yaklaşık olarak yüz kadar dinleyici katıldı. Katılımcılar ve konuşmacılar genel olarak sempozyumdan memnun ayrıldılar.

Sempozyum yaklaşık olarak öngörülen biçimde yapıldı. İlk gün konuşmacılar tezlerini yarımşar saatlik birer sunuşla anlattılar. Sonraki bölümde dinleyiciler görüş, eleştiri ve sorularını aktardılar.

İkinci gün de önce kısaca, bir önceki gün yapılan tartışmaların ışığında konuşmacılar daha kısa süreli olarak görüşlerini açma olanağı buldular. Daha sonra yine dinleyiciler söz aldı ve son olarak tekrar konuşmacılara sözlerini bağlamaları için söz verildi. Konuşmaların tamamı ayrı ayrı ses ve video ile kaydedildi.

Sempozyum öncesinde sempozyuma sunulmak üzere verilen bildiriler ve kaynaklar e-mail ile konuşmacılara, ilgi duyanlara ve duyabileceklere iletildi. Önceden verilen bildirilerin fotokopisi yapılarak önceden dinleyici ve katılımcıların bilgisine de sunuldu.

*

Peki, üzerine bu sempozyum yapılan ABD’nin Türkiye’de “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla bilinen projesi nedir?

Bunu da kısaca belirtmek gerekiyor.

Eğer İnternet’te bir arama motoruna “Büyük Ortadoğu Projesi” veya onun kısa biçimi olan “BOP”u Türkçe’de yazarsanız, karşınıza BOP üzerine ve ona karşı yazılmış büyük bir yazılar yığını çıkar. Ama bu yazılarda “şu proje nedir?” diye birinci elden bir kaynak aradığınızda neredeyse hemen hemen hiçbir kaynak bulamazsınız. Tek bulacağınız bilgi, 2004 yılının haziran ayında yapılan G8 zirvesinde böyle bir projenin Amerika tarafından ortaya atıldığıdır.

“Bu projenin orijinal metni nedir, somut bir alıntı var mıdır?” diye araştırdığınızda çok daha garip bir durumla karşılaşırsınız: BOP üzerine yazan hiçbir yazar bu projenin otantik kaynaklarına ve metnine dayanmamaktadır. BOP’un şu veya bu olduğuna dair bir yorumda bulunmakta veya daha önce yapılmış bir yorumu ele almakta ve sonra da o anladığı biçimiyle BOP’u eleştirmekte veya savunmaktadır.

Bu da insanı “acaba, gerçekten BOP diye bir şey var mı?” diye düşündürmektedir?

Böyle bir kuşkuya düşüp, BOP’un İngilizce veya Almanca karşılıkları olan veya olabilecek kelimeleri yazıp da internete baktığınızda, neredeyse karşınıza hemen hemen hiç bir şey çıkmadığını görürsünüz. Hasılı ne İngilizce’de ne de Almanca’da Büyük Ortadoğu Projesi diye tanımlanacak bir konu ve bunun etrafında oluşmuş bir literatür ya da tartışma bulamazsınız.

Türkiye’de böyle heyecanla tartışılan ve devlet partisinden Politik İslamcılara, Faşistlerden Sosyalistlere kadar hemen hemen herkesin karşı çıktığı bu proje konusunda başka dillerde pek bir kaynak olmaması şu soruyu sormayı gerektirir: “Acaba bu, gerçek resmi adlandırılması başka olan, Türkiye’de dile ve ağza kolay gelecek şekilde böyle adlandırılmış bir proje olmasın?”

Gerçekten de, bu Projenin görüşülüp karar bağlandığı söylenen ABD’nin Georgia Eyaletinde Sea Island’da yapılan hatta Tayyip Erdoğan’ın da bir kısmına katıldığı G-8 zirvesi ile ilgili bir araştırma yaptığınızda, bu zirvede ABD’nin Orta Doğu’da “ekonomik ve siyasi reform amaçlı” bir plan sunduğu görülür. Bu plan, toplantıdaki bir çok gündem maddesinden biridir. İşte Türkiye’de üzerinde hemen hemen hiçbir kaynak gösterilmeden yorumlara göre tartışmalar yapılan ve her politik akımın karşı çıktığı “Büyük Ortadoğu Projesi” bu planın Türkiye’deki popüler adıdır.

Ancak, BOP veya Büyük Ortadoğu Projesi diye diğer dillerde doğru dürüst bir kaynak bulunmamasının nedeni sadece onun resmi adının değişik olması değildir. Aslında söz konusu Sea Island’da yapılan G-8 zirvesine sunulan taslak ile karar arasında da önemli bir fark bulunmaktadır. Projenin kapsamı son kararda değiştirilmiştir ve Avrupa’nın Kuzey Afrika ve Akdeniz’in güneyindeki ülkelerle yürüttüğü ilişkiler de projeye dahil edilmiştir. Böylece bu proje yeni biçimiyle, sadece “büyük” ya da “genişletilmiş” Orta Doğu’yu değil, Kuzey Afrika’yı da, en azından Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri de, ki bu pratik olarak Arap ülkeleri de demektir, kapsamaktadır.

Projenin gerçek adı şudur:

Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa – Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgelerinin Ortak Geleceği ve Gelişmesi için Ortaklık"

Bu metnin sekizinci maddesinde belirtilen bir metin ise “Reformlar İçin Destekleme Planı” başlığını taşıyor. Ve Beyaz sarayın bu metni de projenin bir parçası oluyor.

Demek ki Türkiye’de Kısaca Büyük Orta Doğu Projesi adıyla anılan proje aslında orijinal adıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsamaktadır. G-8 Zirvesinde onaylanmıştır. Bu metnin sekizinci maddesinde belirtilen ABD’nin “Ortadoğu İçin Partnerlik” ile ilgili metni de bu projenin bir parçasıdır ve “Reformlar İçin Destek Planı” başlığını taşımaktadır.

Bu Projenin kuzey Afrika’yı da kapsayarak G-8 zirvesinden çıkan halinin Türkçe’sini bulamadık ama, bu zirveye sunulan ABD taslağının bir Türkçe tercümesi bulunmaktadır. Bu tercüme El Hayat dergisinin 13. Şubat.2004 tarihli sayısında yayınlanan metinden yapılmıştır ve El Hayat dergisinde metin “Büyük Ortadoğu Girişimi Taslak Metni” adıyla yayınlanmıştır. Türkiye’de muhtemelen “Büyük Ortadoğu Projesi” diye adlandırmanın kaynağında da bu El Hayat dergisinin yayını bulunmaktadır.

G 8 Zirvesinde Proje’de yapılan belli başlı değişiklik, tartışmalı noktaların yumuşatılması, özellikle tepkiler ve Fransa’nın itirazları göz önüne alınarak demokratikleşmenin dışardan dayatılamayacağı gibi ifadelerin eklenmesi ve Güney Akdeniz’in projeye dahil edilmesidir.

“Genişletilmiş” ya da “Büyük” diye çevrilen kavram, projenin büyük olduğu değil, Ortadoğu’nun büyük bir versiyonu anlamına gelmektedir, diğer bir ifadeyle “Büyük” sıfatı, Projeye değil, Orta Doğu’ya aittir. Genişletilmiş yerine Türkçe’de “Büyük” kullanımı bu yanlış anlamaya uygun ifadeye yol açmaktadır. Bu genişletilmiş Ortadoğu, Cebelitarık’tan  Çin ve Hindistan hududuna kadar olan alanı kapsamakta Pakistan’ı da içermektedir. Yani Brezinsky’nin “Büyük Satranç Tahtası”nın en önemli iki ayağı bu projenin alanına girmektedir. Kuzey Afrika veya Akdeniz’in Güneyi, yani diğer Arap ülkeleri eklenerek ikinci defa genişletilmiştir, bu iki genişleme sonucunda coğrafi olarak proje, tamı tamına Klasik Akdeniz-Ortadoğu ve Pers (İran) uygarlık alanlarını kapsamaktadır. Çin ve Hint uygarlık alanlarının sınırlarına uzanmaktadır.

Geçmişte ilk neolitik devrimden kapitalizmin doğuşuna kadar neredeyse dünya tarihinin kaderinin belirlendiği bu bölge, bugün yine bölgenin dünyadaki muazzam stratejik önemi nedeniyle gelecekteki kaderinin belirleneceği yer olacaktır.

Dolayısıyla tarih son derece hayati, insanlığın geleceğine ilişkin bir önem kazanmaktadır. Sadece, “yaşayanların üzerine kabus gibi çöken” bir geçmiş olarak, yani sosyolojik bir olgu olarak değil; bu geçmişin bilgisi ve onun yorumlanışı, yani sosyoloji olarak da. Yani sadece yaşanan ve yaşanmış Tarihin kendisi değil, Tarih bilimi. Diğer bir deyişle, toplumun evriminin yasalarının bilgisi, diğer adıyla Tarihsel Maddecilik, kısa adıyla Marksizm.

Dolayısıyla bölgenin geleceği ile geçmişinin kavranması arasındaki bu derin içsel bağ nedeniyle, bölgenin dolayısıyla insanlığın kaderi ve Marksizm arasında o kaybolmuş gibi görünen bağ, tekrar bir netlik kazanmaktadır.

 
*

Peki, ABD’nin bu projesi karşısında, Türkiye’de gerçek iktidar gücünü elinde bulunduran bürokratik oligarşinin stratejisi ve projesi nedir?

Kısa bir süre önce Türkiye’nin Genel Kurmay Başkanı Özkök, ana konusu bu olan, her sözcüğü seçilmiş konuşmasında bu strateji ve projeyi açıkladı. Özkök’ün konuşması, Türkiye’nin egemeni Bürokratik ve Askeri oligarşinin, ABD’nin bölgeyi değiştirme ve yeniden dizayn etme planına karşı bir karşı proje özelliği taşımaktadır.

Askeri ve bürokratik oligarşinin ABD’nin Projesine karşı tek cevabı, Güçlü bir ordunun ve devlet cihazının varlığı, bu gücün korunması durumunda da, bu gücün Türkiye’nin stratejik yeri nedeniyle ABD’nin planlarına karşı kendi konumunu koruyabileceği ve ABD’yi kendisiyle uzlaşmaya zorlayabileceğidir.

Bu proje hiç de öyle başarısızlığa mahkum bir proje olarak görülmemeli. Bu strateji daha önce de benzerleri görüldüğü gibi, bazı uluslar arası gelişmeler ve Türkiye’deki demokratik güçlerin zayıflıklarını korumaları sonucu pek ala başarıya ulaşabilir ve bu askeri bürokratik oligarşi, egemenliğini daha uzun yıllar sürdürebilir.

Unutmamalı, bu Askeri ve Bürokratik oligarşi, Sümer’lerden, Roma ve Bizans’tan, Osmanlı’dan beri gelen bölgenin devletçilik geleneğinin en has ürünüdür. O binlerce yıllık tarih boyunca nice badirelerden geçmiştir. Yakın tarihten bir kaçını hatırlamak yeter.

Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, Anadolu’da silahlı halktan başka bir şey olmayan çeteler bir direniş başlatmıştı. Ankara’daki Millet vekillerinin “Şeytan de oluruz Bolşevik de” dediği zamanlardı.

Ama Sovyetlerin ayakta kalması ve Batılı ülkelerin Sovyetlere karşı bir denge olarak; Sovyetlerin de yaşayabilmek için diğer Emperyalist ülkelere karşı tarafsız bir alan olarak Ankara’daki Osmanlı paşalarını desteklemesi, bu binlerce yıllık bürokratik kastın egemenliğini aynen sürdürmesinin yolunu açmıştı. Padişahsız bir padişahlık rejimi olan Cumhuriyet Bonapartist bir darbeyle kurulmuş; Şeyhülislama Diyanet İşleri adı verilmiş; bu resmi devlet dinine laiklik denmiş ve gücü Osmanlı Meclisi Mebusan’ı veya Birinci Büyük Millet Meclisi (Üçüncü Meşrutiyet) kıyısına bile yaklaşamayan, atanmayla seçilen milletvekillerinden oluşan bir Meclis, bu ayıbı örtecek bir “Asma yaprağı” işleviyle donatılmıştı.

Benzeri İkinci Dünya Savaşından sonra aynen tekrarlandı. İsmet Paşanın çok partili hayata geçiş manevrası bu egemenliği sürdürmek için yapılmış çok akıllıca bir hamleydi. Yine Sovyetlere karşı dengelere oynayan bürokratik oligarşi, gerçek iktidarı elinde tutarak, bir meclis ve çok partili hayata geçiş makyajlarıyla bütün bir soğuk savaş döneminde egemenliğini garantiye almış oldu.

Bu günün dünyasında da ABD ile Avrupa, Rusya ve Çin arasındaki çelişkiler bu Bürokratik oligarşiye belli bir hareket alanı sağlamaktadır. Güç dengelerindeki değişiklikler bunların yanı sıra bu oligarşinin yapacağı, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaptığına benzer kimi makyajlar ile pek ala bu kritik dönemi aşıp, egemenliğini ve gücünü gelecekteki on yıllara yaymasını mümkün kılabilir.

Yani Türkiye’nin egemeni olan Bürokratik oligarşi de kendisi açısından bir strateji tartışması yapmaktadır. Ve daha fazla güç ve stratejik konumu ve bu gücü pazarlık unsuru olarak önermektedir.

Türkiye’nin ve Bölgenin halkları, ABD’nin ve çürümüş bürokratik ve diğer oligarşiler karşısında kırk katır mı kırk satır mı durumunda kalmaya devam etmektedir. Bu açmazdan kurtuluşun yollarının ne olduğunu ezilenler açısından tartışmak için elinizdeki kitapla küçük bir başlangıç yapılmak istenmektedir.

Bu vesileyle, bu kitabın hazırlanmasına vesile olan Hamburg’taki Sempozyumu örgütleyen Hazırlama Girişimi’ne; Bantların çözümünde yardımcı olan arkadaşlara ve yazılarıyla bu derlemeye katkıda bulunanlara teşekkürü borç biliriz. Onların bu katkıları olmasaydı, elinizdeki bu kitapta olmazdı.

02 Mayıs 2005 Pazartesi

 

EkBoyut
BOP-LAYOUT.pdf3.69 MB