Kullanıcı Girişi
Özel Menünüz
Köxüz'den Yazılar'a Katıl
height=26 width=120 alt="Google Groups">
|
| Koxuzden-Yazilar'a katıl |
| Bu Grubu Ziyaret et |
Syndicate (site map)
Çatı Partisi Tartışmaları
Son Kitaplar
Son Bloglar
Yazılara Son Yorumlar
Son İktibaslar - Basından Seçmeler
- ŞİÖ’den Rusya’ya destek çıktı
- Demokratikleşme için şart - Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Kemal Bülbül
- Aslolan işkenceye toleransmış/ Taraf
- AKP demokrasiye gitmek için bir imkân değildir-Ertugrul Kürkcü Ropörtaji
- Avrasya Koridoru: Boru Hattı Jeopolitiği ve Yeni Soğuk Savaş - Michel Chossudovsky
Son Haber Derlemeleri
- Güngören Saldırısı ve Failleriyle İlgili Haberler Derlemesi (Haberci)
- 02.08.2008 - 40. Yılında 1968 Hareketi İle İlgili Yazılar (Haberci)
- 02.08.2008 - Yüzüncü Yılında 1908 Devrimi İle İlgili Yazılar (Haberci)
- 29.07.2008 Tarihli Gazetelerin Yazarlarının Güngören'deki Patlama İle İlgili yorumları (Haberci)
- 27 Temmuz 2008 Tarihli Gazetelerin Köşe Yazarlarından Ergenekon Üzerine Yorumlar (Haberci)
Forumlara Son Yazılar
Son Çağrı, Duyuru ve Bildiriler
Son Belgeler
Maille En Çok Yollananlar
En Çok Okunan Yazılar
Bugün:
Tüm zamanlar:
Avrupa Futbol Şampiyonası Vesilesiyle Uluslar, Spor ve Futbol Üzerine

Bu günlerde Avrupa Futbol şampiyonası tüm dünyamızı kuşatmış bulunuyor. Politika yorumcuları bile artık futbol yorumculuğuna doğru bir metamorfoz geçiriyor.
Bu konuda yazılan, çizilen ve konuşulanlara bir de başka açıdan, alışılmamış bir açıdan bakma konusunda ipuçları veren ve geçen Dünya Kupası sırasında yazılmış aşağıdaki yazıyı yeniden yayınlamak iyi olacak.
Elbet zaman olsa bu Kupaya ilişkin gözlemlerle geçen Dünya Kupası’nda yazılanları kontrolden geçirmek ve geliştirmek gerekir. Ama buna zaman bulunup bulunmayacağı bilinmiyor.
Ne var ki, gerekli yaklaşımlar ve kavramsal araçlar aşağıdaki yazıda bulunuyor. Biraz kafa yormakla herkes gerisini getirebilir.
Demir Küçükaydın
27 Haziran 2008 Cuma
Dünya Kupası’nın Düşündürdükleri
Almanya’da bir festival havası var. Sadece futbol maçlarının yapıldığı şehir ve stadlar değil, her yer bir festival görünümünde. Her şehirde bir veya birkaç yere, büyük ekranlar, bu ekranların civarına içecek, yiyecek ve hatıra eşyası satan sergiler kurulu. Ama sadece bu kadar da değil. Neredeyse, her lokanta, her Kneipe (İngilizlerin Pub’u ya da Fransızların Cafe’sinin Almanya’daki karşılığı denebilir), hatta her büfe de, genellikle bir Televizyon ekranı koyuyor içeriye veya önüne. Bütün arabalarda, evlerde başta Alman bayrağı olmak üzere bayraklar, yine aynı “ulusal renkler” ile boyanmış yüzler, T-Shirt’ler, şapkalar.
Bu sadece Almanya’da böyle değil, neredeyse bütün ülkeler, dünyanın her yerindeki insanlar çeşitli derecelerde benzer bir havanın içinde. Her yerde neredeyse temel konuşma konusu bu. Bu atmosferin dışına çıkmak mümkün değil.
Biraz kafa yormanın zamanıdır.
Uluslar ve Globalleşme
Ulusçular ulusun ne olduğunu tanımlamaya çalışırlarken, bunların içinde bir eğilim, ulusların tarihten geldiğini, unutulmuş ve uyutulmuş ulusal bilincin uyandırılması gerektiğini söylerler. Bu, ulusların tarihten geldiği iddiası, daha ziyade daha gerici ulusçuluğun bir alameti farikasıdır.
Nispeten daha demokratik ulusçular ise, tarih ve geçmişten ziyade, fiziksel ya da kültürel özelliklerden ziyade, geleceğe yönelik bir tanımda yoğunlaşırlar, ortak bir ülkü birliğinin bir ulusu ulus yaptığını söylerler.
Bunların yanı sıra, ortak bir kaderin ve yaşantının da bir ulusu ulus yaptığını söyleyen bir ekol daha vardır özellikle “Avusturya Marksizmi” kökenli.
Tabii bir de bunların hepsini birden veya çeşitli kombinasyonlarını bir ulusun, ulus olmasının koşulu olarak (bunun en tipik örneği Stalin’in ulus tanımıdır) getirenler de vardır.
Bu “teori” ve bu kriterlerin hiç birisi nesnel olarak ulusun ne olduğunu anlatmazlar.
Çünkü bunların hepsi, “ulusal olanın politik olanla çakışması” gerektiğini kabul etmiş; veya bunda bir sorun görmeyen ulusçulardır. Çünkü ulusçuluk “Ulusal olanla politik olanın çakışması” anlayışına dayanmak ve savunmaktan başka bir şey değildir. Aslında onların ulusun n olduğuna ilişkin söyledikleri, ulusun ne olduğu değil, o “ulusal olanın” neyle tanımlanacağıdır.
Yani, bütün bu ulus tanımlarını yapanlar ulusçulardır. Ulusun ne olduğuna ilişkin farklı teoriler olarak ortaya konan tanımlar, aslında farklı ulusçuluklardır. Yani ortadaki farklılıklar farklı ulus tanımları değil, farklı ulusçuluklardır.
Onlar ulusun tanımını ve ulus olmanın kriterlerni koyduklarını söylerlerken ulusun ne olduğunu bizlere açıklamış olmazlar ama farklı ulusçulukların ne olduğu hakkında, bizlere açıklanması gereken zengin bir malzeme sunarlar.
Farklı ulus tanımlarının farklı ulusçuluklar olduğu kavranınca bu farklı tanımların var oluş nedenlerini anlamak da kolaylaşır.
Ve o zaman sorular şöyle sorulabilir: “Niçin ulusu şu veya bu şekilde tanımlayan ekoller vardır ulusçular içinde? Niçin şu veya bu kriter ulusun tanımı olarak getirilmektedir?”
Soru böyle sorulunca, yani farklı ulusçulukların niye var olduğu ve ulusu öyle tanımladığı araştırılınca, bunun ardında tam da Marks’ın dediği gibi, üretim ilişkileri ve bu ilişkiler içinde var olan konumu ve çıkarı farklı grupların (sınıfların) çıkar, karakter ve eğilimleriyle karşılaşırız.
Çok kaba hatlarıyla, ulusu insan haklarına, ülkü birliğine dayalı; geçmişle değil, gelecekle, amaçla tanımlayan ulusçulukların nispeten demokratik ulusçuluklar; “Tarih”le, “Kültür”le (dille, dinle, soyla, ırkla vs.) tanımlayan ulusçulukların gerici ulusçuluklar olduğu söylenebilir. Elbette bu iki temel biçim arasında bir çok gri tonu bulunmaktadır.
Avusturya Marksizmi’nin ortak yaşantı ve kader birliği kriteri ise, şu veya bu şekilde bir ulus bir kere oluştuktan sonra ortaya çıkar. Yani kader ve yaşantı birliği ulusu yaratmaz, ulus bir kere ortaya çıkınca, kader ve yaşantı birliği oluşur. Avusturya Marksizmi’nin sorunu, ulusun ve ulusçuluğun sonucu olarak ortaya çıkan bir görüngüyü, onun bir kriteri gibi ele almasındadır.
Ulus demek, her şeyden önce, politik olanın, yani devletin tanımlandığı “şey”dir. Bir devlet bir kere ortaya çıkınca; veya devleti olmasa bile bir kere bir devlet için, kendini bir ulus olarak tanımlayan bir grup ortaya çıkıp da bunun için mücadeleye başlayınca; bu ulus nasıl bir tanıma dayanmış olursa olsun, bir ortak yaşantı ve kader birliği başlar. Başlangıçta bütünüyle, politik bir hedef olan, imajiner olan, fiili bir gerçeklik olarak görünmeye başlar.
İnsanlar okullarda aynı kitapları okurlar, aynı dili ve yazıyı öğrenirler; aynı vergi sistemi, aynı idari sistem, aynı sınıf ilişkileri içinde yaşarlar, aynı devletin ordusunda askerlik yaparlar, aynı müzikleri dinlerler. Bir süre sonra, bu ortak yaşantı ve kader, ortada gerçekten, tıpkı sınıflar gibi, hatta sınıflara göre çok daha net ve açık olarak görülebilen ulus diye bir “şey” olduğu, bunun tamamen doğal bir şey olduğu; başka bir var oluşun mümkün ve tasavvur edilebilir olmadığı fikrini ortaya çıkarır.
Ve bu korkunç bir yanılsamaya yol açar. Aslında bu yaşantı birliğini, kader birliğini (ulusu) yaratan devletin, politikanın kendisi iken; sanki devleti ve politik olanı yaratanın o ortak bir kaderi ve yaşantıyı paylaşan topluluk (ulus) olduğu görüşü yayılır.
Böylece ulusu ulusçuların yarattığı; ulusların ulusçular olduğu için var olduğu gerçeği; kendi zıddı biçiminde görünür. Ortada bir ulus olduğu için ulusçuların da var olduğu biçiminde görülür.
Bu nedenle, ulusu nesnel olarak belli kriterlerle tanımlama yolundaki her girişim, aslında bütünüyle kendi zıddı biçiminde ortaya çıkan görünümden hareket ettiği için metodolojik olarak idealizmle damgalıdır.
Yani ilk bakışta ulusu, tıpkı sınıflar gibi nesnel kriterlerle tanımlama girişimleri, çok materyalist görünmelerine rağmen, aslında düşüncenin varlığı belirlediği bir anlayışı hareket noktası yapmış olurlar; yani ulusçuların ulus anlayışlarını, ulus tanımları olarak kabul etmiş olurlar.
Klasik Marksist felsefe’nin terminolojisiyle ifade edersek: Bir zamanlar Tanrı’nın üstlendiği işlevi, (yani Tanrı’yı insanların değil; Tanrının insanları yarattığı anlayışı; varlığın düşünceyi değil; düşüncenin varlığı belirlediği anlayışı; nam-ı diğer: felsefi idealizm) Ulus üstlenir ve Tanrı ulus olarak ölünden sonraki bin dirilişe (Basübadelmevt) uğrar.
*
Her neyse, konumuz bu değil. Şu uluslara ilişikn olarak “Avusturya Marksizmi” namlı ulusçuluğun “ortak yaşantı ve kader birliği” kriterine dönelim.
Bir an için, birer ulusçu olalım ve ulus olmanın en temel ölçülerinden birinin ortak bir yaşantı birliği, kader birliği olduğunu var sayalım. Bunu kontrol edelim.
Bu günkü dünyada, bu günkü globalleşme çağında, bu kriterin büyük ölçüde aşındığı görülmekte. Çünkü bütün dünyada, milyarlarca insan, aynı fabrikadan çıkmış televizyon ekranlarından aynı programları, aynı maçları izliyor; aynı sahneleri görüyor; aynı atmosferler içinde yaşıyor.
Bu Dünya Şampiyonası, olimpiyatlar, savaşlar, büyük felaketlerde özellikle çok netleşiyor.
Örneğin Türkiye’de bir zamanlar, geçmişte yaşanmış bir “Erzincan Zelzelesi” vardı. Bu Türkiye’de yaşayan insanların ortak hafızasına kazınmıştı. Türk ulusunun ortak yaşantı ve kader birliğini yaratan bir olay olarak görülebilirdi. Ama son Tsunami örneğin, neredeyse tüm uluslardan herkesin ortak hafızasına aittir.
Yani ulusun “din” gibi değil de “sınıf” gibi nesnel olarak kriterleri sıralanabilir nesnel bir “Şey” olduğu düşüncesine yol açan, “ortak kader ve yaşantı birliği” bile, kökünden sarsılmaktadır.
Evet hala devletler belirlemektedir politik gelişmeleri, hala devletlerin bayraklarını asmaktadır insanlar, ama herkesin “kendi” devletinin veya ulusunun bayrağını asması olayının kendisi bir ortak yaşantıdır.
Bu ortak yaşantı aynı devletin (ulusun) takımı kazandığı veya kaybettiğinde o ulustan olanların duyduğu sevinç veya üzüntüden daha az önemli değildir. Bir ulusun içinde bile, farklı takımları tutanlar kazanç veya kayıplarda benzer farklılıklar yaşarlar. Bu farklılıklar dünya çapında bir ülke ölçüsündeki kazanan kaybedenlere benzetilebilir.
Bu “gerçek zamanda” (bu “gerçek zamanda” kavramının kendisi bile dünya çapında bir zaman ve an kavrayışına, dolayısıyla globalleşmeye bağlıdır) herkesin aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri yaşadığı dünyada, “ortak yaşantı ve kader birliği”, artık ulusal sınırları çoktan parçalamış bulunmaktadır.
O halde, gören göz için, bu futbol şampiyonasının bir kere daha ortaya çıkardığı bir gerçek var, sadece ulusçuluk değil; ulusların kendisi, yani ulusal devletlerin kendisi, üretici güçlerin bu günkü gelişmişlik düzeyinde insanlığın var oluşunun ve mutluluğunun önündeki en büyük engeldir.
Mücadele, bütün dünyada, bizzat uluslara, ulusal devletlere karşı olmalıdır. Ulusların ve ulusal devletlerin kendisini akıl ve mantık dışı; yıkılması gereken en büyük ve acil sorun olarak görmeyen her politik proje gericilikle sonuçlanmaya mahkumdur.
Dünyada sosyalizmin ve sosyalistlerin entelektüel güçlerini, canlılıklarını, perspektiflerini yitirişinin temelinde uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleyi gündemin başına koymamak bulunmaktadır.
Sosyalistler sadece özel mülkiyete saldırıyorlar, ama esas politik iktidarı elinde bulunduran ve özel mülkiyet kadar insanlığın önünde bir engel oluşturan uluslara ve ulusal devletlere hiçbir saldırıları yok. Hatta aksine, “Emperyalizme karşı” ulusları, ulusal devletleri, sınırları savunuyorlar. Hem de en gerici biçimindekileri bile.
Gören göz için, bu Dünya Futbol Şampiyonası, bir tek dünya cumhuriyeti için, yani insanların dili, dini, etnisi, soyu, sopu, oturduğu yer ne olursa olsun eşit olduğu; eşitliğin ulusların ve devletlerin yurttaşlarıyla sınırlı olmadığı ve onlarla dolayımlanmadığı sınırsız ve ulussuz bir dünya için maddi koşulların çoktan oluştuğunu; olgunlaştığını, hatta çürümeye yüz tuttuğunu gösteriyor.
Sol Neden “Ofsayt”ta?
Almanya’da yapılan futbol şampiyonasının, sırf bir ortak yaşantı ve kader birliği bağlamında bile nasıl ulusların kabuğuna sığmadığını ve onu aşındırdığını önceki yazıda ele almıştık.
Bu gün dünyadaki her hangi bir soruna yaklaşırken, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusların (en demokratik tanımlanmış ulusların bile) insanlığın kurtuluşu önündeki en büyük engel ve fiili bir ırkçılık anlamına geldiğini kavramayan her politik parti veya hareket, birden bire kendini en kötü gericiliğin destekçisi olarak bulur.
Çünkü böyle yaklaşmadığınız sürece, dünyayı ve ondaki politik gelişmeleri anlama ve onlara karşı bir politik tavır ve program geliştirme şansınız olmaz.
Çünkü soruna böyle yaklaşmadığınız sürece, bu gün dünyaya egemen olan ulus devletlerin ırkçı bir sistemin araçları olduğunu göremezsiniz. Yani ırkçılığı bir tehlike olarak görürsünüz, yeryüzü ölçüsünde zaten var olan bir sistem olarak değil.
Çünkü böyle yaklaşmadığınız sürece siz bir ulusçulusunuzdur; insanların değil ulusların eşit olduğu insanların ancak uluslar aracılığıyla eşit olabileceği gibi bir yaklaşıma sahipsiniz demektir.
Sosyalistler insanların her hangi bir ulus dolayımıyla değil, doğrudan eşit hakları olduğu bir düzen için mücadele etmeyi bayraklarının en başına yazmak zorundadırlar. Yani, Türkleri, Almanları, Amerikalıları, Türk, Alman, Amerikan uluslarına karşı savaşmaya; Türk, Alman, Amerikan olmaktan çıkıp İnsan olmaya çağırmalıdırlar. İnsan ise, ancak, politik olanı ulusal olanla tanımlamamış bir dünya cumhuriyetinde olunabilir. Hem insan, ham de Türk, Alman, Amerikan vs. olunamaz.
Bu günkü sistem Türklerin, Almanların, Amerikalıların, İnsanlar üzerindeki diktatörlüğüdür.
Sosyalistlerin görevi, İnsanların Türkler, Almanlar, Amerikalılar üzerindeki diktatörlüğünü kurmaktır.
*
Sorun şudur: politik olan neye göre tanımlanacaktır? Şu veya bu biçimde tanımlanmış bir ulusa göre mi, İnsan’a göre mi?
Biri ulusal devletler, dünyanın sınırlar ve devletlerle bölünmesi, diğeri dünya cumhuriyetidir; sınırların ilgasıdır.
Demokratik bir cumhuriyet ancak, İnsanların, Türkler, Almanlar, Amerikalılar üzerindeki bir diktatörlüğü olarak var olabilir.
Ki bu aynı zamanda “Proletarya Dikatörlüğü”nün kendisidir.
“Proletarya Diktatörlüğü” ancak İnsanların bir diktatörlüğü olarak var olabilir. Bir “proletarya diktatörlüğü”, Sosyalist Türk, Alman, Amerikan devletleri olarak, yani bir ulusal devlet olarak, var olamaz.
Bizzat Marks bunu belirtmişti. Marks, Proletaryanın burjuva devlet cihazını sınıfsız topluma gidişte kullanamayacağını söylemişti.
Ama bu Burjuva devlet cihazının en temel özelliği ve kriteri, yani bu devlet cihazının ulusal olduğu, yani politik olanı ulusal olana göre tanımlayan bir cihaz olduğu, dolayısıyla böyle bir cihazın sınıfsız topluma gidişte kullanamayacağı çıkarsamasını yapamamış, temeldeki sağlam önermesini mantık sonuçlarına götürememişti. Daha Komünist Manifesto’da bile ulusal sınırların tıpkı özel mülkiyet gibi üretici güçlerin önünde bir engel olduğunu belirtmiş olmasına rağmen.
Sosyalist devrim her şeyden önce İnsanların uluslara karşı bir savaşı olmak zorundadır.
Dünyanın sorunlarına böyle bakmadıkça, dünyadaki hiçbir soruna karşı bir politika ve program geliştirilemez.
Ve bir anda politik olarak “ofsayt”a düşülür.
*
Örneğin, Avrupa Birliği, ulusçu bir bakış açısından, gerici ulusçuluktan kurtulma, onu aşma gibi görülebilir. Türkiye’de bol bol görülebilecek, “Avrupa Ulusu Devleti aşıyor” övgüleri hatırlanabilir.
Ama Ulusun ne olduğunu kavramış ve ulusların, NASIL TANIMLANIRSA TANIMLANSIN (yani demokratik veya gerici ulusçuluğa göre tanımlanmış olsunlar fark etmez), insanlığın kurtuluşunun önündeki en büyük engel, bütün sorunların başı olduğunu düşünen biri açısından, yani bir Devrimci Marksist açısından, yani İnsan açısından, Avrupa Birliği, en gelişmiş biçimiyle bile (Yani Amerika Birleşik Devletleri gibi bir Avrupa Birleşik Devletleri olması durumunda ve Avrupalılığı sırf teritoryal olarak, (bir toprak parçasıyla) tanımlaması hiçbir kültürel ve tarihsel gönderme yapmaması durumunda bile), ulus devletin aşılması değil; kendini Avrupa denen toprak parçasıyla sınırlamış; ulusu yere göre tanımlayan ve bu topraklar dışında kalan insanları her türlü haktan yoksun kılan, yeni bir ulus devletin kurulmasıdır.
Yani bugünkü dünyada ilerici değil, gericidir. Çünkü, Avrupa Birliği, insanlığın büyük bölümünü dışlamakta; ömrünü doldurmuş olan, ulusları ve ulusal sınırları yaşatmaya çalışmaktadır.
Ama Sosyalistler ya da İnsanlar için sorun, tıpkı Türklüğü (Amerikalılığı, Almanlığı vs.) yok etmek olduğu gibi, Avrupalılığı da yok etmektir.
Avrupa’ya girip girmemenin doğru veya yanlış olduğunu Türkler veya Avrupalılar tartışır veya tartışabilir.
Ama Sosyalistler ya da İnsanlar için tartışma Türklüğün ve Avrupalılığın nasıl yok edileceği noktasındadır ve öyle olmak zorundadır. “Sosyalist”lik ya da “İnsan”lık, Türklük ve Avrupalılık ile bir arada bulunamaz ve uzlaşmaz. Birinin olduğu yerde diğeri var olamaz. İnsanlar, Türk veya Avrupalı olamaz, Avrupalı veya Türkler de İnsan olamaz.
Aynı şekilde bir sosyalist bir Türk, bir Alman veya Avrupalı olamaz; Sosyalist ancak İnsan olabilir; tersinden bir Türk, bir Alman veya bir Avrupalı da bir Sosyalist (veya İnsan) olamaz.
Ancak uluslara karşı mücadeleyi gündeminin başına koymuş, tüm insanları uluslar, ulusal devletleri ve ulusal sınırları yıkmaya çağıran bir hareket, bu gericiliği görebilir, teşhir edebilir ve ona karşı mücadele edebilir.
Avrupa Birliği karşısında, solun temel açmazı tam da budur. Bütün dünyada, ulus perspektifinin ötesine gidememiş sol, Avrupa Birliği sorununa hiçbir çözüm önerememektedir örneğin. Bir ülkede sol Avrupa Birliği’nden yana iken diğerinde karşıdır. Avrupa Birliği’ne karşı olanlar genellikle, en tutucu ve gerici milliyetçilerle, bürokratik ve askeri oligarşilerle; yana olanlar globalizm hayranlarıyla, liberallerle yan yanadır.
Ama eğer bu günkü en demokratik biçimiyle bile ulusal devletin artık yeryüzü çapında ırkçılığın bir aracı olduğu gerçeğinden yola çıkıyor ve insanları uluslara ve ulusal devletlere karşı bir savaş çağrısı yapıyorsanız; Türkleri, Almanları, Fransızları, Rusları, Amerikalıları ya da Avrupalıları, Türklüğe, Fransızlığa, Amerikalılığa, Rusluğa, Amerikalılığa, Avrupalılığa karşı savaşa, Türklüğü, Almanlığı, Avrupalılığı, Amerikalılığı bırakıp İnsan olmaya çağırıyorsanız, hiç de yukarıdaki gibi açmazlar içinde kalmazsınız.
Aksi takdirde bu ırkçı sistemi yaşatma ve pekiştirme yönündeki yaklaşımları bir ilerleme ve demokratikleşme olarak görürsünüz.
*
Tam da bu Dünya Futbol Şampiyonasının yapıldığı günlerde, Der Spiegel dergisi, Yeni Uluslar Göçü, “Yoksulların Akını” kapağıyla bir sayı yayınladı. Konu, “yoksul ülkelerden insanların zengin ülkelere kapağı atma”larıydı.
Dikkat edilsin, bizzat bu başlığın kendisi Irkçı’dır. Ama bu ırkçılığı, bir Alman, bir Türk, bir Avrupalı’nın görmesi mümkün olmadığı gibi, bizzat onlar bunu yaratırlar ve savunurlar.
Çünkü, bir Alman; bir Türk, Bir Avrupalı, bir “Yeni uluslar göçü”nden, yoksulların bir “akın”ından söz edebilir ve edecektir.
Ama tüm insanların eşitliğini, bırakalım gerçek ekonomik eşitliğini, yani kapitalizmin ilgasını bir yana, formel, hukuki eşitliğini, savunan bir İnsan için, bu ulusların “akın”ı, yoksulların kapatıldıkları “Bantustan”dan , “Rezervat”tan, hapishaneden firarı; o hapishanenin ve duvarların dışına kaçma, o duvarları bilinçsiz bir yıkma çabası olarak görülür.
Ulusçuya, yani bir Türk, Alman veya bir Avrupalıya, bir saldırı, bir “akın” olarak görülen, İnsan’a bir öz savunma, hapisten bir firar olarak görülür.
Ulusçu bu akını durdurmaya çalışır. Yumuşak ulusçular, üçüncü dünyaya daha fazla yatırım yaparak ve yardım ederek bu akını azaltalım der, sert ulusçular, yeni ve daha sağlam engeller çıkaralım duvarlar örelim der. Farklı yöntemlere rağmen ikisinin de muradı aynıdır: “Akın”ı durdurmak!
Ama bir İnsan’a (bir Sosyalist’e), bu aynı hareket, uluslara karşı, ulusal sınırlara karşı bilinçsiz, kendiliğinden ve bireysel bir direniş olarak görünür; insanların kapatıldıkları “Bantustan”dan, “Rezervat”tan kurtulma cabası olarak görülür.
İnsan’ın sorunu (Sosyalist’in sorunu), bunu engellemek değil, bunun bütün duvarları yıkan bir sele dönüşmesini; ulusal sınırlara karşı dünya çapında bir harekete dönüşmesini sağlamaktır.
İnsanlar veya sosyalistler, hapishanenin veya duvarın dışına bireysel ya da toplu kapağı atma girişimlerini, duvara ya da hapishaneye karşı, onları yıkmak için bir sosyal harekete çevirmeye çalışır ve bu hareketlerde böyle bir sosyal devrimci hareketin tohumunu görür.
*
İşte soruna böyle bakmayan; İnsan değil; Türk, Alman, Fransız, Avrupalı veya Amerikan olan sol, kendini “out side”da (“ofsayt”da) bulmaktadır. Bu son dünya kupası maçlarında Almanya’da açıkça görüldü.
Alman solu, (tam da “Alman solu” olduğu için zaten), kendisini hep klasik Hitler tipi, ırkçı milliyetçiliğin zıddına göre tanımlamış, refleksleri ona göre oluşmuştur.
Belki dünkü dünyada bu tavır bir ölçüde sol bir duruş için yeterli olabiliyordu ama bu günkü dünyada, artık bu klasik ırkçı milliyetçiliği hala baş düşman olarak görmek ve ona göre refleksler göstermek, aslında var olan gerçek ırkçı sistemi gözlerden gizleme ve hatta bu ırkçı sistemi pekiştirme girişimlerini olumlama olarak görmeye yol açmaktadır.
Bütün sol, Alman milli takımının başarılarında, klasik ırkçı faşistlerin sokağa çıkacağını; klasik ırkçılığın tekrar legalite kazanacağını düşünüyordu.
Ama tam aksi oldu, bütün basın Almanların da diğer uluslar gibi kendi bayraklarıyla başka ulusları hor görmeden ve aşağılamadan övünmeye hakları olduğunu, ve işte tam da bu dünya kupasında bunun gerçekleştiğini; artık uygar bir ulus olarak hala geçmişin yüküyle bayraklarını açmaktan utanmamaları gerektiğini yazdı.
Gerçekten de, başka ülkelerin bayrakları da Almanya’da her yerde dalgalandı, kimse onlara karşı bir saldırıda bulunmadı. Aksine, güvenlik görevlileri başkalarının da kendi bayraklarını sallama özgürlüğünü garanti altına aldı. İlk başlarda klasik ırkçı faşistlerin yaptıkları bir iki girişimde polis son derece sert davranarak onlara gereken mesajı verdi.
Ve bütün bunlar olunca, sol birden bire kendisini silahsızlanmış buluverdi. Ya da “ezberi bozuldu”
*
Bunu belki gözlerden kaçmış küçük bir olayda görelim.
Hamburg’ta Sternschanze (“Yıldıztabya” diye çevrilse pek de yanlış olmaz) diye bir semt vardır. Genellikle eski evlerin bulunduğu, yabancıların, solcuların ve öğrencilerin yoğun yaşadığı bir semttir. Hatta burada solcuların işgali altında bulunan eski bir Tiyatro binası vardır ve buna “Kızıl Flora” denir.
Bu semtte, son dört beş yılda, dünyanın bütün metropollerinde görülen bir değişim başladı. Bütün dünyada, Yuppie’ler genellikle, eski solcuların, yabancıların yaşadıkları; daha rahat bir atmosferi olan semtlere yerleşmektedirler. Aynısı burada da oldu. Genellikle medya alanında çalışan veya nispeten iyi bir geliri ve işi olan, genç, politikaya ilgisiz Yuppie’ler bu semte dadandılar ve oradaki yerleri mekanları yaptılar.
Artık o eski partal giysili solcular yoktu, ya da azınlığa düşmüşlerdi: iyi bakımlı, giyimli, anlamsız yüzlü genç bir kitle doldurmaya başladı orayı.
Dünya Kupası vesilesiyle de bütün Kafe’ler önlerine birer televizyon ekranı koydular. Havalar da güzel gidince, maç saatlerinde bu kitle iğne atsan yere düşmez biçimde maçları izledi. Yüzlerini boyayanlar, formalar, takma saçlar vs. hasılı o televizyonlarda görülen tipik bir maç seyircisi görünümü ortalığı kapladı. Bir karnaval, bir festival havası ortalığı sarıyordu.
İşte, Alman milli takımının bir maçında, solcuların işgali altındaki “Kızıl Flora”dan, maç esnasında klasik Alman ırkçı milliyetçiliğine karşı, kocaman hoparlörlerle bir propaganda ve sabotaj yayını başladı.
Kafelerin önüne oturmuş maç seyreden binlerce karnaval havasındaki kitle önce biraz mırıldandı ama sonra bu yayını duymazdan geldi, ciddiye bile almadı. Hele Almanya golü attıktan sonra Alman bayraklarıyla güle oynaya eğlenmeye başladı. Başkalarına karşı bir saldırganlık görülmedi. Hatta diğer uluslara göre daha ölçülü ve dikkatliydiler, başkalarını rencide etmemeye özel bir dikkat de gösteriyorlardı.
Bu propaganda-sabotaj yayını sadece coşkunun gürültüsü içinde yok olmadı; aynı zamanda absürdleşti. Çünkü o kendini, klasik ırkçı, Hitler selamlı kaz adımı yürüyüşlü bir milliyetçiliğe karşı hazırlamıştı, karşısına çıkan rengarenk boyalar içinde şarkı söyleyen, diğerlerine saldırmayan, kendisini de diğerleri gibi gören, bütün ulusların milliyetçiliği gibi bir milliyetçilikti. Hatta onlardan daha ölçülü, anlayışlı ve toleranslı bile denebilir.
Ama bu “out side” durumunu daha da pekiştiren olgu da şuydu: Almanya’da yaşayan Siyahlar, Türkler ve yabancılar da ellerinde Alman bayraklarıyla, daha fazla Alman olduklarını kanıtlamak (ve kabul edilmek için) için Almanlardan daha büyük çoşku ve ekstra bir gösterme çabasıyla Alman milli takımının zaferini kutluyorlardı. Hatta muhtemelen Türk gençleri olan yabancı görünümlü gençler, koca bir tır kamyonunu tam da “Kızıl Flora”nın karşısına getirmişler onun üstüne çıkmışlar ve üzerinde kutluyorlardı. Sonra polis geldi, ve tırın tepesi tehlikeli olduğundan gençleri oradan indirdi.
Tarih’in garip alayı ve “ofsayd”ın en açık görünümüydü bu: Bir zamanlar polis o “Kızıl Flora”ya saldırmak için gelirdi, şimdi “Kızıl flora”nın önünde, Alman milli takımının zaferini kutlayan yabancı gençlerin kutlamayı fazla aşırıya vardırmamaları için geliyordu.
Diyalektik ebedi hükmünü icra ediyordu. Dün doğru olan bu gün yanlış, hatta yanlış bile değil, “absürd” oluyordu.
*
Bu çok basit, sıradan, belki çok kişinin dikkatini bile çekmemiş küçük olaylar dizisi, klasik solun bu günün dünyasını anlamadığını ve ona söyleyecek bir sözü olmadığını; artık ciddiye bile alınmadığını, bir tehlike olarak bile görülmediğini bir kere daha belgeliyordu.
Irkçılığın bir tehlike değil gerçek olduğunu görmeden bu günkü dünyada bir politika üretmenin olanağı yoktur.
Ama ırkçılığın bir tehlike değil de bir gerçek olduğunu ise ancak İnsanlar görebilir, Türkler, Avrupalılar, Almanlar veya Amerikalılar değil. Onlar açısından her şey olağandır normaldir. Irkçılık, Der Spiegel’in kapağındaki “akın” sözcüğünde gizlidir.
Bu günkü dünyada, artık klasik ırkçılık bir tehlike değildir. Elbet bu ırkçılık vardır. Hele savaş sonrasını ve 68’i yaşamamış doğu Avrupa ülkelerinde bu ırkçılık vardır ve oldukça da güçlüdür, ama artık dünyadaki gelişmelere damgasını vuran bu değildir. Bu ırkçılığa karşı mücadele içinde hiçbir program ve perspektif geliştirilemez.
Bu günün ırkçılığı, çok kültürlü biçimiyle bile ulusal devletleri ve sınırları savunmanın ta kendisidir.
Globalleşme, tüm malların ve paranın serbest dolaşımına dayanmaktadır. Bu günün dünyasında, bir tek mal vardır bu serbest dolaşımdan yararlanamayan: İşgücü.
İşgücünün serbest dolaşımı, gittiği yerde eşit haklara sahip olması demek, ulusların, ulusal sınırların ve devletlerin ortadan kalkması demektir.
Kar oranlarını yüksek tutmak ve işçi sınıfını uluslara göre bölebilmek ve her ülkede burjuvaziyle ittifaka çekebilmek ancak ulusal sınırlar ve devletler sayesinde mümkün olmaktadır.
Globalleşmenin böylesine geliştiği bir çağda, klasik ırkçılık ne burjuvazinin yayılma hayalleri ne de kapitalizm için hiçbir avantaj sağlamamakta, aksine bir yük oluşturmaktadır. Bu nedenle, ulusal devletleri savunma, bir bakıma, burjuvaziyi klasik ırkçılığa karşı duruşa ve çok kültürlülüğe dayanan bir milliyetçiliği teşvik etmeye zorlamaktadır.
Burjuvazinin böyle bir sisteme doğru geçişi hem ülke içinde, hem dünyada ona daha geniş bir temel ve daha geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.
Elbette burjuvazinin bir milliyetçilikten diğer milliyetçiliğe geçişi; kaz adımlı Hitler selamlı milliyetçilikten; renkli ve karnaval havalı milliyetçiliğe geçişi, düz bir yol izlememektedir ve bizzat burjuvazinin içinde aynı zamanda bu iki milliyetçilik arasında bir çatışma da gerçekleşmektedir. Bu düz bir süreç değil, çatışmalı, gel gitleri olan bir süreçtir.
İşte son Dünya Kupası, Almanya’daki bu çatışmada, klasik ırkçı milliyetçiliğin, “çok kültürlü” milliyetçilik karşısında ciddi biçimde geri adım atmak zorunda kaldığı bir çatışmaydı aynı zamanda.
Solu out side’a düşüren de tam buydu. Onun bütün ezberi klasik ırkçı milliyetçiliğe göre şeillenmişti ve bizzat kendisi milliyetçiydi, çünkü sorunu ulusların kendisinde değil ulusçulukta görüyordu. Ulusçuluğu da onun en gerici biçimleriyle tanımlıyordu. Burjuvazininin bu gerici biçimden daha esnek biçimlere geçişi “Sol”u “out” yapıyordu.
Almanya’daki Dünya Kupasında bu çatışma da gelecek yazının konusu olsun.
06 Temmuz 2006 Perşembe
Futbol Şampiyonası, Alman Politikası ve Sol
Bu dünya futbol şampiyonasında Almanya dünya şampiyonu olamadı, finale kalamadı, üçüncülükle yetinmek zorunda kaldı, ama politik olarak bu şampiyonada en büyük başarı ve kazanç Alman burjuvazisinindir. Neden ve nasıl? Bunu göstermeyi deneyelim.
Son dünya kupası, Alman burjuvazisinin, klasik kana, soya dayalı ırkçı milliyetçilikten; artık günün ihtiyaçlarına cevap vermeyen ve bir yük oluşturan bu milliyetçilikten; globalleşmenin ve bir Avrupa Birliği oluşturabilmenin ihtiyaçlarına daha uygun düşen bir milliyetçiliğe geçişin dönüm noktası olduğu gibi; bu iki milliyetçilik arasındaki mücadelenin de bir sahnesiydi
Bu durumu iyi gözleyen, eski 68’li, bir zamanların hızlı “Anarşist”i, şimdilerde “Yeşiller”in teorisyen ve stratejlerinden, onların Avrupa işlerine bakan Daniel Con Bendit (bir zamanların “Kızıl Dany”si), son dünya Dünya Şampiyonasına Alman Milli Futbol takımını hazırlayan Klinsmann’ı kastederek, “o Yeşil-Kızıl koalisyonun yapamadığını başardı” (“yeşil” ve “kızıl” Alman politik kültüründe ekolojistler ve sosyal demokratların karşılığı olarak kullanılıyor.) anlamında sözler etti. Onu böylesine söz ettiren değişim nedir?
Bir çok sosyolog, yazar vs. bu şampiyona öncesi Almanya ile bu şampiyona sonrası Almanya’nın aynı olmadığını söylüyor ve bunda Alman Milli takımının antrenörü Klinsmann’ın işlevine dikkati çekiyor[1]..
Birkaç karakteristik haber, bu dönüşümün çapı hakkında bir karar verir.
Almanya’da büyüyen, Türkiye kökenli film rejisörü Fatih Akın, Hürriyet’de çıkan habere göre şunları söylemiş. Haberi 2 Temmuz Pazar günkü Hürriyet’ten okuyalım.
“Ödüllü Yönetmen Fatih Akın: Dünya Kupası Irkçılığı bitirir. (...) “İlk kez Almanya’yı tuttuğunu söyleyen Akın, “Almanya’daki Türkler milli maçlarda hep rakibi tutardı. Ama bu son dünya Kupası’nda bu değişti. (...) Bütün dünyadan misafirler geldi. Bu bir şok gibi oldu. Eğitim gibi bir şey oldu, iyi oldu. Irkçılık gidiyor.”
“Almanya’nın yediği gol üzülen, attığı golle havalara fırlayan Akın, tur sevincini kutladı.”
Alman medyasında, esas vurgu hep, artık bütün milletler gibi Almanların da kendi bayraklarından utanmamayı öğrendikleri ve onunla rahat bir ilişki kurabildikleri gibi noktalarda yoğunlaşıyordu. Ve hemen hemen bütün haber ve resimlerde genellikle Almanlar başka uluslardan insanlarla birlikte eğlenirken haber yapılıyordu. Maç dolayısıyla gelenlerle yapılan söyleşi ve haberlerde öne çıkarılan, ziyaretçilerin Almanlar hakkında hep kabız, aşırı ırkçı milliyetçi gülmez insanlar gibi yargıları olmasına rağmen burada bambaşka bir durumla karşılaşmış olmaları gibi noktalardı.
Bir de en çok Alman bayrağıyla Alman milli takımının başarıların kutlayan yabancılar, özellikle Türkler ve siyahlar göze batırılmaya çalışılıyordu. Hatta Türklerin Alman bayrağının kırmızı şeridinin ortasına ay yıldız koymaları özellikle öne çıkarılan haberler arasındaydı. (Buna gerici Türk milliyetçiliği, aynısının yarın Türkiye’de de olabileceği, yani Kürtlerin, yeşil, sarı ve kırmızının ortasına bir ay yıldız koyabilecekleri korkusuyla hemen karşı çıktı. Tabii Almanlarınkine koyulmasına temelden itirazı yok. Ona itirazı eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürebilir diye.)
Yani Fatih Akın’in tavrı, an azından yabancılar ve solcular yaygın olan genel bir eğilimin ifadesinden başka bir şey değil. Solcuların ve yabancıların önemli bir kısmı eski reflekslerin anlamının kalmadığını düşünüyor ve artık Alman bayrağından utanmamayı veya Almanya’yı tutmayı öğreniyor. Geçenlerde “Sol Neden “Ofsayt”ta?” yazısında anlattığımız ve tartıştığımız küçük sahneler, aslında genel bir eğilim ve dönüşümün tipik görünümleriydi.
Aslında bu yeni durum en iyi, bizzat PDS’in (Demokratik Sosyalizm Partisi) yıldızı olan, Gregor Gysi’nin aşağıdaki sözlerinde en açık biçimde yansıyor:
“Ulusal futbol takımları için Almanlar tarafından dışa vurulan ulusal gurur, Meclis sol grup başkanı Gregor Gysi’nin görüşüne göre, olumlu yurtseverliğin bir işareti. Gysi “Tageszeitung”a verdiği demeçte, Almanya’da genç kuşak arasında “Ana vatanlarına (Türklerde vatan ana metaforuyla, Almanlarda baba metaforuyla bağlantılıdır. Tam çevirisi “baba vatan” olurdu) karşı tamamen normal, kabız olmayan” bir ilişki gelişiyor ve bu dünya futbol şampiyonasını “biricik büyük bir şölen yapıyor” dedi. Buna karşılık, bizzat kendi kuşağının ise, “ulusal sorunla hastalıklı bir ilişki”si olduğunu ve bu nedenle yurtseverlik tartışmasında “ağzını kapaması” gerektiğini söyledi.
Gysi “Burada ilk defa, kendi ulusuna karşı bağımsız, kabız olmayan, normal bir ilişki oluşuyor” dedi. Eski PDS Başkanının argümanına göre, toplumda herkesin kendisini bütüne karşı sorumlu hissedebilmesi için, kabız olmayan ve normal bir ulusal bağ bir ön koşuldur. Gysi’ye göre, “sağ taraftaki Totaliter anti komünizm tıpkı solun bir kesimindeki totaliter anti nasyonalizm gibi bunu şimdiye kadar engelledi.”
Gysi partisinin bir bölümündeki ritualleşmiş “Almanya, bir daha asla!” parolasını da eleştirdi. “İnsan istemediği bir ulusu yönetemez” dedi. Bunun kafada ve yürekte bir çelişki olduğunu söyledi. Solcular ve kendi kuşağının tutucuları, 50’li ve 60’lı yıllarının tecrübeleriyle genç kuşakların canını sıkmamalı. “Biz kendiliğinden daha iyi gelişeni yolundan saptırmamalıyız. Normalleşmeye bizim katkımız bu olabilir.” dedi.
(21 Haziran 2006 http://de.news.yahoo.com/21062006/286/gysi-begruesst-deutschen-fussball-patriotismus.html )
Gysi’nin bu sözleri, bu futbol şampiyonasının Alman kapitalizminin gerçek bir zaferi olduğunun en büyük delilidir. Eski milliyetçiliğin karşısında olan solcular yeni milliyetçiliğin savunucularıdırlar. Bir burjuvazi için, bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi?
“Ofsayt”ta kalmak istemeyen solcular ve yabancılar (Gysi veya F. Akın) bu yeni milliyetçiliğin selamlayıcıları, taraftarı ve savunucusu olarak ortaya çıkıyorlar.
Milliyetçiliğin ne olduğunu anlamayanlar, bu günkü dünyada en demokratik milliyetçiliğin bile aslında dünya çapında bir ırk ayrımcısı apartheit sisteminin aracı olduğunu anlamayanlar, böyle yaparken, ırkçılıktan kurtuluş ve ona karşı çıkış adına, fiilen bu ırkçı sistemin savunucuları olarak ortaya çıkıyorlar.
*
Ama sadece sol mu böyle?
Aynı bölünmenin Alman sağı, arasında da yaşandığı görülüyor. Die Zeit gazetesinin haberine göre, Alman faşistleri arasında da bir bölünme varmış.
Bir kısmı, bu “yeni yurtseverliği” milliyetçiliğin yaygınlaşması olarak selamlarken (Bunlar faşitlerin “Fatih Akın”ları veya “Gregor Gysi”leri olarak görülebilir), diğerleri bunun “tatil ve Pazar günü milliyetçiliği” olduğunu söyleyip bu milliyetçiliğe karşı tavır alıp onunla kendi arasına sınır çizmeye çalışıyormuş (Bunlar da faşistlerin “Rote Flora”cıları olsa gerek). Bunlar etrafı dolduran siyah kırmızı ve sarı renkli Alman bayraklarına da karşı çıkıp, siyah beyaz ve kırmızı renkli bayrağın Alman milliyetçiliğinin bayrağı olduğunu söylüyorlarmış.
Böylece Alman burjuvazisi, solcuları, yabancıları (ve hatta faşistler arasındaki bölünmenin gösterdiği gibi) faşistlerin bir bölümünü yeni milliyetçiliğinin destekçileri haline dönüştürmüş bulunuyor.
Elbette bu yeni biçim milliyetçilik, Batı Almanya’da, eski Doğu Almanya olan Eyaletlerden; büyük şehirlerde, taşradan; gençler kuşaklar arasında, yaşlılardan daha güçlü ve yaygındır.
Eski biçim hala özellikle eski doğu Almanya’da çok güçlüdür, ama bu, geleceğe damgasını vuran bir eğilim değildir. Bütün doğu Avrupa’da olduğu gibi, orada zaman bir süre durmuştu ve duvarın yıkılışından beri kaldığı yerden devam ediyor. Doğu ve Batı (Yaşlılar ve gençler; Büyük Şehirler ve Taşra) aslında milliyetçiliğin, bu birbirini izleyen iki aşamasını, zamansal (temporal) bir dizilişi, mekansal (lokal) veya kuşaksal biçimde yansıtmaktadırlar.
Alman kapitalizmi için Avrupa’daki başka ulusları ve toprakları işgal ile yayılmanın, başka ulusları köleleştirmenin ideolojik temellerini atan klasik ırkçı milliyetçilik bir intihar olur. Ayrıca buna ihtiyacı da yoktur.
Hitler’in “Avrupa Kalesi”ni Alman Burjuvazisi, bizzat doğu Avrupalı halkların Avrupa Birliği’ne katılmak için yaptıkları ayaklanmalarla ve gönüllü katılımlarıyla kurmuş bulunmaktadır.
Alman burjuvazisinin ihtiyacı, bu yeni duruma uygun bir milliyetçilikti. Eski kuşakların şekillenmeleri, gelenekler, yerleşmiş eski yapı bu yeni duruma uygun bir milliyetçiliğin egemen olmasının önünde bir engel oluşturuyordu.
Bu futbol şampiyonası, bu eski milliyetçiliğin kabuğunun kırılması; Alman politik kültürü ve egemen resmi milliyetçilik için küçük bir “devrim” oldu.
Ama eskisinin yerine gelen, en az eskisi kadar tehlikeli bir ırkçılıktır; ya da günümüz dünyasına uygun bir ırkçılıktır.
Bu kavranmadığı an, dünyadaki hiçbir gelişme karşısında doğru bir tavır alınamaz.
1936 Berlin Olimpiyatları biyolojik ayrımlara dayanan bir milliyetçiliğin ve ırkçılığın bir gösterisiydi. 2006 Dünya Futbol Şampiyonası, “Çok kültürlü” bir milliyetçiliğin ve ırkçılığın gösterisidir, Alman politik kültüründe ikincisinin birincisinin yerini almasıdır. Bunun nasıl bir ırkçılık olduğunu ise her hangi bir şekilde bir milliyetçi olanlar anlayamazlar.
Bunun ırkçılık olduğunu anlayabilmek ve görebilmek için, yer yüzünde ulusal sınırların ve milletlerin demokrasi ve insan haklarının önündeki en büyük engel olduğunu kavramak; bu çok kültürlü milliyetçiliğin de bu ulusal sınırları ve ırk ayrımcısı sistemi yaşatmayı ve güçlendirmeyi amaçladığını görmek gerekir.
Bu günkü globalleşme çağında, gelişmiş ülkelerde, gerek yaşlanan nüfus dolayısıyla, genç nüfuslu “üçüncü dünya”dan gelecek iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle; gerek iş gücünün yeniden üretiminin fiyatını düşük tutmak dolayısıyla kar oranlarını yükseltmek için özellikle gastronomi, temizlik, sağlık gibi alanlarda göçmen iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle ve nihayet belli alanlarda (özellikle programlama, elektronik) işgücü ithal edebilmek ve çekebilmek için klasik kana, etniye, kültüre dayanan milliyetçilik burjuvazi için bir engel oluşturur.
Ama sadece bunlar değil, Alman burjuvazisi gibi sabıkalı bir burjuvazi için, klasik milliyetçilik, ekstradan prangadır politik, ideolojik ve kültürel etkinin ekonomik etki ölçüsünde yayılmasını ve ağırlığının artmasını engelleyen.
*
Burjuvazinin globalleşmeden çıkardığı sonuç, yeryüzünde ulusal sınırların kaldırılması gereği, ulusların ilgası ve bir tek dünya cumhuriyeti değildir. Bu eski milliyetçiliğin terki bizzat tam da bu ulusları ve sınırları korumanın ve yaşatmanın bir aracıdır. Böylece burjuvazi, hem gerici ulusları ve ulusal sınırları korumakta hem de yoksulları bir rezerv olarak bu sınırların dışında tutmaktadır.
İnsanlığın büyük yoksul çoğunluğu, ulusal sınırları ve ulusları meşru kabul eden bu sistem aracılığıyla, bir ırk ayrımcısı bir dünyada yaşamaktadır. Bu modern çok kültürlü ulusçuluğu savunmak, özünde bu ırk ayrımcısı sistemi savunmak, ulusları savunmak anlamına gelmektedir.
Bu günkü ırkçılık, aslında tıpkı klasik ırkçılık gibi dışında tutarak köleleştirmektedir. Çok kültürlü milliyetçilik, zengin ülkelerin etraflarına ördükleri duvarlarla birlikte yükselmiştir ve yükselmektedir. Bu dışta tutuş “çok kültürlü” bir milliyetçilik aracılığıyla yapıldığından, bu modern ırkçılığa geçiş, “normal” bir milliyetçiliğe geçiş olarak Demokratik Sosyalizm Partisi önderi Gysi tarafından bile selamlanıyor ve savunuluyor.
Bu günün dünyasında; her türlü malın ve paranın hiçbir ulusal sınırı tanımadan dolaştığı bir dünyada, işgücü denen malın hala ulusal sınırlara bağlı kalmasını “Normal” bir milliyetçilik olarak savunmak; yani ulusal devletleri, sınırları savunmak ve insanları bunlara karşı savaşa çağırmamak, ırkçılığı savunmakla, insanlığın büyük bölümünü bir “üçüncü dünya” denen rezervatta tutmakla özdeştir.
Bunu kavramayan sol, klasik ulusçuluğu ve ulusal devletleri savunduğu sürece, “ofsayt”ta kalmaya, klasik faşistlerle aynı ulusçuluk düzeyine takılmaya mahkumdur. Bu klasik ulusçuluk karşısında bay Gysi gibi “normal” ve “çok kültürlü” ulusçuluğu savunduğunda da, bu günün gerçek var olan ırkçılığını, geleceğe damgasını vuran ırkçılığı savunur durumda olmaya mahkumdur. Yeşiller, PDS veya Fatih Akın’da olduğu gibi.
Aslında bu bölünme aynen Türkiye’deki solun bölünmesi gibidir. Klasik ırkçı Türk milliyetçiliğini savunanlar, Türklüğü ve Türk devletini sorgulamayanlar ve globalleşmeye karşı olmak adına onu savunanlar, Genelkurmayın, Askeri - Bürokratik Oligarşinin birer desteği ve yedeği olarak kalmaktadırlar. Buna karşılık, “çok kültürlü”, “mozaik” milliyetçiliği savunanlar ise, burjuvazinin, globalizmin, Avrupa Birliği’nin, Liberalizmin savunucuları olarak ortaya çıkmaktadırlar.
Her iki taraf da ulusal devletleri ve sınırları tartışmamaktadır, politik olanın ulusal olana göre tanımlanmasını sorgulamamaktadır; her iki taraf da milliyetçilidir, farkları ulusal olanın nasıl tanımlanacağı noktasındadır.
Alman politik kültüründe “Bir daha asla Almanya” sloganları atanlar veya “Anti Alman”cıların Türk solundaki karşılığı Türkiye’nin “ulusalcı sol”udur. Gysi’lerin, Bendit’lerin Türkiye’deki karşılıkları ise ÖDP’liler, “İkinci Cumhuriyetçiler”dir.
Bunların ikisi de milliyetçidir, ayrılıkları milliyetçilik anlayışlarındadır. Klasik milliyetçiler buna Türkiye’de anti emperyalizm, Almanya’da anti Almanlık elbisesi giydirmekte; globalizme karşı çıkış adı altında gerici ulusçuluğu savunma ve yaşatmaya çalışmaktadırlar. Modern çok kültürlü milliyetçiler ise savunduklarının milliyetçilik olmadığını, ulus devletin aşılması olduğunu söylemektedirler. Bunların ikisi de milliyetçiliktir. İkisi de ırkçılıktır ama biri artık ömrünü doldurmuş, diğeri bu günün dünyasının, daha doğrusu burjuvazinin ihtiyaçlarına uygun.
*
Bu futbol şampiyonasında Almanya’da ne olduğunu anlamak için Türkiye’de şöyle bir durum düşünülebilir.
Almanya’daki Bayern Futbol mafyası (şu Beckenbauer’ler falan) klasik ırk, kana dayalı milliyetçiliğin temsilcileriydiler. Bu milliyetçilik bizzat Alman burjuvazisinin çıkarlarının önünde bile bir engel haline gelmişti. Bu en iyi ve açık olarak Alman Milli takımının bileşiminde görülür.
Bu milliyetçilik, yetenekli ve yoksul Türk ve yabancı çocuklarını daha okul ve mahalle takımlarından beri engeller. Bunların içinde özel yetenekleriyle yükselebilenler büyük takımlarda yedek kulübelerinde bekletilir ve hele milli takıma alınmaları söz konusu bile olmazdı.
Bu en açık olarak futbol sonuçlarında görülebilir. Fransa Cezayirli İşçi Çocuğu Zidane ve simsiyah futbolcularıyla Dünya şampiyonu ve ikincisi olurken, Alman milli takımı benzer başarılar gösterememektedir. Buna karşılık, Almanya’nın dışladığı Türkiye kökenli gençler, Türkiye’yi geçen dünya şampiyonasında dünya üçüncüsü yapmışlardı. Bu gençleri dışlamayıp özümleyebilseydi, geçen dünya şampiyonasında Almanya kolaylıkla dünya şampiyonu olabilirdi örneğin.
Bu durum Almanya’ya egemen kana dayanan milliyetçiliğin Almanya’nın ekonomik gücüne denk düşen bir politik ve ideolojik güç ve ağırlıktan onu mahrum kılmasının futbola yansımasından ve onda da ifadesini bulmasından başka bir şey değildir.
Alman kapitalizmi üretim ve ekonomi alanındaki etkisini, politika ve ideoloji alanında gösteremiyor ve bu da Alman kapitalizmi ve emperyalizminin gelişiminin ve yayılışının önünde bir engel oluşturuyordu.
Almanya iki dünya savaşına neden olmuşluğu ile, diğer ülkeleri işgal etmişliği ile zaten sabıkalıdır. Bu geçmiş nedeniyle Almanya, daima uluslar arası politika alanında arka planda kalmayı bir strateji olarak benimsemiştir.
Dünya politikasında Avrupa adına hep Fransa’yı ne sürmüş, gerçekte kendi söylemek istediklerini Fransa’ya söyletmiştir. Böylece hem Fransız Burjuvazisinin kendini beğenmişlik biçiminde dışa vuran aşağılık komplekslerini tatmin etmesine olanak vermiş; hem de onun bu tafralı tavırları karşısında “altın orta”yı, “aklı selimi” ve uzlaşmayı savunan bir pozisyonu savunur görünme olanağı elde etmiş, herkes tarafından kabul edilebilir olmuştur.
Savaş sonrasının özellikle Genscher döneminin Alman dış politikasını bu strateji karakterize eder.
Ne var ki Doğu Avrupa’nın çöküşüyle birlikte bu denge yerinden oynamıştır. Yeni döneme uygun dış politikayı da Yeşiller’den Fischer şekillendirmiştir.
Duvarın yıkılışında, Almanya’nın birleşmesine en büyük muhalefet bizzat Fransa ve İngiltere’den hatta Amerika’dan gelmiştir. Doğu Avrupa’nın hakları bir yandan, Avrupa Birliği’ne katılarak Rusya’ya karşı kendilerini garantiye almak istiyorlardı. Ama Avrupa Birliği demek Almanya demek olduğundan, bu aynı zamanda Almanya tarafından yutulmak anlamına de geliyordu. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktı bu. Bu nedenle bir yandan Avrupa Birliği’ne girerken, Alman politik etkisine karşı Amerika’nın yanında yer aldılar. Böylece, ABD, aslında bu ülkelerde ekonomik olarak büyük bir etkisi olmamasına rağmen, bu ülkeler fiilen Alman sermayesi tarafından ele geçirilmiş olmasına ve Almanya’nın egemen olduğu Avrupa Birliği’ne girmiş olmalarına rağmen ABD’nin müttefiki oluyorlar ve ABD bu ülkeler aracılığıyla Avrupa Birliği içinde ağırlığını arttırıyor, Irak’a Saldırı döneminde olduğu gibi, Avrupa Birliği İçinde “Yeni Avrupa” ile “Eski Avrupa”ya karşı bir denge oluşturabiliyordu.
Böylece ABD bizzat Avrupa Birliği içinde Alman-Fransız eksenini kuşatabiliyordu. İngiltere zaten klasik müttefiği ve Avrupa Birliği içinde beşinci koluydu. Güney Avrupa ve Akdeniz ülkeleri İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkeler Almanya’nın gücünü dengelemek için ABD’nin yanında saf tutuyorlardı, Doğu Avrupa da Almanya’ya ya karşı ABD’ye yaslanınca, ABD Alman Fransız eksenini kuşatabiliyor; bu dengeler aracılığıyla örneğin Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınması için, (ki Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği de bizzat ABD’nin Avrupa Birliği’nin bir siyasi irade oluşturmasını engelleme stratejisinin bir parçasıdır) baskı yapabiliyordu.
Öte yandan Almanya, Doğu Almanya’yı yutmuştu ama bu, büyük bir av bütün bütün yutmuş bir yılan gibi, biraz midesine oturmuştu, bunu hazmetmesi biraz zaman alacaktı. Benzer şekilde Doğu Avrupa’da gerek ihraç malları gerek ihraç ettiği sermaye ile muazzam bir ağırlık kazanmıştı, ama bu politik ilişkilere hiçbir şekilde yansımıyordu. Çünkü geçmişin hayaleti bir türlü peşini bırakmıyordu.
Yugoslavya’nın parçalanmasını Almanya başlattı ve bu gün, bizzat Sırbistan dahil bütün eski Yugoslavya’da esas ağırlığı olan Almanya’dır. Yugoslav iç savaşı bir bakma, Almanya ile, Rusya, Fransa ve ABD’nin arasındaki etki ve paylaşım mücadelesinden başka bir şey değildi ve bunun tartışmasız galibi Almanya oldu.
Almanya bir yandan eski doğu Almanya’yı hazmetmeye çalışır, diğer yandan doğu Avrupa üzerinde iktisadi etki ve gücünü pekiştirir ve böylece uzun vadede ABD’nin etkisini nötralize edecek temeli sağlamlaştırırken, diğer yandan Avrupa birliği içinde politik ağırlığını pekiştirmek için, Avrupa Birliği içinde bir anayasa hazırlığına girdi.
Bu anayasa ile, yavaş yavaş, Avrupa Birliği çapında seçilmiş organlara doğru bir geçişe başlangıç yapılmak isteniyordu. Avrupa Parlamentosu gibi gerçek bir gücü temsil etmekten uzak organların dönemi geride kalmalıydı.
Tasarıyla örneğin bir ortak Avrupa Dış Politikası için temel yaratılıyor ve Alman dışişleri bakanı Fischer bu görev için hazırlıklara başlıyordu.
Ama Almanya’nın bu artan gücünden korkan Fransa, bu planı sabote etmekten başka çare bulamadı ve Anayasayı halk oylamasına götürerek hayır dedi. Böylece Anayasa ve Alman planı bir anda değersiz bir kağıda dönüştü. Bu durum elbette ABD’nin de çok işine yaradı.
Almanya’nın kendisi bizzat Fransa’dan bile daha geri kana dayanan bir ulus tanımına dayanırken, Fransa’nın ulusçuluğa dayanarak Avrupa’nın politik birliği ve iradesine giden yolu sabote etmesine karşı bir şey yapamazdı. Bu milliyetçilikle doğu Avrupa’daki anıları unutturamaz, ekonomik etkisini politik bir etkiye dönüştüremezdi, hatta bizzat kendi ekonomisinin ihtiyaçları bile bu milliyetçilik tarafından baltalanır olmuştu. Örneğin doğu eyaletlerinde klasik ırkçılığın kurbanları genellikle iş adamları bile olabiliyordu.
Bu koşullarda, ancak ciddi bir stratejik dönüş, Almanya’ya bu sorunları aşabilmesi, Fransa’nın, doğu Avrupa’nın direncini kırabilmesi ve Avrupa’da bir tek politik irade oluşturup, dünya çapında ABD’ye meyden okuyabilecek bir durma gelebilmesi için gerekli koşulları yaratabilirdi. O zaman birden bire karşı olanlar yandaş haline gelebilirler, etkiye karşı duranlar bizzat o etkinin araçları olabilirlerdi.
Bu yönde epey adımlar atılmıştı. Örneğin bizzat Fatih Akın gibi genç Türk asıllı rejisörlerin önünün açılması ve ödüllerle teşvik edilmeleri, hem Alman sinemasına bir taze soluk getirmiş, Alman filmlerinin dünya pazarına egemen Amerikan sinemasına karşı bir hamle yapmasını sağlamış hem de Almanya’daki Türklerin sisteme entegrasyonu yolunda küçük adımlar atmalarını sağlamıştı.
Dış politika alanında benzer bir işlevi de Alman politikasının bütün anketlerde yıllar boyunca “en sevilen” politikacısı çıkan Fischer görmüştü. Bu solcu eskisi, İsrail Parlmentosu’ndan Arap ülkelerine kadar her yerde Alman kapitalizminin çıkarlarını en akıllı biçimde savunmuş ve Almanya’nın ihtiyacı olan değişiklikleri yapmıştı. Fischer sayesinde Alman Ordusu, adım adım bütün askeri harekatlara katılma hakkını elde etmişti.
Ama bütün bu gibi gelişmelerde yansıyan anlayış henüz hem toplumun derinlerine nüfuz etmiş hem de egemen politik elite egemen olmuş değildi. Özellikle futbol ve spor alanında eski anlayış, bu alana egemen olan “Bayern Mafiyası” da denen Beckenbauer gibilerin şahsında egemenliğini sürdürüyordu. Ama aynı zamanda bu anlayış artık bütün olanaklarını tüketmiş bulunuyor ve bir başarı getiremiyordu. Daha önce bu Mafia’nın has adamı olmayan Christopher Daum, Kokain kullanmışlığı bahane edilerek tasfiye edilmiş ve bir süre daha zaman kazanmıştı bu ekip. Ama Alman futbolunun düşüşünü durduramamıştı yine de.
İşte bu uzun yıpranma sürecinin sonunda, yine bu Mafia’nın dışından, Stuttgart’lı, futbol karyerinin önemli bir bölümünü İtalya, İngiltere gibi başka ülkelerde geçirmiş, Amerika’da yaşayan (galiba karısı da Çin asıllı bir Amerikalı) Klinsmann’ın Alman milli takımının başına gelmesi ile Alman kapitalizminin çıkarları üzerine iki farklı milliyetçilik arasındaki mücadele, bir bakıma futbol şampiyonası içinde geçer oldu.
Politikada, giyinişler, duruşlar, tavırlar hep birer politik anlama da sahiptirler. Klinsmann, takımı derhal gençleştirdi. Takımın esas golcüsü olarak Polonya asıllı iki futbolcuyu forvete koydu. Daha sonraki düzenlemede Almanya’da büyümüş Odonkor adlı yarı siyahi bir oyuncuyu da takıma aldı. Bayern Mafiası’nın takım içindeki etkisini kırmak ve onlara kendi otoritesini kabul ettirebilmek için Kaleci Oliver Kahn’ı yedeğe aldı.
Almanya’da olanı anlamak için, Bayern Mafiası yerine Türkiye’deki Futbol mafyası, MİT, Mafia İlişkilerini göz önüne getirilebilir. Beckenbauer yerine Fatih Terim koyulabilir.
Türkiye’de Özel savaş dairesinin inkarcılığa ve baskıya dayanan klasik Türkçü milliyetçiliği ile İkinci Cumhuriyetçilerin, çok kültürlü bir milliyetçiliğin çatışmasının milli takımın bileşenine ilişkin bir çatışma biçiminde yansıması göz önüne getirilebilir. Örneğin Fatih Terim gibilerin artık iyice yıpranmaları ve yeteneksizliklerinin açığa çıkmasıyla, Türk Milli takımının başına, ikinci Cumhuriyetçi yaklaşımları olan bir antrenörün getirildiğini göz önüne getirelim. Bu antrenör diyelim ki, çok iyi oynayan Kürt, Ermeni, Rum ve Çingene gençleri takıma alıyor. Buna karşı sinsice bir kampanya yürütülüyor. Ama çok kültürlü milliyetçiliğe eğilimli genç kuşaklar bu yeni antrenör gizliden gizliye destekliyorlar. Sonra bu antrenörün anlayışıyla kurulmuş takımın başarısı üzerine o zamana kadar savunmada kalmış kendini rahatça açığa vuramamış bir çok kültürlü milliyetçilik bu vesileyle birden bire saldırıya geçiyor ve sahneye egemen oluyor ve bu başarıyı gören diğer inkara ve baskıya dayanan milliyetçilerin bir kısmı saf değiştiriyor veya uygun bir fırsatı kollamak üzere siperlere çekiliyor.
Böyle bir durum Türkiye’nin politik ortamında nasıl küçük bir devrim anlamına gelir idiyse, Almanya’da olan da aşağı yukarı böyle bir şeydir.
İşte bizim dediğimiz, bu milliyetçiliğin de bir milliyetçilik olduğu, burjuvazi için bunun günün koşullarına daha uygun daha tehlikeli bir milliyetçilik olduğudur.
Klinsmann’ın sembolü olduğu milliyetçilik nasıl Alman burjuvazisinin Almanya’da, Avrupa’da ve Dünyada etkisini arttıracak ve ona yepyeni güçler sağlayacaksa (Yukarıda görüldüğü gibi şimdiden Gysi’ler Fatih Akın’lar yedeklendi bile), benzer bir milliyetçilik de Türk burjuvazisine benzer olanakları açar.
İşte Alman burjuvazisi bu dönüşümü başardı bu son futbol şampiyonasında. Bu nedenle bu şampiyonanın en büyük galibi Alman burjuvazisidir.
Türk burjuvazisi ise, bunu yapacak cesaret ve güçten bile yoksun. Almanya’da 68’in, Yeşil, Barış hareketlerinin, Feminist hareketin (“Yeni Sosyal Hareketler”in) birikimi üzerinden bu dönüşümler gerçekleşti. Türkiye’de ise, bütün bunların anıları bile unutuldu.
Bu nedenle Almanya’dakine benzer değişimler Türk ordusu ve Özel savaş dairesi iyice tecrit olup ipliği pazara çıkmadıkça henüz bir hayaldir.
*
Biz ulusun tanımandan her türlü dil, din, etni, kültür, yer belirlemelerinin dışlanmasını savunduğumuz için, elbette bu tavrımız kısa vadede, çok kültürlü bir milliyetçilikle yakınlık hatta parallelik içinde bulunur, klasik kana dayanan milliyetçiliğe karşı
Ama biz bunun da bir milliyetçilik olduğunu söylüyoruz ve ona karşı da mücadele ediyoruz.
Diğer yandan eski kana dayanan milliyetçiliğe karşı bu mücadelenin, Almanya’dan farklı olarak, Orta Doğu’da ve üçüncü dünyada, tüm milliyetçiliğe ve milletlere karşı bir mücadeleye dönebilme potansiyeli olduğunu düşünüyoruz. En azından Orta Doğu’da olayların zorlaması onu bu yönde bir dönüşüme zorlayabilir diyoruz.
Çünkü, ulusu dille, dinle, tarihle tanımlamaya karşı olan böyle bir milliyetçiliğin Orta Doğu’daki halkları birleştirebilme potansiyeli vardır.
Bu nedenle, kendi ülkelerinde “Çok kültürlü” bir milliyetçilikten yana olan zengin ülkeler, geri ülkelerde, dile, dine, etniye dayanan bir milliyetçiliği desteklemektedirler.
Bu da ister istemez, Geri ülkeler ve orta doğuda bu çok kültürlü milliyetçiliğin, zenginleri arkadan kuşatabilmek ve bütün dünyanın yoksullarını birleştirebilmek için, her türlü ulusa ve ulusçuluğa karşı bir harekete dönüşebilme potansiyelini ortaya çıkarır.
A. Avni
11 Temmuz 2006 Salı
İşçi Sınıfı ve Futbol
Belli sporların belli sınıflarla ilişkisi bir veridir. Örneğin atın üzerine binilerek yapılan at yarışları ile, atın arkasına küçük bir araba takılarak yapılan yarışlar doğuşları ve sonraki gelişimleriyle iki farklı sınıfa ait olmuşlardır.
Birinin kökleri komün şeflerine, şövalyelere kadar giden asillerin yaşantısından ve olanaklarından kaynaklanır, diğeri atlarının ardına taktıkları arabalarla süt götüren köylü ve işçilerin bu esnada birbirileriyle yaptıkları yarışlardan. Bu fark, bütün profesyonelleşmeye rağmen, bu gün bile onları yapan ve izleyen kitlelerde görülebilir. Birinde asiller, soylular, zenginler, diğerinde daha sıradan insanlar yoğunluktadır.
Bir çok sporun yapılabilmesi belli bir refah düzeyini var sayar. Örneğin bir golf, bir tenis alt sınıfların hiçbir zaman semtine bile uğrayamadıkları sporlardır.
Bu bakımdan futbol işçiler için en ideal spor koşulları sunar, biraz boş bir alan, dört tane taş ve bir de top işlevi görecek bir çam kozalağı, konserve kutusu veya bezden, kağıttan veya akla gelebilecek her şeyden yapılabilen bir “top” her yerde ve her zaman bulunabilir. Arkadaş grupları takımlar olur. Belli bir gelir düzeyi ve olanaklar gerekmez futbol için.
Ondan sonra iki ayağı üzerinde yaşayan bu tek memelinin bu özelliklerini sonuna kadar kullanmasının yolları açıktır. Satrancı bile kenarda bırakan sonsuz bir kombinasyon zenginliği; hem bireysel yeteneklerin, hem ortaklığın gücünü ortaya çıkarma, kullanma ve geliştirme olanakları. Böylesine kolay yapılabilen, böylesine basit ama böylesine zengin olanaklar sunan başka hiçbir spor yoktur. Onun büyüsü bu müthiş sadeliği ve o ölçüde de karmaşıklığındadır.
Ama ortada modern kapitalizm ve işçi sınıfı olmasaydı futbolun böyle yaygınlaşması mümkün olamazdı. Çünkü futbolun olabilmesi için önce sporun olabilmesi gerekir. Hatta denebilir ki, spor ve futbol beraber doğmuşlardır, ya da spor futbol olarak doğmuştur.
Futbolun kendisi bizzat, bu günkü biçimiyle, sanayi devrimi ve işçi sınıfının ürünüdür. İlk futbol kulübü, 19 yüzyıl ortalarında, sanayi devriminden sonra, dünyanın fabrikası olan İngiltere’de kurulur. Futbolun yayılışı ve dünyayı feth edişi, bir bakıma kapitalizmin ve işçi sınıfının yayılışının dünyayı feth edişinin en sağlam göstergelerinden biridir. O caz-blues (tango, rebetiko arabesk, sun, kalipso vs. de aynı kategoriden sayılabilir) gibi, rock gibi, blue jean gibi modern toplumu sırtında taşıyan işçi sınıfının en has ürünüdür.
İşçi sınıfının bugünkü dünyada, Avrupa’daki doğuş döneminden bile geri durumdaki, dağılmış, bölünmüş, programsız ve örgütsüz oluşuna bakarak İşçi Sınıfı’nın var olup olmadığını tartışanlar, ağaçlardan ormanı göremez durumdadırlar, onlar dünyaya kendi hayatlarının ekseninden bakmaktadırlar. Onlar futbolun bu günkü yaygınlığına baksınlar. Bu yaygınlık işçi sınıfı olmadan olamazdı. Futbolun yaygınlığı ve durdurulamaz yayılışı işçi sınıfının yaygınlığının ve durdurulamaz yayılışının bir görünümüdür sadece. Bizzat Futbol’un gösterdiği gibi, bu günün dünyasında, hala toplumsal konumu ve çıkarı ile büyüyen ve tarihsel bir eğilim olarak çıkarı yakınlaşan tek büyük sınıf olmaya devam etmektedir işçiler.
Ama futbolun işçi kültürü ile olan bu yakın ilişkisine bakıp onun sosyalist ya da işçi sınıfının bir mücadele aracı olduğu sonucuna ulaşmak son derece yüzeysel ve mekanik bir açıklama olur.
Uluslar, Spor ve Politika
Tarih’te nasıl uluslar yoktu ise, spor da yoktur.
Tarihte spor olduğu, modern toplumun, hatta ulusçuluğun bir uydurmasıdır. Tatil de, spor da, ulus da, bütünüyle modern toplumun bir ürünüdür ve modern toplumun dinine aittirler.
“Ata sporu”, koca bir yalandan başka bir şey değildir. Hem de katmerli yalan, çünkü hem tarihte yaşayanlar bu günkü Türklerin veya bilmem kimlerin ataları değildiler, ulusların tarihi olmadığı gibi Türklerin veya başka milletlerin tarihleri ve ataları da yoktur; hem de o “atalar” spor yapmıyorlardı. Onlar tatil de yapmıyorlardı, onların ulusları olmadığı gibi.
Spor ancak kapitalizmde var olabilir.
Spor’un bir tek işlevi vardır kapitalist toplumda, iş gücünün üretiminin ve yeniden üretiminin sosyal masrafların kısmak, kar oranlarını yükseltmek. Sağlık sisteminin de, ailenin de, tatil yerleri ve günlerinin de hepsinin temel işlevi budur.
Spor yapan bir işçi, işgücünü daha kolay yeniler; modern üretim ve yaşam süreçlerinin yarattığı fizyolojik ve ruhsal yorgunlukları, yıpranmaları, gerilimleri daha kolaylıkla atıp kendini yenileyebilir. Bu da iş gücünün düzenli ve istikrarlı kullanımını, onun kendini yenilemesi için gerekli sosyal masrafların azalmasını getirir.
Spor yapmayan bir toplumda, işçiler, yani işgücü denen metaı (malı) satanlar, daha çok hasta olacaklar, iş yerlerindeki verimlilikleri daha az olacak, hayatlarının daha kısa bir döneminde bir iş gücü olarak onlardan yararlanılabilecektir. Bu da kar oranlarında bir düşme demektir. Bu nedenle, gerçek kapitalizm, sanılanın aksine amatör sporu, kitle sporunu destekler; bu nedenle Spor kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır ve bütünüyle modern bir fenomendir.
Modern kapitalizm örneğin aileyi de aynı amaçla korur. Kadının ödenmemiş emeği, iş gücünün üretimi ve yenden üretiminin sosyal masrafların azaltır, ücretlerin düşük tutulmasını sağlar dolayısıyla kar oranlarını yüksek tutar. Sporun ya da tatilin işlevi, ailenin işlevi gibidir, kapitalist toplumun kendi işleyişi açısından.
Kapitalizm öncesinde ise, spor yoktur, çünkü, üretim veya sömürünün temeli, işgücü denen metaın kullanım değerinin gerçekleşmesi değildir.
Gerek komünde gerek klasik uygarlıklarda, bugünkü “spor”a benzeyen etkinlikler, bedenin sağlığına, yani iş gücünün yeniden üretilmesine değil, her şeyden önce ruhun eğitimine, nefsin kontrolüne yöneliktir. İşgücünü yeniden üretmeye değil, insanı o dinden örnek bir insan yapmaya; ruhu yeniden üretmeye yarar. Bu nedenle kapitalizm öncesinde spor gibi görünen bütün aktiviteler bir ibadettir. İbadet de aslında dinin kendisi gibi üretim ve toplumsal hayata hazırlayan bir oyundur. Oyunlar ise, bütün memelilerde olduğu gibi yine bir eğitimdir.
Sporlar manastırlarda, tarikat ayinlerinde, dini günlerde yapılır. Dinin dışında bir spor yoktur. Ve sporun amacı bu günkü toplumdakinin tam tersinedir. Beden değil, ruhu eğitmektir. İyi bir komündaş, iyi bir Müslüman, Hıristiyan vs. olmaktır. Bu günkü sporun amacı ise, iyi bir insan bile değil, iyi bir işgücüdür.
Kapitalizm öncesinde Spor gibi Tatil de yoktu.
Cuma, Cumartesi veya Pazar günlerinin Ortadoğu Akdeniz alanının uygarlık dinlerinde tatil olması, işgücünün yeniden üretilmesinin değil, toplumsal yaşamın yeniden üretilmesinin ve ruhsal eğitimin aracıdır. Kiliseye Pazar, Camiye Cuma günü yani tatilde gidilir.
Spor da tatil de baştan aşağı dinseldirler. Tabii burada dinseli bir inanç değil, tüm üstyapı olarak kullanıyoruz. Dini inanç olarak ele almak burjuvazinin ya da modern toplumun dininin bir dogmasıdır.
Ama bu bir kere görülünce, bu günkü toplumda da sporun aslında bu toplumun dininin ayrılmaz bir parçası olduğu görülür. Bu toplumun dini, işgücünün sömürüsünü düzenlemeye yöneliktir. Spor da tamamen buradan çıkar. Yani bu günkü toplumda da Spor dinseldir, ama bu günkü toplumun dine yüklediği anlamda değil, bizim sosyolojik olarak tanımladığımız anlamda; dinin üretim temeli üzerinde yükselen tüm üstyapıyı oluşturduğu anlamda. Ve bu anlamda bu spor da bu toplumun dininin ayrılmaz bir parçasıdır.
Nasıl iş gücünün dili, dini, etnisi, soyu, sopu, inancının onun yarattığı artı değer üzerinde bir etkisi olmaz ise ve bütün modern toplumun dini bu gerçekten çıkıyorsa; aynı şekilde spor da bizzat bu işgücünün yeniden üretilmesiyle ilgilidir ve bu din içindeki yerini buradan alır.
Tabii burada en saf ve ideal biçimiyle sporu ele alıyoruz. Yani şu demokratların (ve hatta kendini sosyalist sanan ve özünde demokrat olan sosyalistlerin) idealindeki biçimiyle. Yani herkes spor yapıyor, spor yapmaktan bambaşka bir fenomen olan takım taraftarlığı yok, medyanın etkisi yok. Spor da yarışma, rekabet, etkinliği arttırmak, rekorlar kırmak için değil tam da sağlık için yapılıyor.
Bu en ideal biçimiyle bile spor burjuva toplumunun dininin, yani burjuva toplumunun üstyapısının en has ve ayrılmaz bir öğesidir.
Şimdiye kadar sosyalistler, kapitalizmdeki sporu hep, rekabetçiliği, yarışmacılığı, etkinliği vs. hedeflediği, sporcudan ziyade seyirci ve taraftar yarattığı için eleştirdiler. Bütün bu eleştiriler aslında burjuva uygarlığının ufku içinde bir eleştiridirler. Bu eleştirilerin hiç birinin geçerli olamayacağı bir toplum, sadece daha iyi bir kapitalizm olurdu. Sosyalistlerin Spora yönelik eleştirileri aslında hep burjuva uyarlığının ufku içinde bir eleştiri olmuştur. Bu eleştiri özünde hep, sporun yaygın, ucuz ve sağlığa yönelik olmamasıyla ilgidir.
Yaygın, sağlığa yönelik ve ucuz spor tam da saf ve ideal biçimiyle kapitalizmle hiç bir şekilde çelişmez. Bunun için mücadele sadece daha demokratik bir toplum için mücadeleden başka bir şey değildir. Bu tıpkı, demokratik bir ulusçuluk için mücadele gibidir. Yani ulusu, dille, dinle, etniyle, kültürle, tarihle tanımlamayan bir ulusçuluk için mücadele gibidir.
Sosyalizmin spor eleştirisi bu çerçevede kalamaz, tıpkı ulus ve ulusçuluk eleştirisinin ulusun gerici tanımlarıyla sınırlı kalamaması gibi. Sosyalist hareket, nasıl politik ve özel ayrımının kendisini aşmak ve bunun için de ilk elde ulusal olanı da politik alının dışına atmak zorundaysa, aynı şekilde, iş zamanı ve işgücünü yeniden üretmeye yönelik zaman (aile, tatil; spor, kültür vs.) ayrımını aşmaya yönelik olmalıdır. Bu ayrımın ve bölünmenin kendisini eleştirmelidir.
İş, eğitim, spor ve dinlenmenin hepsi bir ve aynı şey olmalıdır. Proletaryanın aslı görevi ve hedefi sporu yaymak, “demokratikleştirmek” değil, sporu yok etmektir, tıpkı yabancılaşmış emeği, işi yok etmek olduğu gibi. Çalışmayı spor, sporu çalışma; çalışmayı oyun oyunu çalışma haline getirmek sosyalizmin hedefidir ve kapitalizmin eleştirisi ancak bu noktadan yapılabilir
Proletarya üretime kapitalizm gibi yaklaşamaz. Bu ayrımı ortadan kaldırmak, iş saatlerinin yabancılaşmasına son vermek için tüm işi, “serbest zamanları”, “sporu” bu bakış açısından yeniden örgütlemelidir.
Bu konuda hiçbir ciddi düşünüş ve yoğunlaşma yoktur. Bir zamanların sosyalist ülkelerindeki uygulamalara benzemez bu. Elbette yabancılaşmanın aşılması, bürokrasinin, iş bölümünün, meta üretiminin tümüyle tasfiyesiyle gerçekleşir. Ama bu yolda atılacak adımlar da vardır elbette.
Proletaryanın hedefi örneğin devleti yok etmektir ama bunu yok edebilmek için en azından var olan burjuva devletini parçalamak; çoğunluğun üzerinde baskı aracı olmayacak bir devlet mekanizmasıyla işe başlamak ve bunu da adım adım yok etmek zorundadır.
Bizler, ya da işçi sınıfı, nasıl burjuva toplumunun devletini kullanamaz ve ilk adımda onu parçalayıp ondan tamamen farklı karakterde bir “devlet” ile, örneğin politik olanı ulusal olana göre tanımlamamış; düzenli ve profesyonel ordusu olmayan; memurların seçildiği ve gelirlerinin bir ortalama işçi gelirini aşmadığı; egemenliğin gerçekten özgürce seçilmiş temsilcilerin elinde bulunduğu vs. bir devletle işe başlamak zorundaysak; benzer şekilde bu sistemin fabrikaları; iş ve özel hayat ayrımı; ve örgütlenmesiyle başlayamayız. Bu ilişkiyi, bu örgütlenmeyi parçalamalıyız. İş ve serbest zaman ayrımları, mekanları ve bunların örgütlenmesini proletarya sınıfsız topluma giden yolda kullanamaz. Onları tıpkı burjuva devleti gibi parçalamak, yeni baştan bambaşka bir anlayışla örgütlemek zorundadır.
İşçi sınıfının sekiz saat iş, sekiz saat uyku, sekiz saat kültür talebi, aslında tam da burjuva uygarlığının ayrımlarını yükselten ve yücelten onları eleştirmeyen bir talepti ve bir bakıma işçi sınıfının burjuva uygarlığına alternatif bir uygarlık geliştirecek bir düzeye gelmemişliğinin; burjuva uygarlığı ve onun dini içinde heretik bir muhalefet olmaktan öteye gidemediğinin bir görünümüydü.
Örneğin spor bu anlamda, iş gücünün yeniden üretiminin bir aracı olmaktan çıkmalı, iş saatleri dışında olmaktan çıkmalı. İşin kendisi bir spor ve oyuna dönüştürülmeye çalışılmalıdır. Elbette başlangıçta bunun sınırları vardır ama yine de yapılabilecek pek çok şey bulunmaktadır.
İşin kendisinin spor haline gelmesi; sporun iş olması diye özetlenebilir. Böyle bir yaklaşım açısından örneğin, spor ve işin mekansal ve zamansal ayrımı yok olur. Toplumsal örgütlenme bu gün, şehir ve işyeri planlamalarında örneğin hep bu ayrıma dayanmaktadır. Ama böyle bir anlayış açısından, üretim yerlerini , üretimi ve yaşamı bambaşka planlamak gerekir. Bunun nasıl olacağının elbette reçetesi yoktur. Çalışanlar kendi denemeleri, yanılmaları, inisiyatifleri ve kararlarıyla bunun nasıl bir şey olabileceğini bizzat kendileri ortaya çıkarabileceklerdir.
*
Marksist spor eleştirisi ve programı, sporun bu en saf ve ideal biçiminden ve onun eleştirisinden yola çıkmalıdır.
Tıpkı ulusçuluk ve ulusun, yeni sosyal hareketlerin eleştirisinde ve açıklamasında olduğu gibi.
<
height=26 width=120 alt="Google Groups">


