KESK ve TİS Üzerine
KESK bu yıl yedincisi yapılan Toplu Görüşmelere katılmadı… KESK Toplu İş Sözleşmesi (TİS) talebinin karşılık görmemesi nedeniyle toplantıyı terk ederken, toplantının hukuksuz olduğunu ve dağıtılmasını dile getirdi. Uluslar arası sözleşmelerin ve AİHM kararının uygulanmadığı gerekçesiyle ILO’ ya, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Hükümeti şikâyet edeceğini ilan etti. Haklı olarak işlevsiz olan böylesi görüşmeler yerine Toplu Sözleşme Masasını işaret etti. Hem Hükümete hem de yetkili Konfederasyonlara çağrıda bulunarak “orta oyununa” son vermelerini istedi... Toplu Sözleşme ve Grev hakkını kullanmak için ilan ettiği eylem programını uyguladı… Toplu görüşmeye katılmayıp teşhir eden bir tutum aldı… Bu tutum Hükümeti rahatsız etmeye yetti…
4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu gereğince yapılan bu görüşmelerin tamamen göstermelik ve işlevsiz olduğu defalarca kanıtlandı. Erdoğan’ın bugün yaptığı ek zam açıklaması görüşmenin anlamsızlığını bir kez daha gösterdi. Erdoğan, bu oyuna katılmayan KESK’i suçlayarak “Malum sendikamızın toplantının 10’ncu dakikasında kalkıp da toplantıyı terk etmesini şık bulmuyorum” demiş. KESK’e “malum sendika” diyen Malum Başbakan “sokaklarda yürümekle çözüm olmayacağını”, “uçuk kaçık” talepleri de karşılamayacaklarını ifade etmiş… Erdoğan karşılığı olmadan memura, işçiye yapılacak zammın “vatandaşın cebinden para çalmak" olacağını söylemiş… Anlaşılan, KESK’in yetersiz de olsa yürüttüğü haklı ve meşru mücadele Erdoğan’ı yeniden öfkelendirmiştir. KESK’in 350 YTL’lik ek zam ve 1250 YTL’lik temel ücret talebi uçuk olarak görüyor. Oysaki uçukluk ve kaçıklık kamu emekçilerinin iradesini hiçe sayarak, tek taraflı ek zamların açıklanması olsa gerek…
Bundan önceki dönemlerde de benzer yaklaşımlar gösterilmişti. Hükümet sözcüleri bildik demagojilerle Toplu Görüşmeler sürecini şekillendirdiler... Emekçilerin maaş zamları, sosyal hakları ve çalışma koşulları konusunda IMF’nin buyruklarının dışına çıkmayan ve masada verdikleri sözlerin gereğini bile yerine getirmeyen hükümetler, kamu emekçileriyle “görüşmüş” gibi yapıp bildiğini okudu-okuyorlar... Geçmişte Ecevit Hükümeti (DSP-ANAP-MHP) şimdi de AKP Hükümeti Kamu emekçilerinin en doğal hakları olan Toplu sözleşme ve grev hakkını tanıyacaklarını her fırsatta belirttikleri halde ısrarla gereğini yapmadılar, kamu emekçilerin iradesini çiğnediler… Egemenler görevlerini yaptı- yapmaya da devam ediyorlar…
Ancak ezilenlerin aynı ölçüde görevlerini yaptığını ifade etmek gerçeği yansıtmayacaktır. Bu anlamda ezilenlerin en dinamik sendikal örgütlenmesi olmaya devam eden KESK’i ve eylemliliğini gözden geçirmek önem taşıyor… KESK eylemliliği Hükümeti rahatsız etmiş olsa da emekçileri memnun etmemeli… Eylem programının niteliği, Toplu Sözleşme Hakkının kullanılmasını hedefleyen caydırıcı ve kapsamlı bir anlayışla hareket edilmediğini gösteriyor… Ankara’ya gidiş yöneticiler ile sınırlandırılmış, katılım düşük tutulmuştur.11 Ağustos tarihinde açıklanan eylem kararı şube yöneticilerinin katılımını bile sağlayacak bir zamanı ön görmemiştir... Yaklaşık 20 yıllık bir tecrübeyi geride bırakmış kamu emekçilerinin öncülüğünü yapanlar, eylem zamanlamasını ve hazırlık sürecini göz ardı etmiştir. Her yıl 15 Ağustos tarihinde yapılan Toplu Görüşmenin tarihi belli iken, 11 Ağustosta karar alınması ilginçtir. İlan edilen programa göre KESK’e bağlı sendikalar 14 Ağustos günü kendi işkollarında işveren konumundaki bakanlıklara giderek Toplu İş Sözleşmesi taleplerini ilettiler... Saat 16.00’da ise tüm sendikalar Milli Müdafaa Caddesinde bir araya gelerek geceyi güven parkta geçirdiler... 15 Ağustos Cuma günü ise 1000’e yakın emekçiyle Toplu Sözleşme taleplerini iletmek için Başbakanlığa yürüdüler… Sormak gerekiyor? KESK’in gücü bumudur? Bunca emeğin bunca birikimin yansıması bumudur? Hayır değildir… Yıllardır kan kaybetmesine sıkıntılı bir süreç yaşamasına rağmen, KESK çok daha büyük ve kitlesel bir duruşla Kızılay meydanında geceleyebilir, ciddi bir direniş sergileyebilirdi… Ama olmadı… Yönetimler değişiyor, ancak eylemlilik tarzı değişmiyor… Özgücüne güvenen ve bu gücü açığa çıkarmaya çalışan bir duruş ne yazık ki gösterilemiyor… Bu ve benzeri eylemler var olan güvensizliği ve dağınıklığı gidermiyor. Özgüveni artırmıyor; büyümeyi sağlamıyor… Üye kaybını da durdurmuyor…
Kamu çalışanlarını örgütleyen Sendikaların,15.05.208 tarihi itibariyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bildirdikleri üye sayıları 7 Temmuz 2008 tarihli Resmi Gazete'de yayınlandı. Bakanlıkça yayınlanan tebliğde 2008 yılında sendikalı olabilecek toplam memur sayısı 1.691.299 iken Sendikalı çalışan sayısı ise 930.397’dir.
2008 yılı itibariyle Türkiye Kamu -Sen üye sayısını artırarak 357.841 ’e yükseltmiştir. Şu anda yetkili olduğu işkolu sayısı ise 7’dir. Memur-Sen AKP’yi arkasına alarak üye sayısını yaklaşık 8 kat arttırarak 314.701’e yükseltmiş ve ikinci konfederasyon durumundadır. Yerel Yönetim Hizmetleri, Diyanet ve Vakıf Hizmet işleri ile Tarım ve Ormancılık Hizmetlerinde olmak üzere üç işkolunda yetkilidir... KESK’in üye sayısı ise 223.460’a düşmüştür. Sadece Kültür Sanat Hizmetleri İşkolunda Kültür Sanat Sen’in yetkisinin olduğu bir tablo söz konusu… Yayınlanan rakamlara bakıldığında örgütsüz büyük bir kitlenin varlığının yanı sıra devlet ve hükümet güdümlü sendikaların epey mesafe aldıkları görülüyor.
Üç konfederasyonun ilk kez 2002 yılında başlayan resmi üye sayılarını hatırlayacak olursak dünden bugüne meydana gelen değişiklikleri daha iyi kavrayabiliriz. 2002 yılında iktidarda olan 57. Hükümet döneminde, Türkiye Kamu-Sen’in üye sayısı 329 bin 65 iken, Memur-Sen’in 41 bin 871, KESK’ in ise 262. 348 üyesi vardı… KESK 262. 348, olan üye sayısı 2003 yılında 295. 830 a, 2004’te ise 297.114’e yükseltmişti.
KESK, 2005 yılında 33.054 üye kaybederek 264.060 üyeye, 2006 yılında 29.724 üye kaybederek 234.336 üyeye, son iki yılda 10.876 üye kaybederek 223.460 üyeye düşmüştür. Üye sayısının azalmasıyla birlikte toplam 11 işkolundan 3’ünde yetkili iken 2006 yılında sadece 1 işkolunda yetki sahibi kalmıştır. Eğitim-Sen ve Tüm Bel-Sen in Toplu Görüşme yetkisi düşmüş, sadece Kültür Sanat Hizmetleri İşkolunda Kültür Sanat Sen’in yetkisi kalmış bulunuyor.
KESK, son dört yılda 73.654 üye kaybederken Konfederasyonun en örgütlü sendikası durumunda olan Eğitim-Sen deki üye kaybı ise daha çarpıcıdır: 2002 yılında 185 bin olan üye sayısı 2003’te 165 bine, 2004’te 155 bine, 2005’te 139 bine, 2006’da 122 bine, düşerek yetkisini kaybetti. Üye sayısı 2007 yılında 119.909’a, 2008 yılında ise 112.366’ya düştü. Sistematik bir üye kaybı var; 2002 yılından bu yana 73 bin civarında üye Eğitim-Sen’den ayrılmış… 2000 yılındaki Eğitim-Sen’in üye sayısının 210 bin civarında olduğu düşünülüğünde üye kaybının boyutları daha iyi anlaşılır…
Peki bu üye kayıpları ve yetki kayıpları nasıl izah edilmelidir? Nasıl yorumlanmalıdır? Üye kaybını sadece egemen güçlerin oyunlarına ve kendi güdümlerindeki Sendikalara güç vermesiyle açıklamak doğrumudur? Şüphesiz ki bu konuda yazılıp çizilenler, bir yönüyle doğrudur. Ancak gelinen noktayı açıklamaktan oldukça uzaktır. Üye kaybını bütünüyle egemenlerin oyunlarına bağlamak, kendisini sorgulamayan eksikliklerini yanlışlarını görmeyen bir yaklaşımdır. Gerek yetkilerini kaybeden Eğitim-Sen’in ve Tüm Bel-Sen’in, gerekse diğer sendikaların ve KESK’in Genel Kurullarda konuya ilişkin özeleştiri verdikleri görülmedi… Özeleştiri yok! Neden üye kaybına yol açıldığı, konuyla ilgili yönetimlerin sorumluluk düzeyinin ne olduğu açıklanmıyor?
İki büyük sendikanın 2006 yılında yaşanan yetki kaybı KESK’in her yıl yapılan Toplu görüşmelerle ilgili yaklaşımında değişiklik yaptı. KESK yöneticileri, eskiden Hükümeti hedefleyen göstermelik eylemliliklerle “toplu görüşmeyi toplu sözleşmeye” çevirdiklerini ifade ediyor ve bazen şerh koyarak mutabakat metnini imzalıyorlardı… KESK 2006’dan sonra bu görüşmelerden çekilmeye ve TİS politikasında Tüm Bel-Sen’in imzaladığı sözleşmeleri hatırlamaya, örnek almaya başladı. Bu yıl yapılan Toplu görüşmelerde de taleplerini ifade ettikten sonra toplantıyı hukuksuz ilan ederek terk etmiştir. KESK uluslararası sözleşmeleri ve Uluslararası sözleşmelerin iç hukuka üstünlüğünü belirten anayasanın 90. maddesini bir kez daha hatırlatarak, kamu emekçilerinin TİS hakkıyla ilgili 21 Kasım 2006 tarihli AHİM kararına da vurgu yapmış, dava açacağını belirtmiş bulunuyor…
Konuyla ilgisi açısından Sendika Org’da yayınlanan, 22 Temmuz 2006 tarihli “Kaybedilen Yetki mi?” adlı yazımızdan bir bölümü aktarmak istiyorum… “Gerçek şu ki KESK ve bağlı sendikalarında yaşanan süreç 2000’li yıllardan bu yana izlenen sendikal politikanın doğal sonucudur. Kamu Emekçilerinin bünyesini kemiren reformist-teslimiyetçi damarın giderek etkin-belirleyici olmasının sonuçları yaşanıyor. Fiili ve meşru mücadeleyi terk etmenin, diğer sendika ve konfederasyonlarla aynılaşan eylemlilik tarzının meyveleri toplanıyor. Eğer fiili ve meşru mücadele sürdürülmüş olsaydı devlet güdümlü sendikacılığın bu denli güçlenmesi zaten mümkün olmazdı. Ve bugün yetki sorunu da tartışılmazdı. Üstelik 4688 sayılı sahte sendikalar yasası da engellenir en azından ölü doğardı... Toplu görüşme şovlarına katılma yerine, Toplu Sözleşme dayatılsa ve bu temelde merkezi topyekûn bir direniş sergilense durum böyle olmazdı. Yıllardır Kamu emekçilerinin en zayıf olduğu, eğitimcilerin tatilde diğer çalışanların da yaz tatiline çıktığı bir zaman diliminde göstermelik eylemlerle egemen güçlerin oynadığı oyunda malzeme olundu. Gündem yaratılacağına at gözlüğü takılarak egemenlerin çizdiği alanda dönüp duruldu.
TİS Politikası :
Tüm Bel-Sen imzaladığı TİS’ ler nedeniyle diğer işkolları için adeta bir örnek olarak görülmekte-gösterilmektedir. Bu anlayış %10 ek zam talep edilen 14 Temmuz 2006 tarihli basın açıklamasında şöyle formüle edilmektedir: “Biz bu oyunun figüranı ve Hükümetin suç ortağı olmayacağız! Ekonomik ve sosyal taleplerimizin karşılanması ve insanca yaşanacak bir ücret için Toplu Görüşme değil, toplu sözleşme yapmak istiyoruz. Toplu sözleşme yapmamızın önünde herhangi bir yasal engel yoktur. Bugüne kadar 140’a yakın belediye de toplu sözleşmeler imzaladık ve binlerce kamu çalışanı hali hazırda süren bu toplu sözleşmelerden yararlanmaktadır. Bu yıl üniversitelerde ve diğer kamu kurumlarında toplu sözleşme çağrımızı ve yapma irademizi sürdüreceğiz. Hükümetin bunu engelleyici değil, kolaylaştırıcı bir tutum almasını bekliyoruz”
Yayınlanan mücadele programında da “Sendikalarımızdan Eğitim Sen ve SES, Üniversitelerde TİS imzalamak için çaba gösterecek ve kamuoyu ile paylaşacaktır. KESK ile birlikte, YÖK Başkanlığıyla görüşme gerçekleştirilecektir. Görüşme sonrası atılacak somut adımlar, Ağustos ayına denk getirilmelidir. Yine, sendikamız Tüm Bel Sen, bu döneme denk gelecek şekilde TİS imzalama töreni planlamalıdır” deniliyor. Görüldüğü gibi, Eğitim-Sen ve SES TİS imzalamak için ‘çaba gösterecek’, Tüm Bel-Sen ise TİS imzalama törenini planlayacak. Bir başka deyişle Tüm Bel-Sen’in imzalayacağı TİS’lerden oldukça emin görünüyorlar. Acaba bu güven ve emin olma hali Tüm Bel-Sen’in gücünden mi kaynaklanıyor? Onun için mi TİS yapması garanti görülüyor? Ancak Tüm Bel-Sen TİS’i yeni imzalamıyor. Peki yıllardır TİS imzaladığı halde neden esin kaynağı görülmedi? Soruları çoğaltmak mümkündür.
KESK’in yeni TİS politikasının Eğitim-Sen ve Tüm-Bel-Sen’in yetki kaybından kaynaklandığı açıktır.
Tüm-Bel-Sen’in Belediye Başkanlarıyla büyük ölçüde iyi niyet veya başkanların siyasi yaklaşımları temelinde yaptığı sözleşmeler TİS olarak nitelenmekte ve bu sözleşmeler bütün kamu çalışanlarına örnek gösterilmektedir. Şüphesiz ki Tüm Bel-Sen’in yaptığı sözleşmeler,
gösterdiği çabalar küçümsenmemelidir. Ancak abartılmamalı olduğundan da farklı gösterilmemelidir. Biraz samimi olmak gerek. İşin özünü saptırmamak lazım. Grev hakkını kullanamadan gerçek TİS imzalanabilir mi?
Bir başka deyişle greve gidebilecek caydırıcı örgütlü bir güç olmadan gerçek TİS olabilir mi? Oysaki ekonomik, sosyal ve idari haklar bütünü olan Toplu Sözleşmelerin hem imzalanabilmesi hem de uygulanabilmesi hiç de kolay değildir. Ciddi bir örgütlenme ve kitlesel merkezi eylemlilik gerektirir. TİS’ler Fiili ve meşru mücadeleyle caydırıcı öz güç temelinde imzalandığında anlamlı ve kalıcı olur. Devam edelim: Yıllardır savunulan ve sendika tüzüklerine geçen ‘Tabanın söz yetki ve karar sahibi’ olması ilkesi TİS sürecinde uygulanıyor mu? Kaç TİS imzalanmadan önce tabana soruldu? Belki de yersiz bir soru bu. Çünkü böylesi bir sorunun anlamlı olabilmesi için tarafların gerçek anlamıyla masaya oturması ve emekçilerin pazarlık gücünün olması gerekiyor.
Yaşanan gerçekler ise farklı seyrediyor. Güçler dengesi ne yazık ki işverenden yanadır. Büyük ölçüde Belediye Başkanının verebileceği haklar imza altına alınıyor. Sözleşmenin emekçilerin özgücü temelinde imzalandığını iddia etmek bazı işyerleri için kısmen doğru olsa bile genel olarak doğru değildir.
Pazarlık gücü ve öz güç temelinde caydırıcılık rolü ne yazık ki belirleyici değildir.
Anayasanın 90. maddesine ve uluslararası sözleşmelere atıfta bulunarak Danıştay kararını gündemleştirerek bir-iki gün iş bırakarak bu sorun çözülmez.
“Hukuk Devleti” anlayışından oldukça uzak olan “kanun devleti” bile olamayan keyfi uygulamaların sistematik olarak yaşandığı bu coğrafyada sadece uluslar arası sözleşmelerin gereklerine vurgu yapılarak TİS imzalamak hayaldir. İmzalanacak belge olsa olsa iyi niyet sözleşmesi olabilir. TİS imzalamanın hukuksal zemininin mevcut olduğunun vurgulanıp, muhataplarının bu temelde masaya çağırılması bugüne kadar yeterli olmadı. Olmayacak.
Sorun, merkezi iktidara karşı, merkezi demokratik direnme hareketini, fiili ve meşru genel direnişi hayata geçirmektir”
Her şeye rağmen sendikal hareketin en dinamik örgütü KESK’tir. Önemli olan hatalardan ders çıkarmaktır. Yapılması gereken, işyerlerine dönmek ve yeniden örgütlenmektir. Fiili, meşru ve kitlesel mücadele geleneğine yeniden dönmektir. Direnme ruhuyla kuşanmaktır... Bu ise KESK’i KESK yapan temel özelliktir. 14–15 Ağustos eylemlerinden rahatsız olan Hükümet’in şükretmesi lazım… On binlerce emekçinin, tarihsel direniş ruhuyla günlerce Kızılay meydanında sabahlamadığı için…
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
