Kullanıcı Girişi

CAPTCHA
Aşağıdaki basit hesabın sonucunu yazın. Bu siteye spam (çöp) yollanmasına karşı bir tedbirdir.
1 + 10 =
Solve this simple math problem and enter the result. E.g. for 1+3, enter 4.

Köxüz'den Yazılar'a Katıl

height=26 width=120 alt="Google Groups">
Koxuzden-Yazilar'a katıl
E-Mail:
Bu Grubu Ziyaret et

Resim Galerileri

Random image

Üçüncü Köxüz Sitesi

İçerik Paylaşımı

İçeriği paylaş

Syndicate (site map)

Marksist Demokrasi Teorisine Katkı

Demir Küçükaydın kullanıcısının resmi

Demokrasi Teorisi Kapakİndirmek İçin Kitap

Marksist Demokrasi Teorisine Katkı - Demir Küçükaydın

Daha önce çıkan Azınlıklar Sorunu Üzerine Yazılar'la Birlikte ve kısmen de onun teorik arka planı olarak düşünülebilir. Bu derlemedeki yazılar 2000 yılında Özgür Politika gazetesinde bir seri Köşe Yazısı olarak yayınlanmıştı. Bu o yazıların  Düzeltilmiş, gözden geçirilmiş ve bir Önsöz eklenmiş bir derlemesidir.

(56 Sayfa - PDF olarak 400, RTF olarak 350 KB - İlişikteki eklerden indirilebilir.

Aşağıda Kitabın Önsöz'ü ve İçindekiler listesi bulunmaktadır.

28.Temmuz.2008

 


 

“Biz Marks’ın teorisini tamamlanmış ve dokunulmaz bir şey olarak görmüyoruz; tersine biz onun, eğer yaşama ayak uydurmak istiyorlarsa, sosyalistlerin her doğrultuda geliştirmek zorunda oldukları bilimin sadece bir temel taşını koyduğuna inanıyoruz.”

(V. İ. U. Lenin, “Programımız”, 1899)
 

İbni Haldun’dan çok sonra ve ondan bağımsız olarak, toplumun tarihinin bilimi[1] olan Tarihsel Maddeciliği ikinci defa kuran Marks ve Engels, kendilerinden sonra geliştirilmesi ve tamamlanması gereken bu bilimin sadece birkaç köşe taşını koyabildiler.

Örneğin, onlar bizlere, Lenin’in de işerat ettiği gibi, “büyük harflerle bir Mantık” bırakmadıkları gibi, büyük harflerle bir Üstyapılar Teorisi, bir Sınıflar Teorisi, bir Politika Teorisi bırakmadılar. Bıraktıkları hep, orada burada geçer ayak söylenmiş, dahiyane, yol gösterici, ilham verici, ufuk açıcı değinmeler oldu.

Kuruculardan bütün bunlar beklenemezdi de. Onların buna ne ömrü, ne gücü yeterdi. Örneğin Marks, neredeyse yetişkin bir insan olarak bütün ömrünü verdiği ve “modern toplumun yüzündeki peçeyi kaldırmak” olarak tanımladığı, modern kapitalist toplumun temelinin analizinin bile, ancak çok küçük bir bölümünü yazabilmiş, yazabildiğinin de çok küçük bir bölümünü yayınlayabilmişti[2].

Sonradan gelenler, birkaç köşe taşı koyulmuş ve sonra gelen kuşaklarca geliştirilip tamamlanması gereken bu binaya belirli katkılarda bulundular. Ama bu katkılar bile, büyük harflerle ifade edilebilecek teoriler olmaktan ziyade, etüd edilip sistemleştirilmeyi bekleyen değinmeler olarak kaldılar.

Bu nedenle, aradan bir buçuk asırdan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Marksizm’in nasıl hala büyük harflerle bir “Mantık”ı[3] yoksa, nasıl büyük harflerle bir Üstyapılar Teorisi yoksa, büyük harflerle bir “Demokrasi Teorisi” de yoktur[4].

Büyük harflerle bir teori yoktur ama böyle bir Demokrasi Teorisi’nin kavramsal temelleri, bir çok eserde geçer ayak, başka bağlamlar içinde ifade edilmiştir. Gotha Programı’nın Eleştirisi’nden; Paris Komünü’nü çözümleyen Fransa’da İç Savaş’a; Ailenin Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni’nden Devlet ve Devrim’e kadar bir çok eser ilk elde sıralanabilir.

Elbette Tarihsel Maddeci bir Demokrasi Teorisi, bir Devlet ve Politika Teorisi’nin; Devlet ve Politika teorisi de bir Üstyapılar teorisinin; bir Üstyapılar teorisi de genel bir Toplum Teorisinin bir bileşeni olarak var olabilir. Bu nedenle, bir Demokrasi Teorisi, bir bileşeni olduğu bu daha genel teoriler ile kavramsal bir iç tutarlılık içinde olmalıdır.

Elinizdeki bu çalışma, henüz bizzat kendileri de büyük harflerle ifade edilememiş olan bu daha genel teorilerle kavramsal bir iç tutarlılık içinde büyük harflerle Tarihsel Maddeci bir Demokrasi Teorisi’nin (dolayısıyla Devlet ve Üstyapılar Teorisinin de) kurulması yönünde bir deneme, bir girişimdir.

Ama bu girişim sadece, kurucu öğeleri orada burada dağınık olarak ifade edilmiş bir teoriyi sistematize etme çabası değildir; aynı zamanda bir geliştirme çabasıdır da.

Bilimlerin ilerlemesine ihtiyaçların yüz üniversiteden daha fazla itilim verdiği bilinir. Bizi de bu yönde bir çabaya zorlayan, bizzat içinde yaşadığımız çağın ve politik hareketlerin karşılaştıkları sorunlardır.

Bu sorunların başında şöyle bir paradoks gelmektedir:

Bugün sömüren bir azınlık ve sömürülen bir çoğunluktan oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Demokrasi, tanımı gereği; yapı ile işlev arasındaki kopmaz bağ nedeniyle ezenler tarafından değil, ezilenler tarafından kullanılmaya uygun bir araç olmasına rağmen; paradoks, yirminci yüzyılda ve günümüzde hala niçin onun ezilenler tarafından kullanılmadığı veya kullanılamadığı ve ezenler tarafından kullanıldığı ve kullanılabildiğidir.

Yani demokrasinin bir devlet biçimi olarak yapısı ile, somut tarihsel işlevi arasında bir uyumsuzluk vardır. Bu uyumsuzluk niye vardır? Niçin ortaya çıkmaktadır?

Bu sorular hayati önemdedir, çünkü bu paradokstur aynı zamanda ezilen çoğunluğun sosyalizm idealinden yüz çevirmesine ve burjuvazinin zafer arabasına takılmasına yol açan.

Benzer paradokslar gerek evrende gerek canlılar aleminde de vardır ve bunların anlaşılması tüm yapının ve hareketin anlaşılması için anahtardır.

Evrenin tarihinden bir iki örnek verelim.

Örneğin, eğer evren bir büyük patlamadan oluşmuşsa, o patlamada Madde kadar anti-Madde de oluşması gerekir. O zaman da bu Madde ve anti-Maddelerin birbirini yok etmesi. Dolayısıyla da aslında normal olarak bu evrenin ve bu paradoksa dikkati çekecek insanların var olmaması gerekir. Burada önemli olan, o paradoks olmasaydı bu evrenin dolayısıyla bu soruyu soracak insanların da olamayacağıdır. Bu evrenin var olması için, en azından bu günkü bilgi düzeyimize göre, simetri ilkesinin bozulmuş olması, Madde’nin tesadüfen anti-Madde’den biraz fazla olmuş olması gerekir. Yani evrende simetri ilkesi olmasına ve bu ilkeye göre evrenin olmaması gerekirken bu evrenin varlığının kendisi bile bir paradokstur ve böyle bir paradoks nedeniyle var olmaktadır.

Ama daha önemlisi, bu paradoks olmasaydı, bu paradoksu soracak insanın da, öznelerin de, düşünen yaratıkların da var olamayacağıdır. Dolayısıyla, paradoks tersinden de şöyle ifade edilebilir: insan bu soruyu sorabildiği için evren vardır, çünkü evren var olduğu için bizler bu soruyu sormaktayızdır. Bir kedinin kendi kuyruğunu yakalamaya çalışması gibidir.

Bir başka örnek. Evren genişlediğine göre, nasıl olmaktadır da bu genişleme eğilimine ters olarak, madde galaksilerde ve yıldızlarda yoğunlaşmaktadır. Bu genişleme içindeki yoğunlaşmalar da bir paradokstur ve yine bu paradoks sayesinde bu soruyu soran insanlar var olabilmektedir.

Bunu da yine everenin türdeşliğinden sapmalarla açıklayabiliriz. Ama yine aynı sonuçla karşılaşırız: O sapmalar olmasaydı o sapmaların varlığına, o sapmaların yol açtığı paradokslara dikkati çekecek, soruyu soracak insanların ortaya çıkabileceği bir evren de var olamazdı. Tersinden şöyle de ifade edilebilir: paradokslar, o paradoksların varlığına dikkati çekebilen insanlar olduğu için vardırlar.

Ya da canlıları ele alalım. Yaşam son duruşmada, hep kendilerinin tıpkı benzerlerini yapan moleküllere indirgenebileceğine; hayat denen şey son duruşmada, DNA zincirinin kendisinin tıpkısını, aynısını yaratmasına indirgenebileceğine göre, nasıl olmaktadır da, milyarlarca farklı canlı türü oluşmaktadır? Burada da bir paradoks vardır. Tıpkı evrenin varlığı gibi, milyonlarca türün varlığı da, simetri ilkesinin bozulmasına, istisnai durumlara, sapmalara bağlıdır. Şu milyarlarca farklı canlı türünden oluşan hayat dediğimiz harika şey hep aynısını yapmaya dayanan var oluş tarzının aynısını yapamamış olmasına bağlıdır. Paradoks bu sapmaların sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Ama bu paradokslar çok daha genel bir sorunu ima etmektedir: Evrenin de, milyonlarca canlının da var oluşu, bir bakıma, kuraldan sapmalara, istisnai olana, tesadüfi olana bağlıdır.

Böylece rastlantı, zorunluluğun öbür yüzü olarak görünmekten çıkmakta, zorunlu ilişkilerden oluştuğu düşünülen canlı ve cansız evrenin kendisi rastlantıların sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece rastlantı ve zorunluluk ilişkisi tersine dönmektedir: eski kavrayışımızda; rastlantıları zorunluluk belirler ve onlar zorunluluğun öbür yüzü olarak görünürken, şimdi rastlantılar zorunluluğu belirlemekte; zorunluluk olarak görülen aslında rastlantıların öbür yüzü olarak görünmektedir.

Bunun genel felsefi ve toplumsal sonuçları üzerinde yeterince durulduğu söylenemez.

Topluma gelirsek. Burjuvazi ve egemen sınıflar demokrasiye karşı; ezilenler demokratik olmaları gerekirken; niye durum tersinedir? Ya da niçin tam tersine görünmektedir? Bu paradoksa yol açan nedir?

Nasıl, evrenini varlığına; genişleme eğilimine zıt yoğunlaşmalara (Galaksilere); türlerin muazzam çeşitliliğine yol açan “düzensizlikler” ise; “istisnai” olan durumlar ise, bu tarihsel paradoksa yol açan da, tarihin “anormalliği”; sosyalizm çocuğunun dünyaya ayakları önde, tersine gelişidir.

Yani Sosyalist devrimlerin üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileriyle en çok çeliştiği gelişmiş ülkelerde olması gerekirken, hep geri ülkelerde olması paradoksu ile demokrasi paradoksu arasında derin bir ilişki bulunmaktadır. Aslında bu paradoksun ortaya çıkardığı bir görünümdür.

Ne var ki, bu kategorik cevap, bu paradoksun var oluş koşullarını açıklar ama onun işleyiş mekanizmalarını açıklamaz.

Elinizdeki bu çaba, bu paradoksu ortaya çıkaran işleyiş mekanizmalarının ortaya çıkarılması yönünde bir girişimdir aynı zamanda.

Bunu açıklama çabası, sınıf kavramının daha derinleştirilip, dakikleştirilmesini, ona tarihsel bir boyut verilmesini gerektirmiştir.

Marks bize büyük harflerle bir “Sınıflar Teorisi” de bırakmamıştı: yarım kalmış bir eser olan Kapital’in son bölümü, “Sınıflar” der ve bir kaç paragraf sonra biter[5].

Daha sonra özellikle Bürokrasi’nin çözümlemesi bağlamında Troçki’nin bu alanda yaptığı katkılar ile, Kıvılcımlı’nın Troçki’den tamamen bağımsızca ve onunla aynı sonuçlara ulaşan katkıları göz önüne alınabilir[6].

Ama Kıvılcımlı’nın esas önemli katkısı, kapitalizm öncesinin toplumsal katmanlarıyla modern toplumun katmanları arasındaki ilişkiyi incelemesinde; bu ilişkinin ele alınışında yaptığı metodolojik katkılarda görülür.

Kapitalizm öncesi ile kapitalizmin ilişkisi sadece zaman içinde birbirini izleyen iki sistem olarak değil aynı çağ ve mekan içindeki bir ilişki olarak da ele alınabilir. Farklı üretim ilişkileri aynı çağda ve yerde bir arada ve karşılıklı ilişki içinde bulunduğundan, sınıfsal ilişkilere böyle bakıldığında, sınıf kavramı, sadece üretim ilişkileri içindeki konumla belirlenmez; tarihsel ve kültürel bir boyut da kazanır.

Farklı sınıflar arasındaki ilişki, böyle bir bakış içinde, farklı tarihsel dönemlerin, zamanların, kültürlerin ilişkisi olarak da ortaya çıkar. Böylece sınıf kavramı, aynı zamanda kütürel ve tarihsel bir boyut da kazanır.

İşte bu çalışma, paradoksu açıklamak için, sınıflar ilişkisinin kültürel ve tarihsel boyutunu bir analiz aracı olarak kullanmakta; sınıf kavramına, tarihsel ve kültürel bir boyut eklemektedir.

*

Elbette, bu çalışma sadece çağımızın bir paradoksunu açıklamaya yönelik değildi[7]; daha doğrudan bir pratik ve politik bir sorunla ilgiliydi.

PKK, Öcalan’ın yakalanmasından sonra programatik, stratejik ve örgütsel olarak kendini dönüştürme görevini önüne koymuştu. Bu dönüşümün karşılaştığı sınırları ve sorunları da açıklamak ve böylece dolaylı da olsa, bu çabalara bir destek hedefleniyordu.

Bu nedenle yazılar, Özgür Politika’ya haftalık yazı olarak yazıldı. Ne var ki, yine bizzat yazılarda açıklanan nedenlerle, bu yazılar da diğer niceleri gibi, sağır boşluklarda yitip gitti.

Şimdi aradan dört yıl geçmiş bulunuyor. O zamanlar PKK’içinde veya yanında görünüp bu yazıları susuşa getirenler, şimdi ABD’nin Orta Doğu’ya lök gibi çökmesinden beri, artık açıktan karşıya geçmiş ve dün içinde sorumluları veya destekleyicileri arasında bulundukları örgüte saldırılarda bulunuyorlar. Açıktan karşıya geçmeyenler ise içinden çürütmeye devam ediyorlar.

Bu muazzam kayışa ancak tutarlı ve sağlam bir ideolojik temelle karşı durulabilir. Bu nedenle teorik açıklık ve ideolojik mücadele her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır. Ne var ki, bu alanda en küçük bir direniş bile görülmemektedir. Aslında PKK’yı savunmak adına, eleştirenlere karşı yazanlar bile onlara ideolojide teslim olarak, yani onların esas sorgulanması gereken ön kabullerini kabul ederek yazıyorlar ve teslimiyeti pekiştiriyorlar.

ABD ve AB gibi büyük emperyalist güçler ve bölgedeki bütün gerici rejimler, Türkiye’de, İran’da, İsrail’de veya her hangi bir yerde olduğu gibi, Kürdistan’da da dile, etniye, soya, dine dayanan ve yüz yıldan fazla bir süredir katliam ve pogromlardan başka bir şey getirmemiş gerici milliyetçiliğe tüm desteklerini ve olanaklarını sunuyorlar. Bu destek somutta, gerici milliyetçiliğe en uzak demokratik milliyetçiliğe en yakın hareket olan PKK’ya karşı, Barzani ve Talabani’nin desteklenmesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Bunun karşısında, dünya işçi sınıfının, Kürdistan’ın emekçilerine ve ezilenlerine, devrimci demokratik bir ulusçuluğu savunan ve bu gün hızlı bir kan kaybı içinde bulunan sosyalistlerine ve demokratlarına sunabileceği ne silahları, ne petrol gelirleri ne diplomatik ve politik araçları var. O sadece, yüz elli yılın toplumsal mücadeleler tarihinin öz suyundan beslenmiş teorik ve ideolojik bir yardım sunabilir. Bu yazının bu ikinci yayınlanışı, bu anlamda, yani, dünya işçi sınıfının, bir ezilen ulusun hareketinin ezilenlerine, Kürt ulusal hareketi içindeki devrimci demokrat ve sosyalistlere bir teorik ve ideolojik yardım ve destek sunuşu olarak görülebilir.

Bu yazıda örneğin, PKK’ya karşı yapılan saldırıların dayandığı bütün temel argümanların hem eleştirisi, hem de açıklaması vardır. Hatta bu yazı, daha bundan dört yıl önce bu gün olacakları aynen de görmüş bulunmaktadır. Bu gün olanlar, her okuyanın kolayca görebileceği gibi, bu yazıda öngörülenlerden başka bir şey değildir.

Kürdistanlı Devrimci Demokratların ve Sosyalistlerin bu teorik araçları bu sefer olsun, görmezden gelmeden, ellerine alıp kullanmalarını dilemekten başka elimizden bir şey gelmez.

*

Elinizdeki çalışmada, gazetede haftalık makaleler halinde yayınlamaktan ile gelen tekrarları olabildiğince çıkarmaya çalıştık. Buna karşılık, metinde söylenenleri dip notlarla zenginleştirmeyi denedik.

18 Eylül 2004 Cumartesi




[1] Biz, yalnız bir tek bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir. Tarih iki yönden incelenebilir. Tarihi, doğa tarihi ve insanlar tarihi diye ikiye ayırabiliriz.” Marks-Engels, Alman İdeolojisi

[2] “(...) Bir kere marx’ın kapitalist üretim tarzının bütün öğelerinin genel çözümlemesine ait çalışmasını bitiremediğini biliyoruz. Daha Grundrisse’yi yazdığı günlere dek uzanan ilk planında sermaye çözümlemesini toprak mülkiyeti, ücretli emek, devlet, dış ticaret ve dünya pazarı çözümlemesi izleyecekti. Bu planlamanın ancak altıda biri gerçekleştirilebildi ve bu halde bile Kapital’in IV. Cildi (Artıkdeğer Teorileri) ilk kısmından öteye gidemedi. (...)” (Ernest Mandel, Marks’ın İktisadi Düşüncesinin Oluşumu, İstanbul 1978, s.107) Bilindiği gibi, Marks, sağlığında Kapital’in sadece Birinci Cildini yayınlayabildi. İkinci ve Üçüncü Ciltleri Marks’ın notlarına dayanarak Engels, Artık Değer Teorileri’nin kalanını da daha sonra yine Marks’ın notlarına dayanarak Kautsky yayınladı. Diğer bir deyişle Marks’ın yayınladığı, ilk planının altıda birinin dörtte biri, yani yirmi dörtte biri. Bu sadece bir ilk plana göre ve modern topluma ilişkin kısım. Yazılış esnasında ilk planların değişip genişlediği bilinir. Ki bizzat Kapital’in yazılışında da böyle olmuştur. Örneğin Engels’e 15. Agustos 1863 tarihli mektubunda her şeyi “baştan aşağı değiştirmek zorunluluğu” ile karşı karşıya kaldığını yazar (Zikreden Mandel, aynı yerde). Keza yine Mandel’in zikrettiğine göre, Roman Rosdolsky, Marks’ın 1857 eylül ve 1868 Nisan arasında, yani on yıl içinde, on üç farklı varyant çizdiğini belirtmektedir.

Tabii bu ilk planlara, değişimlere henüz modern toplumun üstyapısı dahil değil, modern öncesi toplumlar dahil değil. Bütün bunlar göz önüne alındığında, kurucuların ne kadar küçük bir alanda iş gördükleri ve sonra gelenlerin önünde ne kadar muazzam el değmemiş alanlar bulunduğu göz önüne getirilebilir.

[3] “Mantık” derken, düşüncenin tarihini ve düşüncenin hareket yasalarını anlıyoruz.

[4] Lenin’in Devlet ve Devrim’i bu tür büyük harflerle ifade edilmemiş olanı büyük harflerle sistematik bir teori haline getirme çabalarının bir örneği olarak da alınabilir, doğrudan böyle bir amaçla yazılmamış olmasına rağmen. Bu anlamda, Demokrasi ve Devlet birbirinden ayrılamayacağından, Devlet ve Devrim bir ölçüde büyük harflerle bir Demokrasi Teorisi’nin bir başlangıcı, bir girişi olarak da görülebilir.

[5] Bu yarım kalmış bölümü aynen aktaralım:

ELLİİKİNCİ BÖLÜM

S I N I F L A R

GELİR kaynakları, sırasıyla, ücret, kâr ve toprak rantı olan, sırf emek-gücü sahipleri, sermaye sahipleri ve toprak sahipleri, başka bir deyişle ücretli-emekçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri, kapitalist üretim tarzına dayanan modern toplumun üç büyük sınıfını oluştururlar.

İngiltere'de modern toplumun ekonomik yapısı, hiç kuşkusuz en üst düzeyde ye en klasik biçimde gelişmiştir. Ne var ki, burada bile, sınıflardaki tabakalaşma, en saf biçimi içersinde görünmez. Burada bile, orta ve ara tabakalar, (kentlerdekine göre kırsal bölgelerde çok daha az olmakla birlikte) her yerde sınır çizgilerini silikleştirmiştir. Ama bunun bizim incelememiz için önemi yoktur. Görmüş olduğumuz gibi, kapitalist üretim tarzının sürekli eğilimi ve gelişme yasası, üretim araçlarını gitgide emekten ayırarak, dağınık üretim araçlarını büyük kitleler halinde biraraya toplar ve böylece, emeği ücretli-emeğe, üretim araçlarını sermayeye dönüştürür. Ve bu eğilime, öte yandan, toprak mülkiyetinin sermaye ve emekten bağımsız hale gelerek ayrılması[58] ya da bütün toprak mülkiyetinin, kapitalist üretim tarzına uygun düşen bir toprak mülkiyetine dönüşmesi tekabül eder. (sayfa 775)

Yanıtlanması gerekli ilk soru şudur: Bir sınıfı oluşturan şey nedir? - bu sorunun yanıtı doğal olarak bir başka sorunun yanıtından çıkar, şöyle ki: Ücretli-emekçileri, kapitalistleri ve büyük toprak sahiplerini, üç büyük toplumsal sınıf haline getiren şey nedir?

İlk bakışta - gelirlerin ve gelir kaynaklarının özdeşliğidir. Üyelerinin, kendilerini oluşturan bireylerin, sırasıyla, ücret, kâr ve toprak rantı ile, kendi emek-güçlerinin, sermayelerinin ve toprak mülkiyetlerinin gerçekleşmesi ile geçimlerini sağlayan üç büyük toplumsal grup vardır.

Ne var ki, bu görüş açısından, örneğin tabipler ile devlet memurlarının, iki farklı toplumsal gruba ait oldukları ve bu grupların her birisinin üyeleri, gelirlerini bir ve aynı kaynaktan aldıkları için, iki sınıf oluşturmaları gerekir. Aynı şeyin, toplumsal işbölümünün, emekçileri olduğu kadar, kapitalistler ile büyük toprak sahiplerini de -örneğin bu sonuncuları, bağ-bahçe sahipleri, çiftlik sahipleri, orman sahipleri, maden sahipleri, dalyan sahipleri gibi- sonsuz türde çıkar ve statü gruplarına parçalaması için geçerli olması gerekir.

[Elyazması burada kalıyor.] (sayfa 776)
http://www.kurtuluscephesi.org/marks/kapitalc3.html

[6] Hikmet Kıvılcımlı’nın “Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler” adlı, sınıf kavramını derli toplu bir şekilde ele aldığı çalışma şu adreste bulunabilir:

http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/goss.htm#I

[7] Aynı paradoks kapitalizm öncesi uygarlıklarda da vardır. Örneğin Alevilik, komünün, yani sınıfsız toplumun üstyapısı olmasına rağmen, nasıl olmaktadır da aynı zamanda bir köy üretmenleri partisi olmaktadır. Antik tarihteki, köylü kavramı, tarihsel bir boyut kazandığında, yani köylülüğün aynı zamanda yaşayan komün olduğu; uygarlık öncesine ait olduğu görüldüğünde, bu paradoks da açıklanmış olur. Bunun ilk ipuçları bizzat Kıvılcımlı’da vardır. Örneğin, “Kadın Sosyal Sınıfımız” adlı yazısında, köy kasaba ve şehri insanlığın üç temel dönemi olarak tanımlar ve sınıf kavramına tarihsel bir boyut kazandırmanın ön koşullarını hazırlar. Köylülük kavramına kazandırılan bu tarihsel boyut, Aleviliğin aynı zamanda nasıl olup da aynı zamanda sınıfsız toplumun üstyapısı ve sınıflı toplum içinde bir parti olduğu paradoksunu açıklar.

*

İçindekiler

Önsöz 3
Demokrasi ve Zor 10
Demokrasi ve Özgürlükler 12
Biçimsel ve Tarihsel Anlamıyla Demokrasi 15
Demokratlar Demokrat değildir; Demokrat Olmayanlar Demokrattır 17
Demokrasinin Özü: Azınlığın Çoğunluğa Uyması 19
Sorulmayan Sorular ve Sözde Açıklamalar 23
Demokrasi, Köleler ve Genel Oy 25
Bir Paradoks 28
Demokrasi ve Gerçek Tarih 32
Ezilen Çoğunluğun İki Kanadı ve Konumları 34
Sınıfların Tarihsel ve Kültürel Konumlanışı 36
Küçük Burjuvazi, Burjuvazi ve Demokrasi 39
Diktatörlük Kavramının İki Zıt Anlamı 42
Bürokrasi ve Demokrasi 44
Azınlıklar ve Demokrasi 46
Sosyalist Demokrasi (I) - İşçi Demokrasisinin Koşulları 49
Sosyalist Demokrasi (II) – Seçenler ve Seçilenler 51
Sosyalist Demokrasi (III) – Eski Egemen Sınıflar ve Demokrasi 53
Sosyalist Demokrasi (4) - Ezilen Çoğunluğun İçindeki Çelişkiler 55
Yazı Serisinin Bitişi Nedeniyle Son Söz 58

 


 

 

EkBoyut
2004-10-09 - Derleme - Marksist demokrasi teorisine katki V2.rtf 351.9 KB
2004-10-09 - Derleme - Marksist demokrasi teorisine katki V2.pdf 405.53 KB
Demokrasi-Kapak.jpg 26.07 KB
 
urchinTracker();