Uzun soluklu bir direniş öyküsü

Ermeni Sorununa Sovyet bakışının Türkçedeki bir ilki olan Wartkes Tewekelyan'ın Hayatın Anlamı[1] adlı tarihi romanı, yeri belirtilmemesine rağmen romandaki yer tasvirlerinden muhtemelen Şebinkarahisar'daki Ermeni direnişinde başlayıp Anadolu'yu geçerek İstanbul'a, oradan Balkanlara, Ortadoğu'ya ve Sovyet Ermenistan'ına kadar geniş bir coğrafyada süren bir yaşamın, 1. ve 2. Büyük Savaşın içinde Ermenilerin trajik hayatının tarihsel bir anlatımıdır. Ermeni Sorununa Sovyet bakışını yansıtması bakımından da önemli bir belge niteliğinde uzun soluklu bir direniş öyküsüdür.

Tewekelyan, tarihi romanında, okuyucuya uzun göç yolu Şebinkarahisar da başlayan küçük direnişçi Murat'ın ekseninde geçen olaylarla, 1. savaş içindeki ermeni direnişi, soykırımı, ihanetleri, tehcir konvoylarını, konvoylara yapılan saldırıları, bu konvoyların güvenliğinden sorumlu güvenlik güçlerinin soygunlarının ve ermeni halkının Anadolu'yu kırıla kırıla bir baştan bir başa kat ederek çöllere ölüme yollanmasını, bu sırada diğer milliyetlerle aralarındaki sınırlı insani dayanışmayı, Mütareke İstanbul'unu, Yunanlıların Küçük Asya Felaketi dedikleri Türk-Yunan Savaşını, Mübadeleyi, Anadolu'dan kovulan çaresizlerin Yunanistan'da ayakta kalma mücadelelerini, savaş sonrasında sağ kalan Ermenilerin dünyaya dağılarak kapitalizme ucuz işgücü olarak hizmet etmesi karşılığında büyük devletlerden himaye görmesini(!), Murat'ın bu göç yollarına Sosyalizmle tanışmasını, Fransa'da Ermeni militanların faşizme karşı direnişini, Balkanlarda ki Kızıl Ordunun mücadelesini, emperyalist devletlerin mandasındaki Suriye ve Lübnan'da kapitalizmin işçi sınıfına karşı şiddetini, kısaca direnişin, umutların ve hayal kırıklıklarının tarihsel olaylarla harmanlandığı bir belgesel sunar.

Resmi ideolojinin aksine Ermenilerin emperyalist devletlere dayanarak isyan ettikleri tezine karşı Tewekelyan'ın bu tezin tersini savunduğu ve Ermenilerin emperyalist devletlere güvenlerinin olmadığını ifade eder ki; Ermenilerin karşılaştıkları olaylar da bu yargıyı doğrulamaktadır. Yazının bundan sonraki kısmı Kapitalizmin Ermeni halkına tavrına odaklanılacaktır.

Ermeniler daha başlangıçta Soykırıma zemin hazırlayan ve bu iş için özel olarak hazırlanmış çetelerin provokasyonuna karşı öz savunmalarının umutsuzluğunun farkındadırlar. Ermeniler bu çetelerin saldırılarının arkasından nelerin geleceğinin ve kendilerine bir yardım gelmeyeceğinin farkındadırlar, Şebinkarahisar direnişi öncesindeki yargıları kendilerine hiçbir yerden yardım gelmeyeceği yönündedir:

"Hükümetin görüşü nettir: ‘Bugün çetelere direndiniz, yarın yönetici makamlara da direnirsiniz siz dik kafalı, inatçı bir halksınız yaşamanız tehlikelidir.' Misafirler karanlık düşüncelere dalıp sustular. Biraz düşündükten sonra Masmanyan  ‘ya Fransızlar ve İngilizler diye sordu Onlar da Hıristiyan değiller mi? Bize yardım etmeye söz vermediler mi?'

‘benim görüşüme göre onlar son derece memnun, ellerini oğuşturuyorlar; bu sayede Türklere yeni bir baskı uygulamak için bir nedenleri oluyor. Kendileri için yeni bir taviz koparıyorlar ve bir süre için sakinleşiyorlar. Bunun zaten Türkiye'de Hıristiyanların kanıyla ticaret yapmaktan başka bir çıkarı olmayan büyük güçlerin politikası olduğu bilinen bir gerçektir"                           

Ermeniler, söz verilen reformların da ne anlama geldiğinin bilincindedirler: "Talat ve Enver şimdi onlara adalet ve eşitliğin Türkçede ne anlama geldiğini gösteriyorlar."Bu reformları uygulamakla görevlendirilenler soykırım aktörleri olacaktır.

Ne yazık ki, Şebinkarahisar'da direnen Ermenilerin Musa Dağ'daki kadar şanslı değillerdir.

Emperyalistlerin soykırımın bir parçası olduğunun farkındadırlar: "Fransız burjuvazisi Türkiye'de yaşayan Ermenilerin hamisi rolünde sadece sözcüklerle oynadı, gerçekte ise Türkiye'nin çok da uzun olmayan bir geçmişte uyguladıkları katliamın nedeni oldu."

Yeni kurulan cumhuriyetin de sağ kalan Ermenilere bir faydası yoktur. İttihatçı politika devam etmektedir. Lozan'da Aklanan Mübadele ile Anadolu'daki Rum ve Pontos kökenli Hıristiyanlardan kurtulan İttihatçılar kalan Hıristiyanlara baskı uygulamaktan vazgeçmezler:

"Türkler yavaş yavaş ağır darbelerden vazgeçmişlerdi, ancak cezasız kaldıklarını fark ettiklerinde yeniden eski taktiğe başvurmaya başladı. Yapabildikleri yerde Ermenileri sıkıştırdılar. Onların okulları kapatıldı, gazeteleri yasaklandı, yüzlerce insan eften püften nedenlerle cezaevlerine atıldılar veya yeni kurulan cumhuriyetten sınırdışı edildiler. ‘Ermenilerin koruyucuları' denilen İngiliz ve Amerikalılar hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davrandılar. Bu arada iktidar sahiplerinin keyfi davranışlarına karşı soğuk bir mırıldanmanın bile Türkiye'nin içişlerine karışmak olacağını ve bunu yapamayacaklarını ama isteyen Ermenilerin veya Rumların Afrika, Brezilya veya Avustralya'ya göç etmelerine yardımcı olabileceklerini açıkladılar. Başvuranları Ermeni ve Yunan kaçaklarla ilgilenen komiteye yönlendirdiler. Bu Komitenin görevi huzur örtüsü altında ucuz işgücü sağlamaktı."

Emperyalistler daha anayurtlarında Ermenilere ayrımcılık yapmaktan çekinmezler. Robert Kolejde Aşut'un başına gelenler bunun bir örneğidir. Yoksul Aşut'un spordaki başarısı işini kaybetmekle noktalanacaktır.

Yeni cumhuriyette Ermenileri zor günler beklemektedir. "Ermeniler hiçbir yerde işe alınmıyordu. Hatta bunların dışında kalan Ermeniler, yani kendi işleri olan beyler imkâna göre iktidar sahiplerine yaranmak için sadece Türkleri çalıştırıyorlardı."

Yurt dışına göç edenler için de yaşam kolay değildir. Nazi işgali sırasında usta bir direnişçi olacak olan Kaças, Fransa'daki  koşulları "göçmenler için korkunç bir şey bizi koruyan bir kanun dahi yok" cümlesiyle ifade edecektir. Koşullar Yunanistan, Lübnan ve Suriye'ye  ulaşabilenler için de aynıdır. Ermeni kullarına karşı "Tanrının çok cimri olduğu kabul edilmeliydi."

Gittikleri yada ulaşabildikleri ülkelerde de ölümün kıyısında yaşamaktadırlar. Muşeg bunu şu cümlelerle ifade eder: "yabancı bir ülkede ve yokluk içinde ölmek de ne kadar ağır"Binlerce emekçi yeryüzünde kararsız, kalacak bir yer bulmak için kararsız dolaşmaktadır.

Bu sırada kapitalizm yerlileri bu çaresiz insanlara karşı kullanarak karlarını arttırmaktan çekinmezler. Suriye'de Fransızların yaptıkları da budur. Milliyetçiler de çaresiz göçmenleri hedef göstermektedirler: "Eğer göçmenler olmasaydı yerlilerin hepsi iş ve ekmek bulabilirdi. Hatta şövenist Arap örgütleri Ermenilerin Suriye'den sürülmeleri için planlar yapıyordu. Gazeteler Suriye'nin en verimli topraklarına Fransızlar tarafından el konulmasından, yabancı rekabetine dayanamadığı için yerli işletmelerin birbiri ardına kapanmasından hiç bahsetmiyor, böylece ne kadar ‘objektif' haber verdiklerini gösteriyorlardı. Sömürgeci Fransız gücü Arapların ulusal duygularını körüklüyor, iş yavaşlatma eylemlerini Ermeni işçilerin sırtına yıkmaya çalışıyordu."

Uzun bir hayatta kalma mücadelesi veren Murat sonunda Sovyet Ermenistan'ına ulaşır. Geride kalan hayatını ve göçmenlerin yaşam koşullarının ağırlığını Murat şu sözlerle özetleyecektir: "Hayatımın en büyük bölümünü iş ararken geçirdim, kalanını da onu kaybetmek korkusuydu."

 

[1] Wartkes Tewekelyan, Hayatın Anlamı, Çev. Zekiye Hasançebi, Pencere Yayınları,2007