Refah, Eşitlik ve Demokrasi

 

En kaba bir gözlem bile Refah ve Demokrasi arasında bir ilişki bulunduğunu gösterir. Dünyadaki bütün ileri ve refah içindeki ülkelerde demokrasi vardır; buna karşılık bütün geri ve yoksul ülkelerde ise demokrasinin D'si bile yoktur. Bir diğer özellik de şudur: zengin ve demokratik ülkelerde, zengin ve fakirler arasındaki farklar, fakir ve anti demokratik ülkelerdekinden daha azdır. Böylece toplumsal eşitlik veya gelir farklarının küçüklüğü ile, toplumun genel zenginliği ve demokrasi arasında kopmaz bir bağ görülür. Sorun şudur: bunlardan hangisi son tahlilde belirleyicidir? Bu ülkeler zengin olduğu için mi toplumsal adaletsizlik daha azdır ve demokrasi vardır? Yoksa Toplumsal adaletsizlik daha az olduğu için mi zenginlik ve demokrasi vardır? Yoksa demokrasi olduğu için mi, zenginlik ve daha eşit bir gelir dağılımı vardır?

 Elbette refah, eşitlik ve demokrasi birbirini besler. Bir ülke ne keder zenginse, yani emek üretkenliği yüksekse ve çok üretiyorsa, toplumsal eşitlik ve demokrasi o kadar kolay sağlanır. Demokrasi varsa, bu ezilenlerin kendilerini savunma için örgütlenmelerini sağlar bu da bir yandan toplumsal eşitsizlikleri azaltır, diğer yandan emek üretkenliğinin yükselmesine ve dolayısıyla genel toplumsal zenginleşmeye yol açar.

Ama burada temel sorun şudur: bunlar içinde belirleyici olan hangisidir? Çünkü bu soruya verilen cevaplar aynı zamanda toplumdaki temel sınıfların çıkarlarıyla ilgilidir ve programatik bir anlam taşırlar.

Türkiye'nin gerçek egemeni Bonapartist devlet kastı, Türkiye'nin demokratikleşmesi için önce zenginleşmesi, modernleşmesi gerektiği anlayışından hareket eder. Türkiye önce zenginleşecektir, toplumsal çatışmaları ılımlandırabilecek bir manevra alanına sahip olacaktır ki ondan sonra demokrasi lüksüne katlanabilsin! Şimdi demokrasi olursa, bu çocuğun eline silah vermek gibidir, tutar babasını vurur.

Böylece her türlü demokratik hak sınırlanarak, ezilen alt kesimlerin örgütlenmesi ve kendilerini savunma mekanizmaları oluşturması engellenir. Ama bu ister istemez, yoksulları devletin ve üst sınıfların insafına terk ettiğinden, zengin ve yoksul makasının muazzam açılmasına, toplumsal çürümeye, yaratıcılığın yok olmasına, iç pazarın daralmasına, ucuz işçi çalıştırmak modern makine kullanmaktan daha karlı olduğundan, modern tekniğin durmasına, vs. yol açar. Böylece önce zenginleşme ve modernleşme anlayışı fiilen, fakirlik, gerilik ve eşitsizliğin ebedileşmesi; ilerde ulaşılacağı söylenen demokrasinin erişilmez bir hayal olması sonucunu verir. Burjuvazi de bu anlayışın destekçisi olagelmiştir.

Sosyal Demokrasi ve Sosyalist hareketler ise, yani alt sınıfların doğrudan kendi çıkarlarına yönelik hareketler ise, vurgularını sosyal adalet noktasında yaparlar. İster Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki zenginlik farkı ve sömürü ilişkisi, ister Türkiye'nin kendi içindeki sömürü ilişkisi söz konusu olsun, vurguları hep iktisadi bakımdan egemen sınıfın sömürüsünedir, ya da uluslar arası ölçekte IMF veya Emperyalist ülkeleredir. Bunlarda siyasi iktidar ve demokrasi bir hedef değildir, iktisadi çıkarlar ve bunların savunusu egemendir.

Demokratik bir ülkede, pek ala reformist bir işçi hareketinin savunmasını oluşturabilecek bu politikalar, fiiliyatta olmayan bir demokrasiyi varmış gibi göstererek ve gerçek politik iktidarı elinde tutan bürokratik ve Bonapartist kastı problem etmeyerek, demokratik mücadelenin zayıflamasına ve fiiliyatta bu kastın egemenliğini sürdürmesine hizmet ederler.

Hasıl bu günkü parlamento ve bakanlar kurulu vs. nasıl devlet düzeyinde Genel Kurmayın iktidarının çıplaklığını örten bir asma yaprağı fonksiyonu görüyorlarsa, aşağı yukarı piyasadaki bütün klasik sol da aynı fonksiyonu, parlamento dışında görmektedir. Öte yandan, kendine bu solla mesafe koyan, sözüm ona "sivil toplumcu" sol da, sivil toplumun var olması için en ufak bir olanağın bulunmadığı bir sistemde bu varmış hayali yayarak ve gerçek iktidar sorununu gözden gizleyerek aynı fonksiyonu biraz daha modern ve liberal görünüş altında görür.

Ama bu parçalı ve kendini savunmaya yönelik muhalefet, toplumsal eşitliği veya kısmi düzenlemeleri temel problem yapmasına rağmen, var olan egemen kastı fiilen güçlendirdiğinden, bizzat kendi var oluşunu tehlikeye atar ve bütünüyle, egemen kastın hoşgörüsüne bağımlı hale gelir, bu hoş görü ise, ancak onlar, IMF, veya Amerika veya Kapitalizm veya Patronlar veya Sabancı hedef gösterildiği ama Genel Kurmay'ın egemenliği tartışma dışı bırakıldığı sürece gösterilir.

Böylece, Genel Kurmay ile bu sözde eşitlikçi sol muhalefet arasında zımni bir iş birliği gelişir. Genel Kurmay egemenliğini sürdürmek için böyle bir "majestilerinin komünistleri"ne ve sivil toplumcularına; bu komünistlerin, solcuların ve sivil toplumcuların da Genel Kurmayın egemenliğine ihtiyaçları vardır.

İşte 1 Mayıs gösterileri veya "Emek Platform"larının, demokratik bir ülkede pek ala sol ve demokratik olabilecek güçlerin, Türkiye'deki sistemdeki fiili işlevleri budur. Sosyal adaletten yola çıkarlar ama fiiliyatta bu sosyal adaleti güçlendirecek savunma mücadelesini; demokrasi mücadelesini zayıflatırlar ve ne kısmi düzenlemelere, ne sivil topluma ulaşamaz olurlar.

Bir de üçüncü anlayış vardır, demokrasi olmadan refah ve toplumsal adaletin olamayacağını savunan. Bu anlayış, devrimci demokrasi ve sosyalistlerin anlayışı olagelmiştir. Buna göre, gerek toplumsal eşitlik gerek refah için demokrasinin önceliği ve belirleyiciliği vardır. 1954 Vatan Partisi Programı'ndan bu gün Kürt hareketinin Demokratik Cumhuriyet program ve parolasına kadar bu sosyalistlerin ve devrimci demokrasinin anlayışıdır. Ancak demokrasi ve özgürlükler olduğu takdirde; iktidar halkın seçilmiş temsilcilerinin elinde bulunduğu takdirde, ezilenler sömürü karşısında kendilerini daha iyi savunabilirler; bu ise toplumsal eşitsizlikleri azalttığı; inisiyatifleri harekete geçirdiği ölçüde bağımlılık azalır; genel olarak emek üretkenliği ve toplam üretimin artar, dolayısıyla toplumsal zenginlik de genel olarak yükselir

Tarih demokrasinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Modern demokrasinin doğum belgesi sayılan Magna Carta, o zamanların dünyanın en geri ve yoksul bölgelerinden birinde Kralın harcamalarını denetlemek için yapılmıştı. Dayanağı o zamanların Britanya'sında henüz yok olmamış, ilkel sosyalist eşitlik ve demokratik geleneklerdi. Magna Carta olmasaydı, İngiltere demokratik olamazdı, demokratik olmasaydı zenginleşemez ve nispi sosyal eşitliği sağlayamazdı.

Türkiye'de ise, Türkiye'nin dokunulmaz ve gerçek egemeni Ordu'nun, o bürokratik ve Bonapartist kastın harcamalarını bırakın belirlemeyi, kontrol yetkisi bile yok meclisin.

Borç krizlerinin de, geriliğin de, sosyal adaletsizliğin de temelinde demokrasisizlik yatmaktadır. Yoksulluktan da, gerilikten de kurtulmanın ana halkası iktidarın halkın temsilcilerinin elinde bulunduğu; her türlü fikir ve örgütlenme özgürlüğünün garanti altında olduğu; tüm dil ve kültürlerin eşitliğini sağlayan; azınlıkların fiili ezilmişliklerini dengeleyen bir demokratik cumhuriyettir. Her kim ki, bu ana halkayı görmezden gelip başka bir sorunu, ister anti kapitalizm, ister anti emperyalizm ister de "iktisat bilimi" adına gözden gizliyorsa, fiilen Genel kurmayın egemenliğine hizmet ediyor demektir.

05 Mayıs 2001 Cumartesi