Marksizmin Marksist Eleştirisi (Genişletilmiş İkinci Baskı)
Marksizmin Marksist Eleştirisi'nin bu ikinci baskısı Kıvılcımlı Sempozyumu'na sunulan "Tarihsel Maddecilikte Yapı ve Özne Sorunu Kıvılcımlı'nın Katkıları ve Eleştirisi" başlıklı neredeyse bağımsız küçük bir kitap boyutundaki bildiriyşle ve "Dünyanını Temel Sorunu: Uluslar" başlıklı yazıyla genişletilmiş ve gözden geçirilmiş bulunuyor.
Böylece büyük boy 500 sayfa tutan bir kitap ortaya çıkmış bulunuyor. Kitabı alacak paranız yoksa okumaya veya almaya ve böylece diğer kitapların yayınını da desteklemeye değer olup olmadığını anlamak için buradan indirebilirsiniz.
Kitap basıldığı boyutlarda ve biçimde neredeyse 5 MB yer tutuyor. Bu nedenle DIN A4 boyutunda sunuyoruz. Eklerden PDF dosyası (2,5 MB) olarak indirilebilir.
Şu adreslerde bulunuyor:
Kitap büyük boy ve 482 sayfadır. Fiyatı 20 Liradır.
Normal Posta siparişi veya bizzat kitabı satın alma adresi:
Divanyolu Caddesi No: 54
Genel Ajans Basım Dağıtım Org. Ltd. Şti.
Genel Ajans Basım Dağıtım Org. Ltd. Şti.
Aşağıda kitabın içindekiler listesi ve İkinci Baskısının Önsözü Bulunuyor
- Önsöz (Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı)
- (Bu Bölüm doksan sayfalık ayrı bir kitap gibidir.)
- Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı
- BAŞLARKEN
- Uyarı: Bütün Başlangıçlar Zordur
- Terminoloji
- BİRİNCİ BÖLÜM - MANTIKSAL VE METODOLOJİK AÇIKLAMA
- Ulus ve Ulusçulukta Olgu ile Olgunun Bilgisi Bağlantısının Özellikleri
- Çağın Hayaleti ve Hayaletin Laneti
- Marksizm ile Milliyetçilik ve Millet Konusu
- Milliyetçilikte Olgu ve Bilgi Nesnesi İlişkisinin Özelliği
- Bağlantının Politik Sonucu: İnsanlığın Kaderi ve Ulus ve Ulusçuluğun Bilgisi
- Marksizm’in Evrimi ve Milliyetçilik
- Bilginin Evrimini Ele Alışın Mantıksal ve Tarihsel Yöntemleri
- İlişkinin “Fasit Daire” Karakteri
- Başlığın Yanlışlığı Kanıtlandığında Doğrulanması
- Başlığın Gizli Varsayımları
- Bilgi Konusu ve Olgu ilişkisinin Varsayımların İlişkisindeki Görümü
- Allaha İnanç ve Allah’ın Ne Olduğun Anlama İlişkisi
- Allaha İnananların Allah Tanımları Analojisi ve Milliyetçilik
- Varsayımlara İlişkin Sonuç
- Sosyolojik ve Politik Milliyetçilik Kavramları
- Milliyetçiliğin ve Milletin Ne Olduğunu Araştırmanın Metodolojisi
- Ulusçuluk bir Politika veya Strateji değildir
- Olmayana Ergi
- Gerici Ulusçuluğun Ulusçuluk Tanımı
- Sosyalistlerin ve Milliyetçilerin Aynı Tanımda Anlaşmasının Sorunları
- Millet Nedir?
- Bu Metodun Temel Yanılgısı
- Millet Nasıl Bir Topluluktur?
- Ulus Hangi Büyük Küme İçindedir?
- Marksistlerin Temel Yanılgısı ve Kavrayamadığı
- Marksizm’in En Gerici Ulusçularla Aynı Varsayımı Paylaşması
- Gerici Ulusçuluk Tanımının (Marksistlerin) Vardığı Nokta: Totoloji
- Gellner’in Ulusçuluk Tanımı
- Uluslar ve Dinsel Cemaatler
- Ulus ve Din’in Farkı
- Ulusçuluk Tanımının Diğer Sonuçlarla Uyumu
- Tanımın Bazı Sonuçları
- Proletarya Diktatörlüğü
- Devrim Kavrayışı ve Tanımı
- Gellner’in Tanımının Gizli Varsayımı ve Eleştirisi
- Ulusal Birim
- Politik Birim
- Özel ve Politik Ayrımının Sosyolojik Olmayan Niteliği
- Din Teorisi
- Marksist bir Din Teorisinin Yokluğu
- Din nedir?
- Modern Toplumun Dini ve Modern Toplumda Dinin Yeri
- Ulus ve Ulusçuluğun Marksist Tanımı
- Ulus ve Ulusçulukta Olgu ile Olgunun Bilgisi Bağlantısının Özellikleri
- İKİNCİ BÖLÜM - TARİHSEL AÇIKLAMA
- Aydınlanmanın Kalıntısı
- Demokratik Cumhuriyet ve Fransız Devriminin Kalıntısı
- Gerici Alman Ulusçuluğunun Kalıntısı
- Kalıntıların Aralarındaki Çelişkiler
- Demokratik Cumhuriyet ve UKKTH Çelişkisi
- Gerici Ulusçuluk Aydınlanma Çelişkisi: Enternasyonalizm
- Proletarya Diktatörlüğü ve Ulus Çelişkisi
- ÜÇÜNCÜ BÖLÜM - SONUÇLAR
- Üç Düzeydeki Tahrifat ve Kendini Yeniden Üretişi
- Tarih ve Tarih’e Bakıştaki sonuçlar
- Olgular
- Üretim Biçimleri - Dinler
- Dinlerin Ortaya Çıkış ve Yayılışları olarak Devrimler
- Sosyalist Devrimlerin Sosyalist Devrimler Olmadığı
- Tüm Üstyapının Dinin Analizi Olarak Ele Alınması
- Bilginin Kendisinin de Dinsel Olması
- Programatik, Stratejik ve Örgütler Sonuçlar
- Programatik Sonuç
- Parti ve Din
- Yeni bir din olarak sosyalist devrimin sorunları
- Takiyye
- “Dar ül harp, Dar ül İslam” ve “Sürekli Devrim”
- Uzun Hazırlık ile Beyin ve Kalplerin kazanılması
- Yoksulluk temelinde eşitlik
- DÖRDÜNCÜ BÖLÜM - MODERN DİNİN VE GERİCİLEŞMESNİNİN MARKSİST AÇIKLAMASI
- Uygarlığa Geçişe İki Cevap
- İslam
- Aydınlanma
- Protestanlık Nedir?
- Özel - Politik Ayrımı ve Kapitalist Sömürü
- İşgücünün Kullanım Değeri ve Özel
- Gerçek Teorik Zorluk
- Sermayinin Gerçek tarihsel Hareketi olarak Simbiyoz (Eklemlenme)
- Ezilenlerden Korku
- Sanayi Devrimi
- Sosyalizm ve İşçi Hareketinin Payı
- Uygarlığa Geçişe İki Cevap
- BEŞİNCİ BÖLÜM - SOSYALİZMİN CEVABI
- Dünya Çapında: Ulusal Olan Kişisel Olmalıdır
- Geri Ülkelerde: Toprağa Dayanan Demokratik Ulusçuluk
- Ulussuz Olmanın Olanaksızlığı ve Ezileni Desteklemek
- Yenilgicilik
- BAŞLARKEN
- Tarihsel Maddecilikte Yapı ve Özne Sorunu Kıvılcımlı'nın Katkıları ve Eleştirisi
- Sorun veya Konu
- Önsöz ve Manifesto Arasındaki Farklar
- Farkların Çelişik Sonuçları
- Sorunu Kavramak İçin bir Analoji: Kuantum ve Relativite Kuramları
- Marks'ta Üretici Güçler ve Devrimci Sınıf İlişkisinin Kuruluşu
- Marks'ın Açıklamasının Sorunları
- Yapı ve Özne Sorunuyla Modern Tarihteki Karşılaşmalar
- Troçkizm – Klasik Marksizm
- Merkez ve Çevre veya Üçüncü Dünyacılık veya "Dörtlü Çete"
- Yapısalcılık
- Post Marksizm
- Teoriye İlgisizlik ve Problemin bilinçlerden Kayboluşu
- Kapitalizm Öncesi Tarihte Yapı ve Özne Sorunu
- Sorunun Kıvılcımlı Tarafından Koyuluşu
- Kıvılcımlı'nın Marks ve Engels'teki Dayanakları
- Kendi Kaleminden Yeni Üretici Güçler Tanımı
- Kıvılcımlı'nın Çabası'nın Reformist Karakteri (Esir Kavramı)
- Özne ve Yapı çelişkisinin Varlığı ve Başka Yoklukların Birliği
- Bir Din teorisinin Yokluğuna İlişkin Belirlemenin Yokluğu
- Din Teorisinin Kuruluşuna Kıvılcımlı'nın Katkısı
- Ulus Teorisinde Kopernik Devrimi
- Marksizm ve Ulusçuluk
- Programatik Sonuçlar
- İki Farklı Ulusçuluğun Ayrımı
- İki Ulusçuluğun Ayrımının Politik, Programatik ve Stratejik Sonuçları
- Politik Kavramının Sosyolojik Olmayan Karakterinin Keşfi
- Özel Nedir?
- Özel ve Din
- Modern Toplumun Dini Nedir?
- Özel - Politik Ayrımının Ekonomik ve Tarihsel Temeli
- Politik Olanı Ulusal Olanla Tanımlamanın Gericiliği
- Programatik Sonuç
- Devrimler ve Dinler
- Biyolojik ve Sosyolojik İnsan Kavramları
- Toplum Tanımındaki Metodolojik Hata
- Sonuç
- Sorun veya Konu
- Marksist Din-Üsyapı ve Ulus Teorisinin İlk Formülasyonu
- Din Nedir?
- Dinlere İnanç Demenin Anlamı
- Özel (Politik Olmayan) Niçin ve Nasıl Vardır?
- Marksist Bir Din Teorisi Yokluğunun Dolaylı İtirafları
- Marksizm’in Doğuştan Günahı
- Marks Sonrası Din Teorisi
- Kıvılcımlı’da Din teorisi
- Frankfurt Okulu: Akılcılığın Akıl Dışılığı
- Burjuvazinin Dininin (Ulusçuluğun) İki Aşaması
- Luxemburg, Lenin, Troçki: Marksizmin Ölümü
- Din, Ulus, Üstyapılar Teorisi ve Programatik Sonuçlar
- Din - Üstyapı ve Ulus Teorisini Açıklama ve Geliştirme Denemeleri
· Kediler Kendi Kuyruğunu Neden Yakalayamaz? Ulusçular Ulusun Ne Olduğunu Neden Anlayamaz? Veya Ulusçuluk, Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan Üzerine
· Ekim Devrimi Sosyalist Bir Devrim miydi?
· İnsan Nedir?
· Dünyanın Temel Sorunu: Uluslar
· La İlahe İllallah
Elinizde bulunan Marksizm'in Marksist Eleştirisi'nin birinci baskısının Önsöz'ünde, bu kitabın "Marksizmi Savunmak ve Geliştirmek" başlıklı üç ciltlik bir kitabın birinci cildi olduğu ve diğer iki cildin "Sosyalizmin ve Sosyalist Hareketin Sorunları Üzerine Yazılar" ve "Türkiye'nin Aydın ve Sosyalistleriyle Polemikler" başlıklarını taşıyacağı belirtiliyordu[1].
Aradan neredeyse iki yıla yakın zaman geçmesine ve diğer iki cilt hala yayınlanamamış olmasına rağmen, birinci cildin neden yeni bir baskısının yapıldığı gibi bir soru haklı olarak ortaya gelir.
Bu uzun aralığın, diğer ciltlerin yayınlanamamasının ve birinci cildin yeniden basılmasının, birbirinden ayrılmaz bir bütün olan bu olguların, nedenini kısaca açıklayalım.
Birinci cildin birinci baskısını yapan ve aslında bizim kitaplarımızı yayınlamak amacıyla kurulmuş olan Versus yayınevi, kitabın diğer iki cildini (ve diğer kitaplarımızı), aldığı yeni ortakların istemediği gerekçesiyle, hiçbir sorumluluk duymadan ve yaptırımsız bir şekilde, yayınlamayacağını bildirdi[2].
Birinci cildi başka yayınevince yayınlanmış bir kitabın diğer ciltlerini kimse yayınlamazdı. Kaldı ki, kitaplarımızı yayınlayacak bir yayınevi bulmak zaten bizim için bir sorundu ve tam da bu nedenle iki yıl boyunca sırf kitaplarımızı yayınlayacağı için Versus yayınevinin kuruluşu ve yayınlarına maddi manevi katkılarda bulunmuştuk.
Sonuç olarak üzerine oturulmuş ya da buhar olmuş iki yıllık maddi ve manevi katkılar ve elimizde yayınlanamamış kitaplarla ortada kaldık.
Kitapları yayınlamanın neredeyse hiçbir olanağı bulunmuyordu. Bütün çalışma planımız bu yüzden allak bullak olmuştu. Sisyphos gibi "olmadı baştan" demekten başka çare kalmamıştı.
Bu arada yayınlanmış birinci cilt de neredeyse tükenmişti. Elimizde kalan son yirmi otuz kitap Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu'nda ve sonra katıldığımız bir iki toplantıda bitmişti. 2008 yılının sonlarında, Köxüz sitesinin veya kitabın bazı okuyucularının girişimiyle Ankara ve İstanbul'da kitabın tanıtım toplantıları yapıldığında, bırakalım dinleyicilere kitabı alabilmeleri için sunmayı, kitabın yazarı ve toplantının sunucusu olarak bizim elimizde bile kitap bulunmuyordu. Bu durumda, kitabı edinmek isteyen dinleyicilerden e-mail adreslerini istiyor ve dijital olarak kitabı kendilerine yollamaktan başka çıkış yolu bulamıyorduk.
Bu çıkışsız görünen koşullarda bir çıkış yolu ararken, bir dost, kitabı çok önemli bulduğunu ve yayınlanması için maddi olarak destek olabileceğini bildirdi. Yine bir başka dost, elindeki yayınevi olanakları, ilişkileri ve yayıncılık bilgisini bu kitapların yayınlanması için seferber edebileceğini söyleyince, bu iki destek birleştirilerek, ilk elde hazır kitapları yayınlamak üzere, Köxüz Yayınlar kuruldu.
Üç ciltlik bir kitabın bu birinci cildi, uzun süren boşluk nedeniyle, elde birinci cilt kalmadığı ve Köxüz Yayınlar'ın kitabı bir bütün olarak üç cilt halinde basması daha doğru olacağı için, henüz diğer ciltler yayınlanmadan birinci cilt ikinci kez yayınlanıyor.
Ayrıca bu ikinci baskı, aynı zamanda genişletilmiş bir basımdır. Kitap Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu'na sunduğumuz "Tarihsel Maddecilikte Yapı ve Özne sorunu: Kıvılcımlı'nın Katkıları ve Eleştirisi" başlıklı bildiri ile genişletildi.
Bu basımda ayrıca imla hataları ve cümle düşüklükleri gibi biçimsel ve teknik düzeltmeler de yapıldı.
Birinci baskıda dipnotlar kitabın sonuna koyulmuştu. Bu baskıda dipnotlar sayfa sonlarında bulunuyor. Bu da kitabın okunması ve anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
İlk yayından (Nisan 2007) bu güne kadar geçen neredeyse iki yıllık sürede kitabın içeriğine ilişkin gelişmelere gelince.
Kitap üzerine bu güne kadar yazılı olarak dişe dokunur bir eleştiriye rastlamadık[3].
Ama bu eleştiri yokluğunun kendisi bizzat bir eleştiridir. Tabii "eleştiri silahı" değil, "silahların eleştirisi". Bunu somut bir örnekle göstermeyi deneyelim.
2-3 Şubat 2008 tarihinde Emek Araştırmaları Merkezi Girişimi tarafından İnşaat Mühendisleri Odası’nda “Manifesto'nun 160. yılında Marksizm'in Güncelliği” başlıklı bir sempozyum yapıldı.
Yıllardır Marksizmi savunmak ve geliştirmek için yazdıklarımızı bir kenara koyalım, çünkü onları basacak bir yayınevi bulmak mümkün olmamıştır, ama Marksizm'in Marksist Eleştirisi bu sempozyumdan neredeyse bir yıl önce yayınlanmıştı ve bizzat yazarı tarafından o sempozyuma katılan ve bir kısmını kişisel olarak da tanıdığı konuşmacıların bir çoğuna elden verilmiş veya maille iletilmişti.
Haydi diyelim ki, gözden uzak olan gönülden de uzak olur, 10 yıl hapis ve 24 yıllık bir sürgünden sonra hatırlanmamak normaldir ve bu nedenle Sempozyumu tertipleyenler Marksizm'in Marksist Eleştirisi'ni bilmiyorlardı.
Ne var ki Sempozyuma tartışmacı olarak çağırılmışların önemli bir bölümü kitaptan haberdardı. Buna rağmen bu katılımcılardan hiç birinin, Marksizm'in sorunları üzerine sadece bu sorunları dile getirmekle yetinmeyen somut cevaplar ve teorik açılımlar da getiren kitap hakkında bir tek söz bile ettikleri görülmez. Sanki böyle bir kitap yoktur.
Bir ülke düşünün, o ülkede, Marksizm'in sorunları ve güncelliği üzerine somut teorik görüşler geliştiren bir Marksist bir kitap yazıyor. Ortada bu iddiada başka bir kitap da bulunmuyor. Ayrıca aynı yazar, Komünist Manifesto'ya öykünerek, daha önce, "Marks ve Engels bu gün yaşasalardı, nasıl bir Manifesto yazarlardı?" sorusuna somut cevap olarak, edebi bakımdan da Manifesto'yu andıran "Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak" ve "Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu"[4] adlı somut, yirmi birinci yüzyıl için iki güncelleştirilmiş Manifesto'yu da kaleme almış bulunuyor.
Yani ortada güncelleştirilmiş bir Manifesto önerisi ve bunun teorik arka planı olarak, tıpkı "Alman İdeolojisi"nin Komünist manifesto'nun teorik arka planı olması gibi, "Marksizm'in Marksist Eleştirisi" diye bir kitap var.
Bu ülkede hem Manifesto'nun 160. yılı hem de bu vesileyle Marksizm'in Güncelliği üzerine bir sempozyum yapılıyor ve gerek manifestolar gerek kitap, bu sempozyumun başlığına uygun neredeyse tek yayın olmalarına rağmen, ne yazarı çağrılıyor ne de bırakalım eleştirilmeyi ve tartışılmayı, bu kitaplar hakkında bir tek sözcük bile edilmiyor. Sanki hiç yoktur böyle bir yayın, böyle bir Marksist o ülkede.
Bunun bir rastlantı, bilgisizlik vs. olduğu söylenemez.
Marks ve Engels gibi Hikmet Kıvılcımlı da buna "Susuş Kumkuması" (Susuş Komplosu = La Conspiration Du Silence) derdi. Bu şöyle de ifade edilebilir: "eleştiri silahını" değil, eleştirmemeyi bir silah olarak kullanarak "silahların eleştirisi"ni yapmak.
Bu bakımdan, “Manifesto'nun 160. yılında Marksizm'in Güncelliği” sempozyumu, burada yapılan konuşmalar ve sunulan bildiriler, fiilen, Marksizm'in Marksist Eleştirisi'nin susuşla ve yok sayarak eleştirisidirler.
Okuyucunun bu sempozyumun tartışma ve bildirilerini bu kitap ve sözü edilen manifestolarla birlikte, kıyaslayarak ve bu gözle okumasını dileriz.
Marksizm'in Marksist Eleştirisi Türkiye ve dünyanın dibe vurduğu bir dönemde basıldı. Bu dibe vuruş onun okunma ve tartışılma olanaklarına aşılmaz sınırlar getiriyordu.
Seksenlerin sonunda Duvar'ın yıkılışı, o yıkılan rejimlerle özdeş görünen Marksizm'e genç kuşakların bir ilgi duymasını neredeyse olanaksız hale getirmişti.
Ortada var olan Marksistler ise Duvar'ın yıkılışı öncesinde Marksizmi benimsemiş, artık yaşlanmış, beyni kireçlenmiş, merak duygusunu ve öğrenme yeteneğini yitirmiş kuşaklardı.
Kaldı ki, bunların da yüzde doksan dokuzu gerçekten tam da yıkılan rejimlerle özdeşleşmiş bir Stalinizm veya pozitivizmi Marksizm diye bellemişlerdi ve kitabın teorik arka planını oluşturan Kıvılcımlı, Troçki, "Batı Marksizmi" gibi gelenekleri bilmiyorlardı.
Dolayısıyla, gerçekte kitabı olağanüstü dar bir çevre, Marksizmi kaynaklarından ve sonraki zındık dip akıntılarından öğrenmiş veya bunlarla gönül yakınlığı içindeki Marksistler tartışabilecek bir arka plan bilgisine sahip olabilirdi. Bunlar ise koca yeryüzünde bile neredeyse yok olmak üzere bir türdüler.
Elbet yeni kuşaklardan Marksizm'e ilgi duyanlar oluyordu. Ama bu ilgi, yükselen ve canlı bir hareketin etkisiyle oluşup gelişmediği gibi, büyük ölçüde yüzeysel, ikincil kaynaklara dayalı ve zamanın moda akımlarının kimi yaygın ve yanlış yargılarıyla da dolu, kirlenmiş, saflığını kaybetmiş, suyunun suyu olmuş bir Marksizm'e varabiliyordu.
Bütün bunlara ek olarak, bir de Kitabın sadece Türkçe gibi sapa bir dilde yazılmış ve okunabilir olması, onun okunup anlaşılma ve tartışılma olasılığını neredeyse sıfıra indiriyordu.
Türkiye'de hala yükselişini sürdüren, özellikle kadınlar ve gençlerde belli bir dinamizm gösteren Kürt Özgürlük Hareketinin ortaya çıkardığı entelektüel ve kültürel canlanmanın kitaba bir ilgi ve tartışmaya eğilim gösterebileceği beklenebilirdi. Böyle bir beklentiyi destekleyen ek nedenler de var görünüyordu.
Örneğin, Türkiye'nin aktüel politik sorunları söz konusu olduğunda, kitaptaki önermelerden çıkan kimi somut politik çözümler ile Kürt Özgürlük Hareketinin politik çözümleri arasında önemli yakınlıklar veya paralellikler olduğu görülüyordu. En azından bu paralellikler ve yakınlıkların da kitabın teorik tezlerinin tartışmasına yol açabileceği umulabilir gibi görünüyordu.
Ayrıca bu hareketin lideri ve teorisyeni olan Abdullah Öcalan'ın da kitapta tartışılan konulara benzer konuları tartışmasının bir ilgi ve tartışmaya yol açacağı da umulabilirdi.
Ama Kürt Özgürlük Hareketi, plebiyen de olsa bir ulusal hareketti. Bir ulusal hareketin, uluslara karşı bir mücadele çağrısının teorik arka planı olan bir kitaba ilgi duyması ve tartışması beklenemezdi.
Kaldı ki bu plebiyen damar köklerinde Stalinizm'i Marksizm olarak bilen bir damardan geliyordu. Marksizm diye Stalinizmle tartışma içindeydi. Bu kitabın kaynakları ise, bütün bu Stalinist geleneğin dışındaydı. Bütün bu geleneğin zaten Marksizmle ilgisinin olmadığı, bu kitabın, önsözünün ilk satırlarında da belirtildiği gibi, dayandığı temel varsayımlardan biriydi.
Kürt Özgürlük Hareketinin yükselişinin yarattığı teorik ve entelektüel bir canlanma, dünyada ideolojik gericiliğin yükseldiği, Marksizm'in itibardan düşüp unutulduğu bir ideolojik iklimde gerçekleşmiş olduğu için, kavramsal hiçbir ortaklık da bulunmuyordu.
Bütün bu nedenlerle Kürt özgürlük hareketinin ortaya çıkardığı, özellikle Kürdistan'da ve Kürtler arasında görülen kültürel ve entelektüel uyanış da bu kitap karşısında ilgisiz ve ona şerbetli kalmıştır.
Elbette özellikle Öcalan'ın tartıştığı konular ve bunların somut politik sonuçları ile bu kitapta tartışılan konular ve kimi somut politik sonuçlar arasında bir paralellik ve bir yakınlık olduğu çok açıktır.
Elbette bizim gibi Öcalan da sorunları bir kaç bin yıllık mesafeden ve dünya çapındaki bir perspektiften ele almaktadır. Tartışılan konuları ve ortaklıkları her şeyden önce bu zamansal derinlik ortaya çıkarmaktadır. Bu özellik maalesef bu gün dünyadaki Marksistlerin çoğunda bulunmayan ve artık unutulmuş bir özelliktir[5].
Tabii tarihe binlerce yıllık mesafeden bakınca, önem kazanan konular da değişmektedir. Diler, devletler, uluslar, uygarlıklar, devrimler gibi tarihin ve toplumun en temel sorunları otomatikman gündeme gelmektedir. Bu sorunlar gündeme gelince de bunların hangi kavramsal araçlarla en iyi açıklanıp anlaşılabileceği gibi sorunlar.
Bütün bu nedenlerle bir bakıma aynı konuları tartıştığımız söylenebilir. Türk sosyalistlerinin (hatta dünya sosyalistlerinin) gündeminde bu tür yaklaşım ve bu konular yoktur. Dolayısıyla onlarla, kavramsal olarak belki daha yakın olmamıza rağmen, ele aldığımız konular arasında bir yakınlık bulunmamaktadır.
Kürt Özgürlük Hareketi ve Öcalan ile tek yakınlık ve paralellik sadece bu da değildir. Biz de onlar da Türkiye'de politik mücadele veriyoruz. Bu mücadelede, bir ulusal hareket olarak onların ulaştığı sonuçlar ile bir Marksist olarak bizim ulaştığımız sonuçlar birbirine yakındır ve birbirini desteklemektedir.
Yani Kürt Özgürlük Hareketinin plebiyen kanadının programatik hedefleri ile bizim bir sosyalist olarak Türkiye'de acil olarak öne aldığımız hedefler birbiriyle büyük ölçüde uyuşmaktadır.
Bütün bu paralellikler ve yakınlıklar gibi nedenlerle bir çok yoksul, genç, aydın ve radikal Kürt kitaba ve diğer yazdıklarımıza ilgi ve yakınlık gösteriyorsa da, onu bir türlü anlayıp tartışamıyorlar. Hatta kitabı okuma bir uzaklaşmaya bile yol açıyor. Çünkü sözünü ettiğimiz yakınlıklar ve paralellikler onların anatomilerinin de aynı olduğu gibi bir yanılsamaya yol açmaktadır. Kitap okunduğunda bu yanılsama yıkılmakta, gerçekte ortada ayrı dünyalar olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bunu doğadaki konvergense (yakınlaşma) benzetmek mümkündür. Bir çok canlı türü birbirinden bağımsızca, benzer sorunları benzer yöntemlerle çözmeyi denemişler, aynı çözümleri birbirinden bağımsızca bulmuşlardır. Bunun nedeni doğa yasalarının her yerde aynı olmasıdır.
Örneğin balıklardaki sudaki sürtünmeyi minimuma indiren biçimi, daha sonra Memeliler de (yunuslar ve balinalar) kuşlar da (penguenler) birbirinden bağımsızca keşfetmişler ve bu onların biçimce birbirlerine benzemelerine yol açmıştır. Bir başka örnek olarak, dinosorlar da memeliler de böcekler de birbirinden bağımsızca uçabilmek için kanatı keşfetmişlerdir. Buna konvergenz denilmektedir.
Ancak bu yakınlaşmaya ve benzerliklere rağmen, anatomilerine bakıldığında, onların birbirleriyle hiç ilgisiz, çok farklı yapılarda, çok farklı evrim aşamalarına ait canlılar olduğu görülür.
İşte Kürt Özgürlük Hareketi ve Öcalan ile olan yakınlık ve ortaklıklar buna benzemektedir. Gerek ele alınan konular gerek bu günkü Türkiye'nin politik sorunlarına verilen cevaplar bakımından ortada bir yakınlık, bir ortaklık bir benzeşme bulunmasına rağmen, o görüşlerin konuyu ele alışları, kavramsal araçları, sonuçları vs. birbirine galaksiler, ya da balıklar ve memeliler kadar da uzaktırlar.
Örneğin Öcalan'ın savunmalarında da ifadesini bulan bütün çabası, bir bakıma, bir dile ve tarihe göre tanımlanmış bir ulusa ve ulusal harekete demokratik ve nispeten de eşitlikçi bir içerik vermek olarak tanımlanabilir.
Bizim bakış açımızdan ise ulusların tarihi yoktur, bizzat bu tarihi yaratma çabasının kendisi, bu tarih ne kadar demokratik içerikle doldurulmaya çalışılırsa çalışılsın, gericilik olmaktan çıkamaz ve gericilik içinde bir ilericiliktir.
Ya da Öcalan'ın devletsizlik, devletin aşılması olarak gördüğü, bizim bakış açımızdan bürokratik, militer, baskıcı bir devletin aşılması olabilir ancak ama devletin değil. Devlet ancak sınıfların ortadan kalktığı noktada sönmeye başlayabilir. Demokrasi demek devlet demektir. Devlet demokrasinin ötesinde, zorunluluklar aleminin ötesindeki özgürlükler aleminde yok olabilir. Öcalan ise Demokrasi ve devleti karşı karşıya koyarken, aslında bürokratik bir devletle demokratik bir devleti karşı karşıya koymakta ve demokratik bir devlete devletsizlik rütbesi vermektedir.
Öcalan da Marks'ı içinde taşıyarak eleştirdiğini ve aştığını, biz de aynı şeyi yaptığımızı söylüyoruz. Kitabın adı bile bunu ifade ediyor: "Marskizmin Marksist Eleştirisi".
Ama Öcalan'ı biraz okuyan onun Marksizm'in en temel kavramlarını bile bilmediğini ve Marksizm diye eleştirdiğinin Marksizm değil, belki Stalinizm veya pozitivizm olduğunu görebilir.
Ama onun tam da Marksizm diye ifade ederek yaptığı Stalinizm eleştirisi, devrimci demokrasiye bir dönüştür aynı zamanda. Yani bir bakıma Öcalan, Marksizmi eleştirip aştığını söylerken, Marksizm'in kaynağı olan Aydınlanmaya yaklaşmaktadır, onun demokratik ideallerine yaklaşmaktadır. Bu anlamda, Marksizm'e yaklaştığından bile söz edilebilir. Aydınlanma Marksizm'e Stalinizmden daha yakındır. Zaten Öcalan ile, somut politik sonuçlarda ortaya çıkan yakınlığın temelinde de bu bulunmaktadır.
Öcalan da aydınlanmanın eleştirisinden söz etmektedir biz de. Ama o aydınlanma derken anladığı Pozitivizmdir ve Pozitivizme eleştiriyi Aydınlanma eleştirisi olarak anlamakta ve sunmaktadır. Dolayısıyla Öcalan Aydınlanmayı veya Marks'ı eleştirip aştığın söylerken, kendisi hakkındaki kendi öznel yargılarının aksine, nesnel olarak, Aydınlanma'ya yaklaşmaktadır.
Ama bizim bir Marksist olarak Marksizm'e eleştirimiz tam da gerçek aydınlanmanın eleştirisidir ve Marksizmi ondan koparıştır.
Bu gibi anatomik uyuşmazlıklar ve zıtlıkları uzatmak mükkündür. Keşke vakti, enerjisi olan biri çıksa da bu analizi ve kıyaslamayı bütün alanlarda yapsa.
Ama Bütün bu nedenlerle, Öcalan'ın savunmaları, zımnen ve dolaylı olarak, Marksizm'in Marksist Eleştirisi'nin bir eleştirisi olarak; ya da tersinden, Marksizm'in Marksist Eleştirisi, Öcalan'ın ve Kürt Özgürlük Hareketinin teorik arka planının eleştirisi olarak okunabilir[6].
Ya da daha tarihsel bir perspektiften bakıldığında, bu kitaplardaki teorik yaklaşımlar ve onların sonuçları olan programlar, Devrimci Demokrasi ve Sosyalizmin bu günün dünyası, Orta Doğu'su ve Türkiyesi'nin sorunlarına, birbirine alternatif önerileri olarak görülebilir ve aslında onların tarihsel anlamı tam da budur.
Bir yeni paradigma ya da bir temel teori ya da hipotez, genellikle bilinen ve görünür ama var olan teori ve paradigmalar içinde açıklanamayan bazı olguları açıklayabilmek için ortaya koyulur.
Ama tutarlı ve açıklayıcı bir teori bir kere formüle edilip ortaya koyulduktan bir süre sonra, onun sadece eski açıklanamayan olayları açıklamakla kalmadığı, aynı zamanda bilinenleri de daha başka bir ışık altında görüp, aslında açıklandığı sanılanların da pek açıklanamadığını anlamayı sağlar.
Ama iyi bir teori bununla da kalmaz, o zamana kadar bilinmeyen, varlığı bile tasavvur edilemeyen olguların da var olabileceğini öngörme ve araştırmaları onlara doğru yöneltme olanağı sağlar.
Örneğin Görecelik Kuramları, ışık hızının sabitliği, Merkür'ün gün berisi hareketi gibi, bilinen, ama eski teorilerle açıklanamayan olguları açıklayabilmek için geliştirilmişti. Ama teori bir kere formüle edilince, bununla kalmamış, bildiğimizi sandığımız dünyayı başka bir ışık altında görmemize de yol açmıştı. Örneğin çekim kuvvetinin pekala uzay zamanın eğrilmesi olarak görülebileceği veya hareket ederken saatlerin yavaşladığı, cisimlerin kısaldığı gibi.
Ama mantık sonuçlarına gidince, bununla da kalmamış, o zamana kadar varlığı tasavvur bile edilemeyen, saçma ve olanaksız görülen, "kara delikler" gibi, "kurt delikleri" gibi olguların var olabileceğini de öngörmüş ve araştırmalara yön de vermişti.
Benzer şekilde, biz de elbette başlangıçta ulusun ne olduğu, dinin ne olduğu gibi, bütünüyle politik mücadelenin son derece acil sorunlarına bir cevap ararken, dinin tümüyle üstyapı ulusun da modern toplunun dininin gerici biçimi olduğu sonuçlarına ulaştık.
İşin doğrusu bu sonuçlara ulaştığımızda bunun çok önemli olduğunun bilincindeydik ama bu önermenin mantık sonuçlarının o zamana kadar bildiklerimiz ve bilmediklerimiz üzerine nasıl alt üst edici sonuçlara yol açacağının pek farkında değildik.
Şimdi bu mantık sonuçları üzerine düşündükçe, önermenin alt üst ediciliği ve iç tutarlılığı karşısında bizzat biz bile hayretler içinde kalıyoruz.
Dinin tümüyle üstyapı olduğu önermesi, öylesine devrimcidir, öylesine alt üst edicidir ve öylesine mükemmel bir sistem kurmaktadır ki, ortaya çıkan uyumlu sisteme biz bile hayranlıkla bakıyoruz ve hala onu tümüyle kavrayabilmiş olmaktan çok uzak olduğumuzu fark ediyoruz.
Öncelikle yapılması gerekenlerden biri, tıpkı bir matematik ve geometri problemi çözerce, bütün formüllerin bu yeni aksiom çerçevesinde yeniden düzenlenmesidir. Örneğin bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir aksiyomuna dayanan bir geometrinin yerine 180 dereceden büyük ya da küçüktür aksiyomuna dayanan bir geometri kurulduğunda, buna bağlı olarak bütün sonuçlarda değişmeler olur. O zaman iki nokta arasındaki en kısa mesafe artık bir doğru değil bir eğri olarak ortaya çıkar. Bütün bunlara bağlı olarak da somut problemlerin bütün çözümleri değişir.
Benzer şekilde, o güne kadar üzerine düşünme gereği bile görmediğimiz, artık klasikleşmiş her hangi bir kavramı alıp onun üzerine bu önermenin mantık sonuçları ışığında düşündüğümüzde ortaya o bildiğimiz sandıklarımızı bilmediğimiz ortaya çıkmaktadır. Örneğin "İnsan Nedir?" veya "Ekim Devrimi Sosyalist Bir Devrim miydi?" gibi yazılar, ya da Kıvılcımlı Sempozyumuna sunduğunuz "Yapı ve Özne" ile ilgili bildiri, bu mantık sonuçlarına götürüşün ilk örnek denemeleri olarak görülebilir.
Ama buna bağlı olarak, problemlerin çözümleri ve sonuçlar da değişmektedir. Bunların nasıl alt üst edici sonuçlar olduğunu sadece bir ikisini sıralayarak görmek mümkündür: Devrimleri sınıflar değil (Analitik kavramlar devrim yapamaz), cemaatler (ama modern toplumun cemaat dediği cematmler değil, sosyolojik olarak cemaatler. Cemaat toplumun somut var oluş biçimidir.) yapar. Devrimler bir dinden diğer dine geçişler ise, devrimleri partiler değil dinler ve sınıflar değil o dinden cemaatler yapar. Dinler tümüyle üstyapı olduğundan, bir devrim yapmak tümüyle bir üstyapı şekillendirmek olduğundan, program sadece siyasi ve ekonomik değil, farklı bir uygarlık ya da "topluluk" tanımlamak demektir.
İlk elde ulaşılan bu gibi sonuçların bile bu günkü bütün sosyalist terminoloji ve kavramları yeni baştan tanımladığı ve alt üst ettiği hemen görülebilir. Herhangi bir sosyalist yayın organında görülebilecek, "sınıfın" politikalarından, "parti" kurmanın koşullarından veya nasıl kurulacağından, programın hangi "politik ve ekonomik" talepleri içereceğinden söz eden yaygın paradigmalar ile yukarıdaki önermelerde ifadesini bulan paradigmaların farkı açıktır. Sosyalist mücadelenin en temel kavramları olan sınıf, parti ve program gibi kavramların hepsinin terki ya da daha doğrusu yeni bir ışık altında görülmesi gerekmektedir.
Bu sadece tadımlık bir örnektir. Her alanda bunlar yapılmalıdır ve her alanda benzer şekilde alt üst edici sonuçlar çıkmaktadır.
Örneğin, dinin bir inanç veya üstyapının bir ögesi değil bizzat üstyapı olduğu önermesi doğruysa, bu aynı zamanda bu önermenin bizzat kendisinin yeni bir dinin temel önermesi olduğu anlamına gelir.
Yani, dinin bir inanç olduğu önermesinin aydınlanma dininin temel önermesi olması gibi, dinin bir inanç değil tümüyle üstyapı olduğu önermesi de (dolayısıyla dinin inanç olduğu önermesinin aydınlanma dininin bir önermesi olduğu önermesinin) aydınlanmanın anti tezi olan dinin, sosyalizmin bir önermesi olduğu ortaya çıkar.
Bu, aynı zamanda marksizmin çok unutulmuş olan sistem karakterinin korunması ve genişletilmesidir. Ya da son yılların moda sözleriyle bir "büyük anlatı"nın ta kendisidir, hem de bütün büyük anlatıları ve kendisini de kapsayan bir "büyük anlatı".
Sistem karakteri taşıyan görüşler, bizzat kendi varoluşlarını ve ne olduklarını da açıklayan görüşlerdir. Marksizm'in bu sistem karakteri çoğu kez unutulmuştur ve onun anlaşılmamasının ardında biraz da bu unutulmuşluk bulunmaktadır.
Örneğin sınıflı toplumlarda politik mücadelelerin aslında bir sınıf mücadelesi olduğu önermesi bir sistem karakterindedir. Sadece sınıf mücadelesini açıklamaz kendisinin de bir sınıf mücadelesi olduğunu açıklar.
Sınıf mücadelesinin olmadığını söylemenin kendisi bir sınıf mücadelesidir ve sınıf mücadelesinin varlığının fiili bir kanıtını oluşturur. Ama sınıf mücadelesinin olduğunu söylemek de bir sınıf mücadelesidir ve bu önerme de aynı zamanda kendisini doğrular ve kendisinin fiili kanıtını oluşturur.
Marks "gerçek devrimcidir" diyordu. Gerçek devrimci olduğu için ve gerçeği açıklayan toplumsal önermeler aynı zamanda politik olarak devrimci oldukları için, ya da devrimci oldukları ölçüde gerçeği açıklamak zorunda olduklarından, devrimci öğretiler kendilerini de açıklayan bir sistem karakteri kazanırlar.
Her ikisi de sınıf mücadelesinin bir görünümü olan, sınıf mücadelesinin varlığın inkar etmek ile kabul etmek arasında çok temel bir fark vardır. Biri gerçekliğin doğru bir ifadesine diğeri çarpıtılmasına dayanmaktadır. Ve tam da bu nedenle gerçekliği çarpıtan, çarpıtırken kendi zıddını doğrular. Bu nedenle sistem karakteri aynı zamanda bir teorinin doğruluğunun ve devrimciliğinin bir ölçüsüdür.
Dinin tümüyle toplumun üstyapısı olduğu önermesi ile, dinin bir inanç (veya üstyapının bir ögesi) olduğu önermeleri de tıpkı sınıf mücadelesinin varlığı ve inkarının ilişkisi gibi bir ilişki içindedirler.
Dinin bir inanç olduğu şeklindeki modern toplumun dininin önermesi, tıpkı sınıf mücadelesinin olmadığını savunmak gibi, gerçekliğin çarpıtılmasına dayanır.
Ama nasıl sınıf mücadelesinin inkarı bizzat sınıf mücadelesinin bir görünümü ve varlığının kanıtıysa, dinin bir inanç olduğu önermesi de bizzat başka bir dindir ve dinin tümüyle üstyapı olduğu önermesini doğrular ve onun kanıtını oluşturur.
Ama nasıl sınıf mücadelesinin varlığını söylemek gerçekliği, onun yasalarını yansıtırsa, dinin inanç değil tümüyle üstyapı olduğunu söylemek de gerçekliği ve onun yasalarını yansıtır. Devrimciliği ve sistem karakteri ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır. Dolayısıyla toplumun yasalarını bilince çıkarıp ona itaat eder. Ama tam da böyle olduğu içindir ki, toplumsal yaşamı kör kuvvetlerin elinden alıp bilinçlice şekillendirme olanağı yaratır.
Yani dinin üstyapının tümü olduğu önermesi, dolayısıyla dinsiz toplum olamayacağı önermesini, dolayısıyla bizzat kendisinin de yeni bir dinin önermesi olduğunu zımnen ifade etmiş olur. Ama aynı zamanda bu din bütün öteki dinlerden, dinlerin ve kendisinin ne olduğunun doğru gerçeğe uygun bir tanımıyla ayrılır.
Sınıf mücadelesini sınıf mücadelesini bilmeden veya inkar ederek yapmak ile bunun bilincinde olarak yapmak arasındaki fark gibidir bu fark.
O halde, Marksizm veya diyalektik sosyoloji şöyle de tarif edilebilir: Marksizm dinin ne olduğunu ve kendisini de din olduğunu bilen bir dindir.
Şimdi bu önerme, aydınlanma dininin din ve bilim karşıtlıklarına dayanan ve tam da buralara dayandığı için kendisini bir zamanlar kendisini "bilimsel sosyalizm" diye tanımlayan klasik Marksizm'in önermeleriyle bir arada düşünüldüğünde, dinin tümüyle üstyapı olduğu önermesinin bilinen her şeyde yaptığı alt üslük daha somut olarak görülebilir.
Kendine bilimsel sosyalizm de diyen Marksizm sadece aydınlanma dininin din tanımını almamıştı, o dinin bilim tanımını da almıştı. Ve bu bilim tanımına ve anlayışına dayanarak kendini bir bilim olarak tanımlıyordu. Böyle yaparken de henüz o dinden ayrı bir din olmayı başaramadığını, o dinin içinde bir muhalif tarikatten (partiden) daha öteye gidemeyeceğini de aslında zımnen ifade etmiş oluyordu.
Bilmek, bilgi ve bilim de üstyapının dışında olamayacağından ve de üstyapı da somutta her zaman bir din olduğundan, dinsel kavramlardır. Dinin ve bilimin birbirine zıt olduğu anlayışı da aydınlanma dininin bir amentüsüdür.
Sosyolojik olarak, ya da aydınlanmadan bağımsızlaşıp ayrı bir din olmuş Marksizme göre, her dinin kendi bilgisi ve bilimi vardır. Ama her dinin kendisinin bir bilgisi ve bilimi olduğu da bu dinin, kendisinin bir önermesidir.
Dolayısıyla bu din, her dinin kendi bilgisini ve bilimini onun kendi mantığı içinde anlayabilir. Böylece bilim ve bilgi kavramı da alt üst olur. Bizlerin şimdiye kadar din ve inançla zıtlık içinde formüle edilmiş bilgi ve bilim kavramının da tıpkı din gibi modern toplumun dininin bilim ve bilgi kavramları olduğu ortaya çıkar.
Yani dinin ve bilimin, inancın ve bilimin ayrılması ve zıtlığının bizzat kendisi de modern toplumun dininin aksiyomları, bilim ve bilgi tanımlarıdır. Ve gerçekliği en azından dinin bir inanç olduğunu söylerken dinin ne olduğunu çarpıttıkları gibi çarpıtırlar. Yani bilimin dinin dışında ona zıt ve ondan ayrı olduğunu söylemenin kendisi de modern toplumun dininin önermesidir. Ve de bu önerme tıpkı din bir inançtır derken dinin sosyolojik bir tanımını değil, hukuki veya ideolojik bir tanımını yaptığı gibi, bilim inancın zıttıdır derken de bilimin değil, bilim olabilmenin hukuki veya ideolojik bir tanımını yapmış olur.
Ama bu gerçeği ifade eden önerme, yani bilimin de bilginin de dinsel olduğu önermesi, hem kendisinin de dinsel olduğunu, yani belli üretim ilişkileri üzerinde yükselen toplumsal ileşkilerin içinde yer aldığını, bütün dinlerdeki bilgi ve bilimlerin de, ancak o üretim ilişkileri bağlamında anlaşılacak bilimler ve bilgiler olduğunu, hem de dinsel denen, mitolojik denen bilgilerin de en azından modern toplumun bilimsel dediği bilgiler kadar bilimsel olduğunu söylemiş olur.
Ama o zaman bütün mitolojileri, peygamberler tarihlerini, aydınlanmanın tarihlerini, yani bütün dinlerin yazdıkları ve anlattıkları tarihleri başka dinlerin bilim ve tarih kavramları olarak okumak ve yeniden yorumlamak gerekmektedir. Ama bu işin kendisi de yine bizzat bir başka dinin tarihi ve bilimi olur.
Görüldüğü gibi ortaya devasa, muazzam görevler çıkmaktadır. Ve bu görevlerin kendisi bizzat yeni bir dinin şekillenmesinden başka bir şey değildir.
Bizim yaptığımız bunun için sadece küçük bir başlangıç oldu. Bütün bu muazzam görevlerin yapılabilmesi ise bir çok kuşağa yayılan kollektif bir çabanın ürünü olabilir.
Yapılması gereken, biraz, antik çağda Yunan düşünürlerinin – ki bunlara bu günkü bakışımız açısından peygamberler veya hanifler demek daha doğru görünüyor- soyut Allah'a (Tanrı) dayanan bir dinin kuşaklar boyu süren hazırlayıcıları olmaları gibidir. Thales'in suyundan, Platon'un Demiurgos'una bu din, o somut Yunan tanrılarının dünyasının kabuğu içinde adım adım geliştirildi. (Benzerini bir bakıma Hristiyanlığın dünyasında aydınlanma filozofları da yaptı.) Bu birikim olmasaydı, Yahudiler içinde küçük bir mezhep, parti olan Hıristiyanlık, evrensel bir din olarak ortaya çıkamazdı.
Her din geleceği geçmişte kurar. Tarihin nasıl anlatılıdığı ve anlaşıldığı belirler geleceğin ve topluluğun nasıl ve neye göre şekilleneceğini.
Son yıllarda ulusçuluk üzerine araştırmalar, bir dile, bir dine dayanan ulusların geleneği nasıl inşa ettiklerini, tarihi nasıl yeni baştan yarattıklarını zengin örneklerle sundu ve sunmaya devam ediyor.
Ama sadece ulus ve ulusçuluk, yani modern toplumun dininin gerici biçimi değildir bunu yapan, bütün dinler bunu yaparlar. Modern toplumun dininin devrimci dönemi de aslında modern toplumu kurmadan önce ve kurabilmek için kendi tarihini yazmıştı ve bu tarih de şu gerici ulusçuların tarihlerinden daha az değiştirmiyordu tarihi. Ama ondan önce İslam, Hıristiyanlık, Musevilik gibi semitik dinler de Akdenizin çok tanrılı dinlerinin tarihi (Mitoloji) karşısında kendi tarihlerini yazmışlardı. Ama mitolojiler de daha önceki tarihler karşısında yeni tarih yazımlarıydı. Ve bu böyle gidiyordu. Ta ilk dinin ortaya çıktığı noktaya kadar. Din demek her şeyden önce bir tarih demektir. Ya da şöyle de formüle edilebilir bu önerme: Din Üstyapı olduğundan, üstyapı olmadan bir toplum da olamayacağından, toplum tarihle birlikte doğmuştur. Yani toplumun ortaya çıkışından önce bir tarih yoktur[7].
Ama bu önermenin kendisi de başka bir dinin tarihi anlatışıdır. Ve bu tarih henüz yazılmamıştır ve yazılmayı bekliyor. Yani dinlerin tarihi hasıl anlattıklarının tarihlerini yazdığımızda aslında yeni bir dinin tarihini yazmış, dolayısıyla yeni bir dini somutlamış, yeni bir topluluk tanımı yapmış ve geleceği ve bu günü şekillendirmeye başlamış olacağız. Bu modern toplumun dininin, hatta onun en gerici biçiminin içinde yaşayan yeni bir dinin müjdecileri veya hanifleri olarak.
Dinin toplumun tümüyle üstyapısı olduğu önermesini tüm mantık sonuçlarına götürerek tüm dinleri ve tarihi yeni baştan yazmadan geleceği ve geleceğin topluluğunu şekillendirmek mümkün görülmüyor.
Biz bunun yapılabilmesi için küçük bir taş koyduk, bir iki duvarcı sicimi çektik. Hepsi o kadar. Ne kültürel birikimimiz, ne fiziki olarak gücümüz ve zamanımız, ne doğup büyüdüğümüz çağın sınırlamaları bundan ötesine gitmeye el vermiyor. Her bakımdan aşılmaz sınırlar duruyor karşımızda.
Ama bizim için sınır olanlar yeni kuşaklardan nöbeti devrelecekler için tükenmez olanaklar sunmaktadır.
Bu gün dünya her zamankinden daha bir tek dünya oldu. Tıpkı bir zamanlar kıvrak ve dinamik Akdeniz ticaretinin Yunan düşünürlerinde kavramsal ve soyut düşünceye ve yeni bir dinin temellerini atmaya olanak sağlaması gibi, maddi koşullar tarihin hiçbir döneminde olmadığı ölçüde bir tek insanlık dinini (topluluğunu) sadece bir olanak değil bir zorunluluk olarak ortaya çıkarmış bulunuyor.
2009 yılı, dünya çapında, bütün krizlerin anası en büyük kriz içinde başladı. Bu krizin global bir kriz olduğu ve ulusal devletlerce çözülemeyeceği bütün tecrübeli burjuva devlet adamları veya ekonomistleri tarafından bile ifade ediliyor. Kriz aynı zamanda neredeyse fiilen devletleştirilmemiş banka ve büyük şirket bırakmadı ve bunlar devletleştirilmediğinde bile, verilen kurtarma kredilerinin koşulu olarak sıkı kontrol altına alınıyor. Dokunulmaz özel mülkiyet artık dokunulur olmuş bulunuyor.
Yani ulusal sınırlar ve özel mülkiyet gibi modern toplumun en temel direkleri fiilen iflasını ilan etmiş bulunuyor. Yani yeni bir din için, bir topluluk için, bir tek dünya ya da insanlık cemaatı için altyapı hazır. Sorun: Üstyapının (dinin) buna uygun ve hazır olmasında.
Tüm dünya artık televizyon, internet ve seyahat ve göçler aracılığıyla aslında artık bir tek "kültür" içinde yaşıyor.
Arkeoloji, Antropoloji, biyoloji, linguistik gibi bilimlerin ortaya çıkardığı muazzam bir bilgi yığını ortada işlenmeyi bekliyor.
En büyük eksik bu olağanüstü uygun koşullarda hazır malzemeyi işleyecek ve yeni bir toplumu oluşturmanın temel koşulu olan yeni bir tarihi yazacak, bu yöntemi özümlemiş insanlar.
"Geçmiş kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöktüğü" için. (Marks)
[1] Demir Küçükaydın, Marksizmin Marksist Eleştirisi, Versus Kitap, Nisan 2007, Sayfa: 95.
[2] Normal ticari hukukta bile bir anlaşmayı bozanın, en azından, diğer tarafın bu bozuşun sonuçlarından doğan zararlarını karşılaması istenir ve hatta keyfi bozmaları engellemek için ağır müeyyideler getirilir.
Biz insanların sözüne güvenerek her hangi bir resmi anlaşma yapmamıştık ve yapsaydık bile burjuva toplumunun mahkemelerine başvurmayı zül kabul eden bir gelenekten geliyorduk. Tek yapabileceğimiz bunu yapanları kamuyonunun vicdanına terk etmekti.
[3] Köxüz sitesinde arkadas2 imzasıyla yayınlanan "Demir Küçükaydın tarihsel Maddeciliği Altüst Ediyor" başlıklı eleştiri ise, hem Marksizmi hiçbilmemenin, hem okuduğunu anlamamanın, hem kategorileri karıştırmanın, yani alfabetik düzeyde mantık hataları yapmanın tipik bir örneğini sunuyor.
[4] "Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu" adlı metin, daha önce "Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji" adlı kitabın içinde, Eylül 2005'te, Demir Küçükaydın'ın bildirisinin bir parçası olarak yayınlanmıştı. Kitap Hamburg'ta yapılan bir sempozyuma sunulan bildirilerden oluşuyordu. Bildiri sunanlar: Haluk Gerger, Ertuğrul Kürkçü, Ragıp Zarakolu ve Demir Küçükaydın'dı. Yani aynı kitapta bildirisi yayınlanan Haluk Gerger aynı zamanda sözkonusu Sempozyumun, Marksizmin Güncelliği başlıklı birinci oturumunun tartışmacısıdır da. Zaten aynı zamanda Köxüz sitesinin bir yazarıydı da. Yani bilmemeden, duymamadan dolayı bir suskunluk söz konusu değildir.
[5] Ayrıca Öcalan'ın bu özellilğinin, Orta doğu'daki binlerce yıllık Neolitik devrimden beeri gelen gelenekler, bu geleneklerin Peygamberlerde yaşamış ve sürmüş izlerinin yanı sıra, Stalinizm dışı Marksist zındık dip akıntılarından biri olan Hikmet Kıvılcımlı'dan geldiğini düşünüyorum. Öcalan gençliğinde Ankara Cezaevinde yatarken, Hikmet Kıvılcımlı'yı su içer gibi okuduğunu bir çok kanaldan biliyorum. Kıvılcımlı ve Öcalan'ı okuyan herkes bu etkinin çok açık olduğunu görmektedir.
[6] Elbette bu kitabın Öcalan'ın eline ulaşması için de bir çok girişimlerde bulunduk. Birkaç kere Avukatlarına Öcalan'a iletilmesi için verdik. Ama eline ulaştığını sanmıyoruz. Ulaşsaydı susuşla karşılaşmaz ve muhakkak bir yankısı görülürdü "Görüşme Notları"nda. Avukatlar mı vermedi yoksa İdare mi vermedi bilemeyiz. Ama Öcalan'ın eline bu kitap ulaşsaydı bunun çok ilginç ve önemli sonuçları olabileceğini de bir olasılık olarak not edelim. Öcalan (ve dolayısıyla Kürt özgürlük hareketi) boğuştuğu bir çok sorunu kolayca aşabilirdi.
[7] Bu sonuç biraz evrenin büyük patlama ile ortaya çıktığında zaman ve uzayın da onunla birlikte ortaya çıktığı, ondan öncesinin olmadığı şeklindeki önermeyi andırmaktadır. Bu andırış muhtemelen rastlantısal da değildir.
| Ek | Boyut |
|---|---|
| 2008-12-07 - Kitap - marksizmin marksist elestirisi ikinci baski.pdf | 2.39 MB |
| Likya haber - Marksistin Marksizmle hesaplasmasi.pdf | 458.87 KB |
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun


marksizmin marksist elestirisi Hakkında Ahmet Erdoğan
Halk Cephesi sitesinde Ahmet Erdoğün'ın aşağıdaki yazısına rastladık. Aktarıyoruz:
marksizmin marksist elestirisi
Sunday, January 27 2008 @ 09:45 GMT
Okunma 67
marksizmin marksist elestirisi /demir kucukaydin
Bu kitabin adi "Marksizmin Marksist elestirisi" degil, "Marksizmin Somuruden pay alanlar ve Yagli kemik pesinde kosanlar tarafindan elestirisi" olarak adlandirilmasi, daha dogrusu ANLASILMASI daha dogru olur.
Marksizm-Leninizmi, gizli acik Trcokist emperyalist ajanlar ve Yagli kemik pesinde kosanlar, emperyalistler cikarina carpitmaya devam edeceklerdir. Pratik cozumu acikca ortaya koymayan, karsi devrimci teorik hipokratik ve deomogojiyle EVRIM ciligi ve Bati Burjuva demokrasisini tek cozum olarak teorilerileriyle onaylamaya, ama bir turlu bu teorilerin pratikte yansimasini acikca ortaya koymayan, emperyalistlerin Marksist maskesi altindaki ajanlari , aldiklari mali ve medya destekleriyle her gun daha da yayginlasacaktir. Bunlar, sinif mucadelesinin , Devrimle karsi devrim arasindaki mucadelenin kacinilmaz sonuclaridir.
Kisisel olarak, Yazilan kitabi ne okumaya ne de elestirmeye zaman harcamayi dusunmuyorum. Gerek yazarin ve gerekse temsil ettigi grubun kimler oldugunu, Euro-Komunist, Globalist Trockist , kimi yerde etnik milliyetci dusuncelerini iyi biliyorum. Artik 'dusuncelerinin bir parcasi, tam kendisi ' olan "onlari" yeteri kadar yazilarindan orneklerle , gerek ben, gerekse bir suru ML ler elestirerek sahtekarliklarini ve hipokratliklarini (gormek isteyenler icin) ortaya koymuslardir.
Bunlarin Marksistligi ve marksist teorileri , Irving Kristolun bugun pratik sonucta Neo-Kon larin teorileriyle bulusan, "ayni" lasan , en iyisinden "EVRIMCI " , emperyalizme teslimiyetci "kozmopolitanist" teorilerdir.
PKK nin baslangicta ve gelinen yerdeki durumu, "teorilerin pratikte yansimasi ve dogrulanmasi" diyalektik gerceginden hareketle , bunlar tarafindan one surulen ve savunulan teorilerin, bir turlu acikca soylenemeyen, pratik sonuclarinin en guzel ornegidir...
Saygilar
Ahmet Erdogan
Likya Haber'de cikan kitap elestirisi
TÜRKİYELİ BİR MARKSİST'İN MARKSİZM(İ) İLE HESAPLAŞMASI
Ozan DEĞER
Türkiye’de Marksizm, sosyalizm, komünizm, sınıf mücadeleleri, eşitlik-özgürlük vs. üzerine yapılan tartışmalar dünyadaki gelişmelerden, dolayısıyla tartışmalardan bağımsız ele alınamaz. Dünyadaki ana tartışmaların ise kapitalizmin yetmişlerden itibaren girdiği krize binaen süregelen ‘sermayenin dizginsiz taarruzu küreselleşme’nin ayrıştırıcı etkisiyle –kabaca- bir; geleneksel, tiranik-aydınlanmacı, devlet-merkezli, ulusçu/ulusalcı ve kitabi bir yaklaşımın sürdürücüleri ile iki; bu gelenekten kopma ya da onu aşma çabasında olup gelenekçilerin modern(ist) paradigmatik evrenlerine meydan okuyan eleştirel, heterodoks, heretik, Bâtıni, sorunsallaştırıcı ve alt-üst edici yaklaşımların arasında sürdürüldüğü söylenebilir. Kapitalizmin, bir toplumsal ilişki biçimi olarak ‘sermaye’nin egemenliğinin ulaştığı sistemik kriz göz önünde bulundurulduğunda ise modern çağın inşa ettiği ve üzerine inşa olunduğu tüm kavramların, kurumların, kategorilerin, meşruiyet kanallarının, dolayısıyla tüm tarihsel-toplumsal sabitelerinin sarsılmakta olduğu ileri sürülebilir; söz konusu kaotik kriz dönemleri (kairos), doğası gereği yeni mücadelelere ve ‘düzenlilik’lere gebe olduğundan yeni olanın mücadelelerinin ve düzenliliklerinin eşitlikçi-özgürlükçü mü evrensel ya da tikel mi olacağı toplumsal-sınıfsal mücadelelerle belirlenecektir.
Ancak her halükarda ‘yeni’nin eşitlikçi-özgürlükçü toplumunun, ‘egemen eski’nin araçlarıyla inşa edilemeyeceği açıktır; bir başka ifade ile ‘yeni’, eskinin bağrından, ancak o bağrı ‘parçalayarak’ kurulmak zorundadır. Örneğin, küresel ölçekte işleyen bir kapitalist sistemde ‘iktidar’ bileşenlerinden önemli, ancak yalnızca biri olan ‘mevcut devlet aygıtı’nın fethi stratejisinin, fetih halinde bir kopuşu değil aksine sistemin, dolayısıyla eşitsizliğin, özgürlüksüzlüğün, baskının ve son tahlilde küresel sömürü düzeninin tahkim ve tesisini beraberinde getirdiği ortadadır. Devlet aygıtının sorunsallaştırılmadığı, tek varoluş biçimi olarak benimsendiği, dolayısıyla bu aygıtın ele geçirilmesine indirgenerek siyasetin sınırlarını ‘idare bilimi’ hatta ‘hukuku’ ile çerçevelendiren, devlet-kamu özdeşliğine dayalı yaklaşımların siyasetin çok boyutlu, çok bileşenli ve karmaşık sorunlarına dair sol bir çözüm üretebilmesi artık mümkün değildir. O halde, bu örnek dâhilinde, Immanuel Wallerstein’in söylediği gibi belki de iktidarın anahtarını devlette değil, devlet iktidarının anahtarını, devlet aygıtının dışındaki tüm iktidar alanlarında aramak gerekir ki böylesi bir perspektif için dahi devletin dışındaki iktidar alanlarının, en az devletin alanı kadar mikro-makro ölçekli iktidar odakları olarak kabul edilmesi, toplumsal mücadelenin özgül alanları olarak görülmesi, dolayısıyla bugünün (ve mücadelelerinin), fetih fetişizmiyle yarına feda edilmeyerek toplumsal devrimin önemli uğrakları olarak görülmesi gerekmektedir.
Türkiye’de, ‘Fettulahçılık ve Siyasal İslam’ korku-belasına devletin oligarşik (askeri-bürokratik), büyük burjuvazinin otoriter-laik, üniversitelerin disipline edici teknokratik, sendikaların Türk milliyetçisi/güdümlü, siyasal ve kamusal alanın sınırlayıcı-dışlayıcı karakterini yeğleyen, her türlü çeşitlilik içeren yaklaşıma ‘post-modern, liberal’ yaftası yapıştırarak meşruiyet tazeleyen ulusalcı/İttihatçı ‘sol’unun söz konusu sermaye taarruzundan payına çıkardığı ise milliyetçi/yurtsever bir anti-emperyalizmdir. İşte solun önündeki en önemli sorun ‘devlet, yurt, hudut, ulus’ sınırlarına hapsedilen burjuva siyasetinin ve kamusal alanının çerçevesini olabildiğince genişletmek ve sınıfsal, kültürel, cinsel her türlü sömürü/ayrımcılık temelli mekanizmanın karşısına dikilmektir. Bu bağlamda Türkiye ve dünya solunun, günümüz konjonktüründe geleneksel yaklaşımları konumlandırması gereken yer ise artık hiç kuşkusuz ‘sağ’ olmalıdır; Marks’ın ifadesi ile ‘geçmiş kuşakların geleneği(nin], yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöktüğü’ için.
‘E peki nasıl olacak?” gibi soruların ise yanıtının arandığı bir süreç olarak görülebilecek günümüz kaotik dönemi, dünyadaki Marksistlerin kimileri gibi Türkiyeli bir Marksist tarafından da uzun yıllardır tartışma konusudur; Demir Küçükaydın tarafından. Yazdığı cüretli kitapla sözü edilen tartışmalara radikal bir müdahalede bulunan yazarın emeğinin ürünü, hem ahlaki hem de siyasi tutumu dolayısıyla, İhsan Oktay Anar’ın kitaplarının arka kapaklarına yazıldığı gibi ‘kitabı basılanlara değil, yazarlara yakışan bir yere’ sahiptir.
DEVRİMCİ/TUTARLI BİR PARADİGMA
‘Marksizmin Marksist Eleştirisi’, yazarın Önsöz’de belirttiği üzere, ‘Marksizmi Savunmak ve Geliştirmek’ üst başlıklı üç ciltlik bir çalışmanın birinci cildi olarak hazırlanmıştır. Versus Yayınevi’ndan çıkan ilk baskısı sonrasında, ‘Sosyalizmin ve Sosyalist Hareketin Sorunları Üzerine Yazılar’ ve ‘Türkiye’nin Aydın ve Sosyalistleri ile Polemikler’ başlıklı diğer iki cildin yazar tarafından basılması önerisinin yayınevi tarafından, yazarın belirttiği üzere daha önce taraflarca sözlü bir mutabakata varılmasına rağmen, reddedilmesi üzerine, tüm kitapların aynı yayınevinden basılması gerektiği inancıyla Köksüz Yayınlar tarafından gözden geçirilip genişletilerek tekrar basılmıştır. Yaklaşık beş yüz sayfalık kitap 10 sene mahpus ve 24 sene sürgün hayatı yaşayan Türkiyeli bir Marksist’in, bir Marksist olarak Marksizm(i) ile hesaplaşmasıdır. Kitabın ‘Marksizmi Geliştirmek ve Savunmak’ üst başlığının yanında ‘Üstyapı, Din ve Ulus Teorisi’ başlığını taşıyan bu kitaba özgü bir alt başlığı bulunmaktadır ki kitabın ana konusunu oluşturan ve yazarın yeni, devrimci ve tutarlı bir paradigma olarak nitelendirdiği teorisinin de temel konusunu oluşturmaktadır.
Yazarın bir Marksist olarak Marksizm’e yönelttiği en temel eleştiri, onun ‘aydınlanma’ ile olan bağıdır; nitekim bu kitapla amaçladığı, Marksizmi aydınlanmacı bağlarından koparmaktır. Yazara göre Marksizm, 20. yüzyılda II. Enternasyonal’in yozlaşması, Sovyetlerin ve III. Enternasyonal’in bürokratlaşması sonucu yaygın ve resmi biçimiyle tüm eleştirel ve devrimci ruhunu kaybetmiştir; ancak, Marksizm’in “…eleştirel ve devrimci ruhu, heretik (zındık) karakteri, tıpkı klasik çağların sapkın (Bâtıni) mezheplerinin kuş uçmaz kervan geçmez sapa bölgelerinde, uygarlığın ulaşmadığı dağlarda yaşamaları gibi yaşamaya devam et(miştir) ve onlar gibi yaygın ve resmi Marksizmler tarafından sapkınlık olarak görülüp aforoz edil(miştir).” Yazara göre söz konusu eleştirel ve devrimci ruh, birbirinden ayrı, birbirinden habersiz üç ayrı kanalda varlığını ve evrimini sürdürmüştür: Bir; Klasik Marksizm’in kavramlarını savunan ve bunlara dayanarak çağdaş olayları açıklayan Troçki’nin adına bağlı, ekonomi ve politika alanında eserler veren kanal; iki; Gramsci, Lukacs, Benjamin, Adorno, Lefebvre, Sartre’ların, Parry Anderson’un ‘Batı Marksizmi’ olarak nitelendirdiği, felsefe, metodoloji ve ‘üstyapılar (sanat, edebiyat, ideoloji)’ alanlarında eserler veren kanal; üç; Türkiye’de Hikmet Kıvılcımlı’nın tek başına temsil ettiği ‘Kapitalizm öncesi tarih ve azgelişmişlik’ üzerine yoğunlaşan kanal. Yazar, geleceğin Marksizm’inin, tıpkı geleneksel Marksizm’in, İngiliz Ekonomi-Politiği, Fransız Sosyalizmi ve Alman İdealist Felsefesi’nin eleştirel sentezinden oluştuğu gibi söz konusu üç kanalın eleştirel bir sentezinden oluşması gerektiğini iddia etmektedir; zira her üç kanal -uyumsuzluklar içerse de- birer dip akıntısı olarak varlığını sürdürmüş, birbirlerine paralel kavramlar ve perspektifler geliştirebilmiş ve birbirlerinin zayıf oldukları alanlarda güç biriktirmişlerdir.
Söz konusu perspektif ışığında yazar, Marksizm’in temel kavramları olan ‘meta ilişkileri, üretim tarzı, üretici güçler, üretim ilişkileri, mülkiyet, devrim vs.’ ile ‘ilerleme, uygarlık, yeni toplumsal hareketler, devlet, komün, demokrasi, ulus, din’ gibi kavramları ve olguları tartışmakta ve günümüz koşullarında tekrar değerlendirmektedir. Kitabın bu anlamda kıymeti, sabitlenmiş, sistem karakterini yitirmiş ve meşruiyet kaybı yaşamış bir ‘büyük anlatı’nın temel kavramlarını, söz konusu anlatının ‘tarihsel maddeci (diyalektik sosyolojik-H. Kıvılcımlı)’ yaklaşımı ile masaya yatırmasıdır.
BİR DİN Olarak Ulus/Sosyalİzm
Yazarın temel tezi, Marksizm’in milliyetçilik ile kurduğu bağın en hafif tabirle ‘sağlıksız’ olduğu üzerine kuruludur. Yazara göre Marksist düşünce, milliyetçilik üzerine yeterince yoğunlaşmamış, milliyetçiliğin ne olduğunu kavrayamamış bu nedenle onun kurbanı olmuş ve onunla girdiği imtihanı kaybetmiştir. Bu konuya ontolojik bir anlam atfeden yazar, insanlığın kurtuluşunun en önemli adımlarından birini milliyetçiliğin bilinmesine koşullamaktadır. Milliyetçilik ile insanlık (dolayısıyla sosyalizm ile de) arasındaki ilişkiyi fasit bir daireye benzeten yazar, insanların anlam dünyalarını tamamıyla işgal eden ve tüm düşünsel dolayım mekanizmalarını koşullayan milliyetçiliğin, ancak onun tam anlamıyla bilinmesiyle çözülebileceğini düşünmektedir. Fakat yazara göre buradaki sorun, bilgiyi bilecek olan öznenin anlam dünyasının da paradoksal olarak söz konusu milliyetçiliğin mekanizmaları ile donatılmış olmasıdır. O halde milliyetçiliği kavrayabilmek için ondan soyutlanmak gerekmektedir. Bu, söze döküldüğü anda imgelenebilen ancak döküldüğü andan itibaren yok olan ‘sessizlik’ gibidir. Yazarın ifadeleri ile ‘insanlık ulus ve ulusçuluğun ne olduğunu bilirse ulus ve ulusçuluk var olamaz; ulus ve ulusçuluk var ise insanlık ulus ve ulusçuluğun ne olduğunu bilmiyordur.” Çünkü uluslar tarihsiz, hayali cemaatlerdir (B. Anderson) ve egemen burjuva siyasetinin bilinçli bir biçimde inşa ettiği sınırlayıcı-dışlayıcı ‘politik olan’ın sınırları içerisinde tanımlanmışlardır. O halde ‘egemen eski’nin tanımladığı ‘politik olan’ın sınır(lılık)ları ifşa edilirse, ihlal edilirse, genişletilirse hatta yok edilirse ya da farklı biçimde tanımlanmaya başlanırsa, söz konusu hayali cemaatin kaynakları kurutulabilecek, mevcut geçerliliğini yitirecektir; hayali olanın hayali olduğunun farkına varılabildiği için.
Bu görüşün üzerine inşa olunduğu daha kapsayıcı yaklaşım ise yazarın devasa ‘din teorisi’dir. Yazara göre ‘din’ olgusu toplumların -sınıflı ya da değil- tarih boyunca sahip oldukları olmazsa olmaz üst-yapısıdır. Ancak burada yer verilen üst-yapı kavramı, söz konusu toplumun örgütlenme biçimini, toplumun üyelerinin zihinsel/düşünsel evrenlerini, imgelerini, anlam dünyalarını, davranışlarını belirleyen, yani Marx’ın toplumu, ‘insanların yaşama koşullarını üreten birlikteliği’ olarak tanımlaması ışığında, söz konusu yaşama koşullarına yön veren, onları şekillendiren kapsayıcı-kavrayıcı bir çerçevedir; modern anlamıyla dar bir alana hapsedilmiş, bir inanç kategorisi olarak algılanan ‘üstyapı kurumu/öğesi’ değil. Yazar söz konusu kapsayıcı-kavrayıcı kavramı modern kapitalist çağa uyarladığında karşısında bulduğu ‘din’ ise ‘özel ve politik ayrımına dayalı toplumsal örgütlenme biçimi’dir ve yazara göre böylesi bir ayrım yalnızca modern çağa özgüdür. Bu çağın hem devrimci hem de gerici biçimlere sahip dönemleri olduğunu dile getiren yazar, gerici dönemin, Fransa’da Termidor ve sonrasında Napolyon dönemi ile daha önceki hümanist karakterini kaybedip, ulusu bir dile, dine, etniye, soya göre tanımlayarak ‘politik olan’ı insan ve haklarıyla değil, ulusa göre tanımlayan süreç ile başladığını öne sürmektedir. Bu süreç modern çağın gerici üstyapısını biçimlendirmiştir. Yazara göre her ne kadar ulusu bir coğrafi mekâna göre tanımlamak (ABD gibi) daha demokratik olsa da bu tanımlama modern çağın üstyapısının dışında kalmamaktadır; nitekim her türlü toplumsal örgütlenme söz konusu ‘mekân ve ulus’ dolayımı ile gerçekleştirilmektedir.
İşte yazar eskinin dinini/üstyapısını başka bir din/üstyapı ile değiştirmenin, geleceğin eşitlikçi ve özgürlükçü insan toplumunun ‘mutlak koşulu’ olarak görmektedir. O yeni üstyapı yani yukarıda belirtildiği gibi ‘söz konusu toplumun örgütlenme biçimini, toplumun üyelerinin zihinsel/düşünsel evrenlerini, imgelerini, anlam dünyalarını, davranışlarını belirleyen kapsayıcı-kavrayıcı çerçeve’ ise sosyalizm olmalıdır. O halde toplumun örgütlenme biçimi, sosyalist niteliğe sahip olmalıdır ki ‘egemen eski’, ‘yeni’nin üzerine bir kâbus gibi çök(e)mesin.
İçerisinde tüm bu tartışmaların ve dahasının bulunabileceği kitap, yazarın, kendisine ve yazdıklarına yönelik tepkisizliği ‘eleştirmemeyi silah olarak kullanarak silahların eleştirisini yapmak, susuş kumkumalığı’ olarak nitelendirdiği, dolayısıyla kendisinin ve yazdıklarının ‘yok sayıldığı’ serzenişinde bulunduğu göz önünde tutulduğunda, okunmayı, eleştirilmeyi ve geliştirilmeyi beklemektedir.
Demir KÜÇÜKAYDIN, Marksizmin Marksist Eleştirisi (Marksizmi Savunmak ve Geliştirmek, Birinci Kitap), Genişletilmiş II. Baskı, Köksüz Yayınlar, İstanbul, 2009
http://www.likyahaber.net/haber/haber_detay.asp?haberID=367
"Marksizm’in Marksist Eleştirisi" Kitabının Kritiği - Turg
"Marksizm'in Marksist Eleştirisi" adlı kitap, Demir Küçükaydın'ın üretmiş olduğu bir eserdir. Yazar, kitabının ikinci baskısı için yazdığı önsözde, kitabının yeterince ilgi görmediğinden yakınıyor. Yazar, bu kitabın dünya çapında tıkanmış olan mücadelenin önünü açacak nitelikte olduğunu iddia ediyor. Yazar, kitabının belki Kürt ulusal hareketinin tabanı tarafından ilgi görebileceğini ümit etmişse de, bu beklentisi de gerçekleşmemiştir.
Yazar, bu kitabında ortaya koyduğu tespitlerin Marksizm'i aşmış olduğu iddiasındadır. Ayrıca bu kitapta ileri sürülen görüşlerle A. Öcalan'ın görüşlerinin benzer olduğunu söylüyor.
Yazar, Marksizm'in dünya çapında bir tıkanma içinde olduğunu; Marksizm adına hareket eden Sovyet ve diğer "resmî" Marksizmlerin artık tıkanmış olduğu ve devrimci Marksizm'in önünü kestiği görüşündedir. Eleştirelliğini yitirmemiş ve gerçekte Marksizm'i temsil eden ekolleri 3 kesim olarak görüyor yazar. Buna göre: 1- Althusser, Sartre, Togliatti vb. temsil ettiği akım. 2- Troçki'nin temsil ettiği akım. 3- Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın temsil ettiği akımdır.
Yazar, 1984'te hapisten çıktığını, hapisteyken Hikmet Kıvılcımlının eserlerini okuduğunu, sonrasında Hikmet Kıvılcımlı ile Troçki'nin görüşlerinin benzer olduğunu fark ettiğini söylüyor.
Yazar, yukarıda adını andığımız kitaptan önce, "Geçmişi ve Geleceği Kurtarmak" isminde bir kitap yazmış ve bu kitabının bir manifesto niteliğinde olduğunu iddia ediyor. Yazarın "Marksizm'in Marksist Eleştirisi" adlı kitabı, 3 cilt olarak tasarlanmış kitabın birinci cildidir. Diğer iki cildi de daha sonra yayınlanacakmış. Yazar, bu kitabını A. Öcalan'a da yollamış ancak A. Öcalan bu kitaptan hiç söz etmemiş. Avukatlarının ona ulaştırıp ulaştırmadığını bilmiyor
Yazar, Kıvılcımlı'nın tarih ve sosyoloji alanında önemli katkılar getirdiğini, fakat politika söz konusu olunca Kıvılcımlı'nın bir "Stalinist" olduğunu söylüyor. Sanat vb. alanında da Kıvılcımlı'nın bir şey bırakmadığını söylüyor
Kıvılcımlı, cinsel yasağın insan ruhunun olgunlaşmasını sağlayan şey olduğunu söylüyor. Sürüden toplum ve teşkilâta götüren nasıl ki alet ise, insanın şuur ve alt şuurunu oluşturanın da cinsel yasak olduğunu söylüyor
Kıvılcımlı'nın "Edebiyatı Cedide'nin Otopsisi" adlı eserindeki görüşleriyle, Troçki'nin tespitlerinin birbirine benzediğini söylüyor yazar.
Yazar, resmî Marksizm'in Freud'u lanetlediğini, fakat Troçki'nin Freud'u insan ruhunu çözümleyen biri olarak gördüğünü ve bu bakışın doğru olduğunu savunuyor.
D. Küçükaydın, Marksizm'in kaynağıyla bir benzeştirme kurarak, kendisinin ortaya koyduğu ve yeni Marksizm veya Marksizm'in aşılması olarak ifade edilebilecek olan bir 3 kaynak gösteriyor Birinci kaynak, Troçkizm. Troçkizm'i Marksizm'in kaynaklarından olan ekonomi (İngiliz iktisadı) ile benzeştiriyor. İkinci kaynak olarak Kıvılcımlı'yı gösteriyor. Kıvılcımlının tarihsel maddeciliğini Fransız sosyalizmi ile benzeştiriyor. Üçüncü kaynak olarak da Perry Anderson'un "Batı Marksizmi"ni gösteriyor Bunu da Alman felsefesi ile özdeşleştiriyor.
Yazar, her şeyi üretici güçlerin belirlediği önermesine sadıktır Üretim güçlerinin evrimi diğer ilişki ve üst yapının evrimini de belirler. Bu formülasyondan yola çıkarak, sosyalist devrimin ancak üretici güçlerin en geliştiği yerlerde mümkün olduğunu söylüyor Dolayısıyla üretici güçlerin durumu aynı zamanda politika, taktik ve stratejiyi de belirtiyor.
Yazar, evrimin düzgün ve aşamalı işlediğini savunan görüşleri eleştiriyor.
Troçki, Menşeviklerin geri Rusya'nın ileri sıçramasını beklemek gerektiği yönündeki görüşlerini eleştiriyor.
Yazar, ilginç bir mantık yürütüyor. Eğer diyor, toplumların gelişmesi düz bir çizgi halinde ve üretici güçlerin gelişmesiyle paralel bir düzeyde gelişseydi o zaman kölecilikten feodalizme geçişin de böyle olması gerekirdi. Ne var ki, kölecilikten feodalizme geçişte üretici güçlerde bir gelişmeden değil, tam tersine üretici güçlerde bir gerilemeden söz etmek mümkündür.
İlginç bir tespit daha; bilimlerin ilerlemesine yüz üniversiteden daha fazla ihtiyaçlar yol açmıştır diyor.
Yazarın incelemelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Troçki, art arda sıralanan toplumsal evrim biçimini reddediyor. Her toplumun aynı aşamalardan geçmek zorunda olmadığı tespitini yapıyor. Buna örnek olarak da Amerika, İngiltere ve diğer ülkelerdeki toplumsal evrelerin birbirlerine benzemezliğini veriyor.
Toplumsal evrimin eşitsiz ve karmaşık, sıçramalı olduğu tespitine uygun olarak, Rusya'da sosyalist devrim oldu. Ancak üretici güçler gelişmiş olmadığı için geri düştü. Troçki referanslı bir fikir yürütmeyle, yazar durumu bu şekilde izah ediyor
"... Rusya'da olan son duruşmada buydu. Üretici güçler kendi geri gelişme düzeylerine uygun gelişmelere neden oluyorlardı. Yani eşitsiz gelişme ile geri bir ülkede sosyalist devrim ve tam da bu nedenle, üretici güçlerin geriliği nedeniyle, uygunluk yasası ile de bürokratik karşı devrim açıklanabiliyordu."
Troçki'nin ortaya koyduğu "eşitsiz ve bileşik evrim teorisi" üretici güçlerin gelişmesi ve sonra gelenin öncekini tasfiye etmesi biçimindeki görüşün klasik Marksizm alanında yer aldığını savunuyor. Fakat bunun tarih öncesi alanda hükmünü yitirdiğini söylüyor. Yazar, tarih öncesi sürecin açıklanması ve tarihsel maddecilik alanının yetkin temsiliyeti olarak Kıvılcımlı'yı devreye sokuyor.
Kıvılcımlı, Marx ve Troçki'nin savunduğu, gelişmiş üretim ilişkileri geri üretim ilişkilerini tasfiye eder yönündeki varsayımı sorguluyor. Üretici güçlerin gelişme düzeyi ile üretim ilişkileri arasındaki uyum varsayımını sorguluyor.
Yazara göre azgelişmiş ülkeler Marx'ın ve Troçki'nin öngördüğünün tersine gelişmiş ülkelerin izlediği yolu takip etmiyor. Troçki, Marx'tan biraz nüans farkı olarak bu gelişmeyi farklı ve çeşitli kavşaklardan olabilir diye açıklıyordu.
Kıvılcımlı, Rusya'da geri bir ekonomik düzeyden, ileri bir ekonomik düzey olan sosyalizme geçmenin mümkün olması gibi TC'nin de geri bir konumdan burjuva devrimini yaptığını ve buradan, hızla sosyalist bir topluma geçilebileceğini geçileceğini öngörüyor. Fakat bu gerçekleşmiyor Daha sonra Kıvılcımlı, gelişen üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin eski olan üretici güçler, üretim ilişkileri ve daha çok da üst yapı öğelerini yok etmediğini savunuyor.
"... Yani Türkiye'de kapitalizm tam da eşitsiz ve bileşik gelişim sonucu fınans kapitalizm, hatta Tekelci Devlet Kapitalizmi denebilecek ve savaş sonrasında dünyada yaygınlaşacak biçimde doğduğu için bu süper modern Finans-Kapital, prekapitalist sınıf ve ilişkileri tasfiye etmez, aksine onlarla ittifaka girip, onları güçlendirir." (age. s.58)
Troçki'nin bileşik evrim teorisine göre; feodal bir ülkede sosyalist devrim olabilir.
Troçki, Marx-Engels'in kapitalizmin gelişkin olduğu ülkelerde "vatan", "ulus" gibi kavramların eskidiğini düşünmelerinin anlaşılır olduğunu, ancak az gelişmiş ülkelerde ulusal kurtuluş mücadelelerinin önemli roller Dynadığını söylüyor ve ulusal kurutuluş mücadeleleriyle ilgili teoriler geiştirme onurunun Lenin'e ait olduğunu söylüyor.
Uygarlığın "Bereketli Hilal" denilen Mezopotamya (Nil, Kızılırmak /b.) bölgelerinde önce geliştiğini herkes kabul eder. Fakat nispeten uygarlığa daha geç giren Avrupa’da sanayi buralardan daha erken olmuştur. Neden? Üretici güçlerin gelişmeleri tayin ettiği yönündeki genel Marksist yasa burada neden işlememiştir? Ernest Mandel bunun bir nedenini şöyle açıklar: Uygarlığın ilk geliştiği toplumlarda artı ürünü kontrol eden güçlü devlet yapılanmaları vardı. Ayrıca buralarda sulu tarım olduğu için topraklar verimliydi ve hızla artan nüfus toprağa bağımlı bir hayat sürdürmekteydi.
Kapitalizm öncesi dönemlerde devrimleri üretici güçler değil, barbar akınları gerçekleştiriyordu.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye'deki sınıflaşmayı 3 kategoriye ayırıyor:
Şehirler: Finans kapital
Kasabalar: Tefeci bezirgan
Köyler: Komün
Kıvılcımlı bu üç sınıflaşmanın hem birbirinden ayrı ve hem de bir arada olduğunu savunuyor.
D. Küçükaydın, 1917 Ekim Sosyalist Devrimi'nin bir ters doğum olduğunu, ayakları önde gelen bir doğum olduğunu, dolayısıyla devrimlerin yayılmaması ve yenilgiyle sonuçlanmasının nedeninin de bu ters doğum olduğunu savunuyor. Ters doğumu Troçki'nin gördüğünü, ancak Lenin'le birlikte doğumun düzeltilebileceğini beklemek gibi bir hata içine girdiğini iddia ediyor. Devrimler eğer gelişmiş batı ülkelerinde olsaydı, ulusal kurtuluş savaşları veya bugün tartışılmakta olan birçok sorunun da şu an var olmayacağını iddia ediyor.
Aslında burada D. Küçükaydın hem kendisiyle ve hem de "yeni Marksizm'ine kaynak olarak gördüğü Kıvılcımlı ve Troçki ile çelişmektedir. Çünkü Kıvılcımlı ve Troçki, yine D. Küçükaydın'ın aktardığına göre; evrimin düz (toplumsal evrimin) bir çizgide ilerlemediğini savunuyorlardı. Yazar, "Stalinizm" olmasaydı dünyanın mevcut durumu çok farklı olurdu diye bir kehanette bulunuyor. Bu mantıktan hareketle birisi de çıkıp eğer Stalin yerine Troçki başta olsaydı (ki Kızıl Ordu'nun başındaydı) o zaman hem Sovyet sisteminin kaderi hem de dünyanın hâli şimdikinden daha beter olurdu diyebilir. Bu iki bakış açısı da yanlış bir metodla düşünmekten kaynaklanan, hatalı akıl yürütmedir.
D. Küçükaydın, Komünist Enternasyonal'in ilk 4 kongresinden sonraki çizgiyi tamamen olumsuz olarak nitelendiriyor.
D. Küçükaydın'ın söz konusu bu kitabının önsözünü okurken sık sık "Stalinizm" vurgusuna rastlıyoruz. "Stalinizm" nitelemesini tamamen bir olumsuzlama olarak kullanıyor. Ancak "Stalinizm" dediği şeyin ne olduğunu ve bu tanımlamayla, "Stalinizm"in Marx-Engels ve Lenin'den farklı olarak neyi savunduğu konusunda bir şey söylemiyor. "Leninizm" kavramı Marksizm'e emperyalizm çağının teorik ve pratik katkısını yaptığı için kullanılıyor. Peki, yazar bir olumlama yüklemediğine göre, "Stalinizm" diye ayrı bir kavramsallaştırmayı neden kullanıyor? Daha önsözde bir yargıya varmak yazara haksızlık olur. Belki ilerleyen bölümlerde konuya açıklık getirecektir.
Yazar, "Yeni Sosyal Hareketler" kavramıyla yeni koşullara uygun teoriler geliştirdiğini düşünüyor. Kadın sorunu, ekoloji sorunu vb. sorunlara özgü yeni teoriler geliştirdiğini iddia ediyor
Yazar, ilksel komünal toplumdan sınıfsız komünist topluma geçmek mümkündür diyor. Fakat diğer yandan, 17 Ekim Devrimi'nin gelişmemiş Rusya'da gerçekleştiği için, bir ters doğum olduğu için yaşamasının mümkün olmayacağını savunuyor Bu iki savunu birbirleriyle çelişen savunulardır
Kapitalist devlet yapılanması üzerinden komünist topluma gidilemeyeceğini savunuyor yazar. Kapitalizme özgü tüm kurum ve araçların, sosyalizme geçişte kullanılamayacağını ve bu "kullanmama" görüşünün Marks'da da olduğunu söylüyor yazar.
D. Küçükaydın, Kürt hareketinin mücadelesinin hem demokrasiyi geliştireceğini hem de Türkiye'nin yarı emperyalist bir ülkeye evrilmesine yol açacağını söylüyor. Bu gerçekliğin de A. Öcalan tarafından görüldüğünü ve dile getirildiğini söylüyor.
D. Küçükaydın, ulusların kendi kaderlerini tayini meselesinde; isteyen tek bir köyün bile ayrılabilme hakkının önünde hiçbir hukuki veya idari engel olmamalıdır diyor.
Yazar, Sovyetlerin çok sayıda ulus yarattığını söylüyor Bu tespitin ardında aslında şöyle bir gerçek yatar Sovyetler ulusları asimile etmek gibi bir siyaset izlememiştir.
Başka ulusçu görüşlere göre de Sovyetler Birliği, farklı ulusları asimile etmiş, farklı ulusların dinlerini, dillerini ve kültürlerini yasaklamıştır.
D. Küçükaydın'a göre "Tek Ülkede Sosyalizm" ulusçu bir slogandır ve sosyalist sistemin çökmesinin nedenidir
Milliyetçilikle ilgili araştırma yapan düşünürlerin çoğu, milliyetin tanımının olmadığını söylemektedirler
Yazar, şöyle bir formül geliştiriyor: Eğer diyor ulus ve ulusçuluk varsa, ulus ve ulusçuluğun ne olduğu kavranmamıştır. Eğer ulus ve ulusçuluğun ne olduğu kavranmış ve biliniyorsa, o zaman ulus yoktur.
Yazar Marksizm'in milliyetçi bir teori olduğunu iddia etmektedir. Bakın nasıl?
"İnsanlık veya Marksizm milletçi olduğu için milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamamıştır. Veya tam tersinden şöyle formüle edilebilir İnsanlık milletin ve milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamadığı için milliyetçi olmuştur".(age. s. 147)
Yazar, Marks’ın bir kimse veya bir düşünce hakkında yargıya varırken, o şeyin kendisi hakkındaki iddiasına değil, gerçekliğe bakar türündeki önermesinden hareketle, Marksizm'in kendisinin milliyetçi olmadığını söylemesini doğru kabul etmiyor ve Marksizm'in milliyetçi olduğunu iddia ediyor yazar.
Yazar, ulusçuluk kısaca herkesin kabul ettiği çerçevede şöyle tanımlanıyor diyor Bir ulusun çıkarını önde tutmak. Yazar bu tanımın hem milliyetçiler, hem de sosyalistler tarafından kabul edildiğini söylüyor. Dolayısıyla sosyalistlerin milliyetçilerle aynı tanımda birleştiği sonucunu çıkartıyor. Ayrıca bu tanımın yanlış olduğunu, tanımın kendisinin milletçiliğin ne olduğunun anlaşılmadığını gösterdiğini ve bağıntılı olarak bu tanımı yapanların otomatikman milliyetçi olduklarını iddia ediyor.
D. Küçükaydın, son olarak ulaştığı görüşlerine "heterodoks Marksizm" olarak adlandırdığı; Hikmet Kıvılcımlı, Troçki ve Perry Anderson'un etkisiyle ulaştığını söylüyor. D. Küçükaydın, önemli birkaç noktada saptamalar yapmakta, yaptığı saptamaları analiz ve sentez yerine ikame edip, yeni görüşler geliştirerek Marksizm'e katkı yaptığını hatta onu aştığını iddia ediyor.
Kısaca D. Küçükaydın'ın görüşlerini şu şekilde özetleyebiliriz:
Tarihi ilerlemeci bir bakışla açıklamak yanlıştır Yazar, Kıvılcımlı'nın Engels'e dayanarak ortaya koyduğu ilerlemeci olmayan bir tarih anlayışını savunuyor.
Devrimleri salt üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkilerle açıklamak eksiktir. Köleci toplumdan feodalizme geçişte hiçbir üretici gücün etkisi yoktur. Antik tarihteki devrimleri yapanlar daha çok barbarlar olmuşlardır. Feodal toplum ilksel komünal topluma kölecilikten daha yakındır.
Tarih ve evrim aşamalı değildir. "İlkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist" şeklinde sıralamanın doğru olmadığını söylüyor. Uygarlığın geliştiği toplumlar kapitalizme girememişlerdir. Aksine olarak uygarlığın nispeten daha geri olduğu gelişmediği İngiltere, Almanya gibi toplumlarda kapitalizme daha erken geçilirken, Mezopotamya gibi uygarlığın beşiği olarak kabul edilen yerde kapitalizme geçilememiştir Tarım ve köy uygarlığının içinde kalıcı olarak uzun yıllar devam etmiştir
Köy: Komün toplumu, Kasaba: Tefeci bezirgan, Kent: Kapitalizmi temsil eder.
Marksizm, belirlendirimci determinist değildir. Kapitalizmden sosyalizme geçiş mutlak bir şekilde belirlenemez. Komünist Manifestoda bunu mutlakçı bir şekilde ortaya koymamıştır
Manifesto da, sınıf savaşlarının bazen çatışan sınıfların her ikisinin de imhasıyla sonuçlanabileceğini tespit ediyor
Demir Küçükaydm'ın bu kitabının yoğun bir bilgi içerdiği kabul edilmelidir. Marksizm alanına giren birçok konuda okuyucuya bir beyin jimnastiği yaptırmaktadır. Böylesine önemli bir konuda kapsamlı olarak üretilmiş bu kitabın, devrimci kadrolar tarafından ilgi görmemesi pek olumlanacak bir durum değildir.
Kitapta ele alınan konular ve bu konularla ilgili yazarın görüşleri, fazlasıyla ilgi gören Noam Chomsky, Antonio Negri vb.nin görüşlerinden geri değildir. Bilgi birikimi olarak da onlardan geri durumda değildir. Belki de onlardan daha birikimli olduğu söylenebilir. Demir Küçükaydın, veya bu türden çalışmalar yapan diğer yerli kadroların eserlerinin ilgi görmemesinin nedeni, bunların ürettiklerinin önemsiz veya değersiz olmasından değildir. Genel olarak, solun batı Avrupa merkezci bir bakış açısına sahip olmasından kaynaklanmaktadır. A. Negri'nin birçok noktada Marksizm'in tahrifatına dayanan "İmparatorluk" adlı kitabı, solda söz sahibi olanlar tarafından başucu kitabı olarak önerilirken, Demir Küçükaydın'ın bu kitabı ilgi görmemektedir. Kitabın ilgi görmesi için, yazarın bütün görüşlerine katılmak gerekmiyor. Marksizm'e yakınlık ölçüsüyle bakılacak olursa, Demir Küçükaydın'ın görüşleri N. Chomsky veya A. Negri'ye göre Marksizm'e daha yakındır.
Demir Küçükaydın; ulus, din, devlet vb. gibi önemli konularda özgün görüşler geliştirmeye çalışmıştır.
Demir Küçükaydın'ın altı cilt olarak tasarladığı kitaplarından yalnızca yukarıda sözünü ettiğimiz, "Marksizm'in Marksist Eleştirisi" adlı birinci kitabı okuyabildik. Diğerlerini henüz edinebilmiş değiliz. Belki de diğer ciltler basılmamıştır. Çünkü yazar kitaplarının basımı konusunda epeyce sorunlar yaşamış. Bu arada, "Bir Devrimcinin Teorik ve Politik Otobiyografisi" adlı kitabı yayımlandı. Bu kitabında da Demir Küçükaydın, kendi yaşam serüvenini, geçirdiği teorik-politik evrimiyle birlikte ele alarak anlatmıştır. Hapishane yıllarında H. Kıvılcımlı'yı derinlikli bir incelemeye tabi tutuyor. Aynı zamanda, Hikmet Kıvılcımlı ile Troçki arasında bir görüş benzerliği olduğunu keşfettiğini söylüyor.
Demir Küçükaydın'ın ulus ve din konusunda söyledikleri tartışmaya değer şeylerdir. Devlet konusunda söyledikleri ise biraz mevcut gerçekliklerden ve emperyalist kapitalist sistemin zora dayalı bir iktidar sürdürdüğü gerçeğinden kopuk görüşlerdir.
Marksizm'in batı Avrupa merkezci yorumu, ilerlemeci yorumu, determinist yorumu vb. şeyler yeniden ayakları üzerine oturtulmalıdır. Bu konularla ilgili, meseleye geniş bir çerçeveden bakmak açısından Demir Küçükaydın'ın eserleri bir beyin fırtınası yaptırıyor. Yazarın diğer eserlerini de inceleme şansımız olursa daha çok yargıda bulunmamız mümkün olacaktır
Turgay Ulu
06 Mayıs 2010
2 Nolu F Tipi Cezaevi,
Kandıra / Kocaeli