Egemenlerin Mutabakatı Üzerine

Anayasa Mahkemesi kararı, egemenler arası çatışmanın geçici bir uzlaşmayla yeni bir dengede buluştuğunun ifadesi oldu... Bu karar Ergenekon davasının “muvazzaf” ordu mensuplarını rahatsız etmeyeceği, oldukça sınırlı kalacağını da gösteriyor… YAŞ kararlarında “İrticacı” ve “Ergenekoncu” ihracının çıkmaması sürdürülen pazarlıkların ve oluşan yeni dengenin bir başka belirtisi olsa gerek… Yine karanlık güçlerin Güngören’de alçakça işlediği cinayetteki hedef saptırmanın (Kürtlere mal etme çabasının) İç İşleri Bakanı ve Hükümet sözcüsünce dile getirilmesi de oluşan dengenin Kürt karşıtlığını temel eksen alan niteliğini açıkça gösteriyor... Çatışan taraflardan birinin diğerini törpülediği ve duruşlarının ABD çıkarlarıyla daha uyumlu hale getirildiği ve olabildiğince kontrollü bir süreç yaşanıyor... Ancak bu sürecin-dengenin egemen güçler arası çatışmayı sonlandırdığı anlamını taşımıyor... İktidarı elinde tutan geleneksel güçlerin, iktidar olmak isteyen AKP ile çekişmesinin nasıl şekilleneceği toplumsal muhalefetin oynayacağı role de bağlıdır…

Anayasa Mahkemesinin 6–4–1 kararıyla AKP kapatılmazken, 10 üyesinin AKP’nin
Anayasa'nın 'laiklik' ilkesine ve diğer ilkelerine aykırı bir odak olduğunu kararlaştırarak “ağır ihtar” vermesinin farklı bir siyasal alternatifin oluşturulmamasından kaynaklandığı biliniyor... Karar oylamasının 6’ya 5 çıkacağı ve AKP’nin kapatılmayacağı karar açıklanmadan önce belliydi. Karar günü sabahı bu “kesin bilgi” Vatan gazetesi yazarlarından Bilal çetin tarafından açıklanıyordu. Geleneksel güçler bu kararla TC’nin kuruluşundan bu yana iktidarda olduklarını Anadolu sermayesini arkasına alan AKP iktidarlaşmasının bu gerçeğe göre hareket etmesini ifade ediyordu. Anayasa Mahkemesinin “türban kararını”, “malumun ilanı” olarak değerlendirip memnuniyetini ifade eden Genelkurmayın işaret ettiği yer, AKP’nin durması gereken noktanın ilanıydı… Genelkurmayın Kapatma davası ile ilgili açıklama yapmaması ve YAŞ kararları, 5 Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de gerçekleşen Büyükanıt-Erdoğan ve 24 Haziran da Başbuğ-Erdoğan görüşmesiyle varılan mutabakatla ilgisi olmalı…

Egemenler arası çatışmanın bütün düzen kurumlarını yıpratması, işlerin kontrolden çıkmaya başlaması ve en önemlisi de siyasal belirsizliğin ekonomiyi etkilemesi, büyük sermaye çevrelerini (TÜSİAD’ın girişimleri) taraflar arasında bir uzlaşma arayışına yöneltmişti. Bu uzlaşmanın ABD’nin ağırlık koymasıyla gerçekleştiği bir dizi belirtiden anlaşılıyor… Dava süresince izlenen “denge” siyasetini çeşitli açıklamalarla hatırlamak mümkün… Eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, Temmuz ayında ziyarette bulunduğu Türkiye’den dönüşünün hemen sonrasında, kapatma davasında uzlaşma ihtimalinin belirgin biçimde arttığını açıklaması bu politikanın ifadesiydi. Yine aynı Mark Parris’in kararın açıklanmasından hemen sonra AKP’yi yaşananlardan ders çıkarmaya çağırması da aynı kapsamda değerlendirilecek bir yaklaşımı gösteriyordu…

ABD, yaşanan sürecin en kazançlı aktörü durumundadır. O çatışan tarafları terbiye ederek kendi ihtiyaçlarına uyarlama operasyonundan geçirmiştir. Dolayısıyla “Ulusalcıların” ABD karşıtı çatlak sesler çıkaran kanadı tasfiye edilmiştir. Ergenekon operasyonunun ve iddianamesinin bir boyutu ve anlamı da budur. Sistemin, temel kurumlarını aklayan, Ergenekon iddianamesi, suçlamalarını ABD ve AKP karşıtları sınırlarında tutmuştur.

Ulusalcılardan Ergenekon avukatlığına soyunan Deniz Baykal’ın deyişiyle, Anayasa Mahkemesi sadece “kriz tespitini” yapmıştı. Karar krizi çözmemiş “kriz devam ediyordu”… Dolayısıyla TSK’nin YAŞ kararları da bu tespite uygun değildi… Oysaki Hem Anayasa Mahkemesi kararı hem de YAŞ kararlarıyla “irticacı” personelin ihraç edilmemesi, krizi donduran bir mutabakatı ifade ediyordu… Bunca savaş harcamasını görmezlikten gelen CHP sözcülerinin Büyükanıt’ın arabasıyla uğraşmaları yaşanan mutabakatı kabullenmeme nedeniyledir… CHP-Ordu gerilimi Zap’a yapılan kara operasyonu değerlendirmesinden beri devam ediyor. Şemdinli davasında iyi çocukları koruyan Büyükanıt’a sahip çıktığını iftiharla açıklayan CHP sözcüleri bugünde aynı kararlılıkla Ergenekonculara sahip çıktıklarını, söyleyebiliyorlar… Ordunun Ergenekonculara sahip çıkmayışını yadırgayarak, hayal kırıklığı yaşayarak tepki gösteriyorlar…

Egemen güçler arası mutabakatın ne kadar süreceği, tarafların gücüne, hamlelerine ve duruşuna bağlı olmakla birlikte, aynı zamanda ezilenlerin gücüne de bağlıdır. Egemen mutabakatın neoliberal politikalar doğrultusunda saldırıları daha da derinleştireceği kesindir… Mutabakatın ana eksenini oluşturan emekçi ve Kürt karşıtı politikaları boşa çıkarmanın yolu ezilenlerin direnişinden geçiyor. O halde örgütlenme ve mücadeleyi yükseltme mutabakatı her zamankinden daha büyük önem taşıyor…

NOT: Önceki gün hayatını kaybeden ve bugün toprağa verilen KESK eski Genel Sekreteri Sevil Erol’un yaşamını kaybetmesi kendisini tanıyanları derinden sarstı...Ben de eski bir çalışma arkadaşı olarak derin bir üzüntü duydum... Sevil Erol, KESK kurucularındandı... Sendikal hareketin ve kadın hareketinin gelişmesi için çaba gösterdi… Emek mücadelesini Kürtlerin özgürlük mücadelesiyle birleştirmeye çalıştı… Erken ölüm oldu… Sevil Erol, emekçilerin ve Kürt halkının mücadelesinde yaşayacaktır… Saygıyla anıyorum…

Restorasyon

Degerli Özcift,
Sözkonusu operasyonu bir uzlasmanin sonucu olarak degerlendirmeniz önemlidir. Bu icerikte bir yazimi dikkatinize sunuyorum.

Ergenekon Operasyonu yapılmadan önce bu tasfiyenin sahibinin tasfiyeyi gerçekleştirecek olanları bir politik hat için ikna etmiş olması gerekir. Bu politik hattın ne olduğunun ipuçlarının, Amerika’nın Bush dönemi yönelimleriyle değil yakınlaşan seçimlerinin ortaya çıkaracağı Obama dönemi yönelimleriyle bağlantılı olması beklenir.

Bu anlamda sanki Amerika saldırgan, bütün herkesi neredeyse hedef tahtasına oturtturan politikalarından daha “asimetrik” politikalara doğru “bir adım geri çekilme” niyeti göstermektedir. Irak’tan güçlerinin bir kısmını geri çekme, İran’la siyasal yolları deneme arayışları eski saldırgan politikayı aynı biçimde sürdürmenin kendisi açısından sınırlarına gelindiğinin işaretleri olarak kabul edilebilir.

Gerek 91 Irak Savaşı gerekse Afganistan’a müdahalesi sırasında oldukça geniş bir ittifak alanı yaratabilen Amerika, 2. Irak Savaşı sırasında ve bugün Afganistan’da kendi ittifakları açısından ciddi sıkıntılar içindedir. NATO’nun stratejik noktalardaki genişlemesi (Ukrayna, Gürcistan) Rusya'nın kararlı itirazlarıyla engellenmektedir. Şanghay Altılısı’nın aynı zamanda askeri tatbikatlara başlaması, açık olarak Amerika'nın Orta Asya ülkelerindeki askeri üslerini sökmesini istemesi ve Özbekistan'dan çekilmek zorunda bırakılması (2005) artık Soğuk Savaş dönemi sonrasının saldırgan politikalarını itirazsız uygulama döneminin kapandığının işaretleri olarak kabul edilebilir. Rusya, Putin kontrolünde toparlanmış ve “turuncu devrimleri” yapılmamışa çevirmekte, Çin, Afrika sahasında Amerika’ya karşı yeni mevziler kazanmakta, Ortadoğu büyük İran engeli nedeniyle yürüyememektedir.

Bush dönemi “imparatorluk” politikaları artık ana gerilim noktalarında kazançlardan çok kayıpları derinleştirmektedir. Sonuçta 20 yıla dayanan askeri saldırganlık dönemi ABD’ye temel stratejik noktalarda konum tutmayı getirmiştir. Ama bu “başarı”nın doğrudan anlamı o ölçüde politik mevziler edinmek değildir.

Kendi ekonomisi için ciddi durgunluk değerlendirmeleri yapılan ABD'nin elinde devasa bir sermaye birikimi de bulunmamakta, Marshall Planı gibi manevraları da yapamamaktadır.

Üstelik emperyal rakipleri, ittifaklarını hem genişletmekte hem de güçlendirmektedir.

Yeni oluşan “çok kutupluluk” Amerika'yı temel olarak askeri saldırganlığa dayanan politikasını gözden geçirmeye zorlamaktadır.

Belli ki Amerika 2. Bush dönemiyle başlattığı yüksek yoğunluklu paylaşım politikalarından düşük yoğunluklu paylaşım politikalarına doğru bir taktik izleyecektir. Bunun sonucunda dünün “Şer Güçleri”; Suriye, Kuzey Kore ve İran’la diplomatik görüşmeler gerçekleştirilmektedir. Aynı şekilde Hizbullah ve Hamas’la da dolaylı yollardan görüşülmektedir.

Bu anlamda Amerika ittifaklarını yeniden kurgulamak zorundadır.

Türkiye’de ulusalcılara yapılan Ergenekon Operasyonu bu ittifaklarını sağlamlaştırma mantığı içinde değerlendirilebilir. Eğer aynı saldırganlık politikalarını devam ettirecek olsaydı, bu tasfiye için Genelkurmay’ı ikna etmesi mümkün değildi. Çünkü bilindiği üzere imparatorluk stratejisi Türkiye açısından ana kırmızı çizgilerin delik deşik edilmesi anlamına geliyordu. Tam da bu yüzden son on yıllık dönemde Amerika ve Türkiye çıkarları birçok kez karşı karşıya geldi. Tezkere krizinden “çuval” krizine kadar sorunlar yaşandı.

Şimdi bir terbiye etme değil ama geçici bir uzlaşma sağlanmış oluyor. Böylece Türkiye GOP projesi içinde, ama bu kez askeri yönünden daha fazla ekonomik-politik yönü üstlenerek GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) içine çekilmiş oluyor.

Asla İsrail’in bölgede oynayamayacağı rolleri oynamaya başlıyor.

Bu yeni konseptin öncü işaretleri Erdoğan’ın Irak ziyaretinde Kürt yönetimiyle yaptığı görüşmelerde, Lübnan’da Cumhurbaşkanlığı isminde uzlaşılmasında, Suriye-İsrail görüşmelerinde yapılan arabuluculukta, Afrika ziyaretlerinde ortaya çıktı.

Amerika Türkiye egemenlerini yeni dönem politikası için ikna etti ve birbirleriyle uzlaştırdı. En uzlaşmaz kesimi tasfiye ettirerek yolları temizlemiş oldu.

Türkiye Kürtler açısından hamilik yapabileceği koşullara ilk defa kavuşmuş oluyor. Barzani'nin “Irak'la birlikte olmaya karar verdik” açıklaması ve Kerkük sorununun dondurulması önemlidir. Talabani'nin her fırsatta PKK varlığını hedeflemesi de aynı şekilde hamilik ilişkisinin gereğidir.

Ortadoğu’nun bu politik ortamında PKK'nin çok yönlü kuşatma ve tasfiye tehlikesiyle yüz yüze olduğu da açıktır.

Sonuç olarak diplomasi sert savaş koşullarının yalnızca bir dönem için ertelenmesi anlamına geliyor. Bir güç biriktirme dönemi yaşanacak. Ardı sıra gelecek daha şiddetli çatışma dönemlerine hazırlık anlamında...

Böylece yüksek yoğunluklu paylaşım döneminde ayağı süren Türkiye, düşük yoğunluklu dönemin en önemli ittifaklarından biri oluyor.

Kendisini Amerika'nın yeni taktikleri ekseninde politik olarak restore edebildiği için devlet artık iki kat tehlikelidir. Aralarındaki uzlaşmanın "sinerji"si ezilenlere en ince politikalardan en kaba uygulamalara kadar daha da fazla yansıyacaktır.

Şurası açıktır ki, bugünkü dağınıklığıyla, karşısında domuz topu haline gelmiş egemenler karşısında, halk güçlerinin durumu berbattır. Yapılması gereken ilk şey, hızla Çatı Partisi’ni örgütlemek ama onunla yetinmemek, ilişkilerini ve mücadele araçlarını zenginleştirmektir.