Feminizim, Doğa ve Toplumsal Cinsiyet

Feminizm; genel olarak, fakat dar bir anlam içinde kökleri 19. yy’da bulunmakla birlikte, daha ziyade 1960’larda gelişen ve kadınlar için erkeklerle eşit sosyal ve politik haklar talep eden hareket veya öğretidir. Feminizm, erkeklerin kadınlar üzerindeki iş bölümü ile sonuçlanan cinsel farklılıklardan kaynaklanmış, tahakküm ve sömürüsünün oldukça uzun bir tarihi olduğunu öne sürerken, en ılımlı düzeyde cinsel ayrımcılığın son bulmasını ister, fırsat eşitliği talebinde bulunur. Özel olarak feminizm; erkek ve kadın cinsiyetleri arasındaki ilişkiyi bir eşitsizlik, tabiyet ya da baskı ilişkisi olarak gören ve dolayısıyla bu baskının kaynaklarını ya da nedenlerini ortaya çıkarıp, baskı ve eşitsizliği ortadan kaldırmayı amaçlayan teoridir.

Buna göre feminizm, özellikle ikinci kuşağıyla birlikte daha felsefi unsurlar kazandıkça, kadınlar tarafından algılanan sosyal eşitsizlikleri sorgulamadan daha fazla bir şeyler yapma, gitgide daha yoğun bir teorik çerçeve kazanmaya başlamıştır. Bu çerçeve içinde feminizm, kadınları erkeklerle ilişki içinde, kaçınılmaz olarak oldukça dezavantajlı bir konuma yerleştiren hayli derinlere kök salmış ideolojik yapılara yönelir. Örneğin, Batının politik kurumlarını haklılandırmada oldukça önemli bir yer işgal eden toplumsal sözleşme öğretisi bu tür ideolojik yapılardan biridir.

Kadını sözde erkeğin eksik ve aşağı ötekisi olarak tanımlayan bir düşünce geleneğine meydan okuyan feminizm, daha radikal bir düzeyde, dil, toplum ve kültürün erkeğin perspektifinden eril çıkar ve arzularının evrenselleştirilmesi temeli üzerinde inşa edildiğine kadının tam ve gerçek temsile yeni bir toplumsal inşa temeli üzerinde ulaşabileceğine inandığı için, toplumsal dokunun yeni baştan düzenlenmesini ister.

Rasyonaliteyi erilliğe, duygusallığı ise dişiliğe eşitlediğine, kadını erkeğin yokluğu, eksik ötekisi olarak tanımladığına inanılan bütün bir Batı felsefesi geleneğine şiddetle karşı koyarken, ontolojik ikiciliğin her türünü reddeden; kadınların niçin bastırıldıklarını açıklarken, hakiki anlama ve açıklamanın bastırılanın, tahakküm altına alınanın sesine kulak vermekle mümkün olacağını savunan; kısacası kadının ilgi / çıkarlarını, kimliğini, konu ve duyarlılıklarını ciddiye alan, kadına özgü varlık, düşünme ve eyleme tarzlarının değerini ve önemini vurgulayan felsefe türüdür feminist felsefe.

Hem rasyonalite hem de doğa birbirinden farklı bir dizi kafa karıştırıcı anlam taşır ve aklın birçok açılımı doğanın şu ya da bu birçok anlamıyla sistemli bir karşıtlık içindedir. Bir başka deyişle doğa, aklın dışladığı her şeyi içine alır. Bu noktayı vurgulamak önemlidir, çünkü bazı ekofeministler, kadın ile doğa arasında kurulan ilişkiye, bu ilişkinin dışlama üzerinde kurulmuş olmasını eleştiren bir biçimde incelemeden sahip çıkmışlardır. Diğer yandan bazı eşitlikçi feministler de, yine eleştirellikten uzak bir yaklaşımla bu tür dışlamalar üzerine kurulu bir akıl kavramının sorunlu ve karşı olumsal niteliğine değinmeden, kadınların doğa alanından kültür ya da akıl alanına yükselişini onaylamışlardır.

Erkekler ile kültür, kadınlar ile doğa arasında bağ kuran egemen ve kadim geleneklere, bunlara zıt düşen bazı gelenekler eklenmiştir. Bu yeni görüşlerde erkeğin değişmeyen özü ( erkeklik), artık üreme ve vericilikle bağlantılı bir doğayla değil, vahşi, şiddet yüklü, rekabetçi ve cinsel bir doğayla bir tutulmakta; dişilik ise bunların karşıtı kavramlar üzerinden yavan, evcimen, a seksüel ve uygarlaştırıcı olarak tanımlanmaktadır.

Kadın – doğa bağlantısı lehine söylenebilecek şeylerde olduğunu öne süren ve sayıları giderek artan ekofeministlerin görüşlerine bir ok feminist kuşkuyla yaklaşmaktadır. Kadınlık ile doğa arasında bağlantı olduğu düşüncesi çoğu kişiye toprak anaları, edilgen ve doğurgan hayvanları, çağrıştırdığı için geri ve aşağılayıcı bulunuyor. Genel geçer yaklaşım yetersizdir ve kadın – doğa bağlantısı sorunu bir kenara atılmayıp feminizm için merkezi bir mesele olarak kalmalıdır. Çünkü günümüz toplumunda kadınlara ve doğaya gösterilen muamelenin önemli bir kısmının ardındaki dinamiği bu bağlantı oluşturur.

İnsani niteliklerin ve yaşamın, Doğa ve kadınlarla bağdaştırılan çeşitli yönlerinin, aşağı görülmesi halen kadınların, doğanın ve insanın yaşam kalitesinin aleyhine işlemektedir. Kadın – doğa bağlantısı ve bunların karşılıklı aşağılanması hiçbir anlamda geçmişte kalmış değildir. Örneğin, hala kadınların faaliyetlerinin, hatta tüm bir üretme / yeniden üretim alanının inkârını teşvik etmektedir. Kadınları ve doğayı inkâr etmenin en genel biçimlerinden biri, arka plana atma diye adlandırılmaktadır. Kadınlar ev kadını olarak, hemşire ve sekreter olarak, meslektaş ve iş arkadaşı olarak sistemli bir biçimde arka plana itilip araçsallaştırılmaktadırlar. Özellikle geleneksel rollerin, annelik rollerini oynarken arka plana itilirler.

Kadın – doğa bağlantısı geçmişin bir kalıntısı olarak görülüp bir yana bırakılmalıdır diyen görüş kadın ve erkeklerin görevlerinin artık basitçe sorunsuzca ve bütünüyle insan olduğunu varsayar. Bu sorunlu bir kavramdır; yani kadınlık alanının, doğal alanın ve geçim alanının dışladığı ve aşağılandığı bir çerçevede oluşturulmuş olan insan kavramını sonsuz sayar.

Batı’da insan – doğa karşıtlığını doğuran varsayımlar silsilesi dişiliği doğaya başlayıp edilgen kılmanın yanı sıra bunu tamamlayacak şekilde “ efendi modeli” adı verilen beyaz ve çoğunlukla erkek seçkinlerin doğa alanını dışlayıp tahakküm altına aldıkları bir çerçeve oluşturur. Ama efendi modelinin varsayımları varsayım gibi görünmezler, çünkü bu model sorgusuz sualsiz insan modeli olarak kabul edilir, dişi olansa bundan bir sapma olarak görülür. Bu yüzden kadınları doğaya bağlayan eski geleneği reddetmekle yetinip, yerine hiçbir şey koymamak çoğunlukla alternatif bir efendi modelini ve insanın doğayla ilişkisini sessizce onaylayıp kadını da bu modelde eritmek demektir. İlk bakışta sanıldığı gibi bu, toplumsal cinsiyet açısından nötr olmak anlamına gelmez. Bu model, doğa üzerinde tahakküme ve doğanın aşılmasına dayanan bir modeldir; bu modele göre özgürlük ve erdem doğa, zorunluluk ve dişilik alanından uzak durarak bu alanı denetlemelidir. Bir insan modeli dişil olanlının dışlanmasını gerektiriyorsa, yalnızca sığ bir feminizm bu modeli sorgulamadan kadınların “ tam insanlığını” olumlamakla yetinebilir.

İnsan kavramının kendisi çok büyük ölçüde normatiftir. Tam anlamıyla veya gerçekten insan olmak kavramına olağanüstü bir önem yüklemiş, ardındaki varsayımlar ya da insan dışı varlıkların aşağı görülmesini beraberinde getirmesi nadiren sorgulanmıştır. Dolayısıyla, örneğin kadınlar ve doğa arasında kurulan bağlantının aşağılar ya da hakaret eder nitelikte olduğu görüşünün ardında, insan dışı dünyanın aşağı konumuna söz dökülmemiş varsayımlar yatar. Bu varsayımlar açığa kavuşturulduğunda kadın – doğa bağlantısı konusunda benimsenecek olan tutum ile feminizmin önündeki farklı seçenekler arasındaki bağ belirginleşir.

Kadınların eleştirel olmayan bir eşitlik stratejisiyle dahil olmayı talep etmeleri gereken insanlık ideallerinin merkezinde doğanın tahakküm altına alınması bulunur. Bu stratejide kadınlar, büyük ölçüde dışlanmış oldukları bilim ve teknoloji gibi insan özgürlüğünün özellikle sergilendiği alanlara seçkin erkeklerle birlikte katılacaktır. Bu alanlar kesin sınırlarla seçkin erkeklere ayrılmıştır, çünkü üslupları nesnellik, soyutluk, akılcılık ve duyguların bastırılması gibi son derece değer verilen özellikle gerektirir; ayrıca buralarda doğayı aşma, denetleme ve onunla mücadele etme gibi erdemler en güçlü şekilde sergilenebilir.

İkincilik, birbirine karşıt kavramların tahakküm ve tabi kılma yoluyla karşı olumsal ve dışlayıcı olarak kurgulandığı süreçtir. Alison Jaggar’a göre; Tüm feministlerin gözlemlenmiş oldukları gibi erkek egemen kültür erkeklik ile kadınlığı karşış biçimler olarak biçimler olarak tanımlar. Günümüz toplumunda erkek etken, kadın edilgen; erkek entelektüel, kadın sezgisel; erkek kendini ifade etme özürlü, kadın duygusal, erkek egemen, kadın itaatkâr, vb şeklinde tanımlanır.

İkincilikte daha değerli görülen taraf düşük olan, aşağı sanan tarafa yabancı olarak ve farklı bir doğa ya da türe ait olarak kurgulanır ve her iki taraf da herhangi bir örtüşmeyi, akrabalığı ya da sürekliliği mümkün kılacak özelliklerden yoksundur. Her birinin doğası ötekiyle paylaştığı niteliklerin dışlanmasıyla kutuplaştırıcı biçimlerde inşa edilir; egemen taraf asli görülüp tabi kılınan taraf buna göre tanımlanır. Böylece kadın öteki istisna, sapma ya da alt sınıf olarak inşa edilmiş; erkek ise asli model sayılmıştır.

İkincilik karşıtı yaklaşım kadınlara, eril ön yargılar taşıyan ikinci bir kültüre eleştirel bir tavır takınmadan katılmak ya da “ toprak analar” kimliğini, yani kültür dışı, kültür karşıtlığı ve tam anlamıyla insan olmayan eski ve ezici bir kimliği kabul etmek dışında başka bir yol sunar. Bu alternatifte, kadınlar erkeklerden daha çok doğaya ait görülmezler; hem erkek hem de kadın doğanın da kültürün de parçasıdır. Kadınlarda erkeklerde doğayla ittifak kurup ikinci kültür kurgusunu yıkmaya çalışabilirler.

İkinciliğin eleştirisine yönelik eleştirel bir ekolojik feminizmin programı büyük ölçüde bütünleştirici bir programdır, ve bu özelliği ona kuramın içindeki geleneksel bölünmelerin dışına çıkan, feminizmin üçüncü bir dalgası ya da aşaması olduğunu iddia etme hakkını vermektedir. Bu her şeyi silip süpüren ve durduk yerde ortaya çıkan geçici bir tsunami, bir deprem dalgalanması değildir. Aksine, son onbeş yıl içinde gelişmiştir ve yalnızca ekofeminizmin değil, radikal kültürel ve sosyalist feminizminde çalışmalarına dayanır.

Cinsel farklılığın sosyal boyutunun ihmal edilmemesi gerektiğini dile getirmiştir feministler. Feministler, cinsiyetin erkekle dişi arasındaki biyolojik ayırıma karşılık geldiğini ve eril ile dişil arasındaki buna koşut, ama sosyal – kültürel eşitsiz bölünmeye işaret ederler.

Toplumsal cinsiyet kavramına göre erkek ve dişi insan arasında bir ayırım yapıldığı zaman, ayırımın biyolojik olarak açıklanması gerektiği düşünülür; fakat toplumsal cinsiyetten söz edildiğinde, kadın ve erkek kavramlarının sosyo – kültürel belirlenimleri dikkate alınır. Cinsiyetin biyolojik olarak verilmiş olduğu, buna karşın toplumsal cinsiyetin sosyal olarak inşa edildiğini ima eden toplumsal cinsiyet erkeklik ve dişiliği belirlemeden doğuştan getirilen bedensel farklılıklara bağlanmayan tüm etmenlerin, fakat özellikle sosyal ve kültürel etmenlerin önemini vurgular. Feminist düşüncenin bir katkısı olan toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki toplumsal ayrımcılığa karşı, sadece kültürel değişim yoluyla mücadele edilebileceğine dikkat çekmesi bakımından önemlidir.

Radikal feminizm, 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarında gelişen Marksist gelenek içindeki toplumsal cinsiyet analizinin yokluğuna bir tepkidir. Radikal feministler kadının ezilmesinin kaynağının, ekonomik sistem olmadığını, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak kurumsallaştırılması olduğunu öne sürmüşlerdir. Bunun sebebi de ataerkilliktir. Ataerkillikte kadınlara kadim doğa kimliklerine ilişkin kabul edilemez bir seçim sunulur. Bu kimliği ya kabul edecek ya da ret edecektir. İkici sorunsalı hesaba katmak aynı zamanda bu ikilemi çözmenin bir yolunu göstermek demektir. Kadınlara gerçekten tam anlamıyla bir insan olarak ve erkekler gibi insan kültürünün tam anlamıyla bir parçası olarak görülmelidir.

Kadınların özellikle işçiler olarak ele alınmasından ziyade kadınların ikincil toplumsal konumlarını tanımlayan tüm toplumsal ilişkilere bakmamız gerektiğini söylerler Radikal Feministler. Tüm erkeklerin kadınların ezilmesine katıldığına ve bundan fayda sağladığına inanılır ve sınıflı toplumun yıkılmasıyla bu ezilmenin ortadan kalkacağına inanmazlar.

Cinsel eşitsizliğin bildik formüllere dahil edilmesi, bazı bakımlardan, etniklik sorunuyla baş etme girişimlerinden daha fazla zorluk yaratmıştır. Bunun nedeni etnik etkenlerin çözümlemesinin, tabaklaşma kuramının merkezi ilkelerinden birini yani temel inceleme birimlerinin birey değil aile olduğu ilkesini bir yana bırakmadan yapmanın mümkün olmasıdır. Renk, inanç ve dile dayanan toplulukların aile, akrabalık ve cinsiyet gibi kavramlara hiçte yabancı olamamasına karşılık, cinsler arası eşitsizlik önermesi doğal olarak, geleneksel “ Aile birimi” düşüncesini yerle bir etmektedir. Böylece beden, abartılı olarak zaman dışı ve statik olanın taşıyıcısı konumuna gelmektedir. Feminist tahlil, ancak bedene yeniden odaklanarak değişimin mantığını uygulayabilir ve ancak bu sayede erkeklik ve kadınlığın kamusal ve özel ile örtüştürülmesi de dahil olmak üzere, toplumsal cinsiyet inşasına dair en derin kavramsal kaynaklarından bazılarını yeniden ele geçirebilir.

Muazzam miktarına ve çeşitliliğine rağmen, feminist literatürün meşgul olduğu konular kabaca üç temel soruna indirgenebilir. İlk sorun feministlerin ortak kaygılarının nedenlerini inceleme çalışmasıdır. Kadınlar neden/nasıl baskı altındadırlar? Kadın ve erkek arasındaki iktidar farklılıklarını belirleyen düzenleyici ilkeler bulunmaya çalışılıyor. Kimilerinin biyolojik/toplumsal cinsiyet sitemi veya “ toplumsal cinsiyet rejimleri” dediği ataerkilliğe ilişkin kuramlar, başından beri feminist kuramın merkezinde yer almıştır. Sosyal alanların kamusal/özel alanlar ve ya doğa/uygarlık şeklinde ikili karşıtlığa dayalı kurgulanışları bu analizlerin temelini oluşturur.

İkinci sorun, kadın erkek arasındaki farklılıkların ontolojik temeli ile ilgilidir. Bu farklılıklar biyolojik olarak, sosyolojik olarak veya her ikisini birleşimi ile mi belirleniyor? Bu mesele ile ilgili tartışma genellikle “ biyolojik ve toplumsal cinsiyet tartışması” olarak bilinir. Kadın ve erkek kategorilerinin temeli ve sınırları hakkındaki tartışmalar, postyapısalcı ve postmodernist analiz çerçevelerinin ortaya çıkısı ile daha da sorunlu hale gelmiştir.

Üçüncü sorun, erken dönem feminist literatürünün etnosantrik ve batı merkezci olan basitleştirmeci perspektiflerine duyulan tepkiden doğmuştur. Sorun, kadınlar arasındaki ve erkekler arasındaki farklılıklar ve bu farklılıklarının, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin genelleştirilmiş tanımlamaları üzerindeki etkisi ile ilgilidir. Bu sorunla ilk defa siyah ve etnik azınlığa mensup kadınlar uğraşmıştır. Sorun daha sonra feminist yapı çözümcü postmodernist analizlerde yer almıştır.

Kadınlara yapılan baskıya ilişkin açıklamanın büyük bir kısmı, kadınların erkeklerden farklı bir toplumsal alana yerleştirilmesi ile ilgilidir. Feminist literatürün büyük bir kısmı, bir yandan kadınların “ tarihten gizlendiğine” işaret ederken ve buna karşı çıkarken bir yandan da erkeklerin kamusal alandaki, kadınlarınsa özel alandaki doğallaştırılmış yerlerini kabul etmektedir.

A)1. Kadınını fiziksellik ve doğa alanıyla özdeşleştirilmesi ( Kadın = doğa varsayımı)
2. Kadın ve doğa alanının aşağı olduğu varsayımı (Doğanın aşağı olduğu varsayımı)
3. Kadının ve doğanın, akıl ya da insan alanı ile doğa alanının birbirine karşıt konumlandırıldığı bir ikinci karşıtlıklara dizisi açısından kavramsallaştırılması ( ikinci varsayım )

B) 1. Yukarıdakilere denk düşecek şekilde erkeğin akıl, gerçek anlamda insanlık ve kültür alanıyla özdeşleştirilmesi ( Erkek = akıl varsayımı)
2. akıl, insanlık ve kültür alanının doğa alanından üstün olduğu varsayımı ( Aklın üstün olduğu varsayımı)
3. İnsan ya da kültür alanının onu doğanın karşısına koyan bir dizi ikici varsayım açısından kavramsallaştırılması ( ikici varsayım)

Her iki dizinde toplumsal cinsiyet varsayımına denk düşmekte ve her biri üç bölümden oluşmaktadır. Feminizmin ulaşacağı en gelişmiş biçimini neden eleştirel ve ikicilik karşıtı bir ekofeminizm olduğunu açıklamaya yardımcı olur. Eşitlikçi olmayan elitlikçi feminizm bu iki varsayım dizisi içinde sadece ilk maddeyi ( A – I) ret ettiği ama her bir dizinin doğayı aşağı görüp ikici bir biçimde tanımlayan sonraki varsayımlarını kabul ettiği görülebilir. Bu da, liberal feminizmin, özel bir kadın – doğa fikrini, geleneksel kadınlık ve kadınların gerçek anlamda insanlıktan dışlanmasını reddeder. Sadece kadınları doğa alanından koparmak istemesidir. Bunu yaparken de ne doğa alanın aşağı olduğu varsayımını ne de eril insan modelin öne çıkaran ikinci varsayımları sorgular.

Aklın dışladıkları birden çoktur ve toplumsal cinsiyetin dışladıklarına indirgenemez. Yine de toplumsal cinsiyet önemli bir rol oynar. Çünkü toplumsal cinsiyet idealleri özellikle akıl ideallerini barındırır. Ve erkekler için evrensel olduğu iddia edilen erkek idealleri çoğu zaman efendinin sekin erkek kimliğine başvurur.

Batı kültüründe toplumsal cinsiyet özelliklerinin kutuplaştırılması ikici bir yorumun ortak ya da köprü niteliğindeki özeliklerin bu tür kavramsal kurgular sayesinde nasıl görmezden geldiğinin, gözden düşürüldüğünün ve ya düpedüz ortadan kaldırıldığının iyi bir modelini teşkil eder. Feministlerin gözlemlediği bir toplumsal cinsiyet özelliklerinin örtüşme olanağının ortadan kaldıran katı kalıplar şeklinde bölünmesi bu tür bir kutuplaşmaya örnektir. Erkekler etkin, entelektüel, bencil, rekabetçi ve egemen olarak tanımlanırken kadınlar bunları tamamlayacak özelliklerle edilgen, sezgisel, özgeci, besleyip büyütücü ve itaatkâr olarak tanımlanır. Bir tarafın bir özelliği diğer tarafta kendini eşleyip tamamlayan özelliği hem dışlar hem de ona mantıksal olarak gereksinim duyar.

Ataerkilliği özel toplumsal kurumlarla, tarihsel dönemlerle veya coğrafi bölgelerle sınırlandırmak, farklı toplumlarda çeşitli biçimlerdeki toplumsal ilişkiler arasında bir dereceye kadar ayrım yapmayı mümkün kılsa da çok basit analitik bir araçtır. Örneğin, birçok toplumda bazı kadınların, diğer kadınların yanı sıra en azından kimi erkekler üzerinde de gücü olması gereğine yer vermez. Ayrıca belirli durumlarda kadınların baskı altında tutulmasını diğer toplumsal baskı ve bölünmelerle iç içe olduğu ve bunlara eklemlendiği gerçeğini de dikkate almaz.

Farklı ontolojik temelleri ve söylemleri olsa da toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıf kavramları somut toplumsal ilişkiler içinde birbirinin içine girmiştir. Ve birbirleri tarafından eklemlenmektedir. Bunların hiçbiri diğerine ek olarak düşünülmez. Ve soyut bir şekilde öncelik kazanamaz. Ataerkillik kavramının ifade ettiğinin aksine kadınlar genellikle sadece pasif alıcı ve toplumsal alıcı ilişkilerinin belirlenmesine katılmayan konumunda değillerdir. Daha da önemlisi, aynı toplumda belli bir zamanda her kadın aynı şekilde, aynı ölçüde baskı altına alınmamış veya boyun eğdirilmemiştir.

KAYNAKÇA

1.Feminist Tarih Yazımında Sınıf ve Cinsiyet; Leonore Davidoff; İletişim Yayınları, İstanbul 2002
2.Cinsiyet ve Millet; Nira Yuvaldavis, İletişim Yayınları, İstanbul 2003
3.Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi; Tom Bottomore, Robert Nisbet; Ayraç Yayınevi, Ankara 2002
4.Paradigma Felsefe Sözlüğü; Ahmet Cevizci, Engin Yayıncılık, Ekim 2002 İstanbul
5.Feminizm ve Doğaya Hükmetmek; Val Plumwood, Metis Yayınları, Ağustos 2004