İşçilere 1 Mayıs Çağrısı

Eğer yuvarlak hesap Duvar'ın yıkılışını veya Sovyetler'in çöküşünü sembol olarak alırsak ve ilk 1 Mayıs'ın uluslar arası kutlanışının da 1890 olduğu göz önüne getirilirse, 1 Mayıs, klasik anlam ve biçimiyle 100 yıl sürmüştür.

Klasik biçimiyle 1 Mayısın bittiği söylenebilir. Elbette bir çok ülkede 1 Mayıs militan mücadelelere sahne olmakta ama bunlar artık işçi hareketinin uluslar arası program veya birliğini ifade etmekten ziyade, o ülkelerdeki özgül mücadelelerin, çoğu kez de demokratik ve ulusal karakterdeki mücadelelerinin bir vesilesi olarak bir işlev görmektedir.

Bu gün işçi sınıfının ne uluslar arası örgütleri kaldı, ne uluslar arası bütün işçileri birleştirebilecek programı var. Ne Enternasyonaller var 1 Mayısları uluslar arası parolalar altında kutlamayı önerecek; ne de o örgütsel birleşmeyi sağlayacak program ve sloganlar.

Bu gün örneğin her hangi bir Avrupa ülkesindeki bir 1 Mayıs gösterisi, 1 Mayısın, dolayısıyla da dünya işçi hareketinin içinde bulunduğu hazin durumu çok açık olarak göz önüne serer.

Bir mayıs gösterilerinde artık işçiler yoktur. Sadece, zaten giderek nüfusun çok küçük bir bölümünü kaplayan ve giderek sayıları azalan sanayi işçileri değildir olmayanlar; genel anlamıyla ücretlilerden oluşan işçiler işçi kimlikleriyle yokturlar. Onların yerine, işçi örgütlerinin görevlileri, sendika bürokratları vardır.

Bir miktar, küçük militan ve sekter grupların militanları vardır. Bunların da sloganları toplumun önüne bir ufuk açmaktan ziyade protestoya yönelik ve esas olarak "hayır"larla sınırlıdırlar en iyi halde.

Geri kalanlar da, çeşitli ulusal bayraklar altında yer alan göçmenlerdir. 1 Mayıslar tam bir diyaspora milliyetçiliği karnavalıdır. Aslında çoğu toplumsal konumlarıyla işçi olmalarına rağmen, oraya işçi olarak değil; uluslar arası bir gücün bir parçası olarak ve uluslar arası bir hedef için değil; ulusal kimlikle ve çoğu kez bulunulan ülkenin içindeki sorunlara bile yabancı, uzaktaki memleketin sloganlarıyla oradadır. İşçi sınıfının anarşizm ve sosyalizm gibi uluslar arası eğilimlerinin kırmızı ve siyah renkleri değil, ulusal bayrakların renkleri ve sembolleri doldurur manzarayı.

1 Mayısların ne işçi ne de enternasyonalist karakteri kalmamıştır gösteriler yapıldığı yerlerde. Bu anlamda, işçilerin uluslar arası birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak 1 Mayıs artık yaşamamaktadır. Ne işçi vardır ne de uluslar arası dayanışma.

Türkiye'deki durum da Avrupa'odan pek farklı değildir. Eğer Kürt hareketi ve Kürtlerin katılımı olmasa, 1 mayıslar küçütk grupların veya sendika bürokratlarının rutin, Pazar ayinine dönmüş bir gösteisi olmaktan öteye gidemez. Gerek katılımı gerek politik anlamını Kürtlerin mücadelesi ve Kürtler vermektedir 1 Mayıs'a.

On dokuzuncu Yüzyıl, genel bir eğilim olarak İşçi sınıfının ve hareketinin yükseliş yüzyılı oldu. 1920'lerden 1990'lara kadar, yirminci yüzyıl ise, bu işçi hareketinin paradigmaları, partileri, sendikaları ile yine genel bir eğilim olarak yenilgi ve çöküş dönemi oldu. İçinde bulunduğumuz dönemde, artık eski biçimiyle işçi hareketi yok, ama yeni biçimiyle bir işçi hareketi de henüz ortaya çıkmış değil. Günümüzde sosyalist ve işçi hareketinin dumunu belirleyen esas karakteristik budur.

*

Elbette, toplumun tarihinde geçmişteki geleneklerin yeni mayalanmalara vesile olduğu çok görülür; geleceğin eşitlikçi mücadeleleri de tekrar 1 Mayısa sahiplenip onu canlandırabilir ama bu artık bunlar içeriğiyle başka bir anlam taşırlar.

1 Mayıs elbette yeniden canlanmalıdır ama bambaşka bir içerikle, programla ve özneyle. Klasik bir Mayıs, geçen yüzyıldaki, işçi hareketinin ürünüydü. O zamanlar tek bir özne vardı toplumun karşısına bağımsız bir programla çıkabilen: işçiler.

Ne var ki, "sermayenin gerçek tarihsel hareketi", yepyeni özneleri ortaya çıkarmış bulunuyor: ezilen uluslar, ırklar, cinsler; sırf insan olduğu için bir atom savaşına veya ekolojik felakete kurban gitmek istemeyen insanlar.

O halde ilk olarak, 1 Mayıs işçilerin birlik mücadele ve dayanışma günü olmaktan çıkıp, tüm ezilenlerin birlik mücadele ve dayanışma günü olmalıdır. Böylece bir baskı biçimine uğrayanların diğer baskı biçimlerine uğrayanlar karşısındaki körlüğüne karşı bir fonksiyon üstlenmelidir ve farklı öznelerin ortak bir program etrafında birleşmesini hedeflemelidir.

Ama bu şöyle de ifade edilebilir. Klasik 1 Mayıs'ta İşçilere ilişkin hedefler vardı doğuşundaki 8 saatlik iş günü gibi örneğin. Ve buna bağlı olarak ve 1 Mayıs sadece İşçilerle ilgiliydi.

Hâlbuki bütün işçi hareketi tarihi kanıtlamıştır ki, sırf işçilerle ilgilenmek, onun sorunlarını başa koymak, İşçi Sınıfının değil, işçi sınıfı içindeki zümrelerin eğilimi, özellikle de sendika bürokrasisinin ideolojisi ve hareket tarzıdır. Gerçek İşçi sınıfı veya onun örgütleri, sadece işçilerin çıkarlarıyla değil, tüm toplumun sorunlarıyla ilgili olur ve olmak zorundadır. Bu ise tüm ezilenlerin sorunlarını İşçi sınıfının kendi sorunu yapması, tüm toplumun önüme bir genel projeyle çıkması, tüm gayrı memnunları birleştirmesi demektir.

Gerçek işçi sınıfı örgütleri işçileri değil, tüm toplumdaki gayrı memnunları birleştirir. Sırf işçileri birleştiren ve sırf işçilerin sorunlarıyla ilgilenen örgütler ve hareketler sendikalist ve reformist hareketler ve örgütlerdir.

Tarihin diyalektiği öyledir ki, bir işçi örgütü ya da hareketi, işçi örgütü ya da hareketi olmaktan çıktığı ölçüde, işçi sınıfının örgütü ve hareketi haline gelir.

Lenin'in meşhur "Ne Yapmalı?" adlı kitabında bütün anlatmaya çalıştığı buydu.

Örneğin Hikmet Kıvılcımlı, "Proletarya Partisi Nedir?" başlıklı yazısında, Lenin'in "Ne Yapmalı"da söylediklerini kendi anlatımıyla şöyle tekrarlıyordu:

"Bu bakımdan proletarya partisi herşeyden önce kendi üyelerini politika alanında yetiştirmek, onlara siyasi eğitim ve bilinç sağlamakla görevlidir. Siyasi eğitim, lâfla olmaz: Sınıflı toplumda var olan bütün sosyal sınıf ve zümreleri kollamakla olur. Sınıf bilgisi ve bilinci bir tek sınıf içine tek yanlıca kapanıp kalmakla edinilemez. Bütün sosyal sınıf ve zümrelerin içyüzlerini çok yanlıca kavrayıp işlemek gerekir.
 Bunun ise tek pratik ve kaçınılmaz şartı: Bütün sosyal sınıf ve zümreler içinde her zaman var olan tüm hoşnutsuzları ve tüm devrimcileri kendi içine almaktır. Onun için proletarya partisi yalnız işçilerin değil, her sınıf ve zümre içinden bütün devrimcilerin partisi olur. Yeterki başka sınıf ve zümrelerden proletarya partisi içine gelen hoşnutsuzlar:
1- Gerçekten devrimci olsunlar;
2- Gerilerindeki bütün kayıkları batırarak gelmiş olsunlar..
(...)

Buraya dek söylediklerimizden anlaşılacağı gibi, proletarya partisi problemi, olağanüstü diyalektik işleyen bir mekanizmadır.
O mekanizmayı alışılagelmiş skolâstik antika metot ve mantıkla, yahut metafizik modern burjuva metot ve mantığı ile kavrayabilmek olanaksızdır. O nedenle proletarya partisi içinde ve dışında boyuna skolâstik ve metafizik kafalar kırılıp dökülür durur.
Proletarya partisi hem bütün işçi sınıfının içinde olacak, hem de öteki bütün sosyal sınıfların içinde olacaktır. Proletarya partisi: Hem bütünüyle işçi sınıfının devrimcilerini içine alacak, hem de bütünüyle öteki sınıf, tabaka ve zümrelerin devrimcilerini içine alacak... Bu apaçık bir çelişki değil midir? Bir çelişkidir. Ama akıldan uydurma, sübjektif ve soyut bir ölü çelişki, yâni saçma değildir: Tanı tersine, yaşantıdan gelme, en objektif ve en somut bir canlı çelişkidir, yâni gerçekliğin tâ kendisidir.
Proletarya partisinin bütün gücü ve bütün dinamizmi bu gerçeklerin canlı diyalektiğinden gelir. Proletarya partisi iliklerine dek bir sınıf partisi, işçi sınıfının partisidir. Ama egoist, kendi sınıf tekkesinin aşılmaz duvarları içinde bunamış sınıf tekelcisi bir parti değildir. Örneğin İngiliz Trade- union'larının işçi partisi öyle dar sınıfcıl kaldığı için, herşeyden önce, sendika ağalarının, Finans-Kapital uşaklığına yatkın, işçi sınıfı düşmanı, emperyalizm dostu örgütüdür.
Proletarya partisi, yalnız işçi sınıfının çıkarlarını ve dar çerçevesini düşünmekle kalmaz. Sosyal sınıflar tabusunu, işçi sınıfı ile birlikte toplum alın yazısından siler. Ortada yalnız insan varlığını yüceltecek bir toplum ülküsünü taşır. En az sınıfcıl olduğu kertede insancıldır. Ham ervahı çileden çıkaran başdöndürücü diyalektik buradadır."

( http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/sosya42.htm )

Tüm toplumu ve dünyayı dönüştürecek bir proje aynı zamanda bütün ezilenleri, yani "Yeni Sosyal Hareketleri" de kapsar otomatik olarak. Diğer bir ifadeyle, "İşçi sınıfının birlik ve Mücadele Günü"nün, sırf işçilerin birlik ve mücadele günü olmaktan çıkması; tüm ezilenleri ve onların sosyal hareketlerini içermesi, gerçekte ve aynı zamanda, gerçek bir İşçi Sınıfı hareketinin günü olması demektir.

*

Bir Mayıs veya İşçi hareketinin, nasıl işçilerin günü ve hareketi olmaktan çıkması gerekiyorsa, aynı şekilde, "uluslar arası" (enternasyonal) bir gün olmaktan çıkıp; uluslara karşı (sadece ulusçuluğa değil, Uluslara da) bir gün olması gerekmektedir.

Ulusçuluk, "Ulusal olanla politik olanın çakışması gerektiği" inancıdır. Bu inanç bir devlet biçimini aldığında ulusal bir devlet ortaya çıkar. Ulus, sübjektif veya öznel değil, bütünüyle politik bir var oluş ve kategoridir. Ulus'un bir ırkla (İsrail), dille (Türkiye), dinle (Pakistan), toprak parçasıyla (ABD) vs. tanımlanmış olması sonucu değiştirmez. Ulusun tanımından her türlü dil, din, etni, soy, tarih, yer belirlemesini çıkarmak da bir ulusçuluktur. Ama bu ulusçuluk devrimci bir ulusçuluktur ve tüm yeryüzü ölçüsünde bir tek ulus; bu günkü ulusu tanımlayan kriterlerin ise, tıpkı laik bir ülkedeki din gibi, kişilerin özel sorunu olması anlamına gelir.

Bu gün yeryüzündeki gerçekte var olan ekonomik ilişkiler (globalleşme) ve toplumsal ilişkiler (işgücü göçleri), tekniğin ve üretimin düzeyi (Çernobil veya Küresel Isınma) ulusların ve ulusal sınırların kaldırılmasını insanlığın önüne en acil görev olarak koymaktadır. Bu gün öyledir ki, kendini, her türlü dil, din, etniden azade kılıp, nispeten daha "Demokratik", sırf bir toprak parçasıyla tanımlayan ulusçuluk bile, bir ırkçılık haline gelmiş bulunmaktadır. Zengin ülkelerin çoğu üç aşağı bey yukarı böyle uluslardır, ama bu en "demokratik" ulusçuluk bile, dünyanın yoksullarını, tıpkı Güney Afrika'da olduğu gibi veya İsrail'in Filistinlilere yaptığı gibi, bir "Bantustan"a hapsetme, onları sınırların dışında tutma,  yeryüzü ölçüsünde ırkçı bir apartheit rejimi işlevi görmektedir.

Bu durumda, geleceğin 1 Mayıs'ının çağrısı, yani İşçi Sınıfının tüm ezilenlerin önüne bir proje olarak koyacağı ve birleştireceği çağrı, enternasyonalist değil, anasyonalist; sadece ulusçuluğa değil, uluslara; yani var olan ulusal devlet ve sınırlara karşı bir çağrı olmak zorundadır.

Yani sadece 1 Mayıs'ın bileşimi ve anlamı anlamında değil; çağrısı anlamında da 1 Mayıs şimdiye kadar olanın tam tersi bir anlayışa dayanmalıdır, bundan sonra ortaya çıkacak İşçi hareketi gibi. Eski yaygın anlayış, tek tek ülkelerde, ulusal devletlerde işçilerin kurtuluşu; İşçilerin egemen olduğu ulusal devletleri ve sonra bu ulusal devletlerin de uzun bir süreç sonunda Sosyalist bir Dünya Devleti içinde birleşmesi kavrayışına dayanıyordu.

Bu mümkün değildi ve özünde işçi hareketinin çocukluğunu, işçi sınıfının henüz olgunlaşmamışlığı; henüz burjuva ideoloji ve kültüründen bağımsızlaşmamışlığını; henüz Burjuva Uygarlığının kategorileriyle düşündüğünü gösteriyordu. Bu anlayış ve program bir bakıma Burjuvazinin başlangıçta kendi program ve uygarlık tasarısını, doğduğu ülkelerdeki dinin içindeki muhalif tarikatlar (örneğin Protestanlık) biçiminde  ifade etmesine benzer.

Ama Marks'ın da dediği gibi, İşçi hareketi, kendi hataları önünde geriler ve o gerileyişinden aldığı hızla tekrar ileri fırlar. İçinde bulunduğunuz dönem, böyle bir gerileme, özeleştiri ve gelecek ileri atılışlar için bir hazırlık olarak da kavranabilir.

Yaşanan tarih göstermiştir ki, İşçi hareketine şimdiye kadar bir şekilde damgasını vurmuş bu enternasyonalist, uluslara karşı olmayan anlayış eksik dolayısıyla da yanlıştır ve onun ayakları üzerine oturtulması gerekmektedir.

Bir Dünya Cumhuriyeti, tek tek sosyalist devrim yapmış ve her biri gerici ulus ilkesiyle tanımlanmış ulusların birleşmesiyle mümkün değildir. Ulusal bir devleti işçilerin ele geçirmesi, aslında işçilerin ulus ve ulusal devlet tarafından ele geçirilmesi anlamına; burjuva uygarlığının bu gerici var oluş biçiminin işçiler tarafından savunulması anlamına gelmektedir.

Tarih, bu yolun çıkmazlığını göstermiştir. Aslında peygamberlerin tarihsel devrimler deneylerinin de gösterdiği gibi, tam tersine, ulusa ve uluslara karşı bir mücadele, dünya çapında bir cumhuriyetin yolunu açabilir. Muhammet, soy ve kan kardeşliğine inanan kabileleri birleştirmeye kalkmamıştı; kan ve soy kardeşliğine; kabilelere ve kabileciliğe karşı bir savaş açmıştı; kan ve soy kardeşliği yerine, tanrının tekliğini kabul eden tüm insanları kardeş kabul eden, din kardeşliğini geçirmişti.

Bu günün dünyasının ulusal devletleri ve onların bayrakları; Muhammet döneminin kabilelerinden ve totemlerinden (putlarından) farklı değildir. Nasıl Muhammet döneminde, kabile kardeşliği ve o kardeşliğin sembolü totemlere tapmak kâfirlik idiyse bu günün dünyasında da uluslara ve ulusları ve o ulusların totemleri (putları) olan ulusal bayrakları savunmak aynı şeydir. İslam nasıl bunlar karşı bir "Kutsal Savaş" içinde üstün geldiyse, bu gün de, uluslara, ulusal devletlere ve ulusçuluğa karşı İşçi hareketi bir "Cihat" açmak zorundadır. Ancak o zaman tekrar tüm ezilenleri kendi bayrağı altında toplayabilir ve entelektüel gücünü kazanıp en karşı cepheden bile insanları kazanabilir.

Sosyalist devrim ancak bu mücadelenin sonucunda ve onun yan ürünü olarak ortaya çıkabilir. Kapitalizm ile sosyalizm arasındaki geçiş dönemi, ancak dünya çapındaki bir cumhuriyet olarak var olabileceğinden dolayı da bu böyledir.

O halde, 1 mayıs, "işçilerin uluslar arası bir dayanışma günü" değil, İşçilerin tüm insanlığı ulusa ve uluslara karşı mücadeleye çağırdığı ve bunun için bayrak açtığı bir gün olmalıdır. Dolaysıyla işçi hareketinin burjuva uygarlığı karşısında, tüm insanlığın önüne bir projeyle çıkışı olmalıdır. Ancak böyle evrensel bir parola, bütün ezilenleri tekrar ortak bir bayrak ardında toplayabilir.

Bu gün yeryüzündeki insanların büyük çoğunluğu işçidir; sermaye her zamankinden daha uluslar arası, üstü ve globalleşmiştir; buna karşı global bir program gerekir. Savunmaya yönelik hiç bir somut alternatif önermeyen slogan ve programlarla veya gerçek somut politikalardan uzaklaşmanın aracı olan globalleşmeye karşı retoriklerle;  ulusal devletlerin ufkunu aşmayan program, proje ve taleplerle bu sağlanamaz.

*

Bu günün Türkiye'sinde somut olarak işçiler ne yapmalıdırlar? Bu stratejik hedefin bu günkü somut koşullardaki karşılığı ne olabilir?

Birincisi, her işçi, her insan düşüncesi inancı, fikri ne olursa olsun, İstanbul'da Kadıköy'deki 1 Mayıs'a ve onun başka yerlerdeki benzerlerine katılmalıdır. Orada ne söylendiğinin, nerede nasıl yüründüğünün bile bir anlamı yoktur bu gün. Katılmanın kendisi bir tavırdır çünkü.

Türkiye gibi, Ordunun gerçek iktidarı elinde bulundurduğu; Ordu içinde de Ordudan gizli bir ordunun (Ergenekon, Özel Savaş Dairesi, Seferberlik Tetkik Kurulu, Kontr Gerilla) her türlü yasal kontrolün dışında bulunduğu ve her türlü provakasyonu ve katliamı istediği yerde ve istediği zamanda yaptığı bir ülkede, İşçi Partisi ve TKP gibi örgütlerin 1 Mayıs'ı herkesin yanında Kadıköy'de değil, başka yerlerde yapmaları ve hatta Doğu Perincek'in Türk-İş başkanına yazdığı mektupta olduğu gibi, başkalarını da bu 1 Mayıs'a katılmamaya çağırmaları, açık olarak, Ordunun aslında fiilen bir darbe yapıp topyekün savaş başlattığı ve tüm demokratik özgürlük kırıntılarının da yok etme saldırısı içinde bulunduğu bu günlerde, bu yasa dışı oluşumlara ve Ordu'ya yapılmış, 1 Mayıs gösterisine bir saldırı çağrısıdır.

Görüşü ne olursa olsun, her insan, her işçi, yurttaşların özgürce toplanıp gösteri yapmaları hakkını savunması gerektiğine inanan ve bunu savunması gereken her insan, bu fiili durumda, 1 Mayıs alanına gelerek, muhtemel saldırıya karşı fiili bir tavır almalıdır.

Kadıköy'de 1 Mayıs'a gelmek, bu gün fiili Darbeye ve Topyekûn Savaşa karşı somut bir duruş sergilemek demektir.

Ancak güçlü bir kalabalık, Ordunun ve devletin provokasyonlarını caydırıcı bir işlev görebilir. Ancak güçlü bir katılım, fiili bir darbe yapmış ve topyekûn savaş kararı almış bu güçleri durdurup geriletebilir.

O halde, günün acil görevi her şeyden önce 1 Mayıs'a katılmaktır. Bu katılışın kendisi bizzat bir politik tavır ve eylemdir. Demokratik bir ülkede ve farklı koşullarda böyle bir anlamı olmayacak böyle bir davranış, bu günün Türkiye'sinde bu anlama sahiptir.

Sanki demokratik bir ülkede yaşanıyormuş gibi; sanki bu ülkede 1 Mayıs'ta hala failleri devlet tarafından gizlenen ve devlet içinde olan katliamlar yaşanmamış gibi; 1 Mayıs'ı başka yerlerde "kutlamak" isteyenler, kendi öznel niyetleri ne olursa olsun, devlet içinde gizli bir devlet de  olan, yasalar üstü ve dışı, faşist ve ırkçı, mafia ile iç içe geçmiş özel savaş aygıtının bilinçli ya da bilinçsiz bir iş birlikçisidirler.

*

Peki 1 Mayıs'ta hangi somut slogan ve parolalar dünya çapında, yukarıda kısaca değinilen 1 Mayıs'ın uluslara karşı program ve çağrısıyla uyum içinde ve aynı zamanda Türkiye7de günün görevlerine uygun olabilir?

Türk devleti, ulusu Sünni Müslümanlık ve Türklükle tanımlamaktadır. Sünni Müslümanlığın ne olduğunu, yani devletin dinini ise "Diyanet İşleri"; Türklüğün ne olduğunu ise "Türk Dil ve Tarih Kuruları" belirlemiştir ve belirlemektedir.

Devletin Türklükle tanımlanması, başta Kürtler olmak üzere başka dil ve etni, soy, kültür ve tarihten gelenlerin ezilmesini ve inkârını; Sünni Müslümanlıkla tanımlanması, başta Aleviler olmak üzere, Ezidiler, Hıristiyanlar, Ateistler gibi, dinlerin ve dinsizlerin ezilmesini ve inkârını getirmektedir.
O halde İşçiler her şeyden önce, Kürtler, Aleviler, Ezidiler, Hıristiyanlar ve benzeri bütün ezilenlerin hakkı için mücadeleyi başa koymak zorundadır. İşçiler bu ezilenlerin sorunlarına ilgisiz kaldıkları takdirde hiçbir zaman gerçek bir birlik oluşturamazlar. İşçilerin gerçek birliğinin koşulu, insanların etnisi, dili, soyu, sopu, dili, dini ne olursa olsun, eşit haklara sahip olmasıdır. Fiili veya hukuki ayrımlar her zaman işçileri bölen işçi hareketini kakırdatan bir işlev görürler. Yani, işçiler aynı zamanda kendi birliklerini korumak ve sağlamak için de devletin kendini Türklük ve Sünni Müslümanlıkla tanımlamasına karşı çıkmak zorundadırlar.

Bu durumda İşçilerin bayraklarına yazması gereken iki temel parola ortaya çıkmaktadır. Devletin ve ulusun temelini oluşturan bu iki tanımlamaya karşı çıkmak.

Birincisi tüm dil ve kültürlerin eşitliği; herkese istediği dili ana dili seçme ve ana dilinde eğitim hakkı ile tarihin ve benzeri derslerin Türklük gibi gerçek veya hayali bir etni, ırk, soy veya kültüre değil, tüm insanlık tarihine dayanması olmalıdır. Diğer bir deyişle ulusun bir dil, etni, ırk veya soy ile tanımlanmaması. Böyle olduktan sonra ancak, Türklük, eğer hala kalmasına bir itiraz yoksa, ırkçı ve baskıcı bir anlama sahip olmaktan çıkar, tıpkı, İsviçrelilik veya Amerikalılık gibi, belli bir toprak parçasında yaşayan, her hangi bir dil, etni, soy, ırk, kültür vurgusu ve anlamı taşımayan, gerici ulusçuluğa karşı olmak anlamında bir anlam kazanabilir.

Ama sadece bu kadar değil. Bu günün Türkiye'sinde, bu günkü globalleşme çağında ulusal sorun, Kürt sorununun gölgesinde kaldığından, sadece dile, dine etniye dayanan bir ulus ve ulusçulukla çatıma içinde değildir, aynı zamanda, territoryal (Bölgeye, toprak parçasına dayanan) bir ulus ve ulusçulukla da çatışma içindedir.

Türkiye'de muhtemelen sayısı milyonu aşan Doğu Avrupalı, Asyalı, Bakanlı, Afrikalı işçi bulunmaktadır. Bunlar devletin yurttaşı sayılmadıkları için, hiçbir politik ve sosyal hakları da yoktur. Onlar aslında Kürtlerden bile kötü durumda, hiçbir politik ve sosyal hakkı bulunmayan kölelerdir. Ulusal devletin ve ulusun en "demokratik" biçiminin bile ırkçılığın bir aracı olduğunun en somut göstergesidir bu dışlanmışlar.

Bu insanlar hiçbir hakları bulunmadığı için en ağır koşullarda çalışmaktadırlar. İşçiler her şeyden önce bu insanların ve işçilerin kendileriyle aynı politik ve sosyal haklara sahip olmasını savunmalı ve bunu bayraklarına yazmalıdırlar. Yani Her hangi bir şekilde Türkiye toprakları içinde çalışmış veya çalışan bir insan, otomatik olarak, tüm sosyal ve politik haklara sahip olmalıdır.

Bu ulusal sorunun derinliği ve çapı, o göçmen işçilerin dağınıklığı, bölünmüşlüğü, bir sosyal veya politik hareket oluşturmamışlığı -ki bütün bunlar bizzat yine hiçbir hakkı olmamanın da sonucudur aynı zamanda-  nedeniyle görünmüyor olabilir. Bu parolayı öne çıkarmak kimileri için hiç de cazip ve şu anın politik ilişkileri bakımından bir "kar" getirici görünmeyebilir. Ama bizler için bu bir hayat memat sorunudur. Bu tür bir mücadeleyle, devrimci işçi hareketinin sloganları bu göçmenleri de kazanır ve onlar kanalıyla dünyanın dört bir yanına yayılır. Onlar için bir örnek oluşturur.

Hemen görüleceği gibi, bu slogan ve talepler, sadece işçileri birleştirmez, sadece tüm ezilenleri birleştirmez, sadece Türkiye'deki en acil sorunlara bir çözüm içermez, aynı zamanda uluslara karşı, sadece onun dile, dine etniye dayanan biçimine değil; en demokratik bilinen territoryal biçimine de karşıdırlar.  Yani dünya çapındaki program ve projenin bu günün Türkiye'sindeki somut mücadeleye uygulanmasıdırlar.

Devletin ve ulusun Sünni İslamlıkla tanımlanması karşısında ise savunulması gereken gerçek bir laikliktir. Yani dinin bütünüyle kişisel ve özel bir sorun olmasıdır. Bu somut olarak, diyanet işlerinin lağvı, bütün imam ve benzeri din görevlilerinin devletten maaş almasına son verilmesi; onların tıpkı Alevi dedeleri gibi cemaatin gönüllü bağışlarıyla yaşaması; devletin İmam hatip okulu, papaz okulu veya başka bir din okulu açmaması ve var olanların kapatılması, dini eğitimin bütünüyle cemaatler ve kişilere bırakılması; okullardan din dersinin kaldırılması; kişilerin dini ve inancına ilişkin her türlü ifadenin tüm resmi evraklardan kaldırılması; devletin görevinin sadece insanların in özgürlüğünü garanti altına almakla sınırlı olması; yani sokakta ramazanda sigara içme özgürlüğü ile çıplak veya baş örtüsüyle işe veya okula gitme hakkının bekçisi olması demektir.

Ancak bu tür talepler bürokratik oligarşi ile Politik İslam'ı bayrak yapmış burjuvazinin kayıkçı dövüşüne son verip, onların aslında birbirlerinin iş birlikçisi olduklarını gösterebilir.

İşçiler ancak bu demokratik karakterdeki talepler ile hem kendilerini, hem tüm ezilenleri birleştirebilirler. Bu talepler, ulusun din, dil, etni ile tanımlanmasına karşı oldukları gibi, şimdiye kadar birbirine karşı bürokratik Oligarşi tarafından kullanılan Alevi ve Kürtleri kazanıp bir bayrak altında birleştirebilir. İşçiler, Aleviler, Kürtler ve diğer ezilen azınlıkların bir araya gelmesi durumunda, bu gücü hiçbir gizli ya da açık anti demokratik güç yenemez.

O diyalektik, yani işçi hareketinin tüm ezilenlerin sorunlarını kendi sorunu bildiği ve onlar için mücadele ettiği; işçi hareketi olmaktan çıktığı ölçüde işçi hareketi olacağı diyalektiği burada somut olarak da görülebilir.

O halde, 1 Mayıs veya başka vesilelerle, İşçi sınıfından söz eden, işçilerin ekonomik haklarını öne çıkaranların aslında, İşçi sınıfının değil, onun içindeki sendikacılar ve bürokratlar zümresinin çıkarlarını savunduğu; fiilen genel kurmay ve Bürokratik oligarşinin iş birlikçiliğini yaptığı,  işçileri böldüğü ve toplumun diğer ezilenlerinden tecrit ettiği de açıktır.

O halde bir l Mayısın programatik sloganları her şeyden önce devletin, yani ulusun bu günkü tanımına, bu günkü yaygın biçimiyle ulusa, ulusal devlete ve ulusçuluğa karşı olmalıdır.

Bu hem bu günkü Türkiye'nin somut ve acil sorunlarına bir cevaptır, hem de dünya işçilerinin 1 Mayıstaki yeni projesinin bir karşılığıdır.

*

Ama bu gün içinde bulunulan politik konjonktürde, aynı zamanda daha somut hedefler de belirlemek gerekmektedir. Öncelikle, hazırlanan yeni TMY yasası, savaş ve darbeye karşı.

TMY yasa tasarısının ve Ordunun Güney Doğu'dan derhal geri çekilmesi; Genel bir siyasi af; Kürt hareketinin fiili önderi olan Öcalan'ın serbest bırakılması; PKK'ya legal politikaya katılma olanağı; seçim barajının indirilmesi; Hükümetin bizzat kendilerinin de söylediği gibi, gerçek iktidarı ellerinde bulunduramadığı için, Ordunun fiili iktidarını protesto için derhal istifası ya da yapabiliyorsa Büyükanıt ve diğer komutanları derhal mahkemeye ordudan uzaklaştırıp mahkemeye çıkarması gibi sloganlar olmalıdır.

Bir diğer önemli slogan öz savunma olmalıdır. Özel savaş dairesi, Kürtlere ve demokratlara karşı terör estirmek için geniş kitleleri örgütlemeye, bir etnik teröre hazırlanıyor. Bunun bütün işaretleri Trobzon'daki cinayetlerden, Kürtlere yönelik linç girişimlerine kadar her yerde görülüyor.

İşçiler, Kürtler, demokratlar, Aleviler, bu suikasta karşı kendi öz savunmalarını örgütlemelidirler. Türkler içinde, Kürtlerin can ve mal güvenliğini korumak üzere Kürtlerle dayanışma ve öz savunma grupları kurulmalıdır.

Bu gibi somut parola ve sloganlar belki hemen bir yankı bulmayabilir. Ama bazı şeyleri söylemenin kendisi başlı başına bir politik eylemdir. Bunlar "Deliye taşı andırır"lar. Yani ezilenlere ve işçilere, aslında çözümün ne kadar basit olduğunu gösterirler; var olan egemen paradigmaları parçalarlar.

Bu nedenle burjuvazi de, Ordu da, sendikalistler ve ekonomistler de; küçük burjuvazi de bu yaklaşım ve sloganlar karşısında onu yok sayan duyulmasını ve anılmasını engelleyen bir suç ortaklığı ve susuş kumkuması içinde bulunurlar

*

Sadece işçileri işçilerin sorunlarına yönelten işçiler ve onların çıkarlarıyla sınırlı slogan ve parolalar  yanlış değildir; aynı zamanda hiçbir politik somut hedef içermeyen, sadece belli bir siyasi, ideolojik veya örgütsel bağlılığı belirten rozet sloganlar da yanlıştır. Birincisi İşçiler içindeki bürokrasinin eğilimlerinin ifadesiyken ikincisi İşçilerin dışındaki şehirli veya köylü küçük burjuvazinin karakterini yansıtır. Çünkü Küçük burjuvazi, modern bir sınıf olmadığından, toplumun karşısına bir proje ile çıkamaz, ancak sektler kurar bu da; somut ve siyasi parolaların olmaması ve rozet sloganlar biçiminde ortaya çıkar.

Elbet 1 Mayıs'a sendikacılar v sendikalistler de, şehirli veya köylü küçük burjuvalar da geleceğinden gerek ekonomist (yani ekonomik çerçevede işçileri ilgilendiren); gerek rozet (Bir politik somut hedef içermeyen bir aidiyeti belirten) sloganlar olacaktır. Hatta bunların bir egemenliği olacaktır. Bu günkü dünyada başka türlü olması da beklenemez.

Ama sınıf bilinçli, işçiler de; devrimciler de,  küçük de olsa, burada ortaya atılan anlayışı yansıtan, kendi yaratıcılıklarıyla somutlayacakları slogan, pankart, flama ve afişlerle orada yerlerini almalıdırlar.

 

Demir Küçükaydın

29 Nisan 2006 Cumartesi

demiraltona@hotmail.com

http://www.comlnik.de/demir/