Halil Uysal: Ağrı dağına yürüyüş...

Gri balıkçılı görmek için yürüyorum. Zap nehrinin üzerinden buz gibi buğular Gri balıkçılı görmek için yürüyorum. Zap nehrinin üzerinden buz gibi buğular yükseliyor. Aslında ben bu görünüme bayılıyorum. Şimdi tepelerin uçlarına vuran güneş birazdan vadinin içine ulaşacak ve bu buğu sessizce yükselip yerini suyun yüzeyindeki parıltılara bırakacak. Buz mavisi nehir kıyısında yürüdüğüm zaman içerisinde yosun yeşili bir nehre dönüşecek. Zap, gece mavisi kıyafetlerini çıkarıp günün yeşil tüllerine sarınacak. İşte tam bu esnada gri bir balıkçıl usulca süzülüp bu nehrin üzerinden geçecek.

Ve ben sadece bu anı bir kez daha görebilmek için Zap kıyısında yürüyorum... Bu dağlarda bazı nesnelerin sihri olduğuna inanıyorum ve bir başkasına anlatıldığında bu sihrin bozulacağını da iyi biliyorum. Kim söylemişti hatırlayamıyorum; kişi doğanın ona sunduğu gizleri kendisinde saklamayı başarırsa, doğa ona daha çoğunu bahşedermiş; yeter ki, sırlarını kendinde tutmayı bilsin...

Dağlarda geçirdiğim bütün bu zaman içerisinde gri balıkçıl her bahar bana bir kez görünmeyi ve kaybolmayı başardı. Ve ben de onun görünümüyle başladığım her yeni çalışmayı tamamlamayı başardım. Onunla çıktığım her yolculuğu sonlandırmayı bildim. Ve öyle bir an geldi ki, artık onsuz hiçbir şeye başlayamaz oldum. Onu görmeden, onun sabah güneşinde parlayan tüylerinden kendime, kalbime bir görünüm yerleştirmeden yola çıkmaz oldum. O da her yeni aşamada bana bir kez görünmeyi ve yüreğimi rahatlatmayı bildi...

Önceleri bunun bir tesadüf olduğunu düşünüyordum. Bu coğrafyaya ait olmayan bu kuşun buralardan geçerken bu kıyıya inmiş olduğunu, bir zaman dinlendikten sonra tekrar yoluna devam edeceğini sanıyordum. Bunun öyle olmadığını yıllar boyunca giriştiğim her yeni çalışmanın arifesinde veya atıldığım her yeni yolculuğun başlangıcında onunla karşılaştıkça fark ettim. Gri balıkçıl buralardan gitmiyordu, yoluna devam etmiyordu. Sanki bu nehir onun eviydi...

Kuzey Kürdistan'a yaptığım yolculuğun benim için birçok nedeni var. Bunlardan ilki ve bütün arkadaşlarımın bildiği; Botan'da başlayıp Ağrı Dağı'nda sonuçlanacak ve kuzeyin gerillasını anlatacak bir belgesel film hazırlamaktır... Bu benim en geçerli gerekçem ve bütün arkadaşlarım tarafından onaylandı. Daha önce hiçbir kameraman tarafından denenmemiş, yapılmamış ‘Ağrı Dağı'na Yürüyenler' ismini verdiğim bu çalışmayı sonuçlandırdığım günü düşünmek bile bana büyük bir heyecan veriyor. Kıyasıya bir savaşın yaşandığı bu coğrafyada bu çalışmayı başarır mıyım, bilemiyorum. Ama, en azından Kabe'ye yürüyen karınca misali yollarında ölürüm...

Dağa gelmeden önce çok kısıtlı bir kamera ve fotoğraf eğitimim vardı. Onun dışında hiçbir eğitimim yok bu konuda. Asıl dağlar beni bu çalışmaya sürükledi. Dağlarda benim de fark etmediğim ama hissettiğim bir gelişme oldu. Bunun nasıl olduğunu izah edemem ama içinde yaşayarak, paylaşarak, dağ atmosferinde aynı havayı tadarak, hem düşünsel olarak, hem de teknik olarak birçok farklılaşmayı yaşadım. Benim fotoğraflarım, kameracılığım dağlarda gelişti. Ben bunun bir dağ sırrı olduğuna inanıyorum.

Dağa gelince fark ettik ki, burada koca bir dünya var. Asıl mesele benim bu yaşamı anlatma istemim. Asıl mesele bu yaşamı ne kadar sevdiğimi göstermek. Benim gerçek arkadaşlarım burada oldu. Onları yansıtmak, kalıcı kılmak, bir şekilde hayatta ve akıllarda tutmak istedim. Çünkü bunlar Kürt halkının en kahraman, en güzel çocuklarıydı. Kürt halkının en seçilmiş, en güçlü, en değerli bölümü geldi dağlara. O değerlerin içinde yaşıyor olmak, o değerlerin içinde bulunuyor olmak hep bana mutluluk verdi. Yaşadıkça, çektikçe ve fotoğrafladıkça benden onlara ve onlardan bana akan bir döngü kuruldu.

Bu yolculuğa Kürdistan'ın güzellikleri için koyulmuştum. Kameramla o uçsuz bucaksız güzelliklerini toplayacaktım. Gerillanın yaşadığı bütün dağlara çıkacak, kokladığı bütün çiçekleri koklayacak, silahım en son kullanacağım eşyam olacaktı.

Kuzey'e geçişimin ilkinden daha önemli ve daha az arkadaşımla paylaştığım nedenini düşünüyorum. Savaşın orta yerinde olmak istemiştim. Hayatımın geri kalan yıllarını başka bir yerde değil Kuzey topraklarında tamamlamaktır hayalim. Denizler ortasında zehirlenmeye çalışılan O güzel insana ve O'nun yarattığı halka topyekün bir savaş dayatılırken, kıyısında köşesinde değil orta yerinde olmak istemiştim. Ve bütün malzemelerimi sırtlayıp Kuzey yollarına bu yüzden düşmüştüm. Hiçbir şey yapamasam da, en azından bu topraklarda gerillanın izinden yürümüş olurum...

Bu yolculuğa çıkışımın en içsel ve en gizli nedeni yenilenmekti. Nasıl olacağını bilemiyordum ama kendimi bir kez daha yenilemenin, duygu ve düşüncelerime bir kez daha biçim vermenin yolunun bu topraklardan geçtiğini hissediyordum. Hiçbir şeyi eskitmeye katlanamıyorum. Kalbimde yaşattıklarımı hep ilk anki diriliğiyle, hep ilk anki heyecanıyla hissetmek istiyorum. Bunun yolunun da, hayatımız pahasına da olsa kalbin ve bedenin yenilenmesinden geçtiğine inananlardanım.

Bu dağlarda bir hayat yaşadım. Çok başarılı olamasam da, temiz yaşadığıma inanıyorum. Ne bu dağlara, ne de bu dağlarda edindiğim yoldaşlara, bir kez olsun ne madden, ne de ruhen uzak düşmedim. ‘Uysal' olan soyadım bu gerilla yaşamı içerisinde kendiliğinden Dağ oluverdi. Bu ismi hak etmesem de, layık olmak için elimden geleni yaptım.

Benim dağa getirdiğim sadece kendi bedenim var. Ama benim dağdan aldığım şeyler çok fazla. Ben dağlarda yetiştim. Bir seyirci olarak değil. İçinde bir yaşayan olarak yer aldım. Örnek Beritan filmini verebilirim. Kürt tarihinde ihaneti anlatıyor, aşkı anlatıyor, direnişi anlatıyor. Ben bunları birebir yaşadım. İhanete de tanık oldum. Direnen insanlarla birlikte kaldım. Aşkları ile ülkeleri ile birleştiren, en ön cephelere koşarak giden arkadaşlarla tanıştım. Bu hayatın bir parçası oldum. Yani bu hikayenin içindeydim.

Daha diplere doğru yüzmeye koyuldum. Yüzeyde kalıp çırpınmaktansa diplere dalmaya, savaşın daha da kızgınlaştığı alanlara, taa orta yerine, göbeğine doğru kulaçlar attım. Yaşamsa en zorlusunu, en dayanılmazını, en vahşisini yaşamak zorundaydım.

Ancak o zaman, diplerine daldığım bu dünyanın derinliklerinde bulabilirdim kendimi. Boğulmalıydım, yok olup gitmeliydim. Bu halk ordusunun içinde yitip gitmeliydim. Hiçbir şeyimden eser kalmamalıydı. Ve derinliklerden, diplerden güçlenerek çıkmalıydım. Kirlerinden arınmış, sıyrılmış ve kendini yeniden yaratmış olarak çıkmalıydım. Bütün amacım bu oldu dağlarda. Madem dağa çıkmıştım, dağlı olmalıydım. Madem gerillaya gelmiştim, gerilla olmalıydım.

Kıyısında değil
köşesinde değil,
Tam orta yerinde olmalıydım savaşın; dağın, acının, sevincin, zorluğun ve sevginin kıyısında değil orta yerinde olmalıydım.

Bu dağlarda;
Bir yaşam olacaksa, böyle olmalıydı. Bir ölüm olacaksa, o da böyle olmalıydı.

NOT: Bu yazı Halil Uysal'ın yazılarından derlenmiştir. Halil Uysal, çalışması için yanına aldığı kamerasını geçtiğimiz Ağustos ayında Garisa'da yaşanan çatışmada yitirecek ve bu olayı 'O çatışmadan sadece hayatımı alabilmiştim. O da yeniden başlamak içindi...' sözleriyle anlatacaktı.

HALİL UYSAL

(www.yeniozgurpolitika.com)

Halil Uysal'ın Ardından

Ben Halil'i doğrudan tanımadım ama dolaylı olarak tanıdım.
Halil'in kardeşi (Soner) çok parlak bir futbolcu olabilecekken geçirdiği bir sakatlık nedeniyle sahalardan uzak kalmıştı ve bizim çevremizdeki arkadaşların arkadaşlarından biriydi.

Sonra Soner'in Kürdistan dağlarında bir kardeşi olduğunu öğrenmiştik. O kardeşiyle kontak kurmanın yollarını arıyordu. Annesi babası merak ediyordu. Yıllardın haber alamamışlardı. Böylece aradığı kardeş Halil ve bizlerin de Kürt özgürlük hareketiyle dayanışmamızın yarattığı ortaklıklar vesilesiyle Halil'in kardeşi ile aramızda bir yakınlık oluştu.

Kimi aracılar aracılığıyla sonunda kardeşi bulundu. Bir gün Halkevi'nde Halil'in anası ve babasını da tanıdım. Oğullarıyla övünüyorlar ve onun davasını davaları biliyorlardı.

Sonra Halil'in yaptığı film geldi ve oynadı. Maalesef kaçırdım. Ama bir şekilde dolaylı olarak sürekli haberlerini alıyorduk. Yeni filmlerini bekliyorduk.

Dün akşam haftalık köxüz buluşmasında Halil'in öldüğü haberini verdi bir arkadaş. Doğru olmamasını diledik. Ama doğruymuş.

Halil ezilenlerin davasına adanmış bir hayattır.

Fazla söze gerek yok yazdıklarını okumak yetiyor.

Anısı hepimize önder olsun.

Demir

Halilin Uysal'ın Aynası

'' İnsanlar o diyarlarda hep aynalara bakarlar. Aynalarda da hep kendilerine. O diyarlarda insanlar hep kendilerine bakar olmuşlardır. Kendilerinden başkasını görmezler. Hep kendilerine bakan insanlar, başkaları nasıl güzeldir görmezler. Aynalar onların gözlerini kör etmiştir. Sadece aynaları severler. Aynalarda da kendilerini severler. Bu nedenle her yere aynalar yerleştirirler. Başkalarını görmeye tahammül edemezler. Onların tek görmek istedikleri kendileridir''.

Halil...

Sevgili halil bu satırları Dağlarda yaşamın dili adlı kitabına not düşmüştü. evet insanlar sadece annalara bakarlar. sadece kendi suretlerini görmek isterler. diğer suretleri görmek istemezler. çünkü diğer suretleri görünce kendilerininde gerçek suretini görürler. ve bu insanları ürkütür.gerçeklerle yüzleşme başlar.

Aynalar aldatıcıdır.insanı yanlızlaştırır.kötürüm bir hale getirir. ve aynalara sığmaz insanın güzeliği. halilin o güzel yüreğide sığmadı aynalara.anlatamazdı aynalar halilin yüreğini. çoşkun bir nehirdi halil yüreğin sığmazdı aynalara. deli bir nehir gibi kırıp atmıştın sahte aynaları. gerçek ayna yüreğimiz olduğunu öğretmiştin bize sevgili halil.

Haber ajansları ismini geçiyordu halil. İnanamadım. İnanmak sitemedim. Silsin istiyordum ajanslar haberini. Bekledim ama silmediler halil.

Gece rüyamda gördüm seni Ağrı dağına yürüyordun halil. Gözlüklerin buğulanmıştı. Sildim buğusunu gözlüklerinin. Yürümeye devam ettin. Yürürken ardında seni seyrediyordum. Uzaklaşıyordun. yetişemiyordum sana... Sahte aynaları göstermeye gittiğini söylüyordun Halil... Gerçek ayna yüreğinizdir diyordun... Gerçek aynalar yüreğinizdir...

GERÇEKLERİ ÇEKMEYE BİZ DEVAM EDECEĞİZ

GERÇEKLERİ BİZ (BEN) ÇEKMEYE DEVAM EDECEĞİZ HER NE PAHASINA OLURSA OLSUN. HALİL ARKADAŞIN ÖLÜMÜ ÜSTÜNE ALINMIŞ BİR SÖZ OLMASADA ONUN ŞAHSINDA BİR KEZ DAHA SÖZ VERMEK GEREKTİĞİNE İNANDIM. ÇÜNKÜ HER YENİLENDİKÇE SÖZÜM SÖZÜMÜZ DAHA DA BAĞLANIYORUZ İNSANLIĞA VE YÜKÜMLÜLÜĞÜMÜZ ARTIYOR, OLMASI GEREKEN YÖNDEN. GERÇEKTEN BİZİM İÇİN HALİ ARKADAŞ SAVAŞIN BELGECİSİYDİ. ONUN YAZDIĞI YAZILAR ÇEKTİĞİ FİLM VE KLİPLERLE SAVAŞI ANLADIK, GÜZELİ ÇİRKİNİYLE. kÜRT ULUSAL MÜCADELESİNİ ANLADIK AÇIKÇASI. bİLİRSİNİZ GÖRÜNTÜ HER ZAMAN ÇOK ÖNEMLİDİR ÖĞRENMEK İSTEYEN BİR İNSAN İÇİN VE GÖRÜNTÜ DAHA FAZLA İLGİ ÇEKER ÇÜNKÜ BELGELİDİR. bİR NEVİ HALİL ARKADAŞ BİZE ÇEKTİĞİ GÖRÜNTÜLERLE SAVAŞI TANITTI. BENİM İÇİN SAVAŞTA YAPILMASI EN ZOR OLANLARDAN BİR TANESİNİ BAŞARDI. BİLDİĞİM KADARIYLA DÜNYADA HALİL'İN YAPTIĞI GİBİ SAVAŞ ORTASINDA FİLM ÇEKEN BİR İLKTİR BENCE. VE BUNLARI GÖRDÜKÇE İNSAN DAHA DA HIRSLANIYOR VE KENDİNİ DOĞRULARIN BİR NEVİ SAVAŞÇISI OLARAK GÖRÜYOR. BİR KEZ DAHA SÖZ VERİYORUM FOTOĞRAF MAKİNEN VE KAMERAN BENİM ELİMDE LAYIK OLMAYA VE DEVAM ETTİRMEYE ÇALIŞAÇAĞIM.

Berjin Haki: Bizim halil...

Sevgili Berjin Haki'de Dağlara ve doğaya sevdalı bir yazar.Halilin Yoldaşından Halili Biraz okursak belki daha fazla anlarız diye yazıyı buraya asıyorum...

“En son Kandil’de birlikte kenger yemiştik. Rojhat ile birlikte toplamaya gitmiştik, yine birlikte yapmıştık. Sen gidecektin, o gün senin için toplamıştık...En son hatıramız bu heval Berjin!...”
Böyle yazmışsın bana ‘Beritan’ filmine ilişkin yazdığın son yazıda. Aynen de öyle olmuştu. Uzun bir aradan sonra dağın bir kıyısında karşılaşmıştık. Yine bu aylardı. Sicim gibi yağmur yağıyordu. Seninle Rojhat gidip kenger toplamıştınız. Döndüğünde sırıl sıklam olmuştun. Belki bir daha bu kadar güzel yemek yiyemem diye kenger pişirmiştin. Evet son karşılaşmamız, son birlikte kenger yiyişimizdi. Bir daha hiç kenger yiyemedim Halil. Bu saatten sonra da, olsa bile kenger yiyebileceğimi sanmıyorum. Kengerin tadı değildi güzel olan, kengere katılan arkadaşlığın, sevginin tadıydı. Yapma be Halil ne acelen vardı böyle gitmenin, karşılaşma ve ayrılık denen ince ayraçları bir kez daha acıyla yaşıyoruz şimdi.
İlk ülkeye geldiğindeki sınırsız heyecanın anlaşılan hiç yatışmadı. Bir keresinde hava bombardımanında kamerayla çekim yapmış, küçük bir yara almıştın. Böyle “tez canlı olma kameranın ne acelesi var” demişti bazı arkadaşlar sana. Dinleyen kim. Yığınla proje hazırlıyordun. Tüm itirazlara rağmen kendi bildiğini okuyordun. Başka alanlara gidip çekim yapma iznini nasıl koparıyordun şaşırıyorduk sana. Nedense seni öyle seviyorduk ki, yaptığın haylazlıkları bizim literatürle birleştirmek istemiyorduk. “Eh işte bizim Halil” diyorduk.
Bizim diyorduk, çünkü sen bizi düşünürdün daima. Çünkü sen birşeyler yaratmak, gerillayı başka başka insanlara anlatmak için uğraşıyordun. O yüzden kuralsız da olsan, inatçı da olsan, bizim Halil’din. Senin bu heyecanlı, çalışkan haline bakıp “Uysal” soy ismini seninle bütünleştiremiyordum. Hiçte uysal değildin. Dağ soyadını sen bulmuştun. Dağ sana yakışıyordu. Dağlar sana yakışıyordu. Ölümdü sana yakışmayan. Birçok güzel yiğit arkadaşımıza yakışmadığı gibi....
İki günde ait olmuştun dağlara. Sen indikçe derin vadilere, buldukça kayaların arasındaki çıkan filizleri, heyecanın ikiye katlanıyordu. Dağdan, doğadan bir parça olmak istiyordun. Dağlara sevgin sonsuz olmuştu. Avrupa’nın göbeğinden geldiğini belli ettirmiyordun.
Garip icatların hiç eksik olmuyordu. Su uzak olduğu için susuz diş fırçalamayı ilk sende görmüştüm. Şaşırmıştım tabi. Sana göre aslında dişler böyle daha temiz oluyordu. Macundaki “florid” kalıcıydı. Doğru söyle Halil, gidip su getirmemek içindi değil mi?
Tam nokta değiştireceğimiz sıra ortalıktan kaybolmuştun. O dönem de nokta değiştirmekten bir hal olmuştuk..! Son anda elinde yeni doğan bir yılan yavrusuyla gelmiştin. “Çekimini yapacam” demiştin. Yola çıkacağımız için seninle birlikte bir film kutusuna koymuştuk yılancığı. Sözde kutuyu delmiştik hayvan hava alsın diye. Sen hemen cebine atmıştın kutuyu. Ama yeni noktamıza vardığımızda yılan yavrusu ölmüştü. Yüz ifaden hala gözümün önünde. Anlayamamıştım yılan yavrusuna mı üzülmüştün yoksa çekim yapamadığına mı?
Gabar arkadaşın şahadetine de ne çok üzüldüğünü hatırlıyorum. Komutan Adıl ile yapılan röportajda onun Botan anlatımlarının senin nasıl başını döndürdüğünü de. Günlerce etkileniyordun herşeyden. Günlüğüne kapanıyordun. Sonra dayanamayıp yazdıklarını okuyordun bize. Duygulu, içli yazıların bizi de etkiliyor, duygulandırıyordu. Sonra dediklerine göre Botan’a gitmişsin son olarak. Yeni bir belgesel çekimi yapacakmışsın. Biliyor musun Halil, Roj Tv arşivinde en çok senin çekimlerin var. Sen görüntülü Kürt tarihine çok şey kazandırdın.
Bir bombardıman sırasında elinde kameran dönüp dönüp arkana “koş heval Berjin koş!” dediğin sesin hala kulaklarımda. Zap’taydık. Sonra yine bu nisan günlerinde ajanstan okuyorum bir uçak bombardımanında Besta’da Halil’i... “Koş Halil koş!” diyemedim ...
Şimdi oracıkta uzanmışsın öyle. Toprağın serinliği hoşuna gidiyor mu? Sen Kürdistan’ı çok seviyordun. Dağları çok seviyordun. Dağdan, doğadan bir parça olmak istemiyor muydun? Dağa ait oldun şimdi. Dağ seni de aldı bağrına. Dağların güzel çocuğu, Dağın haylaz oğlu Halil; biz geride kalanlar, Bizim Halil’i çok özleyeceğiz.

BERJİN HAKİ
09 Nisan 2008

Halil Uysal: ‘Beritan bize kimlik kazandırdı’ (Söyleşi)

Son olarak çektiği “Beritan” filmi, sanat, edebiyat, gerilla ve dağ konularındaki sorularımızı yanıtlayan Kürt yönetmen Halil Dağ (Uysal), gerilla ve dağın kendisine çok şeyle birlikte kimlik kazandırdığını, o yüzden soyadını bile Dağ yaptığını söyledi.

Film çok kısa sürede büyük ilgi gördü, bunu bekliyor muydunuz?

Filmin kısa sürede böyle büyük bir ilgi göreceğini biliyorduk, diyemem. Ama bu yola koyulurken bunu hissediyorduk. Zaten bu duyguları yaşadığımız için bu çalışmaya böylesine yüklendik. Yani bir tesadüf değildi. Bu çalışmaya inandık ve yüklendik. Bunun ötesinde bizim için önemli olan soru, bu filmi Kürt halkı neden bu kadar sahiplendi sorusudur. Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Bizim yaptığımız çalışmalardan daha güçlü çalışmalar var. Hem sanat değeri, hem de teknik değeri yüksek olan daha güçlü çalışmalar var. Bunlara rağmen Kürt halkı Beritan’ı niçin bu kadar sevdi diye sormak gerekir. Neden bu kadar benimsediler? Bu durum hepimizi düşündürmelidir. Bunda bizim payımız yüzde bir kadardır. Asıl olgu Beritan’da yatan düşüncedir. Beritan’ın çizgisi, düşüncesi demek bu halkın benimsediği bir çizgi, benimsediği bir düşüncedir. Demek ki, Beritan Kürt halkını temsil ediyor, demek ki Beritan Kürt halkının bir parçası, onun içinde, derinliklerinde yatan bir gerçektir.

Demek ki bizim ötemizde bir şey var. Beritan bizden önce yaşadı bu dağlarda. Savaştı, şehit düştü. Ama onun düşüncesi sürdü. Yani Beritan hikayesi bizden önce başlamış bir hikaye. Biz bir yerde bu düşünceden etkilenerek bu filmi yaptık. Bu filmi Beritan’ın düşüncesi yarattı. Biz bir Beritan’ı keşfettik anlamında değil. Beritan’ı bu halk çok önceden keşfetti. Halil’i Halil, Jinda’yı Jinda, Dersim’i Dersim yapan, kimlik kazandıran Beritan oldu. Beritan bize kimlik kazandırdı. Filmin bize kattıkları bizim ona kattıklarımızdan daha çoktur…

Kürt sanatçılar, sinemacılar Beritan’ı nasıl ele almalılar sence?

Beritan düşündürüyor demiştim. Bence Kürt sanatı adına yola çıkanların, bu işe gönül vermiş insanların hepsinin Beritan’ın tahlilini yapmaları gerekir. Beritan’daki düşünce üzerine düşünmeleri gerekir. Bir halk benimsediyse neden benimsedi? Bunu görmek gerekiyor. Yani ondan kopuk, ondan çok farklı bir konu işleseydik bu kadar benimsenmezdi. Belki çalışmalarımız bazı yerlerde tutar, bazı pazarlara girer, bazı sinemalarda gösterilirdi. Bizim için önemli olan halkın kalbine ulaşması, halkın gönlünde yer etmesidir. Teknik ve estetik değerler açısından şüphesiz birçok eksiği vardır. Ama şu aşamada eserlerimizin ölçüsünü halk koymalıdır. Kürt sanatçısı bu gerçeği gözardı edemez. ‘Doğanın ve toplumun aklını anlamak’ diyor Önderliğimiz. Kürt sanatçısı da kendi halkının kalbinden geçenleri okumasını bilmelidir…

“Beritan” filminin dağıtımında sorunlar oldu. Bu konuda birçok firma talip oldu. Avrupa ve Türkiye’de dağıtımı oldu. Şimdi de Güney Kürdistan’da dağıtımı oluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizim tek isteğimiz filmi Kürt halkına ulaştırmaktı. Nasıl olursa olsun bir yöntemle ulaştırmaktı. Görsel alanda gerillanın halktan tecridine ilişkin büyük bir mücadele var. Propaganda alanlarında böyle bir kısıtlama var. Bizim amacımız bir şekilde bunu aşmaktı. Bunun en iyi yöntemi de halka mal etmekti. Bundan mutlaka gelirler elde ediliyor. Biz buna karşı değiliz. Ama asıl olan gelirin tekrar halka dönmesidir. Halkın “Beritan” filmi için verdiğinin hepsi bir şekilde halka dönmeli. Bunun örgütlülüğünü oluşturmak gerekiyor.

Kürt halkı fakir, yoksul bir halk. Hepimiz o toplumun içinden yaşayarak geldik. Bu halk, Beritan isminden ötürü ödediği ücreti belki de çoluk, çocuğunun ekmeğinden keserek, ihtiyaçlarından arttırarak veriyor. O zaman biz de buna saygılı olmalıyız. “Beritan”ı Kürtler izliyor. Kürt halkının en ezilmiş kesimi izliyor. Savaşta bedel vermiş, kan vermiş, can vermiş, mal vermiş, çocuklarını vermiş olanlar izliyor...

Filmin korsan satılmasına ilişkin ne söyleyebilirsiniz?

Beritan’a korsan yakışır! Beritan’ın Türkiye’de yasaklı bir yayın olması, bu şekilde elden ele dolaşması önemlidir. Yasaların içinde olacak, yasaların dahilinde olacak bir film değildir. Beritan bütün yasaların ötesinde bir şeydi. Yasalara sığmazdı. O yüzden Beritan oldu zaten. Korsan satıldığını söylüyorlar. O çok önemli değil. Korsan satan da büyük ihtimalle Kürttür. Birkaç kuruş kazanmak için yapıyor. Beritan ona da kazandırıyorsa ne mutlu. Biz onun peşinde, getireceği gelirin peşinde değiliz. Biz o düşünceyi halkımızla paylaşmanın peşindeyiz. En başta da bunu istiyorduk. Bu paylaşılıyorsa ne mutlu bize. Resmi satış yapan kurumlarımız var. Buda zaten bir örgütlülüktür ve gelirler tekrar halka geri dönecektir. Ahlaki kurallar çerçevesinde kaldığı müddetçe yadırgamıyoruz.

Beritan Kürt halkınındır…

Filmi dağıtan bazı Kürt gençleri tutuklandı. Hakimler, savcılar tutuklanan gençlere ‘bu film sizi dağa çıkarır’ dediler... Tutuklanan gençler için üzgünüm. Türkiye koşullarında o filmi alıp seyretmek, dolaştırmak, satmak normal ve küçük bir iş değildir. Bu gençler “Beritan” filmine en büyük katkıyı yapmış oluyorlar. Ama ‘bu film sizi dağa çıkarır’ sözünü duydum. Demek ki, Beritan’ı tam anlatamasak da biraz yakınlaşmışız. Beritan’a yakın bir çalışma olmuş. Şüphesiz dört dörtlük verdik diyemeyiz. Beritan mutlaka eksik olacaktı. Türk devletinin bir savcısı ya da hakimi de bunu söylüyorsa, demek ki, o da seyretmiş ve Beritan düşüncesinin, eyleminin gücünü görmüş.

“Beritan” filmi çok konuşuldu, çok tartışıldı, çok yazıldı. Gelen tepkilere ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

“Beritan” filmine ilişkin gelen tepkiler konusunda ilginç bir şey var. Hiçbir tepki Beritan’ın kendisine yönelik değil. Film için işlenen bazı olgular var. İhanettir, yerel ve işbirlikçi güçlerin işlenmesi var. Bu konulara ilişkin olumlu olumsuz tepkiler geldi. Beritan kişiliğine ilişkin hiç kimse bir şey demiyor. Dost düşman herkes Beritan kişiliğini kabul ediyor. Bu çok güzel bir şey. Demek ki Beritan ortak bir değer olmuş. Güneyli, Kuzeyli güçler, uzağımızdakiler de, yakınımızdakiler de Beritan’a bir tek kötü söz söylemediler.

Filmi gerilla ve halk izledi. Hala izleniyor ve uzun süre de izlenecek. Filmi en çok izlemesini istediğiniz kimse var mı?

Daha film düşüncesi oluşurken, hep; ‘Önderliğin böyle bir çalışmadan haberi olur mu ‘diyorduk. Hep bunu hedefledik. Bizim için Önderliğe ulaşmanın en güzel yolu olurdu. Bu da Önderlikle bir paylaşım biçimidir. Belki o ada içinde ona giden güzel bir yol olurdu diye düşünüyoruz. Bu filmi herkes seyretti bir tek Başkan Apo seyretmedi. Böyle bir çalışmanın dağlarda yapıldığından şu an haberi yok. Önderliğin, seyredemezse bile en azından gerillanın Beritan’ı film yaptığı, Kürt halkının bunu severek seyrettiğini duymasını isterdim.

Filmin çok tartışılan bir sahnesi var. O da Beritan ile Hüseyin arasındaki sevgi. Bazıları bu sahne için tabuları kırıyorlar diye yorumlar yaptı. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Biz o sahneyi yapmakla tabuları kırmanın peşinden gitmedik. Tabuları kıran Beritan’ın kendisiydi. O bu tabuları kırmıştı. Biz Beritan’a sadık kalmaya çalıştık. Beritan’a olmamış bir şey yüklemedik. Beritan parmağında nişan yüzüğüyle fotoğraf çektirmiş, dağlarda kalmış, yaşamış. Onun arkadaşı da onun peşinden gelmiş. Bu mücadele içinde yer almış. Birlik komutanı olarak Dersim’de yaşamını yitirmiş. Böyle bir gerçeklik yaşanmış. Beritan’ın iki fotoğrafı bizi bu sahneye götürdü. Silahının kabzasını tutan sağ elindeki yüzüğü birçok insanın gözünden kaçmıştır. Ama fotoğraflarını incelerken bu yüzüğü fark ettik. Ve bu bizde çok önemli bir kararlaşmayı yarattı. Filmi tamamladıktan sonra arşivden Beritan’ın yeni bir fotoğrafını daha buldum. Onda da yüzüğü elindeydi…

Beritan’ın aşkını anlatmak kolay bir şey değildi. Hep eksik olacağını düşünüyordum. Ama onun aşkını görmezden gelemezdim. Biz filmi çekerken bu ikilemde çok kaldık. Geliştirilen eleştirilere katılıyorum. Mutlaka eleştiriler gelecekti. Çünkü onu temsil etmek, görsele uyarlamak, sanatla anlatmak mutlaka eksik olacaktı. Ama ekip olarak bunu göze aldık. O sahnenin eksiklikleri benim eksikliklerimdir. Beritan’ın değil, benim eksiklerimdir. Atlasaydım bu film olmazdı. Bu sahne üzerinde durduk. Defalarca çektik. Beritan nasıl sevmişti, nasıl aşkını dağlara taşımıştı, bu aşkını nasıl ülke aşkına dönüştürmüştü, bu aşkını ülke ve özgürlük sevgisiyle nasıl buluşturmuştu, bunu vermeye çalışmamız gerekirdi...

Kürt sineması bir kimlik arayışı içerisinde. Bu konuda ciddi tartışmalar da var. Sizce Kürt sineması nasıl gelişir, kimliğini nasıl bulacak?

Kürt sinemasında bir uyanış var. Sanata ve sanatta da sinemaya yönelme var. Kürt sinemasında da değerli, yetenekli arkadaşlar var. Uzaktan da olsa az çok takip ediyoruz. Değerli ürünler ortaya çıkaran birçok sanatçı, çalışan var. Ama bana göre şu an Kürt sineması düşünce eksikliği çekiyor. Daha düşüncesini yakalamamış. Estetik ve sanatsal değerleri yüksek olabiliyor, oyunculuk kalitesi, çekim kalitesi, teknik düzeyi kısacası herşeyi yüksek olabiliyor. Ama henüz düşüncesini yakalayamadığını düşünüyorum. Bana göre Kürt sinemasının düşüncesi uzaklarda, Kürdistan’ın dışında aranıyor. Ve bu Kürt sanatçısının en büyük hatasıdır. Kürt sinemasının düşüncesi dağlarda doğuyor. Bu şu anlama gelmiyor, bütün herşey de dağda yapılacak, dağlarda çekilecek bütün filmler demiyorum. Ama dağ eksenli düşünce Kürt sinemasının genelde de Kürt sanatının özünü oluşturacaktır. Kürt sanatçısı bence bunu gözardı etmemeli. Kürt sanatçısı Kürt halkının bu sürecinden kopuk yaşıyor. Hani derler ya derya içinde olup derya’yı görmemek var, bence Kürt sanatçısın en büyük eksiği bu…

Kürt sanatçısı da, Kürt sineması da ancak yeni düşünceyle açılım yapabilir. Kürt sanatçısı şu an arayış içinde. Birçok şey deniyor, kendini bir pazara mal etmeye çalışıyor. Bence o pazardan kaçınmak gerekir. O pazarda belki çalışmalarımız gösterilir, belki alkışlanır, belki beğenilir ama en büyük başarı Kürt halkının alkışlamasıdır. Kürt halkının kalbine oturmasıdır. Kürt sanatçısı yönünü dağlara çevirmelidir. Kimseye propaganda yapmaya çalışmıyorum. Sadece paylaşıyorum. Öneriyorum. Herkes dağa eşit uzaklıktadır. Herkes dağ düşüncesini işleme hakkına sahiptir. Kimsenin tekelinde değildir. O yüzden özgür bir alandır. Kürt sanatçısının çıkışı için en büyük güç dağlarda olacaktır.

Kürt halkına, mücadelesine ve kültürüne duyarlı bazı kesimler bu konuda bazı filmler yaptılar. Ki bazıları ödüller de aldı. Peki sizce yakın bir gelecekte Kürt sanatçısı ve sinemacısı da yönünü dağa çevirmez mi?

Zorlu olacak. Çünkü sanat alanında dağa yönelmek, dağ eksenli, dağ perspektifiyle çalışmak zor iş. Çünkü Kürt sanatçısı başka bir Pazar içinde yer alıyor. Buraya yönelmesi durumunda Pazar dünyasında mutlaka sıkıntılara düşecektir. Hem maddi hem manevi zorlanmalar olacaktır. Ama sanatçılık da militanlıktır. Böyle ele alınması lazım. Sanatçı militan ve en önde olandır. Bunu göze almıyorsa nasıl çalışabilir ki? Şüphesiz dağa yöneldiği zaman birçok alandaki çalışma olanakları kesilecektir. Belki birçok film festivaline giremeyecektir. Belki birçok şeyden mahrum kalacaktır. Ama bir şey kazanacaktır. Asıl önemli olan da odur. Halkın sanatçısı olacaktır. Biz Kürt sanatçılarını tarih yapmaya çağırıyoruz. Kürt halkının on binlerce şehidini, on binlerce yaralısını, on binlerce tutsağını, on binlerce gazisini, on binlerce çalışanının, on binlerce savaşçısını görmezden gelen bir sanatçı kaybedecektir.

Halil Dağ! Birkaç gerilla filmine imza attı. Gittikçe tarzını da yakaladı. Ve başarılı çalışmalara da imza atmaya başladı. Halil Dağ sinema eğitimi gördü mü?

Dağa gelmeden önce çok kısıtlı bir kamera ve fotoğraf eğitimim vardı. Onun dışında hiçbir eğitimim yok bu konuda. Asıl dağlar beni bu çalışmaya sürükledi. Dağlarda benim de fark etmediğim ama hissettiğim bir gelişme oldu. Bunun nasıl olduğunu izah edemem ama içinde yaşayarak, paylaşarak, dağ atmosferinde aynı havayı tadarak, hem düşünsel olarak, hem de teknik olarak birçok farklılaşmayı yaşadım. Benim fotoğraflarım, kameracılığım dağlarda gelişti. Ben bunun bir dağ sırrı olduğuna inanıyorum. Dağa gelince fark ettik ki, burada koca bir dünya var. Asıl mesele benim bu yaşamı anlatma istemim. Asıl mesele bu yaşamı ne kadar sevdiğimi göstermek. Benim gerçek arkadaşlarım burada oldu. Onları yansıtmak, kalıcı kılmak, bir şekilde hayatta ve akıllarda tutmak istedim. Çünkü bunlar Kürt halkının en kahraman, en güzel çocuklarıydı. Kürt halkının en seçilmiş, en güçlü, en değerli bölümü geldi dağlara. O değerlerin içinde yaşıyor olmak, o değerlerin içinde bulunuyor olmak hep bana mutluluk verdi. Yaşadıkça, çektikçe ve fotoğrafladıkça benden onlara ve onlardan bana akan bir döngü kuruldu. Ve bu beni sinemaya kadar getirdi. Benim meselem sinema yapmak, film yapmak değildi ve hiçbir zaman da öyle olmadı. Bizim bir davamız vardı ve biz bu davayı anlatmak istedik. Bunu yazıyla, sözle, fotoğrafla, kavgayla, elimizden ne geldiyse anlatmaya çalıştık. Sinema da bunlardan birisiydi.

Edebiyat, sanat, dağ ve gerilla ile Halil Dağ arasında nasıl bir bağ var?

Nasıl, kamera, fotoğraf işi bende dağda geliştiyse, yazı da dağda gelişti. Günlükler tutarak başladı bu iş. Yaptığım gerçekten edebiyat mı, değil mi, onu da bilmiyorum. İçimizden geleni, yaşadıklarımızı döküyoruz sayfalara. Bu dağın bana eklediği şeydir. Yazı, fotoğraf, kamera, sinema dağın bana eklediği, kazandırdığı şeylerdir. Benim dağa getirdiğim sadece kendi bedenim var. Ama benim dağdan aldığım şeyler çok fazla. Ben dağlarda yetiştim. Bir seyirci olarak değil. İçinde bir yaşayan olarak yer aldım. Örnek “Beritan” filmini verebilirim. Kürt tarihinde ihaneti anlatıyor, aşkı anlatıyor, direnişi anlatıyor. Ben bunları birebir yaşadım. İhanete de tanık oldum. Direnen insanlarla birlikte kaldım. Aşkları ile ülkeleri ile birleştiren, en ön cephelere koşarak giden arkadaşlarla tanıştım. Bu hayatın bir parçası oldum. Yani bu hikayenin içindeydim. Bunları yazmayacaktım da, neyi yazacaktım. Bunları resmetmeyecektim de, neyi resmedecektim…

SEYİT EVRAN

www.yeniozgurpolitika.com

Halil’in anısına: Ben bir gerillayım!

Halil’in anısına: Ben bir gerillayım!

Kürt özgürlük mücadelesinin 30 yıldan bu yana toplumsal yaşamın her alanında yarattığı değerlerden biridir Halil Uysal.

Geçtiğimiz sene 28 Mart-1 Nisan tarihleri arasında Türk ordusu ile gerilla güçleri arasında Besta bölgesinde çıkan çatışmada hayatını kaybeden Halil Uysal’ın adı da Hozan Sefkan, Hozan Serhat, Hozan Mizgin gibi Kürt hareketinin kültür sanat çalışmalarına damgasını vuranların adlarının hizasına yazılmıştır.

Gerillayı anlatma, gerillayı paylaşma, gerillayı yansıtma büyük bir iddiadır. Halil bu iddianın sahibi bir özgürlük savaşçısıydı. Kürt dağlarını, gerillayı kalemiyle, objektifiyle, kamerasıyla anlattı; bu bağlamda sayısız ürün verdi. Kürtlerin gönlünde taht kuran Beritan, Halil’in sanat serüveninin doruk noktasıydı. Kürt halkının kalbinde taht kurmasını sağlayan da Beritan’dı.

Geçtiğimiz sene kaybettiğimiz Halil’i anlatmak, onu yazmak beyhude bir çaba olacaktır. Zira Halil belki de Kürt hareketi içerisinde yaşamını yitiren binlerce savaşçı arasında ayrıca anlatmaya en az ihtiyaç duyacak insanlardan biridir. Halil, bir özgürlük arayışçısı olarak kendini anlatmayı, ortaya koymayı başarmış bir insandır.

Bırakalım Halil, Halil’i anlatsın:

İzmirli bir babanın ve Ağrılı bir annenin ilk çocuğu olarak 1973 yılında Almanya’da dünyaya geldim. İlköğrenim yıllarımı İzmir ve Almanya arasında geçirdikten sonra orta ve lise eğitimimi İzmir Özel Türk Kolejinde tamamladım. Daha sonra Avrupa’ya çıkıp hem işçi olarak farklı alanlarda çalıştım, hem de gece okullarında kısa süreli fotoğraf eğitimi aldım.

Avrupa’da yaşadığım üç yıl içinde özgürlük mücadelesiyle tanıştım. 1994 yılında Avrupa’da kurulan ilk Kürt televizyonu MED TV’nin kuruluş çalışmalarında yer aldım. 1995 yılının 1 Nisan günü Abdullah Öcalan ile bir röportaj çalışması için bir Alman kameramanın yardımcısı olarak Ortadoğu’ya adım attım. PKK merkez okulundaki gerillalar ile yaptığım çekimler sırasında tanıştım. Abdullah Öcalan ile yapılan ve benim ilk anlamlı çalışmam olan bu programdan sonra kalmaya ve daha ileri gitmeye karar verdim. Ondan sonraki yıllarım Kürdistan dağlarında Kürt Özgürlük Savaşçılarıyla sürüyor...

SİNEMAYA YOLCULUĞUM

Bir gün bir film yapacağımı hiçbir zaman düşünmedim. Bunu hayal bile etmedim...

Şayet dağa çıkmasaydım, gerilla olmasaydım, Kürt halkının delikanlı çocuklarıyla tanışmasaydım, onların yaşantılarına tanıklık etmeseydim yine film yapmazdım, yapamazdım. Sinema benim fotoğrafla başlayan dağlardaki yolculuğumdur...

Bu topraklarda doğmadım ve bu topraklarda büyümedim. Kürdistan adını verdiğimiz bu ülkenin sadece dağlarını gördüm. Bir de uzaklardan şehirlerinin ışıklarını... Ama akarsularında ıslandım, kayalarına dokundum, yemyeşil yaz sıcağında ter döktüm... Burada arkadaşlarım oldu, arkadaşlarım vuruldu. Onların arkasından gözyaşı döktüm. Bir zamanlar sadece fotoğraflamak için geldiğim bu dağların insanlarıyla yaşadım. Aynı yemeği, aynı battaniyeyi, aynı soğuğu paylaştım. Ölümlerine tanık oldum.

İlk geldiğim zamanlar kendimi buralara yabancı hissederdim. İzmir’den öteye doğu yoktu benim için. Annemin Ağrılı, babamın İzmirli olmasından öte bir bilgim de yoktu. Ötesini öğrenmeyi hiçbir zaman merak etmemiştim. Kürtleri ilk defa gerillalarla tanıdım. Onlarla iç içe yaşadığım zamanlar ve mekânlar olmuştu öncesinde. Ama Kürt gözüyle baktığım ilk insanlar gerillalar oldu. Bir halkı tanımadan onun kahramanlarıyla tanıştım. Bir halkın en dinamik, en güçlü, en güzel, en seçilmiş insanlarıyla bir anda arkadaş oldum. Belki de bu benim en büyük şansımdı...

Çok sınırlı fotoğraf ve kamera eğitimimle Ortadoğu’nun kutsal kenti Şam’a iniş yaptığım 95 yılı baharı hem mücadele, hem de mesleki hayatımın başlangıcı sayılabilir. 22 yaşıma henüz girdiğim o günlerde İzmir’de özel bir okulda okumuş, Avrupa’da değişik çalışmalara ilgi göstermiş ama arayışlarına bir türlü cevap bulamamış ve yüzünü Ortadoğu’ya dönmüş çiçeği burnunda bir fotoğraf öğrencisiydim.

RUHUM BU HAYATI YAŞAMAYA HAZIRDI

Her şeyi geride bırakıp Ortadoğu’nun orta yerine doğru yolculuk yaptığım o günlerde bir daha geri dönmemeyi kesinlikle karar altına aldığımı iyi hatırlıyorum. Hayatım ve mesleğim için aradıklarımın beni burada beklediğini heyecanla hissediyordum. Hiç tanımadığım bir coğrafyaya, hiç tanımadığım insanlar arasına, hiçbir kelimesini anlamadığım bir dilin konuşulduğu bu ülkeye koşarcasına girdim.

Fotoğraf makinem ve kameram yeni hayatı görüntülemek, ruhum ise bu hayatı kıyasıya yaşamak için hazırdı.

Görünümler dünyasına yolculuğum, Özgürlük Savaşçılarının hayatlarına yolculuğumla birlikte başladı ve birlikte sürdü. Her iki yolculuğun heyecanı yıllar boyunca birbirini besledi. Kürdistan dağlarında yaşayacaklarımın, kıyasıya çarpışmalarda ruhuma ekleyeceklerimin, kulaklarımla duyacaklarımın, gözlerimle göreceklerimin bir gün beni getirip sinemanın eşiğine bırakacağını o günler hayal bile edemezdim...

Dağlarda uzun yıllar boyunca fotoğraf makinesi ve kamera kullandım. İlk önceleri yeni yetme bir fotoğrafçı heyecanıyla çektiğim fotoğrafların bir zaman sonra nasıl büyük bir değere ulaştığını fark ettim. İçinde yaşadıkça, tanıdıkça, gördükçe, sevdikçe, onlarla arkadaş oldukça, onlardan biri oldukça daha çok yüz daha çok söz yakalamaya çalıştım.

Hayatımın ve mesleğimin ilk ilkesini o günlerde edindim. Dağlarda yakaladığım bir tek simayı, bir tek sözü bile hiçbir şeye değişmeyecektim. Üzerinden atlamayacak, kıyısından geçmeyecektim. Hiçbir şekilde yaşanmamış saymayacaktım. Bir halkın yaratılış günlerinin en güçlü ifadesi olan dağların sözleri ve yüzleri benim yıllar boyunca bu coğrafyada yürümemin tek nedenidir. Dağlardaki arkadaşlarım kadrajlarımın nesnesi olurken kalbimin de öznesi haline geldiler. Objektifin bir tarafından onlara bakarken diğer tarafında onlarla yaşadım. Bazen yabancı bazen de onlardan biri haline geldim.

Gerillaların ardı sıra dağdan dağa yürüdüm. Onların tırmandığı her yüksekliğe, onların ulaştığı her menzile ulaşmak için ter döktüm. Her sözü her yüzü görüntüleyebilmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Ama hiçbir zaman yetişememenin acısını da en derinden yaşadım. Ulaşabildiklerim içinde her zaman bir şeylerin yetersiz kaldığını çok iyi hissettim.

DAĞLARDA YAŞANANLARI BÜTÜN BİR ZAMANA MAL ETMEK

Görüntüleyemediklerimin görüntülediklerimin yanında dağlar kadar olduğunu her zaman hissettim. Görüntüleyemediklerimi kalbime işledim. Ve onlara kalbimin çektiği fotoğraflar ismini verdim. Kameraların objektiflerinin göremediği karanlık geceleri, yanık türküleri, sessiz kahkahaları, en masum şakaları, gizli aşkları kalbimin kadrajlarına yerleştirdim...

Ve sinema bu aşamada gelip durdu önümde. Kalbimin fotoğrafları öylesine çok birikmişti ki, bunları anlatabilmenin olanaklarını sinemada yakaladım.

Şimdi her şeyden çok benim ülkem diyebildiğim bu topraklarda yaşananları bütün bir zamana mal etmenin zamanı geldi. Burada yaşananları hatırlanır kılmak istiyorum. Hatırlanmak, anımsanmak kurtarılmak demektir. Unutulmak ise yitip gitmektir. Bu nedenle bu dağlardaki bütün insanlar gibi ben de, hiçbir şeyi unutamıyor, kendimle taşıyorum. Kalbimin çektiği fotoğraflara yüklüyorum.

Ama hangimizin belleği yaşananların ne kadarını kendisiyle taşıyabilir ki, bir başka zamana aktarabilir ki... Zamanın yıpratıcılığına hangimiz meydan okuyabiliriz ki... Belleğimizde kayıtlı görünümleri, düşünceleri, duyguları her şeye mal etmek bizler için kaçınılmazdır.

Hiçbir zaman bu savaşı gerillalar gibi yaşayamadım. Bir gerillanın sorumluluğu ile bu savaşı omuzlayamadım. Bu savaşçı olarak ön cephede göğüs göğse, soluk soluğa çarpışamadım. İçinde yaşadığım bütün bu yıllar boyunca hep bir adım geride kalmanın hüznünü en derin yaşayanlardanım. Belki en sıradan bir gerilla gibi yaşayabilseydim biraz olsun vicdanım rahatlayacaktı.

Sinema yapmamın tek nedeni de budur...

Eğer bu dağlarda yaşananları herkese, bütün bir insanlığa ulaştıramazsam, bunun için çabalamazsam bu en büyük suçum olacaktır. Çalışmalarımın peşinden böylesine ısrarla koşmamın en büyük nedeni de budur. Arkadaşlarıma, tanıklık ettiklerime, yaşantılarıma, kendime sahiplenme istemidir beni koşturan.

Bu nedenle bir kez daha sinemada ısrar ediyorum. Bu dağlarda yaşananları, gerilla adını verdiğimiz bu hayatı sinema anlatır diyorum. Belki bunca yoğunluğun içinde ufacık kalacaktır ama onun dili dağları, dağların çocuklarını, Kürt halkını anlatacaktır. Belki bu savaşın orta yerinde eksik olan bir şey varsa o da budur.

GERİLLA HER ŞEYİMİZDİR

Bütün bu ihanetin, aldatmanın, kendini ve bir halkı pazarlamanın had safhaya ulaştığı, Kürt belleğinin çarpıtılmaya çalışıldığı bu zamana bir gerilla gibi cevap verebilmeyi, alçaklığın karanlık tarihini kırmak için gerillanın öfkesiyle yürümeyi her şeyden çok isterdim. Onlar gibi olamadığım için şimdi sinema yapıyorum.

Bunun çok iyi farkındayım...

Gerilla her şeyimizdir. Bir gün gerilla yenilirse her şey yenilir. Geriye ne fotoğraflar, ne yazılar, ne de filmler kalır... Bunun için buradayım, dağdayım, gerillanın yanı başındayım. Eğer sinema yaparsam da ancak burada, gerillanın içinde yapabilirim. Bir şey isteyeceksem bir tek ondan isteyeceğim, el açacaksam bir tek ona el açacağım ve hizmet edeceksem bir tek ona hizmet edeceğim.

Belki bu çalışmaların yerinin burasının, dağ başlarının olmadığı söylenecektir. Bense buradan başka hiçbir yerde sinema yapamam. Çünkü bu dağ başlarına ve dağların çocuklarına inanıyorum. Bu çalışmanın başka yerlerde yapılabileceğinin de farkındayım. Bunun iddiasında olan birçok arkadaşımız da bulunuyor.

Ama ben gerilla sineması için varım. Hayata ve görünümlere olan yolculuğum beni buraya taşıdı...

Mecburum...

YİĞİT KÜRT’ÜN FİLMİNİ YAPMAK!

Sinemaya giriş yaparken en yoğun hissettiğim duygu mecburiyet duygusuydu. Gerilla ortamında yıllar boyunca ruhuma yerleşenlere hayat verme mecburiyetini hissediyordum. Sinema konusunda hiçbir tecrübem, hiçbir bilgim yoktu. Tek dayanağım içinde bulunduğum düşünceydi. Sadece dağın düşünme ve görme biçimine güveniyordum.

Önce bir bekleme süreci yaşadım. Kürt sinemacılarının gerillayı, bu halkı var eden asıl gerekçeyi görmezden gelemeyeceklerini düşündüm. Kürt sineması çıkış yapmak istiyorsa bunun arayışlarını sistemin içinde yapmamalıydı. Kesinlikle Kürt sinemasının düşüncesi ve biçimi, Tahran’da, Bağdat’ta veya İstanbul’da oluşmayacaktı. Hatta Avrupa şehirlerinde kesinlikle olmayacaktı.

O günlerde elime ulaşan ilk Kürt konulu filmlerde hayal kırıklığına uğradım. Bütün bakış açılarıyla zavallı Kürt’ün filmi anlatılıyordu. Kaçınılmaz bir şekilde Kürt insanı zavallılığı ve çaresizliğiyle dile getiriliyordu. Ki ben yiğit Kürt çocuklarını tanımış, onlarla birlikte yıllarca yaşamıştım dağlarda.

Belki bu yaklaşım bir yere kadar doğru olabilirdi. Ama zavallı tiplemelerde ısrar edilmesinin Kürt yönetmenlerinin yanılgısı olduğunu ilk o zaman hissettim. Zavallı Kürt’ü kesinlikle inkâr edemezdim ama bu ancak devrim sürecinin başlangıcı olarak kabul edilebilirdi. Ondan sonrası için hala sürdürülüyorsa bu yanılgıdan öteye bir şey ifade etmezdi...

Yiğit Kürt’ün filmini yapmanın zamanı geldi, diye düşündüm. Kürt yönetmenler, Kürt sineması için yola çıkanlar buna daha fazla göz yumamazlardı. Kürtlerin son otuz yılına damgasını vuran bir kahramanlık çağı vardı ve artık bu kahramanların üzerinden atlanamazdı.

Kürt anaları son otuz yılda insanlık tarihinin en yüce kahramanlarını yarattı. Hep zavallıları dünyaya getirmediler. Kürt çocukları dağlarda destanlar yazdı. Ben bu insanları tanıdım, onlarla arkadaş oldum, onlarla yaşadım. Ve Kürt sineması için yola çıkanlar bunlar yokmuş gibi davranamaz, bunlar hiç yaşanmamış sayamazdı.

Yiğit Kürdün filmini yapmak bana kalmıştı. Herkes zavallılığı anlatıyorsa ben de yiğitliği anlatacaktım. Ve Kürt halkı otuz yıl süren silahlı mücadelesinin sonucunda bunu hak etmişti artık. Bir halk binlerce şehidiyle ayağa kalkmışsa, dağlardaki çocuğuyla onur duyuyorsa, ben varım diye haykırıyorsa ve Kürt sanatçısı bunu görmezden geliyorsa bu affedilemezdi...

KÜRT’E BİR KÜRT GİBİ BAKMAK

Bütün bilgisizliğimle, bütün tecrübesizliğimle ilk filmime giriştim. Tirej Kürt sinemacıları arasında değerlendirmeye bile tabi tutulmayacaktı, bunun farkındaydım. Ama Kürt’e bir başka gözle bakılabileceğini göstermek istiyordum. Bunda da ısrarlıydım. Estetik değerlerin çok uzağında olduğumu biliyordum ama dağın düşüncesine güveniyordum...

Kürt’e bir yabancı, bir Batılı gibi değil. Bir Kürt gibi bakılması gerektiğini sözlerle değil yaparak anlatmaya kararlıydım. En büyük yanılgının bu bakışta olduğunu biliyordum. Kürt sanatçısı, sinemacısı kendi halkına Batıdan, Tahran’dan, İstanbul’dan bakıyordu.

Ve bu benim en büyük eleştirimdi. Kürt halkına dağdan bakılmalıydı. Bir başkasının gözüyle değil, onun kendi çocuklarının gözüyle bakılmalıydı...

Kürt yönetmenlerinin, Kürt halkının dışında bir görme biçimleri var. Belki de bu Kürt aydının en büyük hatasıdır. Yapılan çalışmalarda bu yabancılığı görmemek, hissetmemek imkânsız. Kürt Yönetmenleri Kürt halkına bir yabancıya bakar gibi bakıyorlar. Onları başkalarının istediği gibi görüyorlar.

Kürt sineması dağda başlayacaktır. Kürt sanatçısı dağa bakmasını başardığı zaman sinemasını kurabilecektir. Dağ Kürt halkının yarattığı en büyük değerdir. Kürt halkının en güçlü birikimi ve belleğidir. Kürt çocuklarının gencecik bedenleriyle oluşmuş hazinesidir. Ve koca insanlık tarihi içinde dağ Kürt halkının tek dayanağıdır. Kürt halkı dağı yaratmıştır. Dağda düşünmeyi ve görmeyi yaratmıştır. Kürt sanatının da, Kürt sinemasının da doğuşu burada olacaktır...

Kürt sinemacısı düşüncesini çok uzaklarda değil, yabancılaştığı şehirlerde değil, dağlarda aramalıdır...

Benim mecburiyetlerimden bir tanesi de budur. Sinema alanına atılırken bunu anlatmayı hedefledim. Israrla bunu duyurmak istedim. Kürt sinemacılarına kendi halklarıyla gurur duymaları gerektiğini göstermek istedim. Bir yabancı gibi ona acımalarına değil, o halkın ne büyüklüklere muktedir olduğunu bilmelerini istedim...

Eğer bir halk binlerce evladını dağlara gönderdiyse, o halkın sanatçıları, savaşçıları gibi yürümedikçe, o halkın kalbinin yakalamadıkça, kendi halkının sinemasını yapamayacaktır...

GERİLLAYI ANLATMAK!

Tirej ile başlayan Beritan’a kadar uzanan beş yıllık dağdaki sinema çalışmalarımız sadece bizimle sınırlı kalmadı. Dağlarda yaşayan bütün gerillalara mal oldu. Dağların en güzel yanı işte budur. Burada yapılan her şey herkesindir. Askeri bir eylemden tutalım en sıradan bir çalışmaya kadar yapılan her şey herkese mal olur. Bütün gerillalar sanki kendileri yapmışçasına onu sahiplenir. Onun üzerine değerlendirme yapar, eksiklerini eleştirir...

Her çalışmamız böylesine evrelerden geçti. Sadece film çalışmasını gerçekleştiren ekibimizle sınırlı kalmayıp bütün dağlara yayıldı. Dağlardaki bütün gerillalar tarafından tartışıldı ve çok uzaklardan eleştiriler geldi. İlk başta bu konuda zorlanmadım desem yalan olur.

Sinema çalışmaları konusunda bir tek bilgisi bile olmayan arkadaşların yorumlarını ilk başta kabul etmekte zorlandım. Buradaki hiçbir gerilla sinema yapmamıştı ama her gerillanın yapılan çalışmalar üzerine söyleyecek bir şeyleri vardı. İlk başlarda söylenenlerin birçoğunun yanlış olduğunu bile düşündüm.

Bir zaman sonra asıl halkayı yakaladım. Ben bu gerillayı anlatıyordum. Ama arkadaşlarım yaptığım çalışmalarda kendilerini göremiyorlardı. Öyleyse bu gerillayı anlatmıyordum. Onların sözlerinin, eleştirilerinin ardındaki gizem işte buydu. Demek ki hala onların kalbinin yakalayamamıştım.

Ondan sonra daha özenli, daha dikkatli davranmaya başladım. Gerillayı daha dikkatli dinleyip asıl olana daha derinde ulaşmaya çalıştım. Hiç birinin sinema konusunda akademik bir bilgisi yoktu. Bazılar çok uzun zaman bir tek film bile seyretmemişti. Ama yaptığım çalışmaları kendi çalışmaları gibi değerlendiriyor, eleştiriyor, kızıyordu. İlk başta alındığım bu yaklaşımları, sonraları sevmeye başladım. Onun, benim yaptığım bir filmi kendi eseri olarak görmesi, daha iyisini istemesi mutluluk vericiydi. Ve bütün bu zaman boyunca kendimde bir şeylerin biriktiğini fark ettim...

Madem gerillayı anlatmak için yola çıkmıştım, öyleyse onu sonuna kadar dinlemeli ve onun kalbini yakalamalıydım. Yaptığım her çalışmayı ilk önce gerillaya sundum. En sıradan değerlendirmeleri bile ciddiye alıyordum artık. Onun içindeki asıl olan bana doğru yolu gösterecekti. Sanat gerillanın sözlerinde saklıydı, bunu bütün her şeyimle hissediyordum.

Ve o günlerde Kürt sanatçısını, Kürt sinemacısının en büyük zaafını kendi ruhumda yakaladım.

Halkın çelişkilerini yakalamak bir sanatçının ilk adımı olmalıdır. Bunu yakalamadan, ne akademik unvanlar, ne de en güçlü teknik eğitimler başarıyı getirmeyecektir. Bir halk neyi yaşar, onun asıl çelişkileri nelerdir, sanatçının ilk sorması gereken sorular bunlardır.

Sadece sorup öğrenmek değil, bir de bu çelişkileri yaşamak gerekir. Sanatçı halkının gerisinde veya ötesinde değil, tam içinde olmalıdır. Halkını sanatın her hangi bir dalında işlenecek bir nesne gibi değil, onu hayatının öznesi olarak yaşamalıdır. Eğer bir savaşın filmini yapacaksa o savaşçıların dünyalarını paylaşmalıdır. Eğer halkının filmini yapacaksa 2006 yılının baharında Amed’in sokaklarında devletle yaşanan çatışmaların filmini yapmalıdır. Bir çocuğun filmini yapacaksa polisin vurduğu çocuğunu kucaklayan annenin sözlerini kendi kulaklarıyla duymalı, kendi gözleriyle görmelidir.

Sanatçı uzaktan izleyen değil, halkının içinde birebir yaşayan olmalıdır. Yaşamı kendi halkının ötesinde olan, düşünceleri mülteci, duyguları yabancılaşmış olan yine mutlaka sinema yapacaktır. Ama bu kendi halkının sineması olmayacaktır.

Sanatçı halkıyla gülmeyi, onunla ağlamayı başaran, onunla omuz omuza sokak sokak çatışan, gerekirse onunla ölmeyi bilen insandır.

Başka bir halkın sinemacıları olsaydık belki sinema yapmamız çok rahat olacaktı. Belki bunları tartışmayacaktık. Ama gerilla savaşı veren bir halkın sanatçılığına soyunuyorsak, onun sinemasını yapacağız diyorsak, hayatımızı şöyle bir ortaya koyup bir kez daha düşünmemiz gerekecektir...

Beritan filmine gelinceye kadar yüzlerce gerillanın eleştirisini gönül rahatlığıyla dinledim. Onlar bu halkın çocuklarıydı. Onlar söylüyorsa bir halk söylüyor demekti. Görüş belirtmeyenlere ben sordum. Bu halka, bu halkın çocuklarına ne kadar yakın olduğumu duymak istedim.

Her film çalışmamdan önce gerilla birlikleri içinde uzun uzun kaldım. Onların yüzlerindeki ter kokusunu duymaya, dudaklarındaki özlemi okumaya, gönüllerindeki sevdayı yakalamaya çalıştım...

Bu da benim sinemadaki yolumdur...

MASAL VE EZGİ

Aslında filmlerimin hikâyeleri filmlerimden çok daha büyüktür. Bu şarkı benden çok daha önce bir yerlerde başlamıştır. Ben sadece bir yerden sonra dinlemeye, çok sonraları da utanarak söylemeye başlamışım.

Hikâyelerime birebir tanık oluşum ise daha büyük bir sorundur. Hikâyeleri dinleseydim, bir yerlerden okusaydım işim belki çok daha kolay olurdu. İlk başlarda onları yaşamış olmamın, o acılara, hüzünlere, duygulara birebir tanık oluşumun bir avantaj olacağını düşünmüş olsam da, çalışmalar içinde bunun çok daha ağır bir soruna dönüştüğünü fark ettim.

Hikâyeleri yeterince işleyememe sorunu, bu konudaki bilgi ve tecrübe yetersizliğim çok uzun zaman çekingen davranmama neden oldu. Ama bir yerlerden başlamam gerektiğine de her zaman inandım. Mutlaka bir yerlerden başlamalıydım ki zaman içinde hakkını verebileydim. Bu anlamda ilk hikâyelerimi feda etmek zorunda kaldım. Bunun hüznünü hala yaşıyorum. Tirej filmini bir gün bir kez daha sahneleme istemim hala içimde bir sızı gibi duruyor.

Hikaye benden önce başlamıştır bu coğrafyada. Ben hikâyeye bir yerinden katılırım. Ve şu gerçeğe ulaşırım...

Kürt sinemasının sırrı gerçekte değil, masaldadır...

Ait olmadığım, içinde kendimi bulmadığım, ruhumun içinde olmadığı hiçbir hikâyeyi işleyemeyeceğim açık bir gerçektir. Tirej benden önce bu dağlarda yaşadı. Bir doktordu ve bir gerilla komutanı olarak bu dağlarda yürüdü. Ben bu dağlardaki bir patikada onunla bir kereliğine karşılaştım. O karşılaşmadan aklımda Tirej in sadece uzun boyu ve gözleri kaldı...

Yıllar sonra Tirej’in vurulup yaralandığı o gece telsiz cihazından son sözlerini o gecenin anlatılamaz serinliğinde, o dört bin yıllık ezginin içinde dinledim. Tirej yaralı mevzisinden o büyük mütevazılığı içinde ‘bütün yoldaşlara selamlar, Kürt halkının başı sağ olsun’ derken gözyaşlarımı tutamadım. Ve Tirejin mevzisindeki bu son sözleri beni yüreğimin ta derinlerinde bir yerlerde vurdu.

Filmlerim gerçeklerden daha gerçek masallardan geliyor ki, her defasında tamamlayıp seyrettiğim zaman kendi kendime bu sefer de olmadı diyorum. Ama beklemek yerine yapmayı yeğliyorum. Üzülerek, kanayarak dağdaki insan öykülerinin içine girdim.

Belki ilk zamanlar film seyretme olanağım olsaydı, mutlaka filmlerinden etkileneceğim yönetmenler olacaktı. O zamanlar filmlere çok uzaktım. Ve şimdi diyorum ki, iyi ki uzaktım. Filmlerimi yaparken yönetmenlerden değil de, yazarlardan etkilendim desem daha doğru olacak.

Victor Hugo’nun kişilik çözümlemeleri, Orhan Pamuk’un inanılmaz imgeleri ve Murathan Mungan’ın Kürt kökenli hikâyeleri filmlerimin belki de asıl temelini oluşturdu. Onların çok güçlü edebiyatçılar olduğunu biliyorum. Ama ben onların yazılarında müthiş bir görsellik yakaladım. Kitaplarındaki güçlü kurgu ve hikâyeleme biçimleri beni etkisi altına aldı. Onlar gibi olduğumu söyleyemem şüphesiz ama onların gerilla filmlerine katkılarını da inkâr edemem.

Ve hala her film çekimine başlarken yanımda mutlaka bu üç yazardan bir tanesinin bir kitabı olur. Hangisini olacağını zaten ben belirleyemem. Onlar kendileri belirlerler ve aralarında sözleşmişlercesine sırayla bir tanesi önüme çıkar, kendini gösterir. Başlangıç aşamasında bir yerlerde beni bekler. Sessizce kendi masallarını anlatıverir ve bir anda filmime ortak olur.

KÜRT SİNEMASININ SIRRI SÖZLERDE DEĞİL EZGİLERDEDİR

Kürt sinemacılarının sadece Kürtçe film yaparak, Kürt konularını işleyerek sinemaya ulaşamayacaklarının iddiasındayım. Kürt müziğindeki derinlik sinema için örnek olabilir. Her nerede olursanız olun, hangi koşullarda dinlerseniz dinleyin Kürt ezgisini mutlaka ayırt edersiniz. Bütün gürültülerin içinde onu yakalarsınız.

Beritan filminin çekimleri boyunca birlikte çalıştığım bir Kürt kızı vardı. Hakkari dağlarının bu güzel kızından her dinlenme anımızda bir şarkı isterdim. Bunun nedenini o an bende pek bilmiyordum. Ona her seferinde bize bir şarkı söyle derdim. Bütün arkadaşlarda destekleyince red edemez söylerdi. Onun söylediği sözlerini anlayamadığım Kürt şarkılarında ne bulduğumu tam olarak bilemiyorum.

Bir hayal olabilir ama filmlerimde, Kürt müziğinin o eşsiz ezgisine ve Kürt masallarının gerçeklerden daha öteye olan gerçeklerine ulaşmayı hedefliyorum. Dört bin yıllık bu damar, masal ve ezgi bu gün de Kürt sanatının özünü oluşturuyor.

Kürt sinemasının çıkışı da çok uzaklarda değil, masal ve ezginin birleştiği ve hiç birimizin inkâr edemeyeceği gerçekte, dengbejlerdedir...

Keşke onları anlayarak dinleyebilseydim. Bu da benim öz eleştirimdir...

Cüret...

Bu dağlarda gerillaların çok sevdiği ve sıkça kullandığı bir söz vardır. Bir gün yolunuz dağa düşerse belki de ilk duyacağınız sözlerden bir tanesi bu olacaktır... Kuryeniz size, ‘en iyi yol bildiğin yoldur’ diyecektir ve sizi çok iyi bildiği patikalardan geçirecektir...

Bu sözün sıradan söylenmiş bir söz olmadığını, gerillanın kalbinden çıkıp geldiğini dağlardaki yaşamım içinde öğrendim. Hatta gerillanın ötesinde Kürt halkının bilincinin en kuytu köşelerinde gizli olduğunu hissettim. Hemen hemen karşılaştığım her Kürt’ün ruhunun ıssızlığında bunu ilk anda fark ettim...

Zaman içinde dağlardaki hayatımın bu yazılmamış ilke üzerinde çevrelendiğini ve yaptığım çalışmaların bu ilke ile biçimlendiğini gönül rahatlığıyla kabullenmiş durumdayım. Şimdi yaptığım sinema çalışmalarımın içinde, yıllar önce beni dağlara getiren kuryemizin alelade bir şekilde söylediği bu sözün varlığını hissettikçe kendi kendime gülümserim.

Ben şu an Kürt sinemasının da, Kürt’ün bu yalın gerçeğiyle yakından ilişkili olduğuna inanıyorum. Kürt halkının kalbinin şifresi de burada yatıyor. Ve Kürt sinemacılarının bu şifreyi çözmeden, Kürt hayatlarının bu kodlamasını yakalamadan Kürt insanına ulaşamayacaklarının farkındayım.

Burada, kendi halkına ulaşamayanların evrensel ilkelere ulaşmalarının da hayal olduğunu eklemek zorundayım. Hiçbir evrensel kendimizin ötesinde değildir ve diğer insanlara ulaşan yol önce kendimize uğramalıdır, diyerek asıl konuya devam etmek istiyorum.

Kürt halkının diğer halklardan ayrıldığı en önemli noktalardan biri bu noktadır... Kürt halkı tarihsel gelişimi içinde hiçbir halk ile benzeşmemiştir. Tarihin içindeki bütün halklar birbirlerine benzer gelişim süreçleri yaşarken Kürt halka hiç birine benzememiş ya kendi kurduğu tarzda gelişmesini sürdürmüş, bunun olanağı olmadığı zaman ise gelişmesini durdurmuş, hatta yaşamını sonlandırmıştır...

Burada şuna gelmek istiyorum; Kürt halkı tarih boyunca ancak kendi bildiği yolda yürümüş ya da hiçbir şekilde yürümemiştir. Dağların uçurumlarında açtığı yolları uygarlığın asfaltında koşmaya tercih etmiştir. Bu onun bilmezliğinden veya cehaletinden değil, onun ruhundaki özgürlük eğiliminden kaynaklanmıştır. Belki de Kürt halkını tarihin en eski halkı ve uygarlığın yaratıldığı ana damar haline getiren bu özgünlüğüdür...

Kürt sineması bu gerçeği ne zaman yakalar bilemiyorum. Biz tarihten başka neyiz, tarihin dışında hiçlikten başka neyiz diyordu İmralı adasındaki o güzel insan ve Kürt sanatçısının çıkış noktasının yine kendi halkının tarihinde bulunduğunu işaret ediyordu.

Kürt insanın bünyesi birilerinin tekrarı olmayı, eskisi, müsveddesi olmayı kesinlikle kabul etmez. Kendi sadeliği içinde yüzlerce yıl sabırla bekler ama bir başkasının biçimine bürünmez. Bu Kürt’ün rengidir. Kürt sanatçısı, sinemacısı bu rengi yakalamak zorundadır. Unutmayalım, tarihin bütün yolları Kürdistan’dan geçmiştir ama Kürt halkı dağlarda patikalar açmayı sürdürmüştür. Buna ister asilik diyelim, ister dik başlılık. Her ne isim verirsek verelim bu duruş Kürt duruşudur. Bunun başka adı yoktur.

Kürt sanatçısı bu Kürt duruşunu, bu özgürlük eğilimini ne zaman yakalar onu da bilemiyorum...

BEN GERİLLAYIM

Şüphesiz Kürtler sinemaya çok geç girmiştir. Uygarlık belki bu alanda Kürtlerin yüzyıl önündedir. Sinema sanatının şimdiye kadar yarattığı değerleri hiç birimiz inkâr edemeyiz. Kürt sinemacısı insanlığın yarattığı bu değerleri araştırmak, öğrenmek, kendisine eklemek zorundadır. Ama bunlardan daha önemli olan bir şey vardır ki, o da, Kürt sinemacısı kendi yolunu çizmelidir...

Başkalarının yolarında yürüyebiliriz, hatta çok başarılı çalışmalar yapabiliriz, hatta bu çalışmalar içinde Kürt’ü işleyebiliriz ve hatta alkışlanabiliriz ama bu Kürt sinemacısı olduğumuzu ve Kürt sineması yaptığımızı ifade etmez.

Günümüz dünyasında sinemanın bir pazar olduğunu, ürünleri kitlelere ulaştırmak için mutlaka bu pazar yerine inilmesi gerektiğini biliyorum. Kürt sinemasının da bu çarkın dişlileri içinde var olmaya çalıştığının da farkındayım. Kendi sektörü, kendi pazarı olmayan Kürt sinemacılarının zorlanmalarını bu dağlardan hissedebiliyorum. Aynı zamanda bu pazarda var olma özleminin, tutkusunun Kürt sinemacısının ayıbı olarak da görüyorum.

Sinema yapmanın ekonomik kaynaklar, destekler gerektirdiğini biliyorum ama Kürt sinemasının sorununun pazar sorunu olduğunu düşünmenin de bir yanılgı olduğunu biliyorum. Bana göre Kürt sineması bu pazarın içinde değil, ancak dışında var olabilir. Çalışmalarımın pazarın içinde zaman zaman gündemleştirilen, ön plana çıkarılan oryantal bir malzeme haline gelmesindense, Kürt gençlerinin ellerinde sokaktan sokağa, evden eve gizlice taşınmasını, yasaklı ama yürekli seyredilmesini tercih ediyorum.

Kürt gerillası nasıl ki, Kürt halkının özgürlüğe giden yolunu Kürdistan ormanlarının kuytuluklarında açtıysa, Kürt sinemacısı da bu ormana girmeyi göze almalıdır. Nasıl ki Kürt halkının gencecik çocukları kendi yollarını kendileri çizdiyse, tarih Kürt sanatçısından da böyle bir adım beklemektedir...

Sanat cüret etmekse, öyleyse cüret edelim.

O Pazaryerine inmeyelim. Sinemamızı ucuzlatılmış ticaret ilişkileri içinde değil, yoldaşlık ilişkileri içinde kuralım...

Bana gelince...

Ben gerillayım...

Kürt halkı üzerinde inkâr ve imha kılıcı savrulduğu sürece elimde silahımla dağ başlarında yaşayacağım. Bu gün kameramanım, yarın fotoğrafçı, öteki gün fırında ekmekçiyim. Tepeci olmam gerekirse tepedeyim, nöbette olmam gerekirse nöbetteyim. Geceler boyu yürümem gerekirse yürüyüşteyim.

Kürt halkının bana vereceği bütün görevlere hazırım.

Bir daha film yapar mıyım bilemiyorum. Ama bunu yapması gerekenler yapmazsa bir kez daha yönetmenim...

ANF