AKP'nin Emekçi ve Kürt Politikası Üzerine
15 Temmuz 2008 tarihinde Partisinin Grup Toplantısı’nda konuşan Başbakan Erdoğan, çalışanların haklarını alması için göreve geldikleri günden itibaren azami gayreti gösterdiklerini ve "Emeği en kutsal değer olarak gördüklerini" ifade etmiş… Erdoğan, “10 yıllar boyunca uygulanan emek ve emekçi karşıtı politikaları kırmak, emeğe hak ettiği değeri verebilmek için her türlü maddi ve sosyal hakkı teslim etme noktasında, tarihi uygulamalara imza attıklarını”belirterek ne kadar emekçi dostu olduğunu uzun uzadıya anlatmış… Konut Edindirme Yardımı (KEY) ödemelerinin de bu anlayışın sonucu olarak ödeneceğini ifade etmiş.
Erdoğanı'ın ifadeleri, yaşanan gerçeği yansıtmıyor. Hükümetin izlediği “emekçi karşıtı politikalar” bir süre önce işçilere yapılan vahşi saldırıyla bir kez daha kanıtlandı… İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bazı ilçe belediyelerinde çalışan 10 bini aşkın çalışanı kapsayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine, Belediye İş Sendikasının grev kararını İstanbul Büyükşehir Belediyesine asmak istemesiyle, emekçiler bir kez daha polis şiddetine maruz kalmıştı. Bu saldırı, AKP ve Erdoğan’ın “emeği en kutsal değer” görmekten ne anladığını açıklamakla kalmadı… İşçilerin grev kararını asmasını engellemek için barikatlar kurulması basınçlı su, cop ve biber gazıyla vahşi bir saldırı düzenlenmesi, Hükümetin her fırsatta dile getirdiği insan hakları ve özgürlüklerden ne anladığını da gösteriyordu… Daha iyi yaşama ve çalışma koşullarından başka hiçbir talebi olmayan emekçilerin en demokratik talebi olan grev kararının işyeri kapısına asılmasına bile tahammül edilememesi, AKP’nin demokrasi anlayışının ve emekçilere yaklaşımın çarpıcı göstergesiydi...
AKP’nin uyguladığı neo-liberal politikalar zam ve zulüm eşliğinde yürütülüyor… Başta tekstil işkolunda olmak üzere binlerce işçi işsizler ordusuna katılmaya devam ediyor… Milyonlarca İşçi kölelik şartlarında istihdam ediliyor. İş ve sosyal güvenliğin olmadığı her an iş cinayetlerinin yaşandığı bir emek cehennemi yaşanıyor. Tuzla tersanelerindeki vahşi çalışma koşulları ve yaşanan cinayetler genel çalışma koşullarının aynasıdır. Davutpaşa’daki patlamada ölen işçiler, yollarda devrilen kamyonlarda ölen tarım işçileri çalışma yaşamının özetidir. AKP bu çalışma şartlarını daha da ağırlaştırdı. AKP iktidarına yakınlığıyla bilinen Yörsan patronu, yasal hakkını kullanarak sendikalaşan işçileri kapının önüne koymasında yetkiyi geciktirerek işbirliği yaptığı biliniyor. Sendikalaşan işçiler işsiz kalırken, çeşitli işkollarındaki sendikalı işçiler de baskıyla kendi sendikalarından istifa ettirilerek kendi yandaşı Hak-İş’e yönlendiriliyor… Aynı politika Kamu emekçileri için de uygulanmakta, güdümündeki Memur-Sen beslenmektedir. (DSP-ANAP-MHP iktidarında Türkiye Kamu-Sen’in beslendiği gibi)
Altı yıldan beri kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşmeli sendikal hak ve özgürlüklerini tanımaya yanaşmayan AKP tek taraflı ücret belirleme politikasına devam etti... Bu sistem gereği her yılın Ağustos ayında başlayan “Toplu Görüşme” tiyatrosuyla sefalet ücretinin belirlenmesine devam ediliyor. Temmuzun 15’inde 2 milyonu aşkın kamu emekçisinin “zamlı maaşını” belirledi… Yılın ikinci altı ayı için enflasyon farkı dâhil yüzde 3,9’luk zammı uygun gördü. Bu oran, en düşük derecedeki kamu emekçisinin bordrosuna 30 YTL olarak yansıyabildi. AKP TÜİK’in açıkladığı yüzde 6’lık enflasyon üzerinden ücret zammı yaparak uyguladığı “enflasyon hedefine dayalı zam” anlayışıyla kamu emekçilerini günden güne sefalete doğru sürüklemektedir... Oysaki temel girdilerdeki fiyat artışları iğneden ipliğe her şeye zam getirmekte emekçilerin ve yoksul halkın hayatı çekilemez hale gelmektedir. 2008 yılı başından bu yana “Ayçiçeği Yağında % 48, Elektrikte % 44, Bakliyat Ürünlerinde % 42, Ekmekte % 26, Mazotta ise % 25” (KESK internet sitesi) oranındaki fiyat artışları hayat pahalılığını açıkça göstermektedir...
Emekçi dostu geçinen AKP Hükümeti, Kamu Emekçilerinin hayat pahalılığı altında ezilmesine neden olduğu gibi, Konut Edindirme Yardımı hesaplarında biriken alacakların ödemesini geciktirerek de mağdur etmiştir... 1 Ocak 1987 yılından 1996 yılına kadar yapılan kesintilerin ödenmesini bir lütufmuş gibi gösteriyor… Erdoğan: "Tozlu rafların arasından biz çıkardık, biz haykırdık. Dedik ki ’Kardeşim senin böyle bir alacağın var, haberin var mı?’ Nereden bilsin, haberi yok” diyor… Erdoğan emekçilerle açıkça dalga geçiyor. Gerçek değerinin oldukça altında hesaplayarak ödeyecekleri kesintileri seçim propagandası için vesile yapıyor. 1987 den1995’ sonuna kadar emekçilerin hesaplarında biriken alacaklar, aradan geçen 13 yıla(AKP’nin 6. yılına) rağmen hala hak sahiplerine ödenmemiştir. Son olarak AKP tarafından geçtiğimiz yıl 22 Temmuz seçimleri öncesinde ödeneceği ilan edilen KEY alacakları, ancak şimdi ödenmektedir. Hem de gerçek değerinin altında…
AKP Hükümeti ısrarla “kendine demokrat olma” politikasını sürdürmektedir. Farklı seslere, kimliklere ve kültürlere tahammülsüzlük örneklerine her gün bir yenisi ekleniyor... Emek ve demokrasi mücadelesinde haber alma hakkına önemli katkılar sunan Hayat televizyonu ekranlarının 16 Temmuz 2008 tarihi itibarıyla karartılması da yayın özgürlüğünün sınırlarını bir kez daha gösterdi. Düşünce ve ifade özgürlüğünü engellemeye yönelik böylesi girişimlerin anlamı, toplumu, kurumları ve basını kendi zihniyeti ve beklentileri çerçevesinde şekillendirme çabasıdır...
Erdoğan ve Partisi sadece “emekçi karşıtı” değildir. Onlar aynı zamanda Kürt karşıtıdır. Demokrasi ve özgürlük anlayışlarının sınırları özellikle Kürt sorununda derin devletle ve onun bir parçası olan Ergenekon la aynıdır. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, Geçen Pazar gerçekleşen DTP’ nin 2. Olağan kongresinde silahların tamamen bırakılması çağrısının yapıldığını, bu konuyla ilgili olarak siyasi anlamda bir gelişme olup olmayacağı şeklindeki soru üzerine, yıllardır sürdürülen kirli savaşın maliyetini de açıkladı… Çiçek, soruyu şu ifadelerle cevapladı: “Her defasında ifade etmeye çalıştık, bunun parasal değerlendirmesini bile yapmak zordur ama telaffuz edilen rakam, 300 milyar doların üzerindedir. 25 seneyi aşan süreden beri etnik terörün, PKK terörünün ülkeye verdiği zarar 300 milyar doların üzerindedir. GAP’ın maliyeti ise 32 milyar dolar idi. Bununla mukayese ettiğinizde, Türkiye bu terör belasıyla uğraşmasaydı, başkalarının oyununa alet olmasaydı, başkalarının değirmenine su taşımasaydı, kendi insanlarının hayatına kast etmeselerdi, Türkiye 10 defa GAP’ı bitirmiş olurdu. Türkiye’nin bugün milli geliri ikiye katlanmış olurdu. O bölgede en az 3 milyon 800 bin vatandaşımız doğrudan iş bulmuş olurdu.” diyor...
Mevcut tabloyu ters yüz eden, yaşanan gerçekliği herkesin yüzüne bakarak çarpıtan bu anlayış üstelik Kürtleri de temsil ettiğini söyleyebilmektedir. Cemil Çiçek, sorulan soruyu yanıtlarken, Kürtlerin özgürlük taleplerini reddeden inkâr ve imha siyasetinin gereği olan klasik resmi ideolojiden farklı hiçbir şey söylemiyor… Bu söylemler ve açıklanan mali tablo aynı zamanda, emekçilerin sefalet zamlarına neden mahkûm edildiğini, yoksulluğu ve işsizliği pekiştiren savaş gerçekliğini de itiraf etmiş oluyor. Burada suçlu olan özgürlük mücadelesi veren Kürtler değil bu mücadeleyi inkâr ve imha etmek isteyen egemen anlayışlardır.
Çiçek, gerçekleri çarpıtıyor: Yaşanan kirli savaş sonucu binlerce köy yakılıp yıkılmış, milyonlarca insan yerinden yurdundan göçertilmiş, binlerce insan “faili meçhul- belli” cinayetlere maruz kalmıştır. Kürtlere karşı işlenen suçlar orta yerde duruyor. Ve bu suçların failleri olan egemenler bu konuda ortak bir dil kullanmaya özen gösteriyorlar. Kendi aralarındaki çatışma düzeyi ne olursa olsun bu uzlaşmaya uyuyorlar. Egemenler arası çatışmanın bir yansıması olan Ergenekon iddianamesinde Kürtlere karşı işlenen suçların, binlerce cinayetin sözü bile edilmiyor… Ergenekon’un NATO, ABD-CİA, Ordu ve MİT’le bir ilişkisinin olmadığı özenle belirtiliyor… Bu örgüt “gizli tanıklarla” DHKP-C ve PKK ile ilişkilendirilmek isteniyor… İddianame, liberallerin deyişiyle “yüz yıllık temizlik” veya devlet adına işlenen cinayetlerden arınmayı, hedeflemiyor… Suçlamalar hükümete yönelik eylemlerle sınırlı tutulurken devrimciler ve yurtseverler karalanıyor, Ergenekon’un Kürtlere devrimcilere-demokratlara aydınlara karşıt yüzü ve cinayetleri ise görülmüyor… Dink cinayetin azmettirici Erhan Tuncel’in medyada “fazlaca örselenmesine üzülen!” Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve “iyi çocuklara” sahip çıkan diğer görevlilerin ifadesi bile alınamıyor. İttihatçılarla başlayan bir geleneğin, darbelerle, Susurluk ve Şemdinli ile devam eden bir zihniyetin Ergenekon operasyonu ve iddianamesiyle sonuçlanması mümkün değil… İddianame Ergenekon’un Kürt-Türk çatışmasını yaratmak istediğini ifade ederken, geleneksel sömürgeci güçleri ve AKP’yi aklamak istiyor…
AKP’nin emek ve emekçi karşıtı neoliberal politikalarının yanı sıra Kürt karşıtı özelliği onun ruhunu oluşturuyor. Kürtlerin kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkını tanımaması, mevcut rejimle en uyumlu yönünü oluşturuyor. Dolayısıyla ne AKP’ye ne derin devlete ne de derin devletin bir parçası olan Ergenekon’a yedeklenmeyen, emekten ve özgürlüklerden yana bir duruşun sahibi olmak zorunlu tek yoldur. Böylesi bir anlayışla egemen güçlere ve onların güç kaynağı Emperyalizme karşı mücadeleyi yükseltmek, çatışma alanlarını örgütlemek ön açıcı olacaktır.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
