Geleceği Geçmişten Geçmişi Gelecekten Kurtarmak - Denemeler

Denemeler

Şimdiye kadar Köxüz sitesinde indirilmek üzere bulunan ve binden fazla indirilen Denemeler Köksüz Yayınlar’ın üçüncü kitabı olarak çıktı. Yayına hazır diğer kitapların da yayınlanabilmesi için, eğer imkanlarınız varsa, kitabı sipariş etmenizi veya hapisteki dostlarınıza bağışlamanızı dileriz. Kitap 424 sayfadır ve 20.- liradır.

E-Posta ile siparişler için:koksuzyayin@yahoo.com.tr
Daha ayrıntılı bilgiler aşağıda bulunuyor.

Birol Dinçel’in Önsözü

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde doğmak ve 90’larla sonu ilan edilen tarihin tek kutuplu muzaffer dünyasında devrimci Marksizm’i savunmak. Ne Ekim Devrimi, Doğu Avrupa devrimleri, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, ne de ‘68 sürecinin toplumsal hareketlenmesi, Kızıl Tugaylar, Deniz’lerin idamı, Mahir’lerin, Kaypakkaya’ların katledilişi. Bunların hiçbirinde bir anlam bulmayan ve hiçbirine aşina olmayan yeni jenerasyonun imaj ve markalarla sınırlı dünyasında genç bir sosyalist olarak giderek yalıtılmak, yalnızlaşmak.

Bir banka şubesinde güneşin doğuşundan batışına dek zamanını bilgisayardaki rakamlara harcayan bankacılar, kilometrelerce uzayan şehir trafiğinde saatlerini yitiren yolcular, bir ömür karın tokluğuna çalışıp ev sahibi olmaktan yoksun işçiler, oranı giderek artan işsiz, yoksul, aç, sefil yığınlar, yeryüzü ölçeğinde geri dönülemez etkiler yaratan eriyen buzullar, insanlığı pençesine alan depresyonun tescilli yeni ruh hastaları ve hastalıkları, işlenen akıl almaz nefret cinayetleri, göçmen karşıtlığı, ırkçı katliamlar, şoven yükseliş: İşte yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinden birkaç fotoğraf. Ancak sayılan bu irrasyonel olgulardan daha da vahimi, toplumun tüm bu olanları hayatın olağan bir parçasıymış gibi normalize etmesi ve meşrulaştırması. İşte benim 1984’lü çağım.

Sanırım ne Hikmet Kıvılcımlı’nın ne de Demir Küçükaydın’ın yitik kuşağı, modern uygarlığımızın bugün giderek içinden çıkılamaz hale gelen çelişkilerle tükenme noktasına ulaşabileceğini tahmin ederdi. Zira zikretmekte beis yok ki uygarlığımız hiçbir dönem böylesine bir çürüme, yozlaşma, yabancılaşma ile kuşatılmamıştı ve daha fazla kâr hırsı gezegenimiz için hiç bu kadar yıkıcı ve kapsayıcı olmamıştı. Adaletsizliklere, eşitsizliklere ve sömürüye karşı hiçbir dönem böylesine bir kayıtsızlık ve dirençsizlik söz konusu değildi. Hiçbir dönem durum bu kadar umutsuzluk verici değildi ve hiçbir dönem toplumsal bilinç apolitizmle bu denli hadım edilmemişti.

Onların kuşağında dışsal olan faşizm, “evet faşistler var ve onlarla savaşılmalı” saikindeki faşizm bugünkü neoliberal dünyada içselleştirilip gündelik ilişkilerde neredeyse bir kurala dönüşmüş durumda. Toplum artık, bireylerin sıradan biraradalığından müteşekkilmiş gibi kurgulanırken birey de gemisini kurtaranın kaptan addedildiği bir bireycilik sarmalında kutsanıyor. Laissez faire (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) anlayışı devletlerin piyasaya müdahalesini dışlayan liberal bir hükümden, bireylerin örgütlenip devlete aşağıdan müdahalesini engelleyen ve alttakinin ezilmesi pahasına üste çıkabilmek için her şeyin mümkün, meşru ve mubah olduğu bir dünya görüşüne doğru tekabül ediyor. Paranın nasıl kazanıldığından çok nasıl harcanıldığının, neyin nasıl üretildiğinden çok neyin nasıl tüketildiğinin esas ölçüt olduğu bireyci bireyler toplamı: “post-materyalist” yaşam tarzlarının belirleyici hale geldiği transnasyonal bir marketing toplumu!

Piyasa, kendisini bireylere tek gerçek özgürlük alanı olarak pazarlarken, birey üretim süreçlerindeki ezilen, sömürülen, aşağılanan konumunu yok sayan bir atomizasyon içinde aşiretsel, yöresel, cinsel, mezhepsel ve ulusal kimliklere bölünüyor, ayrıştırılıyor. Atomizasyon, çalışan ve sömürülen kitlelerin örgütlülüğünün ve dayanışmasının önüne set çekilmesinde, toplumdaki servet ve güç dengesizliklerinin manüple edilmesinde artık, evrensel bir anahtar haline geliyor. Thatcher’ın buyurduğu üzere: “Toplum diye bir şey yoktur: sadece bireyler ve devlet vardır!”.

***

Modern uygarlığımız yeryüzünü Foucault’nun Panoptikon analojisindeki gibi görülmeden gözleyen gardiyanlarla görmeden görülen mahkûmların olduğu büyük bir hapishaneye dönüştürmüş durumda. Tahakküme dayalı iktidar, ilişkilerle, bireyleşmelerle, fikirlerle, süreçlerle tüm toplumsal yüzeyleri bio-politik olarak kapladı.

İnsanlığın ve yeryüzünün siyasal geleceği henüz çeyrek yüzyıl öncesine dek ateşli tartışmalara konu olurken bizim jenerasyonumuz bugün dünyanın pek yakın bir gelecekte nasıl sonlanacağını tartışıyor, kıyamete bilimden dayanaklar, tarihten referanslar bulunuyor. Hollywood gişe rekorları kıran kıyamet senaryolu filmler çekiyor, kıyamet kitapları basılıyor, hep birlikte nasıl öleceğimiz konuşuluyor. Dünyayı değiştirme arzusu yerini dünyayla vedalaşma arzusuna bıraktı. Hegel’in modern varsayımının aksine gerçek olan irrasyonele, rasyonel olan ise gerçek dışına dönüştü. Kurtuluş ve devrim fikriyatının yerini ölgün bir kanıksama kültürü aldı. Toplumsal sistemin radikal dönüşümüne dönük tahayyül, kitlesel bir sinizmin içinde paramparça oldu.

Peki, ne oldu da geleceğe dönük kolektif inanç ve umut, ufkumuzun dışına taşındı? Lüksemburg’un önceki yüzyılın başlarında “Ya sosyalizm, ya barbarlık!” diyerek attığı çığlık, ne oldu da Orwell’in 1984’ünü aratmayan yüzyılımızın vahşi yeni dünya düzeni içinde boğuldu? Yeryüzümüzün neredeyse beşte üçü eşitlik ve özgürlük idealleriyle adına sosyalist denilen iktidarlarca fethedilmişken o görkemli idealler nasıl kendi acıklı taklitlerine dönüşüp çözündü? İşçilerle birlikte ve işçilerin kurtuluşu adına kurulan iktidarlar, örülen duvarlar, dikilen heykeller nasıl oldu da aynı işçilerce özgürlük ve kurtuluş adına yıkıldı?

Dahası Aydınlanma projesinin adaleti, eşitliği, özgürlüğü modern toplum sözleşmesiyle evrensel ölçütlerde kurma gayeleri neden Batılı devletlerin beyaz erkekleriyle sınırlı kaldı? Spinoza’nın doğa üretmez dediği başta etnik ve ulusal kimlikler neden insanın beşeri varoluşunun tek mutlak temeli olan emeğin yerini aldı? Ezilenler, öfkesini neden egemenlere karşı yöneltmiyor da kendi etnik bölünmüşlükleri içinde tüketiyor? Halklar açısından sınıfsal gerilimleri baltalayıp görünmezleştiren şovenizmle, devletler açısından hukuksal bir birim olarak yurttaşlığın askıya alındığı anti-demokratik ulusçulukla, yeryüzümüz açısından katı bir apartheid rejimiyle somutlaşan bu ucube gidişatın önüne neden geçilemiyor?

Bu soruları hususiyetle sormaktan imtina edip Enver Hoca’nın ölüm yıldönümünde, bıraktığı komünist mirası anısına törenler düzenleyen ya da destalinizasyon siyaseti hasebiyle Kruşçev’e veya Amerikan işbirlikçisi Gorbaçov’a küfrederek reel sosyalizmin çözülüşünü açıklayan bir solu kelimenin en kibar anlamıyla yeterli bulmuyorum, tıpkı pek yakında vukuu bulacak devrimin öncüsü olduğunu addedip bizleri saflarına çağıran sol bir örgütü yine en naif tarifiyle mütenebbih bulmadığım gibi. Solun tarihsel trajedisi, bir bakıma kendi tarihsel trajedisini açıklamakta kaldığı kayıtsızlıkla alakalı olmakla beraber yalnız bununla sınırlı değildir. Nitekim ne Marksizm Endüstri Devrimi sürecinin ilk ve en ağır koşullarında Marx’ın söylediklerinden ibarettir, ne de Leninizm Çarlık Rusya’sının amansız savaş koşullarını yaran devrimci kriz sürecinde ya da savaş komünizmi döneminde Lenin’in yapıp ettiklerinden ibarettir.

Dünyayı anlamak ve değiştirmek hususunda insanlığa güçlü bir rehberlik sunan Marksizm-Leninizm’i kendilerinin de birçok defa ifade etmiş oldukları üzere tamamlanmış ve dokunulmaz olarak görüp mutlaklaştırmak, onları ilk sözü söylemiş olmak yerine son noktayı koymuş olarak değerlendirmek yanlıştır ki bu hem anti-tarihsel bir materyalizmle vücut bulan anakronizmle hem de bir bilim olarak tarihsel materyalizmin ideoloji derekesine indirgenmesiyle neticelenir. Demir Küçükaydın’ın önem ve değerini de böyle açıklıyorum ve şöyle bir öyküyle benzerlik kurmak istiyorum.

Türkiye İşçi Partisi’nin genel başkanlarından ve Türkiye sosyalist hareketinin mihenk taşlarından biri olan Behice Boran, henüz Marksizm’le tanışmamış bir üniversite öğrencisiyken gördüğü sosyoloji öğreniminin, kafasındaki birçok soruya yanıt bulamadığını fark etmiştir. Fenomenolojiden sembolik etkileşimciliğe, pozitivizmden işlevselci kuramlara dek gördüğü bir dizi yaklaşımın birbiriyle tutarsız ve varsayımlara dayalı mantığından rahatsız olan Boran, bu düşüncelerini okuldaki bir arkadaşına açar ve arkadaşı, Boran’a bu çelişkileri gidermenin bir yolu olarak Marksizm’den bahseder. Sosyolojinin dolduramadığı boşluklar, Boran’ın Marksist kuramın derinliklerine inmesiyle yapboz gibi bir bir kapanır. Bundan sonra Marksizm, Boran’ın uğruna hayatını adayacağı bir dünya görüşüne ve akademisyenliğinden men edilmesinden yıllarını cezaevinde tüketmesine dek bedelini fazlasıyla ödediği bir siyasal eylemliliğe dönüşür.

Bu öykünün kendi öykümle –hatta Küçükaydın’ın öyküsüyle de, kesişen bir yanı var. Marx’ın fikirleriyle belli bir düzeyde henüz lisedeyken tanışmış biri olarak üniversiteye sosyoloji öğrencisi olarak girdiğimde karşıma çıkan bir kısmı varsayımlara dayalı, birbiriyle tutarlılığı olmayan ve Boran’ın dönemindekinden de bir hayli fazla olan çeşitli kuramlarla tanışma ve tartışma olanağı buldum: işlevselcilik, göstergebilim, psikanalitik kuram, feminist kuram, varoluşçuluk, fenomenoloji, eleştirel okul, post-kolonyal kuram, post-yapısalcılık, dünya sistemi kuramı, tarihsel sosyoloji, şizo-analiz gibi birbirinden çok farklı dertleri olan ve birbirinden çok ayrı bakışlar sunan, çoğunun varlığı ve epistemolojisi Marksizm’in yapıcı ya da yıkıcı eleştirisinde yatan bir yığın teori ve teorisyen. Sanki tüm sosyal bilimler tarihi, Marx’tan ve onun doktriniyle kavgadan ibaretmiş gibi.

Tamamlanmamış ve son noktayı koymamış bir düşünce sistemi olarak Marksizm’in ele almadığı ya da yeterince ele almadığı edebiyat, dil, kültür, sanat, cinsellik, toplumsal cinsiyet, beden, öznellik, arzu, söylem, kimlik gibi pek çok konu yüzyıllık toplumsal teori tarihinin çok sayıdaki değişik temsilcisi tarafından mercek altına alınıyordu; reddiyeden olumlamaya, yıkmaktan geliştirmeye uzanan bir değerlendirme cetvelinin belli bir noktasına denk düşerek. Üyelerinin her biri Marksizm’den yola çıkan ve entelektüel çalışma alanlarındaki çeşitlilikle ilgi çeken Frankfurt Okulu ya da yazdıklarının çoğunu Marx’a borçlu olduğunu söylemekten çekinmeyen, çağın kuşkusuz en görkemli entelektüel figürü olarak meydan okuyan çalışmalarıyla Foucault, metnin dışındaki gerçekliğin namümkünlüğünden, dilin yapıbozumundan söz edip Marx’ın hayaletlerini geri çağıran Derrida, başta sermayenin farklı varyasyonları olmak üzere Marx’ın kavramlarını keskin bir sosyolojik analizin içinden geliştiren Bourdieu, çağın yeni komünist manifestosunu yazmakla selamlanan Negri&Hardt, tüm felsefeleri Hegel’e duydukları öfkeyle biçimlenmesine rağmen onun mirasını tersine çevirerek devam ettiren öğrencisi Marx’tan ve yeni tür bir komünizmden söz edebilen Deleuze&Guattari ikilisi vs…

Düşünce dünyasındaki değişimlerin dışında politik eylemliliğin kendisinde de önemli değişimler vardı. Salt emek-sermaye çelişkisiyle birebir açıklanamayan ekolojik tahribat, etnik ayrımcılık, savaş ve şiddet, cinsiyetçilik, ataerkillik, heteroseksizm gibi kurumsallaşmış sorunlara karşı faillerinin kendi sesini devletlere karşı aşağıdan örgütlediği ve adına yeni toplumsal hareketler denilen etkili bir politik mücadele ve toplumsal muhalefet formu ortaya çıkmıştı.

Tüm bu gelişmeler ister istemez şunu açığa çıkarmaktaydı: Marx’ın epistemolojisinde, ontolojisinde ya da metodolojisinde nasıl bir boşluk vardı ki yirminci asır, sınıfsal olmayan toplumsal teori tartışmalarıyla, toplumsal mücadele biçimleriyle ve dejenere olmuş bürokratik devlet kastlarının sosyalizm adı altında modern burjuva uygarlığına eklemlenişlerinin dramatik öyküleriyle tamamlanmıştı. Katı olan her şeyin buharlaştığı modern dünyada ne oluyordu da Marksizm’in adına yaslanan her hareket, her iktidar onun silik bir gölgesine dönüşüyordu. Feci düşüşün zafersi bir yükseliş olduğuna bir yüzyıl boyunca nasıl kanaat getirilebiliyordu.

***

İşte tıpkı benim gibi ve benden kırk yıl önce gördüğü sosyoloji öğrenimi sürecinde Küçükaydın’ın selefi Kıvılcımlı’yı keşfedişi bu meseleleri dert edinen biri olarak benim Küçükaydın’ı keşfedişime benzemektedir. Frankfurt Okulu başta olmak üzere Batı Marksist geleneği içindeki okumalarını Troçkist (Devrimci Marksist) gelenekle harmanlamakla yoldaşlarından epey bir mesafe kat eden Küçükaydın, perspektifine Kıvılcımlı’nın dünyada neredeyse hiç bilinmeyen modern uygarlık öncesine ilişkin tarih tezlerini de katarak uluslararası anlamda tüm Marksistlerden ayrışmış biridir. Bu ayrışma, umutların tükendiği, ufukların köreldiği, bilinçlerin hadım edildiği böyle bir çağa denk düştüğünden Küçükaydın iki kere yalnızdır: hem inandığı dünya görüşünün bilinen ezberlerini o dünya görüşünün yeniden doğuşu adına bozduğundan hem de Adorno’nun “yanlış hayat doğru yaşanmaz” aforizmasını andırır gibi çağın yanlışlığına fazla doğru geldiğinden.

***

Elinizdeki kitap, Köksüz Yayınları tarafından basılan üçüncü Demir Küçükaydın kitabıdır. Küçükaydın, “Marksizm’in Marksist Eleştirisi” başlıklı ilk kitapta görüşlerini yukarıda sözü edilen üç temel teorik sacayağının üstüne geliştirmişti. Marx’ta çözüme kavuşturulmadan bırakılmış ve kökenleri yapı-fail gerilimine dek giden boşlukları teşhis ve tahlil etmekte izlediği özgün metoduyla Marksizm’de üstyapı teorisinin noksanlığını tespit eden Küçükaydın, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin düzeyi olarak dinin tüm üstyapının kendisi olduğunu ve devrimin bir dinden bir başka dine geçmek anlamına geldiğini, modern uygarlığın dininin de özel-politik alan ayrımı üstünden temellenen ulusçuluk olduğunu detaylı biçimde ortaya koymuştu. Bu tahlilin, yukarıda Marksist kaygılarla dillendirdiğim sorulara yönelik tatmin edici bir açıklama sunduğunu söylemekle yetinmeliyim burada. Elbette bunun postmodernlerce determinist, ekonomist, ilerlemeci ve Avrupa-merkezci olmakla yarı haklı olarak itham edilen Marksizm’e yönelik tecrit koşullarını kırmakta çok güçlü bir olanak sunduğunu da.

“Bir Devrimcinin Otobiyografisi” başlıklı ikinci kitap ise Küçükaydın’ın söz konusu savunularını hangi tartışmaların içinden evrilerek geliştirdiğini Türkiye’de pek alışık olmadığımız otobiyografi türüyle göstermesi bağlamında önemli. Bu, hem kendisinin bir devrimci olarak geçmişle hesaplaşması ve özeleştirisini hem de Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel topografyasını sunması bağlamında –özellikle de yeni muhalif jenerasyon açısından, ilgi çekici.

Elinizde tuttuğunuz “Dünyanın Halleri Üstüne Denemeler” başlıklı kitap ise çeşitli dönemlerde Politik İslam’dan kuş gribine, ulusçuluktan futbola dek uzanan çeşitli güncel konulara ilişkin yazılmış zevkle okunabilecek denemelerden oluşmaktadır. Küçükaydın, her satırda aynı devrimci kaygıları taşımaktadır: tüm dünyayı kuşatan ulusçuluğun nasıl bir barbarlık olduğunu tariflemekte ve bu kuşatmayı yarmanın somut yollarını ortaya koymaktadır.

Kabul, dili insanın kafasını tutup duvarlara vuran cinsten, şu postmodernlerin tabiriyle fazla büyük-anlatı’cı, dolambaçsız, oto-didaktik, non-poetik, fazla ‘68’li, fazla huysuz ve fazla ihtiyar; üslubu fazla kavgacı ve katı… Ancak bunların hangisi gerçekliği kalbinden vuran sözlerine ve söylediklerinin ardındaki muazzam metodolojiye halel getirebilir?

Önceki yüzyıl sosyalizmin ulusçulukla girdiği ensest ittifakın ortak kan bağından gelen bozuk ve patolojik mantığının zaferiydi. Şimdiki mesele, yeryüzü ölçeğinde tüm siyasetimize sirayet eden bu patolojinin daha sürüp sürmeyeceğidir. İnsanlık ya ulusçuluk denilen patolojinin pençesinde bölünüp yok olacak ya da bu patolojinin tecridi yoluyla komünizm bir Anka kuşu gibi özgürlüğü, eşitliği küllerinden yeniden yaratacaktır.

Küçükaydın’ın elinizdeki kitapla cisimleşmiş tüm çabası kuşkusuz bu barbarlığın görünümlerine dikkat çekmeyi ve bundan çıkış yollarını hangi somut program aracılığıyla bulabileceğimizi göstermektir.

İyi okumalar…
Birol Dinçel
Aralık, 2009.

İçindekiler

  • Hayat Hızlı Gideni Cezalandıracaktır
  • Politik Olan Özeldir
  • Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak
  • 1 Mayıs'ın Doğuşu, Bugünü ve Geleceği Üzerine Düşünceler
  • Türk Nedir?
  • Azınlıklar ve Demokrasi
  • Tarihin Laneti
  • Kötü Olabilme ve Yanlış Yapabilme Hakkı
  • Hatalar Sizden Hızlı Koşarlar
  • Hayat ve Ölüm
  • 1 Mayıs Düşünceleri
  • Taşralılık
  • Kendiliğindenliğe Övgü
  • Politik İslam Nedir?
  • Requiem ve 11 Eylül
  • Kıyafet Kavgasının İlk Anlamı
  • Doğu ve Batı
  • Eurovizyon, Modernleşme ve Demokratikleşme
  • Bonapartizm
  • Sıfırın Değeri
  • Minima Politika
  • “Almanların En İyisi” Olarak Marks veya Yenilgide Zaferi Kutlamak
  • Fizikte Bunalım: Karanlık Madde ve Karanlık Enerji
  • Ararat
  • Kemalizm ve İslam
  • Sabetaycılar, Yahudiler, Anti-Semitizm ve Kemalizm
  • Doğu Toplumları ve Ütopya
  • Saçma Dünya
  • Polemik Yapmak Ya da Unutulmuş Bir Politik Kültürün İzlerinin Ardında
  • Zina Özgürlüğü
  • Teori ve Politika
  • Şu Azınlıklar Tartışması
  • Che’nin Che Olmadan Önceki Yolculukları
  • Kurban Bayramının Ekonomi Politiği
  • ‘‘Pardus – Ulusal İşletim Sistemi”
  • Avrupa Merkezcilik ve Çok Kültürlülük Veya ”Çok Kültürlü Toplum” Sloganı Niçin Gericidir?
    • Avrupa Merkezcilik nedir?
    • Kültür Nedir?
    • Kültürün “Çok kültürlülük” Bağlamındaki Anlamı
  • Almanların En Meşhuru
  • Kuş Gribi (Tavuk Vebası), Globalleşme, Kapitalizm ve Ulusal Devletler
  • Mal Varlıkları, Özel Hayat, Devlet Sırları, Ticari Sırlar
  • Marksist Kültür ve Uygarlık Kavramları ve Uygarlıklar/Kültürler Çatışması
  • Yaradılış Teorisi, Tanrı ve Ulusçuluk
  • Jakobenizm Nedir? Osmanlı’da Kim Jakobendi? Bugün Kimdir?
  • Dünya Kupası’nın Düşündürdükleri
    • Sol Neden “Ofsayt”ta?
    • Futbol Şampiyonası, Alman Politikası ve Sol
    • Spor ve Futbol Üzerine Değinmeler
  • Türkler, Güvercinler ve İnsanlar
  • İnsan Olmak, Demokrat Olmak ve Yenilgicilik
  • Türban’ın Diyalektiği
  • Şu “Ötekileştirmek” Meselesi
  • Özür Dilemenin Sorunları ve Her şeye Rağmen Niçin Kampanyaya Destek?
  • Tarih ve Demokrasi
 

Denemeler Arka Kapak Yazısı

Lettre International” dergisi bin yılın sonu vesilesiyle bir Deneme yarışması düzenlemişti. Yarışmanın konusu: “Geleceği Geçmişten, Geçmişi Gelecekten Kurtarmak”tı.

Bu yarışmaya “Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak” başlıklı bu Denemeler derlemesinde de yer alan yazıyla katılmıştık.

Katılmaktan amacımız yarışmadan bir ödül vs. almak değil; bu yarışma vesilesiyle, Marks ve Engels’in tam yüz elli yıl önce yazdıkları “Komünist Manifesto”nun bin yıl sonuna uygun yeni bir versiyonunu yazmaktı.

Metni Marks ve Engels’in bu bilimsel olduğu kadar edebi ve ölmez eserine öykünerek; onlar bu gün yaşasalardı ne yazarlardı diye düşünerek ve neredeyse bir gece içinde, koşarcasına, bir solukta yazmıştık.

İşte bu Denemeler derlemesi adını bu denemeye vesile olan yarışmadan alıyor ve onun içeriğini kanımızca en özlü biçimde ifade ediyor.

*
Deneme türü, Aydınlanma ile birlikte doğmuştur denebilir.

Deneme bir düzyazı türü olmanın ötesinde edebi bir türdür, yani sanatsal bir türdür.

Deneme türü, aynı zamanda, tanımı gereği, bilimsel bir tezi ya da konuyu ele alır.

Ama bunu bilimsel bir yazı türü olarak yapmaz; edebi bir yazı türü olarak yapar.

Deneme, bir tezi veya konuyu akademik Prokrutes yataklarına yatırmadan, özgürce, ama bilimselliğine de halel getirmeden ele alır.

Bu nedenle, Deneme türü, bilimsel olduğu kadar sanatsaldır; sanatsal olduğu kadar da bilimsel.

Bilim gerçekliğin özüne kavramlarla; sanat imgelerle ulaşmaya çalışır.

Deneme bu araçların ikisine de kullanır.

Deneme türü kavramlar ve imgelerin yalnız danslarına son verip, onları birbirleriyle eşleştirir.

*

Marksizm, Aydınlanmanın bir çocuğu, gerçek mirasçısı ve diyalektik inkarı olarak, Denemeyi kendini ifadenin esas tarzı olarak kullanmıştır.

Bu nedenle, Marksizm’in ustalarının eserleri bilimsel olduğu kadar sanatsaldırlar. İnsan onları okurken aynı zamanda estetik bir zevk de alır.

Bu derlemede yer alan denemelerle Marksizm’in ve Aydınlanmanın bu unutulmuş türüne bir dönüş ve hatırlatma yapıyoruz aynı zamanda.

Demir Küçükaydın
24 Ocak 2010 Pazar, Berlin
 

Yazar Demir Küçükaydın’ın Okuyuculardan Bir Dileği

Kitaplarım Türkiye’de hiçbir yayınevi tarafından yayınlanmamaktadır. Bu durumda onları kendi olanaklarımla yayınlamaktan başka bir yol bulunmuyor.

Son zamanlara kadar yayınlanabilen her kitabım için neredeyse bir yayınevi kurmak zorunda kaldım. Sonunda birileri yayınevi sahibi oldu veya bir süre iyicene yaşadı.

İlk kez şeytanın ayağı kırıldı ve Köxüz Yayıncılıktan üç kitabım çıkabildi.

Bu kitaplar, Köxüz Yayınlar destekçileri arasında bulunan birçok arkadaşın maddi ve manevi yardımlarıyla çıkabilmektedir. Kimi maddi olanakları ölçüsünde para vermektedir, kimi redaksiyonuna yardım etmektedir, kimi düzenlemesini, kimi matbaa işlerini, kimi elden satışını, kimi postalanmasını vs. yapmaktadır. Kimse verdiklerinin karşılığı bir şey almamakta ve istememektedir.

Ne var ki, kitaplar okuyucularına ulaşmamaktadır. Çünkü dağıtımcılar almamakta, almışsa dağıtmamakta veya dağıtırsa da çok sınırlı bir alana dağıtmaktadır.

Bu nedenle kitapların satışı neredeyse sadece siparişlerle, yazarın ve birkaç dostunun elden satışlarıyla sınırlı kalmaktadır.

Bu da baskı masraflarını bile karşılamaya yetmemektedir.

Elimizde daha yayınlanabilecek onlarca kitap olmasına rağmen, hiç olmazsa masrafları karşılayacak bir satış olmazsa, yayınların sürdürülmesi mümkün değildir.

Ayrıca kitapları parası olmayanlara, cezaevlerine vs. parasız olarak ve posta masraflarını kendimiz vererek yolluyoruz. (Ayrıca Cezaevinde bulunan dostlarınıza kitap yollanmasını istiyorsanız, ismini ve adresini yayınevine bildiriniz. Kendilerine yollanır.)

Amacımız para kazanmak değildir.

En “radikal” görünen “anarşistler” veya “Komünist” “mülkiyet düşmanları” bile, kitaplarını veya dergilerini okuyucuya parasız olarak sunmaya yanaşmazlarken, biz yayınlanmış veya yayınlanmamış bütün çalışmalarımızı isteyenin indirebilmesi için internette parasız olarak da sunuyoruz.

Şu ana kadar bu kitaplardan binlerce kere indirilenler oldu. İndirilme rakamları şu adreste de görülebilir:

Bütün bunlar bir kazanç amacı taşımadığımızın çürütülemez kanıtlarıdır.

Sizden dileğimiz, eğer bu yayın faaliyetinin devam etmesini istiyorsanız, imkanınız varsa kitap sipariş ederek veya bağış vererek; eğer yoksa çevrenizde kitapları satarak veya çeşitli kitapçılara kitapları var mı diye sorarak veya kitapların eleştirilerini yaparak maddi manevi destekte bulunmanızdır.

Gerekli adresler aşağıda bulunuyor
Katkılarınız için şimdiden teşekkürler
Demir Küçükaydın
 
 

Kitap Temini ve Haberleşme

 

Normal Posta siparişi veya bizzat kitabı satın alma adresi:

Genel Ajans Ltd., Divanyolu Caddesi No: 54, Erçevik İşhanı 102, Eminönü, İstanbul

E-Posta ile siparişler için:koksuzyayin@yahoo.com.tr
Telefonla Sipariş: 0212.519 56 35

Bu siparişler için banka hesabı: Genel Ajans Basım Dağıtım Org. Ltd. Şti., Koç Yapı Kredi, Çemberlitaş Şubesi, Şube Kodu: 064, Hesap No: 80139217

Posta Çeki Hesabı: Genel Ajans Basım Dağıtım Org. Ltd. Şti., Hesap No: 162 91 27

 
 

 

EkBoyut
DKucukaydin_Denemeler-yayinlanan bicim.pdf2.94 MB

Denemeleri bastırmayı düşünüyor musunuz?

Sayın Küçükaydın, Denemeler'i bastırmayı düşünüyor musunuz?

Çalışmalarınızda başarılar

Evet Şimdi redaksiyonu yapılıyor

Sayın Muhalif,

Şu sıralarda redaksiyonu yapılıyor bir iki aya kadar çıkabileceğini sanıyorum.

Demir Küçükaydın

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com

Emeği gecenlere teşekkür

Merhaba Demir,

Emeği gecen herkese burdan tek tek teşekkürlerimi sunuyorum.En önemlisi bu güzel edebi yazılar için tabiki sana. Benim en çok beğendiğim kitabın. Dijitalizesini okudum ama yayınevinden istetdim ve tekrar okuyacağım.

Ben de buradan okurlarına ayrıca çağrı yapmak istiyorum. İmkanı olan bütün okurlarının yayınevine ve kitaplarına sahip çıkmasını diliyorum. Özellikle cezaevlerindeki arkadaşlara ulaştırmak gerekiyor. Çünkü çoraklaşan böylesi bir iklimde en çok cezaevlerindeki arkadaşlar okuyor ve üretiyor. Okuyun ve okutun...

selamlar
ferhat