Demokratik Cumhuriyet Üzerine Birkaç Söz

Köxüz’ün yazarlarından Sayın Tayfun İşçi; 1 Şubat 2008 tarihli, Demokratik Cumhuriyet başlıklı yazısında, daha çok Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet programını, daha doğrusu “projesini” nasıl yorumladığına, bu “projenin” gelinen aşamada Kürt özgürlük hareketi açısından ne anlam ifade ettiğine ve Kürt sorununun çözümünde potansiyel olarak ne tür açılımlar sağladığına ilişkin görüş ve düşüncelerini ortaya koymuş; bununla birlikte, kendi bakış açısını ve soruna yaklaşımını da yine Kürt hareketinin soruna yaklaşımı üzerinden ve büyük ölçüde onun paralelinde ortaya koymuş. Akabinde, Coşkun Edip Soykan’ın buna ilişkin 2 Şubat 2008 tarihli yazısı üzerine, 3 Şubat 2008 tarihinde yazdığı yazıda da bu görüş ve düşüncelerine belli bir açıklık getirmeye çalışmış.
Köxüz’e çok sonradan intibak eden biri olarak bu yazıları oldukça geç ve biraz da tesadüfen fark edip okuyabilme imkanı bulabildiğim için, bu tartışmaya ancak şimdi dahil olabiliyorum. Bu nedenle, bu cevabi yazımın gecikmişliğinden kaynaklı olası zaaf ve sorunlarını mazur görmenizi diliyorum. Ancak, gördüğüm kadarıyla, bu yazıya yönelik olarak, Coşkun Edip Soykan dışında herhangi başka biri bu süre zarfında bir şey yazmadığı gibi, demokratik cumhuriyet konusunda da Demir Küçükaydın’ın yazdığı temel metinler dışında, başka kimseden kayda değer bir katkı sunulmadığı için, bu konuda yapılacak bir tartışmanın ve bunun üzerine yazmanın hiç de geç olmayacağını düşünüyorum. Bu bağlamda, her ne kadar özel olarak Tayfun İşçi’nin bahse konu bu yazısı üzerinden kaleme alınmış bir değerlendirme yazısı olsa da bu, kanımca, aslında genel olarak demokratik cumhuriyet kavramı ve bunun açılımı üzerine kafa yoran, bunu sorun edinen, bu konuda lehte veya aleyhte taraf olan pek çok kişi veya kesimin, özellikle de Kürtlerin ve sosyalistlerin, çoğu kez tersinden, ama ortaklaşa paylaştıkları bazı yanılgılara, yanlış anlamalara, kafa karışıklıklarına işaret etmek ve mümkünse bazı kavram ve tanımlamalara açıklık getirmek amacını taşımaktadır. Sayın Tayfun İşçi’nin bu sorun bağlamında pek çok devrimci sosyalistten daha ileri bir ideolojik-politik duruşa sahip olduğu düşünüldüğünde, bu yazıya konu yanılgıların, yanlış kavramsallaştırmaların, yorum ve değerlendirmelerin bu sorun bağlamında daha geri bir ideolojik-politik tutuma sahip kişi ve kesimlerce ne ölçüde derinden yaşandığı da anlaşılabilir sanırım.
Her şeyden önce, Sayın İşçi’nin demokratik cumhuriyet kavramını doğru kavramadığı kanaatindeyim. Belki bu konuda yazan çizen pek çok kişiden daha ileride; ama yine de böyle. Bu kanaatim, hem Kürt özgürlük hareketinin bu konuya yaklaşımına ilişkin değerlendirmelerinden, hem de demokratik cumhuriyet kavramının içini doldurma; yani bizatihi demokratik cumhuriyeti tanımlama şeklinden kaynaklanmaktadır. Dahası, her ne kadar yazısında özellikle Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyeti nasıl anladığı, bunu nasıl yorumladığı üzerinde durduğunu belirtse de, kendisinin de aynen Kürt özgürlük hareketi ve bir ölçüde önderliği gibi, demokratik cumhuriyet konusunda benzer bir kafa karışıklığına, daha doğrusu eklektizme sahip olduğunu ve tam da ulusçulukla malul bir bakış açısıyla bunu kavramsallaştırıp yorumladığını düşünüyorum.
Bu arada, yazısında, konunun bütünlüğünü ele almadığını, bu konuda Demir Küçükaydın’ın açılımlarından sonra, kendince eksik gördüğü noktalara değindiğini; yazısının bir ölçüde bu açılımların bir tamamlayıcısı olma özelliği taşıdığını vurgulamış Sayın İşçi. Yazdıklarının, Demir Küçükaydın’ın “açılımlarını” ne ölçüde tamamlama niteliği taşıdığını pek anlayamadım ve hatta, bu konuda ciddi bir yanılsama içerisinde olduğunu düşünüyorum. Ama madem böyle bir iddia üzerinden yazısını kaleme almış, ben de yine Demir Küçükaydın’ın bu konuda yazdığı temel metinler ve orada ortaya koyduğu kavram ve tanımlamalar üzerinden yol alacağım.
Tabii, sonuçta bu bir polemik yazısı olduğu için, burada demokratik cumhuriyet kavramı üzerinden bütünlüklü bir değerlendirme yapmayacağım. Daha çok, yazısına konu ettiği Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyete yaklaşımı, onu yorumlayışı ve buradaki temel yanlış ve zaaflar üzerinden demokratik cumhuriyet meselesini ele almayı daha doğru buluyorum.
Yazısında, demokratik cumhuriyeti ve Kürt özgürlük hareketinin yeni dönemde programatik bir hedef olarak önüne demokratik cumhuriyeti koymasını bir tür sistemle uzlaşma, teslim olma ve sosyalizmden yüz çevirme şeklinde değerlendiren ve bu anlamıyla eleştiren bazı sol kesimlere ve yine bunu benzer şekilde nitelendirip, bu kez tersinden, sevinen sağ ve liberal kesimlere karşı, durumun hiç de öyle olmadığını göstermek maksadıyla demokratik cumhuriyeti tanımlarken şöyle diyor İşçi:
“Demokratik cumhuriyet, öncelikle oligarşik cumhuriyete karşı bir başkaldırıdır. Bu yönü ile bir teslimiyet değil, gerçek anlamda alternatifini de ortaya koyan bir karşı koyuştur.
Demokratik cumhuriyet, esas olarak farklılıkların özgür iradesi ile oluşmuş, katı merkezi ve tekçi bir yönetim anlayışına karşı, çoğulcu ve demokratik katılımcı bir devlet olarak tanımlanmaktadır. Demokratik cumhuriyet, yerel özgünlüklerin siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel olarak korunmasını ve geliştirilmesini hedeflemektedir.
Demokratik Cumhuriyet merkezi hiyerarşik bürokratik bir devlet yapılanması yerine, komünal toplum biçiminde kendi içinde iç işleyiş özgürlüğü olan konfederal bir toplum yapılanmasını onaylayan bir devlet biçimi olarak tanımlanmaktadır.
Demokratik cumhuriyet soy esaslı ulus tanımına karşı demokratik yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulus anlayışını esas almaktadır. Bu yönü ile her türlü milliyetçiliğe karşı halkları kardeşçe bir araya getirmeyi hedeflemektedir.
Yetkileri ve kapsamı azaltılmış bir anlamda yarı devlet olan bu ‘Demokratik Cumhuriyet’ devlet biçimi de kalıcı olarak görülmemekte, demokratik uygarlık hedefine bağlı olarak devletlerin süreç içerisinde demokratik konfederal bir biçime dönüştürülerek sönümlenebileceğini ileri sürmektedir. Böylece dünya insanlığı arasına çizilmiş olan sınırların ulusal ayırımların gereksizleşeceğini göstermektedir.”
Demokratik cumhuriyet, o toplumda yaşayan herkesin görüş ve düşüncelerini özgürce ifade ettiği, farklılıklarını özgürce yaşadığı, farklılıkları veya özgün kimliği nedeniyle herhangi bir baskı ve ayrımcılığa tabi tutulmadığı, ayrıcalığa sahip olmadığı; dili, dini, inancı, kültürü, etnisi, soyu sopu ne olursa olsun, o toplumun eşit ve özgür yurttaşları olduğu; bu farklılıklarının politik alanda herhangi bir anlam ifade etmediği; bu anlamıyla ulusun tümüyle ve sadece evrensel insan hakları ve demokratik yurttaşlık hukuku üzerine oturduğu, onunla tanımlandığı ve gerçek iktidarın böylesi bir demokratik özgürlük ve örgütlenme ortamında her düzeyde seçilmiş organların elinde bulunduğu; atanmışların değil, seçilmişlerin hükümran olduğu, bu demokratik olarak seçilmiş organlar ve yurttaş iradesi üzerinde hiçbir vesayetin söz konusu olmadığı bir devlet örgütlenmesidir.
Demokratik cumhuriyet, oligarşik bürokratik cumhuriyetin zıddı bir yapılanmadır. Demokratik cumhuriyette ulus, herhangi bir etniye, soya, sopa, dile, dine, kültüre göre tanımlanmaz. Devlet tüm dillere, dinlere, inançlara -inançsızlığa da-karşı tarafsız ve eşit mesafededir; hiçbirini baskı altında tutmaz veya birini diğerine göre kayırmaz, ayrıcalık sunmaz. Bu farklı dil, din, inanç, etnik kökenlerden vb. insanların veya grupların birbirleri üzerinde baskı ve şiddet uygulamasını, ezmeye çalışmasını önlemekle yükümlüdür, bunu kendine asli görev sayar. Bu ilke üzerine oturmuş, tümüyle yurttaşlık hukukuyla çerçevelenmiş bir ulus kavrayışı bu cumhuriyette esastır. Yani etnik köken, dil, din, kültür, tarih vb tümüyle politik alanın dışına itilmiştir. Bunların politik olanı, yani devletin niteliğini belirlemesi, etki etmesi yönündeki girişim ve politikaları kesin olarak reddeder. Bu anlamda, demokratik cumhuriyet, bu anlayış sahipleri, yani gerici ulusçuluk savunucuları üzerinde tam bir diktatörlüğü ifade eder. Bir insanın Kürt olması, Türk olması, Ermeni, Çerkez veya Alevi olması, siyah veya beyaz, dindar veya dinsiz olması, heteroseksüel veya homoseksüel olması böylesi bir cumhuriyette hiçbir politik anlam ifade etmez. Bunlar tümüyle bireylerin kendi özel tercihleri olarak kabul edilir.
Demokratik cumhuriyette devletin bir dini olmadığı gibi, bir resmi dili veya herhangi bir etniye, soya dayalı tarihi vesaire de olmaz. Bu cumhuriyette bir ortak kullanım veya yazışma dili belirlenmesi tamamıyla teknik bir sorundur, kolaylıkla halledilebilir ve bu ortak kullanım dilinin hiç de çoğunluğun konuştuğu dil olması gerekmez. Pekala, azınlıkta olan bir grubun dili de ve hatta tümüyle yabancı bir dil de ortak kullanım dili olarak seçilebilir. Bu, tüm yurttaşların eşit, özgür, ortak iradesi ve oylarıyla karar verilecek tümüyle teknik bir sorundur.
Demokratik cumhuriyet, gerçek anlamda laik bir devlettir. Demokratik cumhuriyette devlet, hiçbir din veya inanç grubuna ayrıcalık tanıyamayacağı gibi, her din veya inanç grubundan insanın (dinsizler de dahil) din veya inancını istediği gibi özgürce yaşamasının da güvencesidir; bu alanda yurttaşları her türlü baskıdan korumakla görevli ve işlevlidir.
Ancak, tüm bunlara karşın, demokratik cumhuriyet yine de ulusçuluğu, ulus-devleti dışlamaz, onun ötesine geçmez. Her ne kadar ulusu etnik köken, dil, din, kültür vb belirleyenlerle tanımlamayı esas alan gerici ulusçuluk ve ulus-devlet anlayışından ciddi bir kopuş ve farklılaşma arz etse de, ulusal olanı politik olanla aynılaştırdığı, yani politiği (devleti) ulusla tarif ettiği için ve o ölçüde ulusçudur ve ulus-devleti içerir, ulus-devlettir. Ulusu etnik kökene, soya, ırka, dile, dine göre tanımlayan gerici ulusçuluğa karşılık, demokratik bir ulusçuluğu esas almaktadır demokratik cumhuriyet. Ki bu anlamda aslında ideal kapitalizm koşullarını sağlar, bu haliyle hiçbir şekilde kapitalizmin ötesine geçmez, onu aşmayı içermez.
Yani demokratik cumhuriyet konusunu tartışırken, bir kere, demokratik cumhuriyet programının veya “projesinin” hiçbir şekilde ulusçuluğu aşan, onu dıştalayan bir proje olmadığını; onda mündemiç veya onunla aynı anlamda olan demokratik ulusçuluğun halihazırdaki gerici milliyetçi iktidarlara karşı, gerici ulusçuluklara ve ulus-devletlere karşı ilerici bir işlev ve role sahip olmakla sınırlı olduğunu unutmamak gerekir. Bu anlamıyla, demokratik cumhuriyet programı veya “projesi”, her türlü milliyetçiliğin panzehiri değil; ancak, gerici milliyetçiliğe karşı demokratik bir milliyetçiliğe, burjuvazinin ilerici olduğu zamanlardaki, Aydınlanma ilkeleri üzerine oturan demokratik bir ulusçuluğa tekabül eder.
Ulusçuluğu tümüyle aşmanın, her türlü milliyetçiliğe panzehir bir anlayışı esas almanın yolu ancak ve ancak politik olanı ulusal olanla tanımlamayan bir paradigmadan; yani ister etnik kökene, dile, dine vesaireye göre tanımlansın, ister demokratik yurttaşlık hukuku üzerinden tanımlansın, her türlü ulusu politik olanın belirleyicisi olmaktan çıkarmaktan geçer, her türlü ulusu ve ulusçuluğa karşı savaş açmaktan geçer. Ancak tam da burjuvazin dini (üstyapısı) olan ulus ve ulusçuluğu her biçimiyle reddedip, tam cepheden ona karşı savaş açıldığında, (bu anlamla sınırlı olarak!) burjuva uygarlığının ve kapitalizmin sınırları dışına çıkabilmenin yolları açılmış olabilir; ki zaten demokratik cumhuriyetin dünya çapında devrimci, dönüştürücü özü de ancak o zaman hayat bulabilecektir: Yani sadece hukuki veya biçimsel anlamda eşitsizlikleri ortadan kaldıran değil, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin de ortadan kaldırılmasını esas alan ve insanlığı bölen tüm yapay sınırları yok eden bir Demokratik Dünya Cumhuriyeti.
Yoksa, başlangıç planında demokratik cumhuriyetin biçimsel eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, ideal kapitalizm koşullarını sağlamak dışında herhangi bir işlev ve ilericiliği yoktur. Ama en azından böyle bir demokrasi ezilenlere geniş birleşme, birlikte örgütlenme olanakları sunarak, ekonomik, sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırma mücadelesinde kolaylık sağlar ve hatta aslında başlangıcını oluşturur. Bu, bu tür mücadelelerin tartışılmasının ilk zeminidir; yoksa insanlar bunu tartışamazlar ve mücadelelerinde başarı kazanamazlar. Zaten bugüne kadar yapılagelen ekonomik, sendikal mücadelelerin ekonomizmden öteye geçememesinin, kalıcı başarılar elde edememesinin sebebi de budur. Bu, devrimcilerin veya sosyalistlerin ekonomi ve politik alanı birbirinden ayrıştırarak ideolojik planda burjuva ideolojisine teslim olmalarından kaynaklıdır. Zira ekonomi, politikten ayrılmaz; bu ikisi birdir. Marksizm'e göre de zaten ayrı bir ekonomi bilimi yoktur, ekonomi-politik vardır. Tabii, bu da ayrı bir tartışma konusu.
Bu tanımladığımız anlamıyla demokratik cumhuriyet, merkeziyetçiliği dışlamadığı gibi, “komünal toplum biçiminde kendi içinde iç işleyiş özgürlüğü olan konfederal bir toplum yapılanmasını onaylayan bir devlet biçimi” de olmak zorunda değildir. Yani demokratik cumhuriyet için illa merkezi olmayan, yerel yönetimler esasına dayanan, kantonlar, eyaletler benzeri bir konfederal sistem şart değildir. Merkezi, hatta üniter bir devlet yapılanması içerisinde de pekala demokratik cumhuriyet mümkündür. (Bu arada Türkiye'de üniter devlet, üniter yapı kavramlarının da oldukça yaygın bir yanlış anlamaya kurban gittiğini; özellikle de Kürtlerin bu kavramı son derece yanlış yorumladıklarını da yeri gelmişken belirtelim. Aslında bu da üzerine ayrı bir tartışma başlatmaya değer bir mesele.)

Kürtler, demokratik cumhuriyetten ne anlıyor veya nasıl bir demokratik cumhuriyet istiyor?
Öncelikle, Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyet serüveninin Öcalan’ın yakalandıktan sonra İmralı sürecinde ortaya koyduğu ve daha sonra savunmalarında da geniş yer verdiği tezlerle başladığını, oradaki görüş ve öneriler üzerinden geliştiğini belirtmekte yarar var. Burada, demokratik cumhuriyet “projesinin” nüvelerinin daha 90’lı yılların başından itibaren Öcalan’ın birtakım demeçlerinde bulunabileceği ve bu anlamda, demokratik cumhuriyet programının Öcalan ve Kürt özgürlük hareketi açısından aslında son derece sürekli ve tutarlı bir çizginin mantıksal tezahürü olduğu yolundaki görüşü biraz zorlama bir görüş olarak değerlendirdiğimden, bunu es geçiyorum.
Yani demokratik cumhuriyet “projesi” veya programı Kürtler açısından daha en baştan esas aldıkları, farklı bir dünya kavrayışının, toplum tahayyülünün doğal mantıksal sonucu değil, genelde dünyada yürütülen toplumsal mücadelelerin geldiği durumun, özelde kendi mücadelelerinin geldiği durumun analizi, küresel ölçekte hakim ideolojik iklim ve yönelimin etkisiyle. konjonktürel koşulların ve güç ilişkilerinin de zorladığı, çok elverişsiz koşullarda, sağlam bir teorik temele dayanmaksızın biraz el yordamıyla ve oldukça pragmatist bir yaklaşımla varılan bir ideolojik-politik önerme veya stratejik yönelimdir.(1)
Tam burada, Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya konulmasının hemen ardından, ilk savunmalarında dile getirdiği, dünyada burjuva demokrasisi ideallerinin zafer kazandığı ve dünyada devrimler döneminin bitip evrimsel dönüşümler döneminin başladığı yolundaki tespitlerini hatırlamakta yarar var. Öcalan, bu demokratik cumhuriyet “projesini” ortaya atarken, bunu belli bir dünya durumu analizine dayandırmakla birlikte, esas olarak bu analizin tarihsel sonuçlarıyla ilgilenmektedir. Ama bu tarihsel sonuçları doğuran toplumsal mücadelelerin tarihini tarihsel materyalizmle, diyalektik yöntemle irdelemez, bunu vardığı politik sonucu doğrulatmak amacıyla veya o anki mevcut güçlerin dağılımını düzenlemek üzere stratejik açıdan ele alır. Bu anlamıyla tarihe ideolojik açıdan yaklaşır, ki bu bir pragmatizmdir.*
Dönemsel olarak koşullar değiştikçe, güç ilişkilerinde birtakım değişimler meydana geldikçe bu önermenin veya “projenin” kendisi de birtakım değişiklikler göstermekte, en azından söylem düzeyinde kendini yeni yeni argüman ve önermelerle yenilemektedir.
Bu nedenledir ki, Kürtler açısından bu “projenin” dillendirilmeye başlandığı günden bugüne aradan 10 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, Kürtler cephesinde bu konuda hâlâ belli bir netlik sağlanamamış bulunmakta, yaşanan kafa karışıklığı kendini ciddi politik tutarsızlıklar veya yetmezliklerle göstermeye devam etmektedir. *
Elbetteki bunun Kürtler açısından birtakım içsel, politik, örgütsel nedenleri (Öcalan ile PKK arasındaki mesafe, İmralı ile Kandil arasındaki anlayış farklılıkları, Öcalan’ın Kürt özgürlük hareketi ve örgüt üzerindeki etki ve kontrolünün düzeyi, Kürt özgürlük hareketi içerisinde farklı sınıfsal eğilimlerin varlığı ve bunların politik tezahürleri vb) de var ve bunlar ayrıca ele alınmayı gerektiren nedenler; ama bu süreç içerisinde geliştirilen ilişkiler, alınan kararlar, takınılan politik tutum ve davranışlar, kullanılan dil ve öne çıkarılan söylem, Kürt hareketinin bu konuda
iddiasına rağmen, aslında hâlâ ciddi ölçüde o eski gerici ulus ve ulusçuluk paradigması üzerinden soruna yaklaştığını, kabuğunu kıramadığını ve dillendirdiği demokratik cumhuriyet söyleminin içini doğru dolduramadığını göstermektedir.
Bu konuda Öcalan ile PKK yönetimi ve genel olarak Kürt özgürlük hareketi arasında ciddi bir görüş ve politik tutum farkı bulunduğunu da belirtmek gerekir. Halihazırdaki tablo, her ne kadar PKK yönetimi ve Kürt özgürlük hareketinin bu “projeye” sahip çıktığı şeklinde görünse de, aslında demokratik cumhuriyet “projesi” hâlâ önemli ölçüde sadece Öcalan’ın projesi gibi durmaktadır. Sokaktaki Kürt kitlesi, henüz sezgisel de olsa, bu “projeyi”, programı, önderlerinin arkasında saf tutarak, daha çok ayaklarıyla desteklerlerken, PKK yönetimi ve üst kadrolarının bu konuda oldukça mesafeli bir tutum içinde oldukları söylenebilir, Öcalan’ın bu açılımına ve ortaya attığı görüşlere pek gönüllüce olmasa da destek verdiklerini ortaya koysalar da, bunun gerektirdiği politik, örgütsel adımları atmaktan geri durmaları, hatta çoğu zaman Öcalan’ın söylemlerini özde boşa çıkaracak birtakım politika ve kararlara imza atmaları bunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Öcalan’ın bu konudaki çok elverişsiz koşullarda da olsa, eklektik de olsa geliştirdiği cesur teorik, politik çözümlemelere, açılımlara rağmen, PKK yönetimi ve hatta ana gövdesinin demokratik cumhuriyet “projesini” kavramaktan uzak olduğu, o eski gerici ulusçuluk anlayışını aşmak konusunda ayak dirediği söylenebilir. Bu anlamda, aslında Öcalan, bu “projeyi” bir ölçüde PKK’ye rağmen, hatta bir anlamda ona karşı da bir mücadele içerisinde geliştirmeye çalışmaktadır denilebilir. İmralı süreciyle birlikte örgütü üzerindeki hakimiyetinin ne denli gerilediği düşünüldüğünde, Öcalan’ın bu projeyi, bir anlamda PKK’ye rağmen, PKK’yle birlikte yürütmekte yaşadığı zorlu tahmin edilebilir. Bu nedenle, Öcalan, bu konuda politika üretirken sürekli olarak PKK yönetimi de dahil çok çeşitli güç odaklarının durumlarını, tutumlarını hesap ederek, tümünü dikkate alarak davranmak zorunda kalmakta, söylemlerini ona göre geliştirmekte, politik süreci ona göre kurgulamaktadır. Bu da zaman zaman oldukça tutarsız, çelişkili tutum ve yaklaşımlar içerisine girmesine yol açmaktadır. Bu anlamda, bilhassa Öcalan’ın konumu özenle dikkate alınmalı ve bütün eklektizmine, pragmatizmine, henüz bu konuda açık, net bir kavrayışa sahip olmamasına rağmen, Kürt hareketini demokratik cumhuriyet doğrultusunda dönüştürme çabasında kendisinden hiçbir destek esirgenmemelidir.
Öcalan’ın bu özel konumunu bir yana bırakacak olursak; bir yandan “asli unsur” tartışmaları, Anayasada Kürt kimliğine ve Kürtlerin ayrı bir “grup” halinde haklarına özel olarak yer verilmesi talepleri, “özerklik” söylemleri; bir yandan temsil nesnesi olarak hep “Kürt ulusu” “Kürdistanlılık” “dört parçada özgür vatan” vb. söylemlerinde ısrar etmesi ve bir yandan da bu demokratik cumhuriyet mücadelesinin tıpkı Kürtler gibi öznesi olan toplumun diğer ezilenleriyle (örneğin, Aleviler) birlikte ortak mücadele yürütmesini sağlayacak politik-programatik bir açılım sağlayamaması; bütün bunlar aslında Kürt özgürlük hareketinin, her ne kadar demokratik cumhuriyet “projesini” dillendirse de, gerçekte yıkmak için mücadele ettiği aynı gerici ulus ve ulusçuluk kavrayışının ötesine geçemediğinin, bu konuda kabuğunu kıramadığının birer göstergesi.
Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyetten anladığı, bu haliyle, aslında, Türkçülük esasına dayanan Türkiye Cumhuriyetinin bir Türk-Kürt devleti olmasını istemekten ibarettir. En iyi ihtimalle, farklı etnik kimliklerin bir arada oluşturduğu üniter bir yapıyı hedeflemektedirler. Aslında Kürt hareketinin burada hedeflediği, mevcut, Türklük esasına dayanan Türk ulusu yerine, Kürtlerin de Türklerle beraber asli unsur olarak, diğer etnik grupların da tali unsurlar olarak birlikte oluşturacakları yeni bir ulus inşa ederek, Kürtlerin ulusal boyunduruk altında olma durumlarına son vermektir. O, bırakın ulusal olanın politik olanı belirlemediği bir dünya demokratik cumhuriyetini hedeflemeyi, ulusun etniye, soya, dile, dine dayanan bir tanımına bile temelden karşı çıkmamaktadır. Yani etnik köken, soy, ırk, dil, din gibi öğelerin tümüyle politik alanın dışına atılması, bunların tümüyle özel alana ait kabul edilmesi, bireylerin özel tercihleri sayılması gibi bir yaklaşımı benimsememektedir.
Bu, biraz önce değindiğim Kürt hareketinin hedeflediği şeyle çelişir gibi görünmektedir. Ancak, anayasada Kürt kimliğine açıkça değinilerek yer verilmesini, Kürtlerin bu olası cumhuriyetin asli, kurucu unsuru olarak kabul edilmesini istemeleri, yine üstü örtülü veya açık bir şekilde sık sık dile getirdikleri özerlik önerileri vb. hâlâ soyla sopla tanımlanan bir gerici ulusçuluk anlayışında saplanıp kaldıklarını göstermektedir. O daha çok, ulusun örneğin Türkiye'de yalnızca Türklükle değil, Türklük ve Kürtlükle tanımlanmasını savunmaktadır. Asli, kurucu unsur tartışmalarında dile getirilen talep tam da bunu içermektedir. Türkiye'de yaşayan diğer etnik, dinsel, dilsel vesaire ezilenlerle ortak bir mücadele hattı geliştirememesi, onlarla birleşecek politik-programatik açılımlar yapamaması da tam da bu dar ve aslında gerici ulusçuluk anlayışından kendini kurtaramaması yüzündendir.
Coşkun Edip Soykan’ın yazısında yer verdiği DTP Kongresi kararlarında dile getirilen amaç ve hedefler de tümüyle bu anlayışın birer ifadesinden başka bir şey değildir. Yine en son KNK’nin almış olduğu kongre kararlarının niteliği de bunun açık birer göstergesidir.
Yani burada sorun, Kürt özgürlük hareketinin, öne sürdüğü demokratik cumhuriyet “projesine” rağmen, tam da bu gerici ulus ve ulusçuluk anlayışından kendini kurtaramadığı için, sadece kendine demokrasi istemesi ve zaten tam da bu yüzden, sadece kendisi için özgürlük ve demokrasi istediği için bu özgürlük ve demokrasi talebinin gerçekleşmemesi, demokratik cumhuriyet “projesinin” havada asılı bir söylem olarak kalmasıdır. Yani Kürt özgürlük hareketi hâlâ gerici ulusçuluktan kurtulup, demokratik bir ulusçuluğa evrilemediği için, kendini aşamadığı için; Kürtler Kürt olarak değil, yurttaş olmaktan kaynaklı demokratik hak ve taleplerini programlaştırıp, diğer ezilen, baskı altında tutulan, mağdur olan grup ve kimliklerden kesimlerle birlikte mücadelelerini ortaklaştıramadıkları için, kendi önüne koyduğu demokratik cumhuriyet “projesiyle” ters düşmektedir. Yani tam da Tayfun İşçi’nin deyimiyle, sorunu bir’in iki’ye dönüştürülmesi, tekçi devlet anlayışını ikili bir yapıyla,, TC’nin “tek devlet, tek bayrak, tek vatan” ilkesini Türk ve Kürtlerin devleti, bayrağı, vatanıyla değiştirmek istedikleri için demokratik cumhuriyetle çelişmekte, onun gelişimini bu anlayışla bizzat kendileri de sekteye uğratmaktadırlar. Çünkü bu haliyle toplumun diğer ezilenlerini, siyahlarını dışlamakta, onlara cazip bir program sunamamakta ve bunun sonucu olarak onların desteklerinden mahrum kalmaktadırlar.
Burada mesele, bir’in ikiye, üçe bölünmesi veya çıkarılması, katlanması falan değil, bizatihi o bir’in, o tek’in yok edilmesidir. Yani Türklüğün yok edilmesidir. Tabii, Türklüğün yok edilmesi programı mantıki sonuçları itibarıyla Kürtlüğün ve benzeri diğer ulusal aidiyet veya kimliklerin de yok edilmesini gerektirir ki, bu da ancak tüm bu etnik, dinsel ve benzeri kimliklerin politik alandan defedilmesi, politik anlamını yitirmesi anlamına gelir. Demokratik cumhuriyetin veya ulusçuluğun esasını oluşturan temel ilke de budur.
Evet, Kürtler, askeri bürokratik oligarşinin ta Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri kendilerine dayattığı sömürgeci inkar ve imha siyasetini yıkmış, uzun ve çok ağır bedeller pahasına yürüttüğü bir mücadeleyle adeta kendi küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. Hem de kendileri için en dezavantajlı koşullarda bunu başarmışlardır. Bu alandaki kazanım muazzam niteliktedir ve asla küçümsenemez. Şimdi de bu kazanımını kendisi için doğru ve anlamlı bir politik, hukuki konumlandırmayla korumak, güvenceye almak, bu anlamıyla demokratik hak ve özgürlük mücadelesini sonuca ulaştırmak derdindedirler. Bunun için çeşitli yol ve yöntemler geliştirmekte, öneriler sunmakta, açılımlar geliştirmeye uğraşmaktadırlar. Sorunun barışçıl ve demokratik bir şekilde çözümü için gerekli koşulların oluştuğunu düşünmekte, bunun için geliştirdiği stratejinin adına demokratik cumhuriyet projesi demektedir. Ancak, böylesi bir projeyi veya programı ortaya atmış olması, onun bu projeyi sağlam ve kendi içinde tutarlı bir ideolojik-teorik temele oturttuğu, buna uygun bir politik hat belirlediği ve o doğrultuda tutum ve davranışlar içine girdiği anlamına gelmiyor. Kürt özgürlük hareketi, halihazırda ortaya attığı bu demokratik cumhuriyet projesi veya programının gereklerini yerine getirecek teorik-ideolojik donanıma sahip değildir. Zira her şeyden önce buna hâlâ o karşısına aldığı gerici ulusçuluk penceresinden bakmakta, o ulusçuluk paradigması üzerinden düşünerek yol almaya çalışmaktadır.
Kürt özgürlük hareketi, daha çıkışında, benzeri ulusal kurtuluş hareketleri gibi kendini salt bir ulusal hareket olarak değil, ağırlıklı olarak yoksul köylülere dayanan plebyen karakteri dolayısıyla aynı zamanda sosyal bir hareket olarak kurgulasa da, son tahlilde ortaya koyduğu program itibarıyla ulusal kurtuluşu esas almış ve bu ulusal kurtuluşun ancak ayrı bir ulusal devlet kurmak yoluyla, yani bağımsızlıkla sağlanabileceği ön kabulü üzerinden yola çıkmıştır. Yaşanan dünya tarihsel koşullarda, Kürtlerin ulusal demokratik hak ve özgürlüklerinin ancak ayrı, bağımsız bir devlet kurma yoluyla gerçekleşebileceğini, bunun dışındaki tüm çözümlerin sömürgeciliğe hizmet eden gerici çözümler olduğunu savunmuş ve uzun yıllar bu savusunu sürdürmüştür. Ancak, bu program doğrultusunda sürdürdüğü mücadele, 1990’lı yılların ortalarına doğru, dünyada, bölgede ve Türkiye'de yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal koşullardaki ciddi dönüşümlerin ertesinde kendi sınırına gelip dayanmış; her ne kadar yürüttüğü gerilla mücadelesi siyasal ve örgütsel planda ciddi kazanımları beraberinde getirse de, askeri planda Türk Ordusuyla yaşadığı yenişememe durumu, mücadelenin özellikle Türkiye halkında herhangi bir olumlu yankı bulamaması, aksine askeri bürokratik oligarşinin Kürtleri ezme mücadelesinde Türk toplumunun desteğini büyük ölçüde arkasına alması ve güç ilişkilerinde yaşanan aleyhte değişimler, bağımsız bir devlet kurma ve Kürtlerin ulusal, demokratik hak ve özgürlüklerini bu sayede gerçekleştirme programının pek de gerçekleşebilir olmadığını görmesine yol açmıştır.
Bu noktada, başlangıçta esas alınan ve uzun yıllar boyunca titizlikle savunulan bağımsız devlet kurma programından yavaş yavaş vazgeçilmeye, bunun yerine Türkiye sınırları içerisinde, Türk devlet yapısının dönüştürülerek, Kürtlerin de hak ve çıkarlarının yeterince gözetileceği biçimde çeşitli çözüm yöntemleri ortaya atılmaya, geliştirilmeye ve zorlanmaya başlamıştır. Önce federasyon önerisi dillendirilmiş, sonra bu özerklik biçimini almış, en sonunda da, Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya hapsedilmesiyle birlikte, biraz da mecbur kalınarak, hani şu meşhur ölüm parendesiyle, Türkiye Cumhuriyetinin Türkçülük esası üzerine oturan bir devlet değil, Türk ve Kürtlerin ortak devleti olmasını ve ulusun da Türkçülük soy kimliği üzerinden değil, Kürt kimliğine de anayasal düzeyde yer veren ve Kürtlerin dil, kültür, kimlik hak ve özgürlüklerini güvenceleyen bir yurttaşlık hukukuyla tanımlandığı demokratik cumhuriyet projesi geliştirilmiştir.
PKK öncülüğünde gelişen Kürt özgürlük hareketi aslında tarihsel olarak geç kalmış bir hareket olarak, bu geç kalmışlığının fazilet ve rezaletini bir arada yaşamak durumunda kalmıştır. Bu onun için bir dezavantaj oluşturduğu gibi, aynı zamanda ciddi bir avantaj da sağlamıştır. Avantajı, genç ve modern bir hareket olarak, modernizmin olumsuz etkilerini üzerinden atabilme potansiyelini taşıması ve Aydınlanmanın demokratik ideallerine, devrimci ilkelerine dönme dinamiğini içinde barındırmasıdır. Bu da kendisini demokratik cumhuriyet fikri olarak ortaya koymaktadır ki, bu anlamıyla demokratik cumhuriyeti lafzi düzeyde bile savunması son derece devrimci bir işleve sahiptir. Ancak, tarihsel mistifikasyonlarla yaratılan gerici ulusçuluğun ağır baskısını üzerinde hissetmekte, onun düşünce alışkanlıkları ve ideolojik hegemonyasıyla sarmalanmış bulunmakta, bu tarihsel belleğinde ciddi bir yer tutmaktadır, ki bu da kendisini bu gerici ulusçuluktan kurtarmasının koşullarını zorlaştırmaktadır. Nitekim, bu durum da politik ifadesini “aslı unsur”, “ikilik” ve benzeri söylemler üzerinden ortaya koymaktadır.
Yani kısacası, Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyet programına yönelimi, öyle tümüyle bir küreselleşme çağı insanlık durumunun tarihsel maddeci analizinden; dünya, bölge ve Türkiye koşullarındaki değişim sonuçlarının derinlikli, kapsamlı bir yeniden ele alınışından, tarihin ve sosyalizmin ulusçuluk bakışının ötesinde bir yeniden okunuşundan değil; daha çok bu belirttiğim konjonktürel farklılıktan, ekonomik, siyasal, sosyal koşulların aldığı yeni biçim karşısında Kürt özgürlük hareketinin başarıya ulaşmak için kendini aşma, yenilenme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.
Elbette ki Öcalan, ciddi ve derinlikli bir politik lider olarak, bu yeni durumda ortaya çıkan gelişmeler ve Kürt hareketinin içine girdiği yönelim üzerine ve buna uygun olarak yeni tezler üretmiş, bunu çok çeşitli ve kapsamlı tarihsel referanslarla da desteklemeye girişmiştir. Bu konuda ortaya koyduğu düşünce külliyatını da küçümsemek mümkün değildir. Bu konuda ciddi ve samimi bir arayış içerisinde olduğu açıktır. Ama tüm bunlar, yukarıda değinilen yanılgı, zaaf ve yanlış kavrayışlarla birlikte gitmekte; sürecin çok yavaş, sancılı ve ağır aksak ilerlemesine neden olmaktadır. Demokratik cumhuriyetin özellikle de Kürtler açısından projeden programa dönüşememesi, politik-pratik-örgütsel ayaklarını gereğince geliştirememesi ve güçlü bir toplumsal hareket olarak vücuda gelememesi tam da bu yüzdendir. Sosyalistlerin büyük çoğunluğunun demokratik cumhuriyete yüz çevirmeleri ise başlı başına bir garabet ve cehalet örneğidir.
----------------------------------------
(1) Yeri gelmişken, Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyetten bahsederken neden program değil de, hep proje olarak sıfatlandırdığına da değinmek gerekir. Proje, postmodern durumda burjuva liberalizminin sarıldığı bir kavramdır. Bu kavram aslında kitleleri harekete geçirmek üzere ortaya atılan sihirli bir slogandan öte bir anlama ifade etmemektedir. Sosyolojik açıdan oldukça sorunlu olan bu proje kavramı aslında bir toplumsal mühendislik kategorisidir. Kürt özgürlük hareketinin ve önderliğinin de program yerine özellikle bu kavramı öne çıkarmasının temel sebebi, bir yanıyla burjuva ideolojisi içerisinde tarih ve topluma bakışıyken, bir yanıyla da demokratik cumhuriyeti program düzeyine çıkaracak teorik ve politik birikime hâlâ sahip olamamalarıdır. Oysa, demokratik cumhuriyet, bu anlamıyla, basit bir slogan düzeyinden çıkartılıp, içine girilen stratejik yönelimin gerçekleşmesi için oluşturulan bir program olmalıdır.

24.08.2008

Sayın Salih Kadim,

Sayın Salih Kadim, merhaba sitemize hoş geldiniz. demokratik Cumhuriyet ile ilgili Kürt hareketinin yaklaşımı konusunda önceki yazılmış yazıları tamamalar nitelikteki yazıma eleşti
rilerinizi okudum. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki. Yazımdaki tamamlama anlayışı Sayın Küçükaydın'ı tamamlama olarak anlaşılmamalıdır. Sadece kürt hareketinin savunduğu demokratik cumhuriyet projesinde eksik kalanlarla ilgilidir.Beni Demokratik cumhuriyet projesini kavramamış olarak yorumlamışsınız.Doğrudur ancak kavrama çabası içindeyim.

Yanlız şunu anlamanızı isterim. Kürt kareketinin demokratik cumhuriyet savunusu elbetteki ulusçudur. ve ulus karşıtı yönü olmakla birlikte bu aşamada savunusu yurtaşlık esasına dayalı demokratik ulustur. zaten Sayın Küçükaydın'la farklılıklarından biride budur. Yine asli unsur konusunda Kürtlerinde asli unsur olarak yer almalarını önermeleri de bunun göstergesidir.
Siz bunun "ulusçulukla malül" olduğunu belirtip geçmişsiniz. Oysa Sayın Küçükaydın hayatın gerçeğinden hareketle" kendi kalesine gol atmayı" da göze alarak kürt ulusunun özgürlük arayışını selamlamaktadır.Bu durum bazı doğruların an ve zaman içerisinde yaşam bulacağını zamansız bir doğrunun ise yıkımlara yol açacağının bilinmesinden kaynaklıdır. Yani mücadele kaygısından kaynaklanmaktadır. Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadelenin kürtü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından, Küçükaydın kendi doğrusuna karşı bir gelişmeye dahi katkı sunmaktadır.

Sayın Sait Kadim. Burada şunu hemen belirtmeliyim ki Küçükaydın'la ve Öcalan ile farklı yaklaştığım bir konuyu açımlamakta yarar var sanırım Yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulus tanımı. Bana göre sınırlar ve devlet hukuku üzerinden yapılan bir tanımlamadır. Bu ulus tanımı bana doğru gelmemektedir.
Toplumu devlet ve snırlar ekseninde tanımlamaktır. Belki kürt sorunun çözümüne yardımcı olabilir ancak toplumsal gelişmeyi devletin yani kapitalist pazarın çerçevesinde tanımlar. bu durum devletin yönelimi ekseninde değişir durur. Devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulsun içine çeken bir tanım olarak kalır. Bu nedenle farklı düşündüğümü bilmenizi isterim. Ayrıca İnsan haklarına dayalı bir yurttaşlık ilişkisi de kapitalist yurttaşlık ilişkisidir ve sosyalist bir toplum anlayışı ile çelişir.
Sayın arkadaşım. bu konuda PKK ve Öcalan arasındaki çelişkiden söz etmektesiniz bu elbetteki doğrudur. Kürt hareketinde bir ölçüde ilkel milliyetçi bir yaklaşımın hala devam ettiği de bir gerçektir. ama şu da görülmelidir ki güneyli kürtler ve ABD'nin dayatmalarına rağmen PKK hala sorunu Türkiyede ve yurttaşlık ilişkileri temelinde çözme perspektifindedir.
"Demokratik cumhuriyet oligarşik cumhuriyete başkaldırıdır" sözüm doğru anlaşılmalıdır. Tekçi ve anti demokratik bir iktidar anlayışına karşıtlık izah edilmektedir. Yoksa Kürt demokratik Cumhuriyet savunusu ekonomik olarak üretim lişkilerini yıkacak bir savunu değildir. Ekonomi ile siyasetin bir birinden ayrılmayacağını bunun eklektizim olduğunu vurguluyorsunuz. Görüp anlamanız gereken bunun Kürt sorunun çözümünde bir uzlaşma olduğudur. kaldı ki içinde yurtsever sermaye hatta belirli aşiret ve toprak ağalarınıda barındıran bir hareketin daha şimdiden sosyalist bir devrime soyunamayacağıdır.
PKK'nin dünya konjöktörü üzerinden değil pragmatist bir yaklaşımla demokratik cumhuriyeti savunduğunu açıklamışsınız. Bu sanırım biraz insafsızlıktır. Elbetteki Mücadelenin yararı hesaplanmıştır ama bu yararcılık dahi somut koşulların tahlilinden kaynaklıdır.
Ha şu demokratik dünya cumhuriyeti savununuza gelince demokratik cumhuriyet bire bir sosyalsit cumhuriyet değildir.Adı üzerinde demokratiktir. Demokrasi ise son tahlilde farklılık gerçeğini kabullenen bir sistemdir. ve demokratik cumhuriyet devlet esasına dayanır. Oysa dünya çapında bir devlet değil dünya çapında kaynaşmış bir toplum özlemimizdir. Bu aşamaya gelişte ancak devletlerin sönmesi ve sınırların ortadan kalkması ile mümkündür. şimdilik hoşça kalın. Tayfun İşçi

DEMOKRATİK CUMHURİYET ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ(2) TAYFUN İŞÇ

Merhaba Tayfun hocam.
Öncelikle tartışmaya devam etme davetime icabet edip, yaptığım değerlendirmeye cevap yazma nezaketi gösterdiğiniz için teşekkürler.
Hemen şunu belirtmeliyim ki, ben, Kürt hareketinin ve onun önderliğinin ortaya koyduğu, savunduğu demokratik cumhuriyet “projesinin” kendisinin “ulusçulukla malul” olduğunu söylemedim. Bu, mantıksal olarak da saçma bir değerlendirme olur; zira demokratik cumhuriyetin bizatihi kendisi demokratik ulus olduğundan, onunla eşanlamlı olduğundan, ulusçulukla malul olamaz, tam tamına ulusçuluktur zaten. Politik olanın, yani devletin ulusal olana göre belirlenmesi ilkesini reddetmez, aşmaz; tam aksine, tam da onun üzerine oturur. Burada tartışma demokratik cumhuriyetin ulusu, ulusçuluğu aşıp aşmadığına, o paradigmayı karşısına alan bir toplumsal yapı ortaya koyup koymadığına değil, ulusun, ulusçuluğun niteliğine, karakterine, onun belirleyenlerinin neler olduğuna ilişkindir. Dolayısıyla, ben, demokratik cumhuriyet “projesini” ulusçu bir “proje” olmakla eleştirmedim, Kürt hareketini de demokratik cumhuriyeti savundukları için ulusçulukla itham etmedim. Aksi halde kendimi de aynı “ulusçulukla malul” olmakla nitelendirmem gerekir; çünkü ben de bir demokratik cumhuriyet destekçisiyim.
Biraz dikkatlice okuduğunuzda göreceksiniz ki, ben, Kürt hareketinin ve onun önderliğinin bu konuya yaklaşım tarzının, demokratik cumhuriyeti ele alış tarzının ulusçulukla malul olduğunu söyledim. Yani buradaki eleştirim tümüyle işin metodolojisine ilişkindir, meselenin ideolojik-teorik analiz ve kavramsallaştırılma tarzına ilişkindir. Yani burada demek istiyorum ki, tam da ulusçu bakış açısından bakıldığı, o ulusçu paradigma aşılamadığı içindir ki, aslında bir yanıyla bakıldığında kendi içinde son derece basit bir tutarlılıklar ve mantıksal çıkarsamalar bütünü ihtiva eden demokratik cumhuriyet kavramının içi doldurulurken yanlışlara düşülmekte, ciddi tutarsızlıklar sergilenmekte, eklektizme düşülmektedir.
Demişsiniz ki, “Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet savunusu elbetteki ulusçudur ve ulus karşıtı yönü olmakla birlikte bu aşamada savunusu yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulustur. zaten Sayın Küçükaydın'la farklılıklarından biri de budur. Yine asli unsur konusunda Kürtlerin de asli unsur olarak yer almalarını önermeleri de bunun göstergesidir”
Yine aynı yere geldik. Demek istiyorsunuz ki, Kürt hareketi, bu demokratik cumhuriyet projesiyle, belki sizin istediğiniz veya aradığınız gibi ulusçuluktan tam bir kopuş gerçekleştirmemiştir; ama yurttaşlık esasına dayalı bir demokratik ulus kavrayışına yönelmiş, onu savunmakta ve bunun mücadelesini yürütmektedir. Üstelik onun bu demokratik cumhuriyet savunusunun ulus karşıtı yönü de bulunmaktadır.
Ben, tam da durumun böyle olmadığını, Kürt hareketinin ulusçuluğu aşmak bir yana -bu aşamada ondan böyle bir şey beklenmemektedir zaten- demokratik cumhuriyet “projesini” savunurken bile hâlâ o eski, gerici, dar ulus ve ulusçuluk anlayışından kopamadığını belirtmek istemiştim.
Bir kere, demokratik cumhuriyet projesinin veya savunusunun, yukarıda yine anlatmaya çalıştığım gibi, kim savunursa savunsun, bir dünya demokratik cumhuriyeti programatik hedefinin ön adımı olmadığı sürece, ulus karşıtı bir yönü olması mümkün değildir; bu, bizatihi demokratik cumhuriyet kavramının kendisiyle çelişir. eşyanın tabiatına aykırıdır. Tekrar etmekte fayda görüyorum; demokratik cumhuriyet, ulusun, ulus-devletin kendisini (burada ulus-devlet kavramını geniş manada kullanıyorum; yani buna göre, örneğin, Avrupa Birliği de, ABD de birer ulus-devlettir), ulusların mevcudiyetini sorun etmez; onu berhava etmez; sadece onu demokratik olarak tanımlar, inşa eder. Yani etniye, dile, dine, kültüre, tarihe vesaireye göre belirlenen gerici ulusa karşılık, tüm bu öğelerin politik alandan dışlandığı, yurttaşlık hukukuna dayalı bir ulusu, devleti esas alır, onun adıdır.
Benim yazımın esas konusu tam da zaten Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet “projesinin”, demokratik cumhuriyetin doğası gereği olması gereken demokratik ulus kavrayışına tam oturmaması, yurttaşlık hukuku üzerine bina edilmiş bir ulus tanımıyla çelişen, onun ortadan kaldıran talepler, öneriler içermesidir. Kürt hareketinin demokratik cumhuriyetten, “demokratik ulus”tan neyi anladığına, bunu nasıl yorumladığına yazımda olabildiğince değindim, bu nedenle tekrar değinmeyeceğim. Ama bizzat sizin de örnek verdiğiniz şu asli unsur önermesi bile söylediğim şeyi doğrulamaya yeter. Ama siz, nasıl oluyorsa, bu asli unsur önermesini Kürtlerin yurttaşlık hukukuna dayalı bir demokratik ulus kurma hedeflerinin bir göstergesi olduğunu söylüyorsunuz. Belki de yanlış anlıyorumdur.
Bu anlamıyla, ben, Kürt hareketini ve onun demokratik cumhuriyet savunusunu ulusu ve ulusçuluğu aşamadığından dolayı değil; ulusun etniye, dile, dine, kültüre vesaireye göre tanımlandığı gerici ulus ve ulusçuluk anlayışından tam kopamadığı; gerçek anlamda bir demokratik ulus ve ulusçuluk kavrayışını esas almadığı için ve tam da bu yüzden halihazırda önünde duran imkan ve potansiyelleri değerlendiremediği, için eleştiriyorum. Daha doğrusu, bunun nedenlerini kendimce ortaya koymaya çalışıyorum. Bilebildiğim kadarıyla, Demir Küçükaydın’ın da yapmaya çalıştığı şey bu. O da, aynen burada ortaya koyduğum üzere Kürt hareketini demokratik cumhuriyet konusunda tutarlı davranmaya ve bunu bütünlüklü bir programa dönüştürmeye çağırmaktadır. Ancak bu temelde bunun üzerinden Türkiye'yi ve bölgenin tümünü dönüştürücü, sağlam, güçlü, devrimci bir toplumsal politik hareket oluşturabileceğini ve Kürtler başta olmak üzere, diğer tüm ezilen grup ve kimliklerin ve bölge halklarının ulusal demokratik sorularına çözüm bulunabileceğini savunmaktadır.
Ancak, sanırım benim bu konudaki yaklaşımımı ve eleştirilerimi biraz üstten, soğuk, hayatın gerçeğinden uzak, üstelik Kürtlerin mücadelesine ve yaşadıkları trajediye duyarsız bulmuş olmalısınız ki, Demir Küçükaydın’ın, bu konudaki farklılıklarına rağmen,, üstelik “kendi kalesine gol atmak pahasına” Kürt halkının özgürlük arayışını selamladığını özellikle belirtme gereği duymuş; ama sanki benim bundan uzak olduğumu ima etmişsiniz. Yanlış anlamadıysam, bir de söylemlerimin reel politiğe uygun düşmediğini, bunun kendi içinde ciddi politik tehlikeler barındırdığını belirtmişsiniz. Olabilir. Ben, her ne kadar Kürt özgürlük hareketi ve Kürtler hakkında, politik-tarihsel arka planım ve pratiğim bağlamında içeriden de konuşabilecek bir konuma sahip olsam da, bu konuda onunla oldukça farklı bir bakış ve anlayış farklılığım olduğunu teslim etmeliyim. Yine de Kürtler ve Kürt sorunu bağlamında “hayatın gerçekliğinden” olabildiğince kopuk olmayan bir duruş, duyarlılık göstermeye çaba sarf ediyorum. Söz konusu yazımda daha çok kendimce tespit ettiğim yanlış ve yanılgıları eleştirme üzerinde yoğunlaştığım için, size bu konuda soğuk, duyarsız görünmüş olabilirim. Ancak, böyle görünmemek için her cümlenin başında veya sonunda Kürt mücadelesini desteklediğimi belirtmek illa şart mı, bundan emin değilim.
Diyorsunuz ki, “Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadeleyi Kürt’ü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından, Küçükaydın kendi doğrusuna karşı bir gelişmeye dahi katkı sunmaktadır.”
Ben, Kürt’ü veya Kürtlüğü yok etmekten söz etmedim; demokratik cumhuriyetin veya aynı anlama gelmek üzere demokratik ulusun kendi doğası gereği, Kürtlüğün de, tıpkı Türlük gibi veya Ermenilik, Lazlık, Çerkezlik, Alevilik, Müslümanlık, ateistlik, homoseksüellik ve benzeri etnik, dinsel, dilsel, cinsel aidiyet veya kimlikler gibi, politik alanın dışına atılması, yani ulusun tanımından, onun belirleyenleri olmaktan çıkarılması gerekliliğinden, zorunluluğundan söz ettim. Yani Kürtlüğün, Türklüğün veya benzeri kimliklerin politik niteliklerinin yok edilmesi gereğinden, zorunluluğundan söz ettim. Bu, bireysel hak ve özgürlükler temeli üzerinde yükselen yurttaşlık hukukuna dayalı bir demokratik ulus kurmanın, demokratik cumhuriyet inşa etmenin olmazsa olmaz önkoşuludur. Bu cumhuriyette Kürt, tıpkı Türk gibi, Ermeni gibi, Alevi gibi, Müslüman gibi vb. elbetteki varlığını sürdürecek, dilini, kültürünü, inancını vesaire “özgürce” yaşayacak, geliştirecek, kendini istediği şekilde ifade edecek; ama artık Kürt olmak, Türk olmak, veya başka benzeri başka bir şey olmak politik açıdan hiçbir anlam ifade etmeyecek. Nasıl ki demokratik cumhuriyetin yine olmazsa olmaz niteliklerinden, temel ilkelerinden biri olan gerçek bir laiklikte insanların Alevi, Sünni, Hıristiyan veya ateist olmasının hiçbir politik anlamı yoksa, bunlar özele ait, kişisel bir tercih olarak addediliyorsa, devlet nezdinde hepsi eşit hak ve özgürlüklere sahipse, bunlar ulusun, yani devleti belirleyen öğeler olmaktan çıkıyorsa, aynı şekilde Kürtlük, Türklük gibi kimlikler de özele ait hale gelecek.
Kürtler ancak böylesi bir anlayış ve programladır ki, demokratik cumhuriyetin diğer mevcut ve olası bileşenleriyle ortaklaşa bir mücadelede bir araya gelip, bu yolda başarı elde edebilirler.
Mesele böyle konulduğunda, “Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadeleyi Kürt’ü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından” değil; sonuca ulaşmak için buna mecbur olduğundan; demokratik cumhuriyeti önüne hedef olarak koymuş bir Kürt hareketinin, bunu ancak Kürtlüğü de tıpkı Türklük gibi politik açıdan anlamsızlaştırmayı esas alacak, onu politik alandan yok edecek bir demokratik ulus inşa etme kavrayışıyla başarabileceğinden bahsetmek daha doğru olur. Bu aynı zamanda Kürt hareketi için, klasik, dar ulusçu bir ulusal kurtuluş hareketi olmaktan çıkıp, demokratik ulusçu yeni bir sosyal hareket olma anlamına gelir.
Tabii buna uyum sağlamanın, bu doğrultuda bir dönüşüm gerçekleştirmenin çok uzun yıllar boyunca kendini dar ulus ve ulusçuluk kavrayışı üzerinden tanımlamış, mücadelesini bu temelde geliştirmiş ve her ne kadar siz, artık reddettiğini söyleseniz de, devlet eksenli bir ulusal kurtuluş hedefiyle şekillenmiş, kadroları buna göre eğitilmiş bir hareket için oldukça zor ve sancılı bir süreç olduğunu teslim etmek gerekir. Hele ki dünya, bölge ve Türkiye’deki reel politik durum düşünüldüğünde, düşman güçlerin konumlanışı ve temel siyasetleri, yine güneydeki ilkel milliyetçi Kürt güçlerinin sağladığı güç ve kazanımların etkisi düşünüldüğünde bunun zorluğu daha da anlaşılır olmaktadır. Buna bir de birtakım örgütsel kaygılar, sahip olunan iktidar ve statüleri yitirme korkusu ve benzeri politik-psikolojik etkenler dahil edildiğinde olay daha da karmaşıklaşmaktadır. Örgüt merkezli bakış açısının gücü ve bu süreçteki etkisi hiç de yabana atılmamalıdır. Araçların amacın yerine geçmesi, ona galebe çalması ve çoğu zaman benmerkezciliğe varan mutlaklaştırılması, dünyadaki pek çok örneklerde olduğu gibi, sadece Türkiye devrimci, sosyalist hareketi için değil, onunla aynı Stalinist siyaset ve örgüt kültüründen, geleneğinden gelen PKK için de ciddi bir sorundur ve bu bağlamda hesaba katılması gereken bir etkendir. Gerek olursa, bunun daha geniş bir açılımını bir başka yazıda ele almak isterim.
Tayfun hocam; yine bu konuda Demir Küçükaydın ve Öcalan ile aranızdaki yaklaşım farklılığınızı ortaya koyarken, onların öne sürdüğü yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulus tanımının sınırlar ve devlet hukuku üzerinden yapılan bir tanımlama olduğunu, toplumu devlet ve sınırlar ekseninde tanımladığını, toplumsal gelişmeyi devletin ve kapitalist pazarın çerçevesinde tanımladığını, bu yüzden de doğru bulmadığınızı belirtiyorsunuz. Bunun, devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulus içine çeken bir tanım olarak kaldığını söylüyorsunuz.
Ama bu sorunun doğası gereği böyle olmak zorundadır zaten. Ulus dediğimiz şey devletten başka nedir ki?! Yine aynı anlama gelmek üzere, ulus tam da bir sınırlamadır, “ötekini” dışta bırakan bir “biz” kavramsallaştırmasıdır. Bu, ister yurttaşlık esasına dayalı demokratik bir ulus olsun, ister soya sopa dayanan gerici, dar ulus olsun, doğası gereği böyledir. Ulusu sınırlar ve devlet hukukunun ötesinde tasavvur etmek, onun yapısını anlamamak anlamına gelir. Ulus tam da belirttiğiniz gibi, toplumu devlet ve sınırlar ekseninde tanımlamaktır zaten. Bu anlamıyla, mesela, sosyalist ulus diye bir şey olamaz. Zira sosyalizm bir sınıf mücadelesi aracı olarak devletin ortadan kalktığı, bu anlamıyla politik olanın yok olduğu bir toplumsal sistemdir. Eh, politik olan, yani devlet ortadan kalktığında, onun neye göre tanımlanacağı sorunu, yani ulusun kendisi de ortadan kalkar zaten. Zaten sosyalizm bir anlamda tam da o yüzden dünya ölçeğinde bir yeni uygarlık, bir yeni toplumsal sistem olmak durumundadır ve tek ülkede sosyalizm gibi bir şey olması mümkün değildir. Devletin ulusu öncelediği ve ulusun kurgusal, fiktif bir oluşum olduğu düşünüldüğünde bu daha anlaşılır olur.
Ben, demokratik cumhuriyetin, demokratik ulusun kendi başına hiçbir şekilde kapitalizmi aşan bir şey olmadığını, tam da kapitalizme içre, ideal kapitalizm koşullarını sağlayan bir siyasal form olduğunu söylerken tam da bunu kastetmiştim. “Devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulusun içine çeken” bir tanım olarak demokratik cumhuriyet bu anlamıyla “sömürgeciliği” de ortadan kaldıran, ama aynı zamanda emperyal olabilen bir yapıya tekabül eder ancak. Avrupa Birliği, öngördüğü Avrupa Birleşik Devletleri ve tek bir Avrupa ulusu hedefiyle bir yönüyle bunun tipik bir örneği olarak gösterilebilir sanırım. Yine Öcalan’ın zaman zaman Türk egemenlerine önerdiği, güneydeki Kürtleri de içine alacak, o bölgeyi de kapsayacak şekilde genişletilmiş, demokratik olarak yeniden yapılanmış bir büyük, emperyal Türkiye önermesi de, bazı eksikliklerine ve farklılıklarına rağmen, bir ölçüde böyle bir örnek olarak görülebilir. Yani bu anlamıyla demokratik cumhuriyet, kapitalizmi dışlamadığı gibi, pekala emperyalist bir yapıya da denk düşebilir. Hele ki bugünkü dünya koşullarında, en gelişmiş demokratik ulusçuluk ve aynı anlama gelmek üzere demokratik cumhuriyet bile özellikle gelişmiş ülkelerde dünya çapında bir ırk ayrımcılığının aracı olabilmektedir. Bu da en gelişmiş haliyle bile olsa ulusçuluğun sınırlarını ve gerici karakterini bize göstermektedir.
Elbetteki bu, demokratik cumhuriyet programını destekleyen, savunan biz sosyalistler, Marksistler için kendi içinde ciddi bir çelişkiyi ve açmazı da ifade ediyor gibi görünmektedir. Yani biz kendimizi kapitalizmi hiç de aşmayan, ona içre, sadece devletin demokratikleştirilmesini öngören bir demokrasi perspektifiyle mi sınırlayacağız? Yine madem ki bu özünde ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan öte bir anlam taşımamaktadır, neden bu işin öncülüğüne burjuvazi değil de, işçiler, emekçiler, sosyalistler yapmakla yükümlüdürler?
Zira “Demokratik Cumhuriyet sadece ulusun tanımından dili, dini vs. dışlamaktan ibaret değildir. O aynı zamanda pahalı, baskıcı, bürokratik olmayan, ulusun çoğunluğunun iradesine karşı kullanılamayacak bir cihaz demektir ve bu nedenle bu günkü pahalı, baskıcı, bürokratik cihazların parçalanmasını gerektirir. Burjuvazi ise iş buralara gelince son derece korkaktır ve buralara gelir diye korkmakta ve bürokratik oligarşiye karşı tutarlı bir tavra girmemekte sürekli onunla uzlaşma yolları aramaktadır. O güçlü devletten, demokrasiyi engelleyen mekanizmalardan hiç de vazgeçmek niyetinde değildir”*
Bu anlamıyla, bu işi gerçekleştirecek, bunu programlaştırıp sonuç alıcı bir harekete dönüştürecek tek güç bizleriz; yani sosyalistlerin öncülüğünde işçiler, emekçiler, Kürtler başta olmak üzere, bu gerici, baskıcı, merkezi bürokratik ulus-devletin egemenliğinden mustarip tüm mağdurların, her türlü ezilen grup ve kimlikten insanların ortaklaşacağı geniş demokrasi cephesi.
Ama unutmamak gerekir ki, Marksistler, sosyalistler olarak bizler, ulusal baskı ve demokrasi sorunu bağlamında, bu demokratik cumhuriyet programını sadece bir tür “asgari program” olarak savunmak, o doğrultudaki bir devrimci demokrasi hareketinin politik bayraktarlığını yapmak acil göreviyle yükümlüyüz. Bunu kendi nihai hedefimizin, programımızın gerçekleşmesinin bir hazırlayıcısı, onun mücadelesini örgütlemenin zorunlu bir zemini olarak görmeliyiz. Bizim nihai hedefimiz politik olanı, yani devleti, dolayısıyla da onun belirleyeni olarak ulusu, ulusları ortadan kaldırmaktır. Yani “politik olanın tanımından ulusal olanı kaldırmak, tüm sınırları havya uçurmak; insanların hak ve görevlerine göre oluşmuş demokratik bir dünya cumhuriyetidir.”*
Demokratik cumhuriyetten sosyalizme evrilmenin, yani demokratik cumhuriyet programı ile sosyalist bir program arasında süreğen bir bağ, bir geçiş sağlayabilmenin yolu, her türden ulus ve ulusçuluğu karşısına alan, tüm uluslara ve sınırlara savaş açan, bu doğrultuda bir dünya demokratik cumhuriyetini savunan, onu programının temeline oturtacak bir politik işçi hareketinin bayraktarlığını yapmaktan geçer.
Ezilenlerin, işçilerin, emekçilerin arasındaki, onları bölen, güçsüzleştiren etnik, dinsel, kültürel, cinsel ve benzeri yapay ayrımları ve çitleri yıkacak bir politik mücadelenin zorunluluğu kabul edilmeden, bu doğrultuda tüm ezilenleri, mağdurları kucaklayacak, ortaklaştıracak bir devrimci demokrasi hareketi örgütlenip sonuca ulaştırılmadan veya onun üzerine oturmayan bir sosyal eşitlik ve kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşması mümkün olmaz. Türkçe’si, askeri bürokratik oligarşi ve onun gerici ulus-devleti yıkılıp dönüştürülmeden, yerine demokratik bir cumhuriyet inşa edilmeden sosyalizm hedefi doğrultusunda ilerlemek de imkan dahiline giremez.
Bu anlamıyla benim demokratik dünya cumhuriyetinden kastım, bir tür geçiş toplumu siyasal örgütlenmesi olarak proleterya diktatörlüğüne tekabül eder. O henüz sosyalizm değil, ama ona evrilmek üzere yapılanmış, onun koşullarını hazırlamakla işlevli bir geçiş toplumu evresidir. Bu nedenle demokrasiyi, yani zoru barındırır ve “ulusal olanı özele atan” bir diktatörlüktür. Bu cumhuriyette artık tüm insanların hak ve görevlerine göre oluşmuş tek bir dünya ulusu söz konusu olduğundan, kendisini ona göre tanımlayacağı bir karşıt ulus da var olmayacağından ulusal olan da giderek anlamsızlaşır ve tıpkı devlet gibi sönümlenmeye, yok olmaya yüz tutar. Böylesi bir tarihsel geçiş evresi olmaksızın devletsiz bir topluma, yani sosyalizme geçiş tarihsel maddeciliğin, yani Marksizm'in temel önermelerine terstir ve ancak bir hayal olabilir.
Tüm bu belirttiklerimden anlaşılacağı üzere, ben, ekonomi ile siyasetin birbirinden ayrılamayacağını belirtirken, bunu Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet savunusu veya Kürtlerin demokratik cumhuriyete yaklaşımına ilişkin olarak değil, daha çok sosyalistlerin çoğunluğunun demokratik cumhuriyet tu kaka ilan eden, ona burun kıvıran tutumları, onu kavramaya yanaşmamaları, böylesi bir programın arkasında durup, onun gerektirdiği ideolojik, politik, teorik görev ve çabalardan uzak durmalarına ilişkin olarak söyledim. Bu konudaki yanlış anlamayı böylelikle düzeltmiş olayım. Yoksa şimdiye kadar yazdıklarımdan anlaşılmış olması gerektiği üzere, “içinde yurtsever sermaye, hatta belirli aşiret ve toprak ağalarını da barındıran bir hareketin daha şimdiden sosyalist bir devrime” soyunmasını beklemiyorum elbette. Yalnız, burada “yurtsever sermaye” kavramını son derece sorunlu ve tehlikeli bulduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ne demek yurtsever sermaye?!
“Görüp anlamanız gereken bunun Kürt sorunun çözümünde bir uzlaşma olduğudur” diyorsunuz. İşte burada yine benim daha en başta söylediğim noktaya geliyorsunuz. Yani Kürt özgürlük hareketinin ve Kürtlerin çoğunluğu gibi, siz de hâlâ demokratik cumhuriyeti mevcut ulusçu paradigmanın dışında bir ulus kavrayışının, demokratik cumhuriyet programında içkin bir farklı ulus ve uygarlık arayışının politik tezahürü değil, daha çok mevcut güç ilişkilerinin durumunun belirlediği, koşulların zorlamasıyla mecburen kabul edilen bir politik çözüm modeli olarak görüyorsunuz. Yani verili koşullar başka olsa, güç ilişkileri Kürtlerin lehine değişse hiç de böylesi bir modele gerek kalmayacağın düşünüyorsunuz. Yani pek çoklarınca paylaşıldığı üzere, size göre de demokratik cumhuriyet, bu konuda “ideal” bir model değil, mecbur kalınmış bir uzlaşma gerçekte. İşte tam da bu yüzdendir ki, Kürt özgürlük hareketi gibi, siz de, demokratik cumhuriyeti savunsanız bile, onunla çelişen, onu boşa çıkaran, tutarsız politik ve teorik önermeler öne sürüyorsunuz. Bakış açınızın, yaklaşımınızın ulusçulukla malul olduğunu söylerken kastettiğim tam da buydu.
Dilerim sizi yanlış anlamışımdır.
Devam etmek umuduyla,
Selamlar.

30 Ağustos 2008

Sosyalistlerin Görevi Kapitalizmin Pisliğini Yıkamak Değild

Demokratik Cumhuriyetin Görevi Kapitalizmin Pisliğini Yıkamak Değildir.
Tayfun İşçi
Sayın Salih Kadim, Benim düşünceme göre :
Demokratik cumhuriyet her şeyden önce iktisadi siyasive kültürel olarak demokratikleşmektir. Bu nedenle demokratik cumhuriyet kapitalizmin sömürü esasına dayalı üretim ilişki sistametiğinin karşıtıdır.
D.C, Tekelleşmiş dünyada demokratik kapitalizm arayışı değildir.Aksine kapitalist mülkiyet ilişkilerine dayalı devlet sisteminin yerine mülkiyetin toplumsallaşmasına yönelen yarı devlet modelidir.
D.C, kapitalizmi dünyaya yayan bir emperyal sistem değil. dünya insanlığının kendi iradesi ekseninde buluşturan ve buradan sınıfsız sınırsız bir topluma ulaşmayı hedefleyen bir devlet biçimidir.
Demokratik cumhuriyet kendine dayanak olarak ulus yaratan bir devlet değil aksine devleti politik olanın dışına öteleyip iktidarı topluma devreden bir devlet modelidir.
Demokratik cumhuriyet,devrimci mücadelenin, kapitalizmin pisliklerini temizleyip geliştirdiği bir kapitalist devlet değil, kapitalizmin temizlenip komünizmin yeşertildiği bir devlettir.
D.C toplumsal iradenin güçlü oranda temsil edildiği devletin asgari güçler üzerinden şekillendiği bir yani devlet tipidir.
D.C Toplumsal ihtiyaçtan doğan bir devlettir. Toplumun üzerinde yer alan bir devlet değildir. demokratik inisiyatifin devlette değil, toplumda olduğu bir devlet biçimidir.
D.C burjuvazinin bir devleti değil.Başta işçi sınıfının insiyatif aldığı toplumsal bir iradedir.
D.C. Farklılıkları yok sayan bir devlet değil farklılıkları sentezleyen buluşturan bir devlettir.
D.C Yurttaşlık yani kapitalist pazarın çitleri içinde yaşayanlar üzerinden ve devletsel hukuk üzerinden oluşturulmuş bir ulus üzerinden değil toplum içindeki farklı iradelerin üzerinde oluşan bir mütabakattır.
D.C toplumsal mütabakatın ve hukukun Devlet tarafından tanındığı ve buna uyulduğu bir cumhuriyettir.
D.C Demokratik sosyalist bir devlet biçimidir.
D.C Dinin, ulusun,ırkın politikanın dışına ötelendiği bir devlet değil.devletin ve tüm bu unsurların politikanın dışına ötelendiği bir devlettir.
D.C Demokratik yurttaşlık esasına dayalı ulusçu bir devlet değil. Doğal insan ilişkileri üzerinden örgütlenmiş bir devlettir. Bu nedenle ulusçu değildir.
D.C. Gerici milliyeçiliğe karşı mücadele edecek güçte bir hiyaraşik iktidar değildir. Toplumun gerici milliyetçiliğe karşı mücadele edeceği bir devlet modelidir.
D.C .yaşanacak tehditlere karşı bir savunma aracı değil. bu savunmayı yapacak örgütlü toplumun geliştirildiği bir devlet modelidir.
Kuşkusuz kunu görüldüğü gibi açılmaya muhtaçtır. Ve kavramak sanıldığı kadar kolay değildir.

Sayın Salih Kadim. Kürt hareketinin savunduğu demokratik cumhuriyet projesi ciddi anlamda tartışılmış programlaştırılmış bir savunu değildir. Bu nedenlede proje olarak tanımlanabilir.
Kürt hareketi ulusal açıdan Demokratik Cumhuriyet te ulusu Yurttaşlık esasına dayalı bir ulus olarak tanıumlamakla birlikte sizinde belirttiğiniz gibi aslında soya dayalı bir ulus anlayışını da savunmaktadır. Bu doğrudur. Ancak yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulusu bir üst kimlik olarak değerlendirmekte ve bunun bileşenleri olarak Kürt ve Türk Ulusunu görmekte ve Soya dayalı kürt ulusunu bir alt kimlik olarak değerlendirmektedir. Siz bunu milliyetçilik olarak değerlendirmektesiniz. Bu elbetteki doğrudur. Ancak çoğu zaman ideoloji siyaset çelişki içinde buluna bilmektedir. Kürt hareketinin bu savunusu milliyetçiliği besleyen bir savunu değil aksine milliyetçiliği adım adım öteleyen bir savunudur.

Salih arkadaş, yazışmalarımızda sık sık içerden bir eleştirici olduğunuzu vurguluyorsunuz. Kürt hareketinnin içinin nerde başladığı nerde dış olduğu çok net değildir. Bu herekette işi yapan içerdedir. Bu anlamda kendimi içeriyemi dışarıyamı ait saymalıyım doğrusu bilmiyorum. ama şunu söylemeliyim ki içerde de dışarıda da olsam kendimi eleştirilerimle birlikte kürt demokrasi arayışının yanında hissetmekteyim

Ya Ulusları Yok Edeceğiz Ya da Kapitalizme Çöpçülük Edece

Ya Ulusları Yok Edeceğiz Ya da Kapitalizme Çöpçülük Edeceğiz!
Sayın Tayfun hocam;
Demokratik cumhuriyet üzerine tartışmalar gelişip derinleştikçe, bu konudaki anlayış farklılıkları, kişilerin, grupların bundan neyi anladıkları, nasıl kavramsallaştırdıkları, bunun içini nasıl doldurdukları ve hangi paradigmalar üzerinden düşünüp konuştukları gittikçe daha açık hale gelmekte, netleşmektedir. Bu anlamda, yaptığımız tartışmanın her şeyden önce böylesine olumlu bir işlev gördüğünü sanırım siz de teslim edersiniz.
Her şeyden önce şunu belirtmekle başlayayım: Şu kısa ve sınırlı tartışma sürecinden bile görülüyor ki, bu konuda zihinler bir hayli karışık ve netleştirilmesi gereken çok şey var. En önemlisi de, bu konuda kişilerin, grupların, tarafların birbirini anlamasını mümkün kılacak, yanlış anlamaları ve çok farklı kavramsallaştırmaları olabildiğince sınırlayacak bir ortak dil, kavramsal altyapı geliştirmeye, böylesi bir diyalog zemini inşa etmeye ihtiyaç var. Yoksa bu iş biraz “körler, sağırlar, birbirini ağırlar” hikayesine dönecek. Her cümleye elifle başlamak durumunda kalmak ciddi bir zaman sarfiyatı olacak.
Cevabi yazınızda ortaya koyduğunuz o kadar çok sorunlu, tartışmalı sav var ki, bunların hepsini tek tek ele alıp cevaplandırmak başlı başına bir teorik-politik analiz çalışmasını gerektiriyor. Zira ortaya koyduğunuz savların pek çoğu, kökleri son derece eskiye dayanan ve oldukça kapsamlı bir şekilde ele alınıp çözümlenmeyi gerektiren bir takım yanlış, sakıncalı, haydi çekinmeden söyleyeyim, burjuva anlayış, yaklaşım ve kuramlara dayanıyor. Üstelik, tam anlamıyla totolojiye tekabül eden birtakım mantık hataları da içeriyor. Örneğin, şu sizin, “devleti politik olanın dışına atmak” gibi. Devletsiz iktidar, siyasetsiz politika; polissiz, jandarmasız, milissiz bir güvenlik örgütü, askersiz militarizm!...
Eğer kastınız, tüm sınıfsal karakterinden soyunmuş, bir sınıfsal baskı aygıtı olma işlevini yitirmiş, sadece toplumsal birtakım hizmet ve görevleri düzenlemekle yükümlü bir tür teknik organizatör anlamında bir devletse, bu sosyalizmdeki sönümlenmiş, burjuva hak eşitliğini sağlayan düzenleyici zor aygıtı anlamındaki devlete tekabül eder -ki burada artık ekonomik, politik ayrımının ortadan kalkmasından bahsetmek gerekir, devletin politik olanın dışına atılmasından değil; artık politik, ekonomik diye bir ayrım söz konusu olmadığından, yani politik olan diye ayrı bir alan söz konusu olmadığından devlet de artık tümüyle anlamını yitirir, yani varlık nedenini yitirir- yoksa sizin dediğiniz gibi bir yarı-devlete değil. Sizin sosyalist topluma atfettiğiniz bir devlet biçimi olarak yarı-devlet, bir geçiş dönemi devlet biçimi olan proleterya diktatörlüğüne tekabül eder, sosyalizme değil. Ki bu geçiş döneminde, yani proleterya diktatörlüğünde devlet politik alanın dışına atılmış değil, bizzat politik alanın kendisidir. Zaten başka türlüsü de düşünülemez; zira politik olan dediğiniz devletin ta kendisidir yada tersi. Devletin dışında bir politik olan olmadığı, olamayacağı gibi, politik olanın dışında bir devlet de mantık dışıdır. Keza aynı şey iktidar için de ve demokrasi için de geçerli.
Hakikaten merak ediyorum; devleti politik olanın dışına itmek ne demek?
Ama yazınızın bütününden çıkardığım kadarıyla, sanki siz bununla bir tür hakem devleti kastediyorsunuz ya da Öcalan’ın epey uzun bir zamandan beri sıkça dillendirdiği şu meşhur özgür halk devletini. Ama böyle bir şey mümkün mü?! Devletin sınıf karakterini, onun en nihayetinde bir sınıfın egemenlik aracı, başka sınıf ve katmanlar üzerinde bir baskı aracı olma işlevini, niteliğini gizlemeye hizmet etmekten başka bir anlamı olmayan bu devlet kavrayışı, burjuvazinin devlet kavrayışıdır ve ezilenlerin zihninde bir tür yanılsama yaratmak, devletin gerçek karakterini örtbas etmek amacıyla özellikle öne çıkarılmakta, egemen kılınmaya çalışılmaktadır. Bu, kendini, egemen sınıf da dahil tüm toplumsal sınıflardan olabildiğince bağımsızlaştırmış en özerk, bürokratik, anti-demokratik devlet için de böyledir, egemen sınıfın politik iktidara da doğrudan sahip olduğu, en demokratik, saydam, “garson” devlet için de böyledir. Bütün sınıflara eşit mesafede, kendini sadece toplumsal sorun ve çatışmalarda sınıf ve katmanlar arasında hakemlik yapmak işleviyle sınırlayan, öyle tanımlayan bir devlet olarak “özgür halk devleti”, daha en başında Marksizm’in kurucuları tarafından bir saçmalık olarak değerlendirilmiş ve bu sorun veya tartışma hiç değilse sosyalistler açısından kapanmış kabul edilmişti. Bugün bunun ötesinde daha ne denilebilir ki?!
Tayfun hocam; demokratik cumhuriyeti öyle bir tanımlamışsınız ki; yani nasıl desem, biraz ondan, biraz bundan, her derde deva hayal çorbası gibi! Demokratik cumhuriyet, hem sosyalizm, hem proleterya diktatörlüğünün yarı-devlet biçimi, hem ekolojik, hem demokratik, ama aynı zamanda da devletin politik olanın dışına ötelendiği, hem kapitalizmi aşan, ama aynı zamanda toplumsal mutabakata dayanan, politik olanın ötesine itilen devletin de bu mutabakatı tanıdığı vs. vs. bir devlet, bir toplum biçimi. Keşke demokratik cumhuriyet, sizin düşündüğünüz veya iddia ettiğiniz gibi, böylesine çok yönlü, işlevli, kapsamlı ve kendi başına kapitalizmi aşan; onun ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal temellerini ve varoluş temellerini yıkan, yerine sosyalist bir uygarlık inşa eden veya en azından onun vasıtası olan bir programatik çerçeve sunsa. Ama değil.
Sanırım bu konuda, sosyalistler olarak nihai amacımız olan sosyalizm ile günümüz dünyasında daha çok da gerici ulusçuluk kavrayışı üzerine oturan, bu nedenle de ulusal sorunların ve militarist, bürokratik, oligarşik ulus-devlet yapılarının hüküm sürdüğü ülke ve bölgelerde bir acil görevler programı ve onun gerçekleşmesine karşılık düşen demokratik cumhuriyeti birbirine karıştırıyorsunuz. Bir başka ifadeyle, kapitalizmin temel varoluş biçimi, dini olan politik olanın ulusal olanla çakışması ilkesini, yani ulusçuluğu reddeden, onu aşan, ulusların, sınıfların, sınırların, devletin ve elbetteki özel mülkiyetin olmadığı yeni bir uygarlık, bir özgür insanlar toplumu olarak sosyalizm ile kapitalizmin varoluş biçimi, dini olan ulusçuluğun temel ilkesi olan, ulusal olan ile politik olanın çakışması ilkesini reddetmeyen, ona içre; ama ulusun etniye, dile, dine, kültüre, tarihe vs. göre tanımlandığı gerici, monolitik ulusçuluk ve ulus-devlet kavrayışına karşı, ulusu insan hak ve özgürlüklerini temel alan yurttaşlık hukuku üzerinden tanımlayan bir demokratik ulusçuluk anlayışıyla demokratik bir ulus inşa etmeyi ve ona uygun devlet yapılanması oluşturmanın politik biçimi olan demokratik cumhuriyeti birbirine karıştırıyorsunuz. Biri sosyalizm programı iken, diğeri devrimci demokrasi programıdır.
Evet, konu gerçekten açıklanmaya muhtaç ve sanıldığı kadar kolay değil.
“Demokratik cumhuriyetin görevi kapitalizmin pisliğini yıkamak değildir” diyorsunuz. Aslında bir yanıyla ve sınırlı anlamıyla demokratik cumhuriyet tam da böyle bir şeydir. Önceki yazımda belirttiğim üzere, bir Dünya Demokratik Cumhuriyeti hedefine, onun üzerinden de sosyalizme, yani sınıfların, sınırların olmadığı, politik, ekonomik ayrımının ortadan kalktığı, politik olanın, yani devletin ve dolayısıyla da ulusun yok olduğu, “herkesten yeteneğine göre, herkesten emeği kadar” ilkesinin hüküm sürdüğü topluma geçiş hedefine bağlantılandırılmadığı sürece, yani o azami programı gerçekleştirmek için, ona hizmet eden bir tür “asgari program” veya “acil görevler programı” olarak ele alınmadığı sürece demokratik cumhuriyet, aslında ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan başka bir anlam ifade etmeyen bir işleve sahiptir. Bu, niyetlerden ari bir durumdur. Yani biz ona ne tür vasıflar, işlevler yüklersek yükleyelim, sonuçta alacağı biçim ve gerçekleştireceği durum budur. Dünyanın zengin ülkeler ve yoksul ülkeler, siyahlar ve beyazlar, efendiler ve lanetliler olarak böylesine bölündüğü ve tüm bu ayrımların üzerine oturduğu ulusçuluk ve ulusal devletlerin ve onun ürettiği ırkçı, dışlayıcı apartheid ikliminin hüküm sürdüğü günümüz koşulları dikkate alındığında, bahsettiğimiz tarzda dünyasal ölçekte bir sosyalist uygarlık programının birer yerel ayağı olmaksızın tüm devrimci demokrasi programlarının, demokratik cumhuriyet mücadelelerinin eninde sonunda dünyanın çeşitli bölgelerinde, ülkelerinde kapitalizmi iyileştirmekten, onu demokratikleştirmekten öte gidemeyeceği açıktır.
Bu anlamda, sosyalistlerin görevi elbetteki kapitalizmin pisliğini temizlemek değildir. Ama bu, sosyalistlerin, kendilerini bir demokratik cumhuriyetle ve ona içkin görevlerle sınırlamayan, kapitalizmi aşan, hem de onu sadece üretim ilişkileri, mülkiyet ilişkileri ve devlet yapılanması bağlamında değil, bizatihi üretici güçlerin kendilerini de sorun eden, o uygarlığın maddi, manevi bütün araçlarını bir kenara atacak, yepyeni temellerde bir uygarlığı hedefleyecek dünya çapında bir sosyalizm programı oluşturmaları acil göreviyle yükümlü kılar. Yani sosyalistler ancak böylesine dünya çapında bir yeni uygarlık programı oluşturabilir ve insanlığa önerebilirlerse demokratik cumhuriyet için mücadelede elde edilecek başarı “kapitalizmin pisliğini temizlemek” veya ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan öteye bir sonuç doğurabilir ve ulusların, sınırların, sınıfların, sömürünün olmadığı eşitlikçi, özgür bir toplum hedefine varmak için bir araç, bir yol, bir basamak olarak kullanılabilir. Yoksa, verili dünya koşullarında, dünyanın böylesine zengin ve yoksul ülkeler, beyazlar ve siyahlar, lanetliler ve efendiler diye bölündüğü bir durumda, demokratik cumhuriyet, politik sonuçları itibarıyla, en iyi halde bile, “bir grup üçüncü dünyalının birinci dünyalılar arasına katılmasından” başka bir anlama gelmez, sonuç vermez. “Yer yüzü ölçüsündeki apartheiti kaldırmaz, onun sınırlarında belli bir değişiklik yapmış olur sadece.”
Demokratik cumhuriyet, esasen ulusal sorunların halli için ortaya atılmış bir programdır.
Demokratik cumhuriyet, her türlü ulusal baskının ortadan kaldırılmasında, ulusal sorunların çözümünde, Marksistlerin, sosyalistlerin çok uzun yıllar boyunca ve bugüne kadar yanlış olarak savunageldikleri ve aslında bu yolla hem ulusçuluğun -üstelik en gerici ulusçuluğun- dünyaya bunca hakim olmasına ve bunca ulusal boğazlaşmalara, savaşlara sebebiyet veren, hem de sosyalizmi bitiren, onu milliyetçilik batağına sürükleyerek çürüten ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gerici ilkesi yerine, aslında Marksizm’in kurucularının daha baştan savundukları, “ulusal sorunların demokratik olmayan bir yoldan çözümünü imkansız kılan”, "bir tek köyün bile kendi kaderini' tayin hakkının engellenemeyeceği komünlerin özgür, gönüllü birliğine dayanan bir model olarak öne sürülüp savunulan bir programdır.
Ama demokratik cumhuriyet sadece ulusal sorunları halletmez, aynı zamanda, bir yönüyle, Engels’in özellikle Erfurt Programının Eleştirisinde belirttiği üzere, proleterya diktatörlüğünün özgün bir biçimidir de ve potansiyel olarak ona dönüşme dinamiklerini içinde barındırır.
Engels aynı yazıda aynen şöyle yazar:
"Partimizin ve işçi sınıfının, egemenliğe ancak demokratik bir cumhuriyet biçimi altında ulaşabileceği son derece açık bir şeydir. Demokratik cumhuriyet, büyük Fransız Devriminin daha önce göstermiş olduğu gibi, proletarya diktatoryasının da özgül biçimidir. . ."
Bundan sonrasını Sayın Demir Küçükaydın’ın esasen 15 Mart 2002 tarihli olup, 24 ocak 2008 tarihinde Köxüz’de yayınlanan Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Tarafından Niçin Savunulmalıdır? - ("Ankara'dan Komünistler"e Cevap) başlıklı yazısından bölümlerle bağlayalım.
“Proletarya diktatörlüğünü, diktatörce bir yöntem olarak anlayanlar veya onu sadece bir şiddet olarak anlayanların anlayamayacağı bir önermedir bu. Ama Marksizm'in özündeki temel mantığı kavrayanlar için bunda anlaşılamayacak bir şey yoktur.
“Peki Paris Komünü tipi devlet dediğimiz Proletarya Diktatörlüğü'nün özelliği nedir? Çoğunluğun emrinde olacak, ondan bağımsızlaşamayacak, bürokratik olmayan bir mekanizma. Bunun nasıl bir şey olacağını Paris Komünü göstermişti. Memurların seçimi, yasamanın yürütme yetkisini de kullanması, seçilenlerin gerektiğinde seçtiklerini geri alıp değiştirebilmesi ve seçilenlerin ortalama bir işçiden fazla maaş almaması vs.
“Bütün bu özellikler sadece Proletaryanın çoğunlukta olduğu bir devrimin değil, ezilenlerin çoğunlukta olduğu her devrimin de oluşturduğu bir devlet cihazını tanımlarlar. Bu nedenle, feodaliteye karşı ulusun ezici çoğunluğunun diktatörlüğü olan Fransız Devrimi sonucu ortaya çıkan Demokratik Cumhuriyet, Proletarya Diktatörlüğünün aynı zamanda özgül bir biçimidir de. Sadece o dönemde proletarya bir sınıf olarak ortada görülmediğinden bir proletarya diktatörlüğü olmamıştır”
“Bu noktada, Demokratik Cumhuriyet'in cebirsel karakteri sorunuyla karşı karşıya kalıyoruz. Yani Demokratik cumhuriyet talebi, bürokratik, baskıcı, militarist olmayan; devletin kendisini seçenlerden bağımsızlaşamayacağı ve ezilen çoğunluğa karşı kullanmaya el vermeyeceği biçimleri somut değişiklikleri içeren bir biçimdir; bir cebirsel formüldür. Ama bu cebirsel formülde sosyalizme mi gidileceği veya kapitalizmde mi kalınacağı, bütünüyle sınıfların bilinci, ağırlıkları, programları, gelenekleri ve başka tarihsel koşullarca belirlenmektedir. Yani demokratik Cumhuriyet pek ala ideal bur burjuva cumhuriyetin biçimi olabileceği gibi, sınıfsız topluma giden proletarya diktatörlüğünün de bir biçimi olabilir. Ya da tersinden söyleyelim, Proletarya diktatörlüğü de, proleterlerin sosyalizmi kurmak istememeleri halinde, pek ala bir kapitalizme ideal koşulları sağlayan bir demokrasi olarak iş görebilir. Proletarya Diktatörlüğü'nden diktatörce bir yönetim değil de Paris Komünü'nün devlet cihazının taşıması gereken özelliklerini anlıyorsak. Bu Paris Komünü Tipi Devlet'te pek ala burjuvazinin partileri nüfusun büyük çoğunluğunun oylarını alıp veya bizzat işçi partileri sosyalizme geçmek istemeyip, kapitalist ilişkileri sürdürebilirler. Pek ala sınıfsız topluma gitmek için gerekli tedbirleri öneren partiler azınlıkta kalabilirler.
“Yani, Demokratik Cumhuriyet sadece, proletaryanın iktidarına giden en kısa yol değildir aynı zamanda, bu iktidarın bir biçimidir de. Bu nedenle de Sosyalist Partiler tarafından İşçi Sınıfının, ezilenlerin iktidar biçimi olarak savunulmalıdır.
… …
Açıktır ki, bu bağlamda Demokratik Cumhuriyet Marksistlerce savunulması gereken, akideye uygun bir programdır. Ama burada, o klasik dönem Marksizm'i ve Marksistlerinin, Demokratik Cumhuriyet'i kendi başına bir hedef olarak almadıkları, onu dünya proletaryasının zaferine azami bir katkı için, bulundukları ülkede somut bir program olarak kabullendikleri konusuna henüz girmedik
Yani o zamanın Marksistleri için Demokratik Cumhuriyet, ülkelerinin kurtuluşu veya gelişmesi için veya kendi ülkelerinde sosyalizme varmak için, kendi başına bir hedef değil, ne yerel ne de ulusal bir sorun olamayacağı önceden kabul edilmiş emeğin kurtuluşu mücadelesine azami katkı için, bulundukları ülkede yapılması gerekendir
İşte Türkiye'de olmayan ve tartışılmayan, bu güne kadar tartışıldığına da rastlamadığımız, Marksizm'in bu unutulmuş yaklaşımıdır. Biz yazılarımızda, Demokratik Cumhuriyet Sorununu, bu klasik metodolojiye uygun olarak, "Demokratik Cumhuriyet bulunduğumuz savaş cephesinde dünya çapında işçi sınıfının kurtuluşuna azami katkının bir yolu mudur" sorusu bağlamında tartışmaktayızdır
Ve bu bağlamda, Demokratik Cumhuriyet aslında oldukça sorunludur.
… …
“Dediğimiz özetle şudur: Demokratik Cumhuriyet cebirsel bir formüldür. Bu formülün içindeki güçlerin hedefleri ve ağırlıkları belirleyecektir onun somutta alacağı anlamı. Bu pek ala, işçi ve köylülerin egemenliği altında, tıpkı İsveç'te olduğu gibi, daha sosyal adaletçi ve özgürlükçü bir kapitalizm; İsveç gibi bir emperyalizm ile de sonuçlanabilir veya sosyalist bir uygarlığın tohumu da olabilir. Çok zayıf bir olasılık olsa bile.
“Eğer biz sosyalistler, bu gün eğer bu Demokratik Cumhuriyet mücadelesinin öncülüğünü yapabilir ve bu mücadeleyi başarıya ulaştırabilirsek, bunun verdiği prestijle, daha ileri gidilmesi için daha fazla sözümüzün dinlenme olasılığı olabilir. Gerçek amacımızı ve bunun zorluklarını hiç gizlemeden, Demokratik Cumhuriyet cephesinin en tutarlı öncüsü olmaktan başka doğru bir taktik olamaz.
“Eğer bu mücadeleye öncülük eder ve bir prestijimiz olursa, bu ülkede etkili olmasak bile, işçiler Demokratik Cumhuriyet'e ulaştıklarında bize değil de, kapitalizmi sürdürecek partilere oy verdikleri takdirde bile, bu selden geriye epey bir kum kalır, bunu yanı sıra dünyada eşitlikçi fikirlere yeni bir canlılık ve itibar verilebilir. Bu program dünyanın yoksullarına duyurulmuş olur ve kim bilir, bir yerlerde başkaları, buralarda cesaret edilemeyene daha iyi bir hazırlıkla cesaret edebilir.
… …
“Demokratik Cumhuriyet, yeryüzünün siyah ve beyaz bölünmesi koşullarındaki süreksiz devrim boyutuyla, kendisini sırf demokratik görevlerle sınırladığı takdirde, imtiyazlılar arasına katılma sonucu verir. Bu ise sosyalizmden fiili bir uzaklaşma demektir. Birincisi bu noktadan problemlidir. Çünkü bu dünyada sömürü ve baskının ortadan kaldırılmasına azami bir katkı anlamına gelmez.
“İkincisi, sosyalist programın artık dünya çapında başka bir sosyalist uygarlık programı olması gerektiğidir, dolayısıyla bulunduğunuz ülkedeki programınız da başka bir uygarlığın tasarısını içermelidir. Demokratik Cumhuriyet ise, sadece siyasi bir cebirsel formüldür. Bir uygarlık tasarısı içermez, bu başka uygarlığın siyasi biçimi ne olmalıdır sorusuna cevap değildir. Kürt hareketinin ve demokratik hareketin programı olan veya olması gereken, ulusun tanımından dil, kültür ve etniyi dışlama, dillerin eşitliği gibi siyasi biçimler, burjuva uygarlığının biçimleridirler; onlar bu uygarlığın temel var oluş biçimi olan ulusal olanla politik olanın çakışması anlayışını dışlamaz ve reddetmez, sadece ulusal olanı farklı tanımlarlar.
“O halde, siyasi biçimi, ulusun tanımından dili ve etniyi dışlayan, ulusu yeniden tanımlayan bir demokratik cumhuriyet, sosyalizme geçişin sosyalist bir uygarlığın biçimi olamaz, ancak nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddeden bir demokratik cumhuriyet sosyalist bir uygarlığın biçimi olabilir. Bu aynı zamanda hem imtiyazlılar arasına katılma sorununa yani dünyadaki ırkçı apartheit sitemine bir çözümdür, hem de süreksiz devrimin çıkmazına, ileri ve zengin ülkelerin işçilerine bir başka uygarlık tasavvuru ile tarafsızlaştırma veya kazanma sorununa bir cevaptır.
“O halde, nasıl devrimci demokrasi Demokratik Cumhuriyet'i tanımlayan içeriği ulusun tanımından dil ve etniyi dışlamayı koyuyorsa, biz de ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddeden bir demokratik cumhuriyet istediğimizi koymalıyız.
“Bu hem demokratik mücadelede yer almayı sağlar hem de ayrı bir bayrağın olmasını.
“Yani, uluslararası boyutta azami katkımız ne olabilir sorusunu sormadan bu gün Türkiye'de program sorununa devrimci demokrasiden farklı bir program önerilemez
… …
“Sırf kendi ülkenizle sınırlı, demokratik veya sosyalist olsun fark etmez, bir özgürlük ve refah, bir ırk ayrımcısı sistemle sonuçlanır
… …
“Görüldüğü gibi, sorunu dünya çapında koymadan, bu günkü dünyanın yoksul zengin ayrımına bir çözüm getirmeden kendi ülkenizde bir sosyalizm kurma çabanız, en iyi koşulda ırkçı bir sistemin savunuculuğu sonucunu verir. Bundan bir tek çıkış yolu vardır. Başka bir uygarlık programı ve tüm insanları ulusal olanla politik olanın çıkışması ilkesini yıkmaya çağırmak, yani bütün insanları yurttaşınız ilan etmek. Ancak bu takdirde hem ırkçılıktan kurtulabilirsiniz, hem sosyalist dönüşümler yapma ve onları koruma şansınız olabilir”
Sonuç olarak; “kapitalizmin mezar kazıcısı” işçi sınıfı ve sosyalistler, “kendi kalelerine gol atmak” pahasına, belki de ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan öte bir sonuç vermeyecek bir demokrasi mücadelesinin, “kapitalizmi pisliklerinden temizleme” kavgasının öncülüğünü yapmak durumundadırlar. Ama bu “kendi kalesine gol atmak” gibi görünen şey, yani bu politik demokrasi mücadelesi aslında işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin gerçek kurtuluşu olan sosyalizm için mücadelenin, ona ulaşmanın olmazsa olmaz koşulu ve zeminidir. Bu anlamıyla bir gaflet değil, öngörülen bir zorunluluktur. Bu mücadelenin işçi sınıfının ve sosyalistlerin kendi kalesine değil de, karşı kaleye gol atmakla sonuçlanması ise ancak her türlü ulus ve ulusçuluğa karşı savaş açan, ulusları berhava etmeyi önüne temel hedef koyan, kapitalizmin dini olan ulusçuluğun politik, ekonomik, özel ayrımını ortadan kaldırmayı ve tüm sınırları, sınıfları yok etmeyi esas alan bir sosyalist uygarlık programı ve o doğrultuda dünya çapında geliştirilecek bir hareketle mümkündür. Kaldı ki politik alanın demokratikleştirilmesi, ezilenler, işçiler, emekçiler lehine değiştireceği güç ilişkileri ve sağlayacağı avantajlar, kazanımlar bağlamında ekonomik alanda da, bizzat üretim sürecinde de demokratikleşmenin yollarını açabilme imkan ve yollarını açar ve işçi sınıfının, emekçilerin, tüm ezilenlerin yeni bir uygarlık kurma kapasitesini artırır.
Yani sonuçta, demokratik cumhuriyet tek tek ülkeler veya bölgeler açısından ciddi politik, sosyal, kültürel dönüşümler sağlamak, ekonomik gelişmeye yol açmak, o ülke veya bölge işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenleri açısından kapsamlı sosyal, ekonomik, siyasal kazanımlar sağlamak gibi bir işleve sahip, bu anlamıyla sosyalistlerin de mutlaka içinde yer almaları, hatta öncülük etmeleri gereken bir mücadele programıdır. Ama sosyalizm ancak dünyasal ölçekte gerçekleşebilecek bir toplum olduğuna ve sosyalistler de bu anlamda ancak dünyasal ölçekte bir mücadele programıyla bu hedefe ulaşabileceklerine göre, kendilerini yerel, ülkesel birtakım hedef ve programlarla sınırlayamazlar; o yerel veya ülkesel bazdaki program, strateji ve mücadelelerini dünyasal ölçekteki temel programlarına, stratejilerine ve mücadelelerine göre belirlemek, düzenlemek göreviyle yükümlüdürler. Aksi takdirde ulusal sosyalistler olurlar, ki bu da sosyalist olmamaları anlamına gelir.
Demokratik cumhuriyeti kapitalizme bağlayan kilit ulusçuluk ve uluslardır. Onu sosyalizme açacak anahtar ise tüm biçim, sembol ve sonuçlarıyla birlikte ulusları ve ulusçuluğu yok etmek üzere oluşturulmuş yeni bir uygarlık programıdır.
10.09.2008

Demokratik Cumhuriyet Demokratik sosyalizm Gerçeğidir

D.C Demokratik Sosyalizm Gerçeğidir.

Sayın Salih Kadim, Tartışmanın daha net anlaşılması için öncelikle sosyalizm konusunda anlaşamadığımızı vurgulamak isterim. Bana göre proletarya diktatörlüğü özünde sosyalizmle eşdeğerdir. İkinci nokta sosyalizm “ herkese yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre ilkesinin hayat bulduğu bir toplum değil bu ilke komünist toplumda uygulanan bir ilkedir. Sosyalizmde “ eşit işe eşit ücret ilkesi “ uygulanır. Bana göre tek ülkede sosyalizm mümkündür. Komünizm ulusların sınıfların sınırların kalktığı bir dünya sistemdir. Burada “Herkese Yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre “ilkesi yürürlüktedir.
Bana göre geçmiş sosyalistlerin en önemli eksikliği ulus eksenli mücadeleyi esas almaları ve Toplum üzerinden değil devlet üzerinden devletin yok olacağını ileri sürmeleridir.

Sayın Salih kadim, size göre “devlet politik olanın kendisidir. Bu nedenle politik olandan dışlanmaz” bana göre Demokratik cumhuriyetin nihayi hedefi yönetimi politikayı devletten alıp topluma vermektir. Devleti küçültmedir. iktidarı topluma verip eritmedir.
Sanıldığı gibi devlet politik olan olarak doğmamıştır ihtiyaçtan doğmuştur. Fakat politikayı toplumdan alım topluma hükmedip topluma yabancılaşmıştır. Devlet bu yönü ile objektif olarak toplum karşıtıdır. Politik olanın devletle eşdeğer olmasını savunmak toplumu politikanın dışına atmaktır. Zaten yanlışta buradadır. Geçmiş sosyalizmlerin temel yanlışı da budur. Toplumu politik olandan dışlamış olmaları ve onların adına politikaya sahip olmalarıdır.
Cevabi yazınızda belirttiğiniz “Eğer kastınız, tüm sınıfsal karakterinden soyunmuş, bir sınıfsal baskı aygıtı olma işlevini yitirmiş, sadece toplumsal birtakım hizmet ve görevleri düzenlemekle yükümlü bir tür teknik organizatör anlamında bir devletse, bu sosyalizmdeki sönümlenmiş, burjuva hak eşitliğini sağlayan düzenleyici zor aygıtı anlamındaki devlete tekabül eder –“
Hayır kastım bu değildir. Oligarşik kapitalist devletin yıkıldığı ve hala farklılıkların belli oranlarda devam ettiği bir toplumda toplumsal demokrasinin yerleştirilmeye başlamasıdır. Tıpkı Paris komününde olduğu gibi devletin “farklı komünlerin” birliğinden oluşması gibi. Paris komününde ne sınıflar ne uluslar nede farklı inanç grupları yok edilmiştir. Bunların konsensüsünden oluşan bir oluşumdur. Ama hedefi devleti bir “garson devlete” dönüştürmeye yönelmektir. Yani politik belirleyiciliği topluma bırakan ama uygulamada devlete görevler veren bir komünalizmdir.
Kardeşim sizin sınıfsız bir toplum olarak tanımladığınız sosyalizminde sosyalist devlet burjuva hak eşitliğini” eşit işe eşit ücret” ilkesini uygulamaz bu benim tanımladığım Proletarya diktatörlüğü biçimindeki Sosyalist devlette uygulanır.
Sınıfsız toplumda “düzenleyici bir zor örgütü olan devlete “ihtiyaç yoktur. Sanırım siz sınıfsız toplumuda bir dünya devleti olarak yorumlamaktasınız bu bana göre yanlıştır Dünya devleti hiçbir zaman sosyalistlerin programı olmamıştır. Dünya devrimi tartışmaları yapılmış ama sınıfsız sömürüsüz bir dünya devleti olarak tanımlanmamıştır.
Kardeşim benim yarı devlet tanımlamamı “Sizin sosyalist topluma atfettiğiniz bir devlet biçimi olarak yarı-devlet, bir geçiş dönemi devlet biçimi olan proleterya diktatörlüğüne tekabül eder, sosyalizme değil.” Biçiminde yorumlamışsınız.”

Benim tanımladığım yarı devlet iktidarın ve yetkinin paylaşıldığı ve devletin sönümüne açılan bir devlet modelidir. Ve Marksizmde sosyalizme yani proletarya diktatörlğüne takebül etmektedir.

Sayın Kadim,,
“Demokratik cumhuriyet, esasen ulusal sorunların halli için ortaya atılmış bir programdır.”

Diyorsunuz . sizce Paris komünü sadece ulusal sorunları halletmek içinmi kuruldu.?

Elbetteki değil Paris komünü yani komünlerin birliğinden oluşan demokratik cumhuriyet kapitalist sömürüye karşı bir başkaldırıydı. Ancak bunda fazla başarılı olmamış bir denemeydi. Ulusla falanda hiçbir ilgisi yoktu. Ama günümüzde demokratik cumhuriyet en başta ulusların farklı kültürlerin ve sınıfların sorunlarının çözümünü de içeren bir sistemdir.

Demokratik Cumhuriyet sınıfsız sınırsız bir toplumu hedeflemiyorsa ” Demokratik cumhuriyet’ , aslında ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan başka bir anlam ifade etmeyen bir işleve sahiptir.” Diyorsunuz.
Kardeşim ideal bir kapitalizm ise nasıl olurda sınıfsız tolumu hedefler. Veya ideal bir kapitalizm üzerinden sınıfsız toplum hedeflenirmi.?
Kapitalist demokrasi sömürü esasına dayalı bir demokrasidir. Belki özgürlüğü ifade edebilir ama eşitliği asla. Demokratik cumhuriyet ise bünyesindeki farklılıklar karşısında hem eşitlikçi hemde özgürlükçüdür. Demokratik cumhuriyet bundan da öte kapitalizm karşıtıdır Mülkiyeti ve iktidarı toplumsallaştırıcıdır.
1905 Şubat devrimi ve 1917 Şubat devrimleri Rusya’da burjuva demokrasisini pekiştiren değil proleter demokrasiyi geliştiren devrimlerdi Ve işçi sınıfının öncülüğünü gerekli kılıyordu. Kuşkusuz bu devrimler demokratik cumhuriyet hedefinde değildi. Ama yeni tipte demokrasi hedefliydi.Sorarım sana Yıllardır Türk Marksistlerinin bir kısmının savunduğu “Milli demokratik Devrim “ kapitalizmi geliştirmeyi mi hedefliyordu.?

Elbetteki değil Hedef proleter demokrasiydi. ( Burada bu tezin doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmak istemiyorum.)
Demokratik cumhuriyet kendisi ile yetinen bir cumhuriyet değil aksine demokratik uygarlık perspektifinde olan azami bir programı da içermektedir. Bu açıdan kendisini kapitalizmle sınırlamaz. Bu açıdan Demokratik cumhuriyeti çöplükten arınmış kapitalizm olarak tanımlamak kanımca yanlıştır.

Marksistlerin, sosyalistlerin çok uzun yıllar boyunca ve bugüne kadar yanlış olarak savuna geldikleri ve aslında bu yolla hem ulusçuluğun -üstelik en gerici ulusçuluğun- dünyaya bunca hakim olmasına ve bunca ulusal boğazlaşmalara, savaşlara sebebiyet veren, hem de sosyalizmi bitiren, onu milliyetçilik batağına sürükleyerek çürüten ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gerici ilkesi yerine, aslında Marksizm’in kurucularının daha baştan savundukları, “ulusal sorunların demokratik olmayan bir yoldan çözümünü imkansız kılan”, "bir tek köyün bile kendi kaderini' tayin hakkının engellenemeyeceği komünlerin özgür, gönüllü birliğine dayanan bir model olarak öne sürülüp savunulan bir programdır.”

Salih Arkadaş, sizce bu paragraf gerçekten ulusların kendi kaderlerini tain hakkını red mi ediyor.?
Bir çok kişinin kullandığı bu paragraf kendi kaderini tain hakkını sadece uluslara değil tüm farklılıklara tanıyan bir paragraftır. Bu paragraf doğrudur ve demokratik cumhuriyetin temel omurgasını oluşturmaktadır farklılıkların kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkıdır. Zaten demokratik cumhuriyet te tamı tamına budur. “Farklı komünlerin birlikteliği.”

Ulus eksenli şekillenmenin dünyayı param parça edip kan denizine dönüştürdüğü bir gerçektir. Bunu aşmanın yolu Ulusun yerine devlet ulusunu(yurttaşlık esasına dayalı ulusu” koymak ulusu ortadan kaldırmıyor çelişkiyi ulus devletler arası çelişkiye dönüştürmekle kalmıyor aslında ulusal azınlıkları yok sayıp tek bir ulusta birleştiriyor. Ulusal şövenizm yerine devletsel şövenizmi ve bir anlamda asimilasyonu getiriyor. Ulusun yerine doğal yaşam alanlarını koymak gerektiği daha önceki tartışmalarımda geçmiştir tekrar etmekte fayda görmüyorum kuşkusuz bu doğal yaşam alanı birlikteliği açılıma muhtaçtır sanırım bu konu daha sonraları daha geniş açılacaktır.

“Peki Paris Komünü tipi devlet dediğimiz Proletarya Diktatörlüğü'nün özelliği nedir? Çoğunluğun emrinde olacak, ondan bağımsızlaşamayacak, bürokratik olmayan bir mekanizma. Bunun nasıl bir şey olacağını Paris Komünü göstermişti.”

Sayı Salih Kadim, Engels’ten aldığınız alıntı ve bu paragrafınız. Yaşamda karşılığını nasıl bulmuştur?
Bana göre Proletarya diktatörlüğü SSCB’de olduğu gibi çoğunluktan bağımsızlaşmış, bürokratlaşmış bir makanizmaya dönüşebilmiştir. Bununda nedeni çoğunluğun onayına dayalı bir diktatörlükte olsa sonuçta bir diktatörlüktür ve her diktatörlük gibi yozlaşmaya açıktır.
Sanırım yanılgı Paris komününü proletarya diktatörlüğü olarak değerlendirmektir. Paris komünü bir sınıf diktatoryası değil komünal farklılıkların buluşmasıdır.
Buradan hareketle demokratik cumhuriyet bir burjuva cumhuriyeti değildir ama burjuva cumhuriyetine dönüşebilir tıpkı Paris komününde olduğu gibi.
Demokratik cumhuriyet cumhuriyetin ezdiklerinin cumhuriyeti yıkıp veya dönüştürüp oluşturduğu bir demokratik devlet modelidir. Böylece ezilenlerin demokratik cumhuriyetidir. Ezilenlerin haklarını kendilerinin koruduğu ve devleti başkaları üzerinde bir zor aygıtı olmaktan çıkarmaya başladığı bir demokrasidir. Devletin yerinin toplum tarafından alındığı bir sistemdir. Eğer sizin belirttiğiniz gibi bir diktatörlük olsaydı değil bir “köyün bile kendi kaderini tayin etmesi “ bütün kaderleri belirleyen bir diktatörlük biçimi olurdu.

Sayın Salih Kadim. Demokratik cumhuriyet “ilerici barutunu yitirmiş burjuvazinin görevini tamamlayan bir devlet değildir. Aksine bütün pislikleriyle beraber kapitalizminde kökünü temizleyen bir sistemdir. Bu nedenle kapitalizmin yarıda kalmış görevlerini tamamlayan değil demokratik sosyalizmi tamamlayan bir cumhuriyettir.
Sayın Salih Kadim, Biz burada demokratik cumhuriyet tartışmaları yaparken ne acıdır ki Demokratik cumhuriyetin en büyük gücü Kürtler, malesef bu projenin dışına çıkmaya başlamıştır. Ve süreç her gün yeni tartışmaları ihtiyaç haline getirmektedir. Bu nedenle tartışmalarımı şimdilik burada sonlandırmak niyetindeyim . Katlımınız için teşekkür ediyorum. hoşça kalın saygı ve selamlar. Tayfun İşçi

Ukkth'na Reddiye: Ulusal Soruna Sosyalist Çözüm

UKKTH’NA REDDİYE: ULUSAL SORUNA SOSYALİST ÇÖZÜM
Sayın Tayfun hocam;
Başta da belirttiğim gibi, demokratik cumhuriyet konusunda kişi, grup ve kesimlerin bu demokratik cumhuriyeti nasıl tanımladıkları, nasıl anlayıp yorumladıkları, ona ne tür işlev ve özellikler yükledikleri doğrudan ve bütünüyle onların ulus, ulusçuluk, devlet, demokrasi, diktatörlük, sosyalizm, sivil toplum ve ekonomik ve siyasal alan ve benzeri kavram ve sorunlara nasıl yaklaştıkları, nasıl anladıkları, onları nasıl tanımlayıp yorumladıklarıyla; yani kısacası tarih ve toplum kavrayışlarıyla bağlantılı. Bu anlamda, tartışmamızın bu soruna farklı yaklaşımımızın nedenlerinin başında gelen sosyalizm, devlet, demokrasi ve benzeri konulardaki farklı görüşlerimize ve anlayış farklılığımıza gelip dayanması son derece doğal ve olağan bir durum. Baştan beri bu konuya değinmelerde bulunmanın nedeni de bu zaten. Yani sosyalizm konusunda ulusçu paradigmadan, onun düşünce kalıpları ve bakış açısından kurtulunmadan ve devlet ve demokrasi, sınıflar, sınıf mücadelesi konusunda tarihsel maddeci bir kavrayış, bir metodoloji esas alınmadan ne demokratik cumhuriyet doğru anlaşılabilir, ne de demokratik cumhuriyet ile sosyalizm, sosyalist uygarlık arasındaki bağ ve bunların birbirini tamamlayan veya yadsıyan yönleri doğru olarak kavranabilir.
“Bana göre proletarya diktatörlüğü özünde sosyalizmle eşdeğerdir. İkinci nokta sosyalizm ‘herkese yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ ilkesinin hayat bulduğu bir toplum değil; bu ilke komünist toplumda uygulanan bir ilkedir. Sosyalizmde ‘eşit işe eşit ücret ilkesi’ uygulanır. Bana göre tek ülkede sosyalizm mümkündür. Komünizm ulusların sınıfların sınırların kalktığı bir dünya sistemdir. Burada ‘Herkese Yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre’ ilkesi yürürlüktedir” diyorsunuz.
Önce hemen şunu düzelterek başlayayım: Yazınızda, “Sosyalizm ‘herkese yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ ilkesinin hayat bulduğu bir toplum değil; bu ilke komünist toplumda uygulanan bir ilkedir” diyerek, sanki ben, sosyalizmi “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin hayat bulduğu bir toplum olarak tasvir etmişim gibi bir kabul üzerinden yorumda bulunmuşsunuz. Sanırım burada bir yanlış anlama var veya dikkatli okumamış olmalısınız; ben hiçbir yerde, sosyalizmi ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin hüküm sürdüğü bir toplum olarak tanımlamadım. Tam aksine, sizin de belirttiğiniz gibi, bunun komünizmin, daha doğrusu komünist toplumun üst evresinin hakim ilkesi olduğunu belirttim. Sosyalizmin hakim ilkesi “herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar” olduğunu (yani “eşit işe eşit ücret değil; amiyane tabirle “çalışmayana ekmek yok” ilkesi) ve onu komünizmin üst evresinden ayıranın da tam da bu ilkede ifadesini bulan farklılık olduğunu ve o yüzden sosyalizmde, yani komünizmin alt evresinde, üst evresinden farklı olarak, hâlâ burjuva uygarlığının dar ufku içinde olunduğunun bir göstergesi olarak burjuva hak eşitliğini sağlamaya dönük bir düzenleyici zor aygıtının bulunduğunu belirttim. Ama buradaki burjuva hak eşitliğini sağlamaya dönük düzenleyici zor aygıtının hiçbir siyasal, sınıfsal işlevi yoktur. Kişiler üzerinde yönetimin yerini, şeylerin yönetimi ve üretim süreçlerinin yönetimi alır.
Ama burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, sizin, “Bana göre geçmiş sosyalistlerin en önemli eksikliği ulus eksenli mücadeleyi esas almaları ve Toplum üzerinden değil devlet üzerinden devletin yok olacağını ileri sürmeleridir” savınız. Hem tek ülkede sosyalizmi, bunun mümkün olduğunu savunuyorsunuz, yani ulusal sosyalizmi savunuyorsunuz; ama hem de “geçmiş sosyalistlerin en önemli eksikliğinin ulus eksenli mücadeleyi esas almaları ve toplum üzerinden değil, devlet üzerinden devletin yok olacağını ileri sürmeleri” olarak görüyorsunuz. Bu çok ciddi bir tutarsızlık değil mi?!
Sosyalizmin veya sosyalistlerin “toplum üzerinden değil, devlet üzerinden devletin yok olacağını ileri sürmeleri” konusuna geleceğim; ama ondan önce ve onunla da bağlantılı olarak önce şu sosyalizm, komünizm, proleterya diktatörlüğü, tek ülkede sosyalizm konusuna açıklık getirmekte fayda var sanıyorum. Ama önce şu devlet ve toplum ilişkisine bir değinelim.
Diyorsunuz ki, “Demokratik cumhuriyetin nihai hedefi yönetimi, politikayı devletten alıp topluma vermektir. Devleti küçültmektir. İktidarı topluma verip eritmektir.”
Tayfun hocam, burada anlatmak istediğiniz şey, sanırım, bürokrasinin olmadığı, daha doğrusu bürokratik bir kastın toplum yönetimine egemen olmadığı, herhangi bir vesayet yönetiminin bulunmadığı, devletin toplumdan özerkleşerek, ayrı, bağımsız bir güç haline gelmediği, olabildiğince doğrudan demokrasiye yaklaşan bir demokratik toplum örgütlenmesi veya devletin demokratik olarak yapılanması, ona göre örgütlenmesi. “Devleti küçültmek” derken de bunu kastediyorsunuz. Bu da zaten demokratik cumhuriyetin doğasında varolması gereken bir durum. Bunun ne ölçüde gerçekleşeceği, yani demokrasinin tamlık, olgunluk düzeyi tümüyle o demokratik cumhuriyetin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin iktidarına mı, yoksa burjuvazinin, kapitalistlerin iktidarına mı tekabül ettiğine; kapitalizmi mi esas alacağı, yoksa sosyalizme mi yöneleceğine; yani sınıf karakterine bağlıdır. Burada söz konusu olan o devletin siyasi biçimidir, yani yönetim şeklidir. Gelişkin bir burjuva demokrasisi de olabilir bu, bir proleter demokrasisi de. Kendi başına doğrudan bir toplumsal formasyon belirlemez. Yani demokratik cumhuriyet, bürokratik bir devlet yapılanmasıyla bağdaşmaz; ama kendi başına “iktidarı topluma verip eritmeyi” getirmez. Bu “iktidarı topluma verip eritmek” devletin giderek sönümlenmesi anlamına gelir ki, bu da ancak proleterya diktatörlüğünde, hatta ondan da öte ancak sosyalizmde gerçekleşebilecek bir şeydir. Yani “devleti küçültmek” ile “iktidarı topluma verip eritmek” olarak ifade ettiğiniz durum aynı şey değildir, biri diğerini doğuran bir kaçınılmazlık da değildir. Biri esas olarak bürokrasinin azaltılıp, toplum üzerinde ayrı, özerk bir güç olmasını engellemeyi sağlayan bir demokratik devlet yapılanmasına karşılık düşerken, diğeri apayrı bir toplumsal formasyona yönelişi gerektiren bir işçi-emekçi iktidarına denk düşer.
Ama siz bunu böyle ifade etmiyor, daha farklı bir söylemle, sanki devlet toplumdan ayrı, bağımsız bir kurummuş gibi, devleti doğuran, üreten bizatihi toplumsal, tarihsel koşullar ve sınıf ilişkileri değilmiş gibi, onu iktisadi temelinden ve sınıfsal niteliğinden soyutlayarak ele almakta ve devletin özü ile biçimini birbirine karıştırmakta; bir devlet biçimi olarak bürokratik devlet veya sınıflı toplumlarda devlet mekanizmasının yapısal bir ürünü olan bürokrasi ile bir sınıfsal egemenlik aracı olarak devlet kavramlarını birbirinin yerine ikame etmektesiniz. Bu yüzdendir ki, devleti toplumun karşısına koymaktasınız, “daha az devlet, daha çok toplum” demeye getirmektesiniz. Aslında bunun doğrusu, liberter akımların da çok sık kullandıkları üzere, “daha az devlet, daha çok özgürlük” olmalıdır. Yani burada esas hedeflenmesi gereken devleti siyasal alanın dışına atmak, siyaseti devletin elinden almak değil, devleti toplumsal yaşamdan uzaklaştırmak, yani onu sönümlendirmektir. Devlet toplum karşıtı değil, esasen özgürlük karşıtıdır. Devlet varsa özgürlük yoktur, özgürlük varsa devlet yoktur.
Devlet, sizin de belirttiğiniz gibi, bir ihtiyaçtan doğmuştur ve ister Batı uygarlığının gelişim çizgisinde olduğu gibi toplumsal işbölümünün, özel mülkiyetin, sınıfların ve sınıf mücadelesinin doğrudan bir ürünü olarak ortaya çıksın, ister Doğu uygarlığının gelişim çizgisinde olduğu gibi, artı-ürünün ortaya çıkışıyla birlikte, birtakım kamusal işlev ve görevleri yerine getiren bir organ olarak, kolektif topluluk mülkiyeti ve kolektif sömürü ilişkileri üzerinde yükselip, başlangıçtaki kamusal işlevlerin kalıcılaşması ve bu işlevleri yerine getiren görevlilerin, görev yetkilerini sömürü yetkisine dönüştürmeleri sonucunda sınıfları üretmiş olsun, daha doğar doğmaz siyasal alanın belirleyeni, siyasal ilişkiler alanının bizatihi kendisi olmuştur. Ki kapitalizm öncesi toplumlarda sömürünün, yani artı-değerin temel kaynağı ekonomi dışı zor olduğundan, bu haliyle, kapitalizm öncesi toplumlarda ekonomik alanın da temel belirleyenlerinden biridir. Bu anlamıyla, her ne kadar daha doğuşundan itibaren toplumdan bağımsızlaşma eğilimi gösterse ve çoğu durumda toplumdan ayrı, kendi başına bir güç olarak görünse de, en özerk halinde bile, sivil topluma (maddi-ekonomik ilişkiler alanına) göre ikincil derecede ve bağımlı bir momenttir ve son çözümlemede, belirleyen değil, kendisi belirlenen bir varlıktır. Sonuç olarak, belli tarihsel toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkmış olan devlet, birtakım iradi zorlamalarla veya durup dinlenmeden onu kötülemekle, her kötülüğün baş müsebbibi olarak onu görüp küfretmekle falan değil, ancak onu var eden tarihsel toplumsal koşuklar ortadan kalktığında ortadan kalkacaktır.
Devlet, politikayı toplumdan alıp, topluma hükmeden değil; tüm politik ilişkilerin tecessüm ettiği, politik olanın gerçekleştiği alandır. Tüm sınıfsal bölünmeler ve sınıf ilişkileri onun üzerinden hukukileştirilir, sınıf mücadeleleri onun üzeriden, ona karşı, ona doğru, onun dolayımıyla gerçekleştirilir vb.
Ama siz ısrarla, devleti toplumdan özerk, bağımsız, kendi başına bir güç olarak sabitleyip, onun sınıf egemenliği aracı niteliğini göz ardı edip, “Politik olanın devletle eşdeğer olmasını savunmak toplumu politikanın dışına atmaktır. Zaten yanlış da buradadır. Geçmiş sosyalizmlerin temel yanlışı da budur. Toplumu politik olandan dışlamış olmaları ve onların adına politikaya sahip olmalarıdır” diyorsunuz.
Burada yanlış olan ve geçmiş “sosyalizmlerin” temel yanlışını oluşturan şey politik olanın devletle eşdeğer görülmesi değil, sizin de belirttiğiniz gibi, “toplumu politik olandan -yani devletten-dışlamış olmaları ve onların adına politikaya sahip olmalarıdır.” Yani işçi sınıfı ve emekçileri politik olarak mülksüzleştirmek, onları iktidardan ötelemek; en geniş demokrasiyle tüm halkın toplum yönetimine iştirak etmesini, ona dahil olmasını sağlamak yerine, anların baskı altına alınması üzerinde yükselen kaskatı bir bürokratik devlet yapılanmasını yaratmaktır. Yani en ileri burjuva demokrasilerinden bin kat daha demokratik olması gereken işçi demokrasisi yerine bir bürokratik diktatörlük inşa etmektir. Yani komünün, sovyetin yerine bürokratik bir devlet aygıtını geçirmek ve onu yüceltmektir. Pröleterya diktatörlüğü yerine parti diktatörlüğünü ikame etmektir. Ama en fenası, tüm bunları sosyalizm kisvesi altında yaparak, sosyalizmi, insanlık nezdinde, baskıcı, hiçbir demokratik hak ve özgürlüğün olmadığı, devleti yücelten, otoriter, totaliter bir toplum düzeni olarak göstermektir.
. Tayfun hocam; “Demokratik Cumhuriyet sınıfsız sınırsız bir toplumu hedeflemiyorsa aslında ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan başka bir anlam ifade etmeyen bir işleve sahiptir’ diyorsunuz. Kardeşim ideal bir kapitalizm ise nasıl olur da sınıfsız toplumu hedefler. Veya ideal bir kapitalizm üzerinden sınıfsız toplum hedeflenir mi.?” diye soruyorsunuz.
Sanırım bu “ideal kapitalizm” kavramını olumlayıcı bir şey olarak algılamışsınız. Oysa benim bu kavramla kastım, kapitalizmin, sermayenin gerçek tarihsel hareketi olarak ifade edilen gelişim süreci ve sınıf mücadeleleri seyri içinde yaşadığı çarpılmalardan, somut tarihte aldığı özgül biçimlerden azade olarak, saf haliyle, onun temel yasası olan değer yasası bakımından işleyişidir. Zira bu saf haliyle kapitalizmde “Artı değerin elde edilmesi için devlete ya da ekonomi dışı cebire ihtiyaç yoktur. Modern burjuvazi haraç ya da vergiler aracılığıyla soymaz işçileri.
Sermaye ve özgür iş gücü varsa, artı değer üretim sürecinin kendisinde üretilir. Artı değerin ekonomik olarak oluşması için, kapitalizmin devlete ya da politik olana ekonomik bir faktör olarak ihtiyacı yoktur.
Bunu mümkün ve gerekli kılan, işgücü denen metaın çok özgül karakteridir. Bu işgücü denen metaın fiziksel veya manevi özellikleri ile onun kullanım ve değişim değeri arasında bir ilişki yoktur. Bütün diğer mallarda, bir malın kullanım değeri ile fiziksel veya moral özellikleri arasında doğrudan bir ilişki vardır. Halbuki işgücü denen meta söz konusu olduğunda, iş gücünün bir siyah veya bir beyaz, bir kadın veya bir erkek, bir Alman veya bir Kürt, bir homoseksüel veya bir hetoroseksüel, bir Müslüman veya bir Hıristiyan, bir “asil” veya bir “soysuz” olması; o işgücü sahibinin siyah veya yeşil gözlü olmasından; kuru fasulye veya İskender Kebap sevmesinden daha farklı bir sonuç yaratmaz. Dolayısıyla bütün bunlar, o işgücünün fiyatı, yani ücret açısından da bir fark yaratmamaktadır.
Yani iş gücü denen metaın kullanım değeri ile onun fiziksel ve moral özellikleri arasında hiçbir ilişki olmadığından, artı değer sömürüsü kapitalizmin özü olduğundan ve de artı değerin üretimi de iş gücü denen metaın kullanım değerinin gerçekleşmesiyle mümkün olduğundan, kapitalizmde bunların hiçbir ekonomik anlamı yoktur, dolayısıyla da politik bir anlamları yoktur
Kapitalizmde, işgücü denen metanın, kar ve artı değerin kaynağı olan bu biricik metanın, dili, dini, soyu, kültürü, hiçbir şeyi kapitalizmin işleyişini ilgilendirmez. Kapitalizm, kendi içinde ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi vs. değildir. Zaten bu nedenle ideal burjuva toplumunda, tüm dillerin, dinlerin, cinslerin, ırkların eşitliği ilkesi egemen olur.”(D. Küçükaydın, Tarihsel Maddeci Din, Ulus ve Üstyapılar Teorisine Giriş)
Bu anlamıyla, ideal kapitalizm, hiçbir şekilde eşitsizliği, sömürüyü, baskıyı, yani bir sınıfsız toplum için mücadeleyi gerekli ve zorunlu kılan temel çelişkilerinin hiçbirini ortadan kaldırmaz; tam aksine, onu çıplaklaştırır, üzerindeki örtüleri kaldırır ve işçi sınıfının, ezilenlerin ona karşı mücadelelerinde önlerine barikat olarak dikilen, onları bölen, ayrıştıran, zihinlerini bulandıran tarihsel-politik,görüngülerden onları özgürleştirir. Bu anlamıyla, demokratik cumhuriyet kendi başına elbetteki sınıf toplumu hedeflemez; ama onu ulaşma mücadelesinde işçi sınıfına ve ezilenlere elverişli bir zemin ve ciddi olanaklar sunar. Sınıfsız bir topluma yönelip yönelmeyeceği tamamen o günkü toplumsal bileşenlerin, sınıfların gücüne, bilincine, programlarına, geleneklerine ve başka tarihsel koşullara bağlıdır. Zaten onun için, sosyalistlerin böylesi bir demokratik cumhuriyet mücadelesi içinde ve önünde yer alırken, onu sınıfsız, sınırsız, ulussuz, bir eşitlikçi toplumsal düzene yönlendirecek bir dünya çapında sosyalist program ve strateji geliştirme, bir sosyalist uygarlık projesi oluşturma zorunluluğundan bahsediyoruz.
“Sorarım sana: Yıllardır Türk Marksistlerinin bir kısmının savunduğu ‘Milli demokratik Devrim’ kapitalizmi geliştirmeyi mi hedefliyordu.?” diye soruyorsunuz. Evet, aslında tam da bunu hedefliyordu. Burjuva aydınlanmasının çizgisel ilerlemeci tarih kavrayışına dayalı aşamalı devrim anlayışı uyarınca, onlara göre, Türkiye henüz tam anlamıyla kapitalist bir ülke olmadığı için, yarı-feodal, yarı-sömürge vs. bir durumda olduğu için ve burjuva demokratik devrimini tamamlayamadığından hâlâ çözülmeyi bekleyen pek çok burjuva demokratik karakterde sorunu bünyesinde barındırdığı için sosyalistlerin görevi, işçi sınıfının ideolojik öncülüğünde, işçi-köylü ittifakı temelinde bir ulusal demokratik devrim gerçekleştirerek, bu burjuva demokratik karakterli sorunları halletmek, bu yolla da kapitalizmin gelişip serpileceği bir sosyoekonomik yapı oluşturarak sosyalist bir devrimin gerçekleşebilmesi için gerekli nesnel koşulları sağlamak ve onun üzerinden sosyalizme yönelmeyi amaçlıyorlardı. Yani kısaca söylersek, işçilerin, emekçilerin iktidarı altında bir kapitalist demokratik cumhuriyet hedefliyorlardı. Bunu da demokratik halk iktidarı, ulusal demokratik halk iktidarı ve benzeri tanımlamalarla ifade ediyorlardı. Elbetteki istedikleri kapitalizm değil, “sosyalizm” idi; ama programları itibarıyla ortaya koydukları bundan ibaretti.
Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesini, burjuvazinin dini olan ulusçuluk ve ulus anlayışını, yani politik olanın ulusal olanla çakışması ilkesini hiç sorun etmediği, ulusun niteliğini tartışma konusu etmediği ve kendi kaderini tayin hakkını ulus olma koşuluna bağladığı; bu anlamda, ulus olmayan veya “ulus olma kriterlerine” sahip görülmeyen, “tarihsel, coğrafi, sosyolojik ya da psikolojik olarak kendine ulus olduğuna dair bir sertifika bulamayan” toplulukların ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkını içermediği, dışladığı için gerici buluyor ve reddediyoruz. Onun yerine, ulusal sorunların demokratik olmayan çözümünü imkansız kılan, bir köyün bile isterse ayrılabileceği ve her türlü topluluğun özgür iradeleriyle birleştikleri bir demokratik cumhuriyeti savunuyoruz. Bunun temel ilkesi de ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesinin, yani ulusçuluğun ulus anlayışının reddidir. Yani ulusal olanın tıpkı din gibi özele atılması, bir ulustan olmanın kişilerin kendi tercihi sorunu olması. Bu elbetteki ulusların kendi kaderini tayın hakkını da doğası gereği içerir; ama onu aşar, onun dışta bıraktığı toplulukları da kapsar ve ulusçuluktan çok farklı bir paradigma üzerinden bambaşka bir uygarlığa kapı aralayan bir ilkedir.
“Daha bitmedi. Sorunun bu tarz koyuluşu, aynı zamanda başka bir soruna da çözümdür. Dünya çapında apartheit sistemine karşı somut ve acil bir programdır.
Ne demektir bu? Bu günkü dünyada yoksul ülkeler bir bantustana kapatılmış durumdadırlar. Dünya kocaman bir Güney Afrika durumundadır. Daha da kötüsü, bu ırkçılık, bu apartheit rejimi varlığını ve rasyonalizasyonunu ulusal devletin dışında başka bir varoluşun olmayacağı şeklindeki yaygın bir kavrayıştan almaktadır. Ulusal olanla politik olanın çakışmasını kabul ettiğiniz sürece, her insan gibi, her ulusun kendi kaderini tayinden kendisinin sorumlu olduğu gibi bir yaklaşım içindesiniz demektir. Ama tam da budur, bu günkü apartheit sistemini yaratan. İnsanlığın büyük bölümü, tüm da bu mantıkla başka ulusların yurttaşları, bireyleri oldukları gerekçesiyle, refah adalarının dışına hapsedilmektedir.
Yani ulusların kaderlerini tayin hakkı, tıpkı her bireyin kanun önünde biçimsel olarak eşit olması gibidir, herkes kendi yaptığından kendisi sorumludur, her koyun kendi bacağından asılır anlayışıdır. Sosyalizm ise daha doğarken buna karşı doğmuştur. Sosyalizm özünde bu biçimsel eşitliğin gerçek bir eşitliğe dönüşmesi, herkesin herkesten sorumlu olması, dünyanın bir yerindeki yoksulluğun bütün insanların sorunu olması gibi bir noktadan hareket etmiştir. Ama bu hareket noktasını ulusal alana aktarmamış, orada hala biçimsel bir, bireyler gibi, ulusların eşitliği kavramıyla yetinmiştir. Ulusların kaderini tayin hakkı aslında artık zıttına dönmüş, yoksul ulusların yoksulluklarının kendi sorunları olduğu, zenginlerin elbette onlardan ayrı yaşama hakları olduğu anlamını kazanmıştır.
Diğer bir deyişle Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, dünya çapındaki apartheit sistemine baktığımızda, artık, ulusal baskıya karşı bir mücadelenin aracı olmaktan büyük ölçüde çıkmış, zengin ulusların kendi kaderlerini yoksul uluslardan ayırmalarının, onları kendi kaderleriyle baş başa bırakmalarının; apartheit sisteminin, yeryüzü çapındaki ırkçılığın ideolojisi ve aracı haline dönmüştür. Yani bu günkü ırkçı sistem, bu ilke sayesinde, ulusal olanla politik olanın çakışması gerektiği ilkesinin gizli egemenliği sayesinde meşruiyet bulmakla kalmamakta, ırkçı niteliğini de gizlemektedir.
Dolayısıyla önerdiğimiz dünya çapındaki programatik çözüm, aynı zamanda bu ırkçı sistemi de tasfiye edecek bir programdır.” (D. Küçükaydın, Tarihsel Maddeci Ulus, Din ve Üstyapılar Teorisine Giriş)
“Ulus eksenli şekillenmenin dünyayı param parça edip kan denizine dönüştürdüğü bir gerçektir. Bunu aşmanın yolu Ulusun yerine devlet ulusunu (yurttaşlık esasına dayalı ulusu) koymak ulusu ortadan kaldırmıyor çelişkiyi ulus devletler arası çelişkiye dönüştürmekle kalmıyor aslında ulusal azınlıkları yok sayıp tek bir ulusta birleştiriyor. Ulusal şövenizm yerine devletsel şövenizmi ve bir anlamda asimilasyonu getiriyor” diyorsunuz.
Büyük ölçüde katılıyorum. Zaten onun içindir ki, her türlü ulus ve ulusçuluğa ve ondan kaynaklı bölünmelere ve sınırlara karşı savaş açan, politik olan ile ulusal olanın çakışması ilkesini reddetmeyi temel kuruluş ilkelerinden biri sayan bir yeni uygarlık programının, dünya çapında bir sosyalist program ve stratejinin oluşturulmasını, bu temelde bir toplumsal hareketin geliştirilmesini ve demokratik cumhuriyet mücadelesine de böylesine bir programatik kavrayışla öncülük edilmesini sosyalistler için acil görev olarak koyuyoruz.
Ama “Ulusun yerine devlet ulusunu (yurttaşlık esasına dayalı ulusu) koymak” demek yerine, “Etniye, dine, dile, kültüre vesaireye dayalı gerci ulus yerine yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulusu koymak” demek daha doğru olur. Zira uluslar kendilerini devlet dolayımıyla var ederler, ulus-devlet olmak üzere inşa ederler ve ona yönelirler; yani henüz bir devlete ulaşmamış uluslar veya ulusal hareketler de bir ulus-devlete varma kurgusuyla kendilerini inşa ederler. Bu yurttaşlık hukukuna dayalı demokratik ulus için de böyledir, soya sopa dayalı greci ulus için de böyledir.
Bu anlamıyla, soya sopa dayalı gerici ulus yerine demokratik ulusu koymak, elbetteki ulusu ortadan kaldırmıyor ve dediğiniz gibi, çelişkiyi ulus devletler arasındaki, daha doğrusu zengin uluslar ile yoksul uluslar arasındaki çelişkiye dönüştürüyor. Ama düşündüğünüz gibi, “aslında ulusal azınlıkları yok sayıp tek bir ulusta birleştir-miyor” Çünkü demokratik ulusçuluğun ve bu anlamıyla demokratik cumhuriyetin zaten temel işlev ve karakteri tam da ulusal azınlık diye bir şey bırakmaması, dili, dini, etnik kökeni, kültürü ne olursa olsun tüm insanları yurttaşlık hukuku temelinde bir yeni, demokratik ulus içinde birleştirmesidir. Yani demokratik ulusçulukta ve o anlamda demokratik cumhuriyette etnik, dinsel, dilsel, kültürel kimlik ve farklılıklar politik olanın, yani devletin, yani ulusun belirleyenleri olmaktan çıkarıldığı, özele atıldığı, tümüyle kişilerin bir tercih ve vicdan sorunu haline getirildiği için, bu anlamda böylesi bir ulus ve böylesi bir cumhuriyette baskı altlında herhangi bir dinsel, dilse, etnik, kültürel grup veya ulusal azınlık olmaz. Demokratik cumhuriyet ve demokratik ulus kuruluş ilkesi gereği bununla bağdaşmaz.
Eğer etnik, dilsel, dinsel, kültürel aidiyet ve kimliklerin illa da politik olanı belirlemesi, kendilerini mutlaka politik olarak ifade etmesi gibi ulusçu (hem de gerici ulusçu) bir takıntınız yoksa, esas derdiniz, muradınız insanların bu farklılıklarından ötürü ezilmesini, baskı altına alınmasını veya hükmetmesini, ayrımcılığa tabi tutulmasını veya ayrıcalıklara sahip olmasını vesaire engellemek, bu durumu ortadan kaldırmaksa, bu takdirde, farklı etnik, dilsel, dinsel, kültürel grupların tek bir ulus içinde, ama yurttaşlık hukukuna dayalı demokratik bir ulus içinde birleştirilmesi niye bir sorun teşkil etsin?! Böylesi bir demokratik ulusçuluk ve demokratik cumhuriyet bahsettiğiniz tarzda bir asimilasyonu dışlar, yapısı gereği onu reddeder. Doğal asimilasyon konusu ise apayrı bir konu.
Tayfun hocam; “Engels’ten aldığınız alıntı ve bu paragrafınız. Yaşamda karşılığını nasıl bulmuştur?
Bana göre Proletarya diktatörlüğü SSCB’de olduğu gibi çoğunluktan bağımsızlaşmış, bürokratlaşmış bir makanizmaya dönüşebilmiştir. Bununda nedeni çoğunluğun onayına dayalı bir diktatörlükte olsa sonuçta bir diktatörlüktür ve her diktatörlük gibi yozlaşmaya açıktır.
Sanırım yanılgı Paris komününü proletarya diktatörlüğü olarak değerlendirmektir. Paris komünü bir sınıf diktatoryası değil komünal farklılıkların buluşmasıdır.”
Tıpkı devlet konusunda olduğu gibi, demokrasi ve diktatörlük konusunda da benzer bir metodolojik hataya, düşmekte, bu birbirine zıt gibi görünen; ama aslında bir anlamda aynı şey olan demokrasi ve diktatörlük kavramlarının sosyolojik anlamı ile politik anlamını birbirine karıştırmakta, yanlış bağlamlarda birini diğerinin yerine kullanmakta, bu yüzden de yanlış bir sonuca varmaktasınız.
Sanırım bu noktada demokrasi ve dikkatörlük kavramlarına ve aralarındaki ilişki ve çelişkiye açıklık getirmek gerekiyor.
Burada yine, bence bu konuda yapılmış en sarih, açıklayıcı ve gerçekten de Marksist demokrasi kuramına ciddi bir katkı niteliği taşıyan Demir Küçükaydın’ın “Marksist Demokrasi Kuramına Katkı” adlı çalışmasından bir bölümü yardıma çağırmayı daha uygun ve yararlı buluyorum:
“Diktatörlük Kavramının İki Zıt Anlamı
Bir kavram, farklı bağlamlara göre değişik anlamlar taşıyabilir. Bilimlerin ilerlemesi bir bakıma, başka bağlamlardaki anlam farklarının ayrıştırılması; bir kavramın, bir terimin sınırlarının netleştirilmesi demektir. Toplumsal mücadelelerde egemen sınıflar, özellikle kavramların farklı anlamları arasında kaydırmalar ve geçişler yaparak ezilenlere karşı bir ideolojik mücadele yürütürler.
En bilinen klasik örneklerden biri, materyalizm ya da maddecilik kavramıdır. Bu kavram ahlaki bir kategori olarak da; sosyolojik bir kategori olarak da kullanılabilir. Maddecilik, ahlaki bir kategori olarak, paraya, maddi çıkarlara düşkünlük; etik değerlere önem vermeme anlamında kullanılır. Buna karşılık, sosyolojik bir kategori olarak maddecilik ise, insanların varlıklarını düşüncelerin değil, düşüncelerini varlıklarının belirlediği anlamına gelir. Şimdi, kurnazın biri çıkıp da, ki egemen sınıflar sürekli bunu yaparlar, “Marksistler kendilerini maddeci olarak tanımlıyorlar, bunlar hiç bir ahlaki değere inanmayan maddi çıkarcılardır” derse, iki farklı bağlam ve anlamın aynı terimle karşılanmasından yararlanarak hilebazlık yapmış olur. Çünkü, Marksistler, kendilerini maddeci olarak tanımlarken, ahlaki bir kategori olarak değil, sosyolojik bir kategori olarak maddecilikten söz ederler. Kurnaz ise, bunu karıştırır, çünkü bundan yararı vardır. Ve bu davranışıyla da, Marksistlerin dediğini kanıtlamaktan başka bir şey yapmış olmazlar: Yani varlık düşünceyi belirlemektedir.
Diktatörlük kavramının, klasik Marksizm’de iki farklı kullanımı ve zıt anlamı vardır. Sosyolojik anlamıyla diktatörlük, demokrasinin ta kendisidir. Politik anlamıyla diktatörlük ise demokrasinin zıddıdır.
Her demokrasi bir diktatörlüktür. Çünkü her demokrasi, daha başlangıçta bir takım ön kabullerden yola çıkar. Örneğin, iktidarın kaynağının halkın kendisi olduğu var sayımını ele alalım. Bu anlayış, iktidarın kaynağının Allah veya insanın soyu olabileceği görüşleriyle uyuşmaz ve onlar üzerinde bir diktatörlüktür. En liberal demokrasi bile şeriat karşısında bir diktatörlüktür. Örneğin bu gün yeryüzündeki bütün demokrasiler, herkesin bir milleti olacağı ve olması gerektiği var sayımına dayanan diktatörlüklerdir. Hiç bir demokrasi ne kadar çok kültürlülükten söz ederse etsin, örneğin benim kültürümde devlete vergi vermek yoktur, askere gitmek yoktur, cezaevi yoktur diyen bir kültüre zerrece tolerans göstermez ve bu anlayışlar üzerinde bir diktatörlüktür.
Proletarya demokrasisi de, tıpkı burjuva demokrasisi gibi bu anlamda bir diktatörlüktür. Özel kişi mülkiyetini ve karı değil, toplumun ihtiyaçlarını ve toplumsal mülkiyeti temel olarak alan bir sistem özel kişi mülkiyetini dokunulmaz tabu gören üzerinde bir diktatörlüktür. Bunun tersi olarak da, kar ve özel kişi mülkiyetinin temel alınması, toplumsal yarar anlayışı karşısında bir diktatörlüktür. Bu anlamda her demokrasi aynı zamanda bir diktatörlüktür. Diktatörlük ve demokrasi birbirine zıt kavramlar değil, aynı olgunun farklı yönleridir.
Politik anlamıyla diktatörlük, fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin olmamasıdır, yani demokrasinin zıddıdır. Tekrar edelim, sosyolojik olarak, her demokrasi bir diktatörlüktür, demokrasi ve diktatörlük özdeştir; politik olarak ise demokrasi ve diktatörlük birbiriyle uzlaşmaz, birbirine zıttır.
Marksizm’in klasikleri proletarya diktatörlüğünden hep bu sosyolojik anlamıyla söz ettiler. Onlar için sorun, ezilen çoğunluğun, ezen ve ezilen sınıfların olmadığı bir topluma (yani sosyalist topluma veya komünist toplaman alt aşamasına) giden aracının (yani geçiş dönemi devletinin) yapısının nasıl olduğu ve olabileceği idi. Burjuva demokrasisi ve aydınlanmanın çocukları olarak, onlar için demokratik olmayan bir ezilenler devleti düşünülemeyeceğinden, onlar daima vurguyu devletlerin sosyolojik karakterlerine yaptılar.
Örneğin, Marks ve Engels “Paris Komünü bir proletarya diktatörlüğü idi” derler. Paris komününde, ne Marksistler ne de komünistler vardı. “Parti” de yoktu. Partiler, fikir ve örgütlenme özgürlükleri mutlaktı. Hatta kararlar egemen sınıftan ziyade ezilenlerin kendi temsilcilerinin, yani bürokratların kontrolden çıkması tehlikesine karşı tedbirler içeriyordu.
Benzer şekilde, Lenin’in demokrasi ve diktatörlük konusunda yazdığı kitap olan Devlet ve Devrim’de de parti kelimesi bile geçmez.
Bürokrasi, demokratik bir sistemde egemenliğini sürdüremez. Bu egemenliği ancak diktatörce yöntemlerle sürdürebilir. İşte, bürokrasi bu nedenle, diktatörlük kavramının sosyolojik anlamından, politik anlamına kayma yaparak, kendi diktatörce yöntemlerini, proletarya diktatörlüğü kavramına dayanarak, meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu dünya burjuvazisi için de gökten zembille inen bir lütuf olmuştur adeta. Onlar da böylece, diktatörlük karşısında demokrasi bayraktarlığını ele geçirmiş ve demokrasilerin aslında birer diktatörlük olduğu gerçeğini gözlerden gizlemişlerdir. Böylece her iki ezen azınlık, burjuvazi ve bürokrasi, ezilenlere karşı gerçek bir suç ortaklığı içinde iş görmüşlerdir.
Marksizm’in klasikleri, Fransız devriminin, Aydınlanmanın çocuklarıydılar. Onlar için işçi sınıfının sınıf olarak egemenliğini sürdürebilmesi için fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin olmaması öylesine tasavvur edilemezdi ki, bu nedenle böyle bir sorunu tartışmazlar bile. Diktatörlüğün politik anlamıyla bu kabul edilmezliği nedeniyle onun üzerine bir tartışma olmaması bile bir handikap oluşturmuştur bürokrasinin tahrifatına karşı. Proletarya Diktatörlüğünün politik anlamıyla diktatörlük olmadığı konusunda bir cümle bile bulmak mümkün değildir Marksizm’in klasiklerinde. Ama bu yokluğun nedeni, proletarya diktatörlüğünün diktatörce bir sistem olacağı anlayışı değil, aksine, özgürlüğün ve demokrasinin olmadığı bir proletarya diktatörlüğünün tasavvur edilmezliğidir.
Onlar proletarya diktatörlüğünden söz ederken, hep proletarya demokrasisinden söz ediyorlardı.”
Gelelim şu sosyalizm, komünizm, proleterya diktatörlüğü, tek ülkede sosyalizm konusuna.
Ekim 1917 proleter devriminin ürünü olarak doğan işçi sovyetleri iktidarı çok kısa bir süre sonra, Alman devriminin yenilmesi ve dünya devriminin geri çekildiği bir ortamda kendisini yalıtılmış ve yalnızlaşmış olarak buldu. Bu yalıtılmışlık koşullarında ve buna bağlı bir dizi nedenle işçi iktidarı varlığını uzun süre koruyamadı ve bürokrasinin eliyle tasfiye edildi. İşçi sovyetleri iktidarını tasfiye ederek yerine kendi iktidarını geçiren Sovyet bürokrasisi ve onun resmi ideolojisi olan Stalinizm ve onun “ulusal sosyalizm” öğretisi, hem Marksizm’in devrimci özünü boşaltarak, onu çarpıtıp değiştirerek, sosyalizmi bir tür ulusal kalkınma ideolojisi haline getirdi, hem de dünya işçi hareketi ve sosyalist partilerinin bugüne değin Marksizm diye bir deli gömleğini giyinmelerine sebebiyet verdi. Hal böyle olunca, Marksizm’in ve onun öngördüğü sosyalizmin özgürlükçü, kurtuluşçu niteliği gözlerden ırak kalıp, insanlığın gözünde baskıcı, otoriter, bürokratik, devletçi bir sistem olarak sosyalizmin mahkum edilmesi olağanlaştı. İşçi sınıfının, ezilenlerin iktidarını gasp eden, onları politik olarak mülksüzleştiren, karşı-devrimci bir bürokratik diktatörlük sosyalizm olarak anlaşıldı, onun ideolojisi olan Stalinizm de Marksizm.
Tabii bununla birlikte, pek çok kavram ve sorunun da yanlış anlaşılması, anlamlarının ters yüz edilerek başkalaşması, bu konularda kafaların karışması, yanılsamalarla dolması kaçınılmaz hale geldi. Daha Marksistlerin, sosyalistlerin çoğunluğu bile Marksizm’deki pek çok kavram ve kuramı Stalinist birtakım çarpıtmalardan ari bir şekilde doğru olarak kavrayamazken, işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin demokrasi gibi, devlet gibi, diktatörlük gibi, sosyalizm gibi, özgürlük gibi kavram ve sorunları doğru olarak anlayıp kavramlaştırması imkan dahilinden iyice uzaklaştı. O yüzden, bugün demokratik cumhuriyeti tartışırken bile, tarihsel maddeciliğe uygun ortak bir dil ve kavramlaştırma temeli bulmakta zorlanıyoruz.
Doğada olduğu gibi, toplum yaşamında da her şey birbirine bağlı, diyalektik bir bütünlük arz ediyor. Geçmiş deneyimler, tarihsel tecrübeler, kırılmalar ve onların tortuları bugünü ve geleceği anlamlandırmaya çalışırken gölgesini üstümüzden hiç eksik etmiyor; bazen bakışımızı bulandırıyor, bazen de bugün net görünmeyeni daha iyi görmemiz, anlamımız için ışık tutuyor. O yüzden bugünümüzü halledebilmek için, önümüzü görebilmek için hep tarihe dönmek zorunda kalıyoruz.
“Yaşanan tarih yaşanması olası tarihlerden sadece biridir. Bu tarihin yaşanması mukadder değildir.
İnsanlığın bütün problemleri gibi demokrasi sorununun da paradoksları son duruşmada gelir yaşadığımız tarihin kör düğüm oluşunda toplanır. Nedir tarihin bu kör düğüm oluşu? Bunu bir analojiyle açıklamayı deneyelim.
Devrim, o güne kadar bağrında gelişilen koşulların, gelişimin önünde bir engel olması ve bu engel haline dönüşen kabuğun çatlatılmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle, her doğum bir devrimdir, bu nedenle Marks devrimden sık sık bir doğum analojisiyle söz eder.
Ama doğadan da biliyoruz ki, bir çok doğum gerçekleşmez, yeni olanın gücü o güne kadar içinde geliştiği kabuğu parçalamaya yetmeyebilir. Örneğin, bir çok durumda, küçük yavrular yumurtanın kabuğunu kıramaz. Veya bazen havsalanın darlığından doğamaz. Bu takdirde ana da çocuk da ölür. Evren aynı zamanda doğamamış yıldızlar mezarlığıdır da.
Ya da bazen bebek “ters gelir”, ayakları önde gelir, bu takdirde bebeği çevirmek gerekir. Çevrilemez ise, çocuğun da annenin de hayatı tehlikeye girer.
Marks, sosyalizm çocuğunun normal bir doğumla, yani başı önde yani öncelikle gelişmiş ülkelerdeki devrimlerle, dünyaya geleceğini umuyordu. Burjuva devrimlerinin batı Avrupa’da o sıralar dünyanın en gelişmiş ülkelerinde gerçekleşmiş olması böyle bir beklentiyi besliyordu muhtemelen. Sosyalist devrim gelişmiş ülkelerde olsaydı; veya örneğin Rusya gibi geri bir ülkede olan Ekim devrimi daha sonra ileri ülkelerdeki devrimle desteklenseydi, bu insanlık tarihi ve sosyalizm çocuğunun dünyaya gelmesi bakımından normal bir doğuma karşılık düşerdi.
Ne var ki, sosyalizm çocuğu dünyaya ayakları önünde geldi ve başının öne geçeceği bir durum almadı, yani ileri ülkelerde sosyalist devrimler olmadı. Hatta tersine, sosyalist devrimler, Ekim Devrimi’nin Rusya’sından bile daha geri ülkelere yayıldı. Ayakları önde geliş iyice geri döndürülemez bir özellik kazandı.
İşte çağımızın bütün yanılsamaları ve paradokslarını yaratan bu sosyalizmin ters gelişinden başka bir şey değildir. Bu ters gelişi tek olası tarihmiş, yaşanması zorunlu tek tarihmiş gibi görmek, yaşanan tarihin insanlık dışılığının kavranmasını engeller. Normal bir doğumun hayali olmadan bu günün tarihini ve karşımıza çıkan sorunları kavramak olası değildir. Bu gün bizlerin bütün enerjisini, dikkatini alan sorunlar, karşılaştığımız içinden çıkılmaz gibi görünen paradokslar, hepsi son duruşmada bu ters gelişin yarattığı komplikasyonlardan başka şeyler değildir.
Bir an için normal bir doğumla sosyalizm çocuğunun dünyaya geldiğini var sayalım. Yani, örneğin, Ekim devriminin yirmilerin başında bir Alman devrimiyle, o olmadı yirmi altıda bir İngiliz devrimiyle, o olmadı yirmi dokuzun bütün gelişmiş ülkeleri saran buhranının yol açacağı yeni bir Alman veya Amerikan devrimiyle, o olmadı otuzlar Fransa veya İspanya’sının devrimiyle desteklendiğini var sayalım.
Böyle olsaydı, bu sosyalizm bebeğinin dünyaya başı önde gelmesi bizlerin hayatını kaplayan bütün sorunları yok ederdi. Demokrasi, eşitlik ve refahın bir arada bulunuşunun çekiciliğinin insanlığın yolunu nasıl açacağını kavramak için, kapitalizmin bu günkü eşitsizlik ve bir parça demokrasiyle bile nasıl bir çekim gücü oluşturduğunu görmek yeter. Bu, kısa zamanda, bütün dünyanın sosyalist olması demek olurdu. Bu örneğin son elli yıla damgasını vurmuş ulusal kurtuluş savaşlarının hiç var olmaması demek olurdu. Bu bugün, açlığı ve yoksulluğu yenmiş, savaşların olmadığı, isteyenini istediği yere gidebildiği, bambaşka, artık hayal etmeyi bile unuttuğumuz başka bir yaşam tarzının ve değerlerin dünyası olurdu.
Nasıl ulusal kurtuluş savaşları ve demokratik devrimler olmayacaksa, bunların ortaya getirdiği, bu gün bütün tartışmaları dolduran sorunlar da olmazdı. Bu yazı serisinde sürekli dikkati çektiğimiz paradokslar: Demokratik hareketlerin anti demokratikliği, zengin ülkelerin demokratikliği; demokrasinin azınlığın egemenlik aracı olamayacağı; ama ezilen çoğunlukların demokratik rejimler kurmamaları; yani ezilenler ve demokrasi arasındaki bu günkü kopukluk olmazdı. Devrim, demokrasi, refah ve sosyalizmin, insanları şimdi şaşkına çeviren bu günkü karşı karşıya gelişleri; bu yazı serisini tartıştığı sorunlar olmazdı.
Demokrasi konusundaki paradoksların sırrına yaşanan tarihin anlaşılmasıyla varılabilir; yaşanan tarih ise; yaşanabilecek tarihlerin aynasında anlaşılabilir.” (D. Küçükaydın, Marksist Demokrasi Kuramına Katkı)
Burada Marksist devrim ve sosyalizm kuramını, Marksizm’de devletin, demokrasinin nasıl tanımlandığını, proleterya diktatörlüğünden ne anlaşılması gerektiğini, tek ülkede sosyalizm mümkün olup olmadığını kendimce, kaynaklara dönüp, yeni baştan tek tek ele alıp değerlendirmeyi gereksiz buluyorum. Zira bu tartışmalar yeterince yapıldı ve aslında yeterli açıklığa da kavuştu. En azından belli bir kesim için. Ama bazı noktaların aydınlığa çıkması için, bu konuda oldukça kapsamlı ve doyurucu bir analiz olduğuna inandığım bir kitaptan, Elif Çağlı’nın, Tarih Bilinci Yayınları tarafından yayınlanan “Marksizm’in Işığında – Bir Tarihsel Dönemin Sorgulanması” kitabından geniş bir özet aktarmayı yine de yararlı buluyorum.
“Marx’ın açımladığı sosyalizm kuramı, “tek ülkede sosyalizm”in ya da “ulusal sosyalizm”in olabilirliğini içermekte midir? Marx’ın teorisinde, komünizm dışında ayrıca “sosyalizm” diye, kendi başına bir bütünlük oluşturan bağımsız bir sosyo-ekonomik formasyon var mıdır? Toplumun sosyalist örgütlenmesi (sınıfsız toplum) ile aynı anda bir “ulus-devlet”in varlığı bağdaşabilir mi? Profesyonel ordusu ve polisiyle, adli ve idari mekanizmasıyla, bürokratik tarzda örgütlenmiş bir devlet, işçi sınıfı “adına” hareket ediyor olsa bile, eğer işçiler yönetemiyorsa, orada gerçekten bir işçi demokrasisi işleyebilir mi; ya da böyle bir “işçi” devletinde gerçek egemenlik işçilerde mi yoksa başkalarında mı olur?
… ….
Marx’ın “devrimci dönüşümler dönemi” diye tanımladığı “kapitalizmden komünizme geçiş dönemi”, ulusal düzeyde yaşanacak ve tamamlanacak bir süreç olarak mı, yoksa evrensel düzeyde yaşanacak ve tamamlanabilecek bir süreç olarak mı kavranılmalıdır? Ve bu geçiş dönemine tekabül eden işçi devleti, uzunca bir tarihsel dönem boyunca, etrafı kapitalizmle kuşatılıp tecrit olursa, acaba yaşama şansı olabilir mi?
… …
Kapitalizm bir dünya sistemi oluşturduğundan bu yana, sosyalizmin dünya ölçeğinde örgütlenebilmesinin nesnel koşullarını da yaratmış bulunuyor. Sosyalizm için gerekli nesnel koşulların olgunlaşmış olmasına rağmen kapitalist sömürü sisteminin dünya ölçeğinde egemenliğini sürdürmesi, sonuçlarını en çarpıcı biçimde, tüm toplumsal yaşamı altüst eden derin yozlaşma ve çürümede, insanın ve doğanın tahribinde ortaya koyuyor.
Kapitalizm, dünya ölçeğinde bir pazar ve üretim ilişkileri sistemi yaratarak, hakimiyetini dünya ölçeğinde yaygınlaştırmış olan uluslararası bir sistemdir. O nedenle de, kapitalizmin egemenliğine son verilmesi, ancak ve ancak, uluslararası ölçekte başarılabilecek bir iştir. Bu işin üstesinden gelebilecek olan proleter devrimi, bu nedenle bir dünya devrimi olmak zorundadır. İşçi sınıfının kurtuluşu ne yerel ne de ulusal bir sorundur. Bu amaca ulaşabilmek için, modern toplumu içeren bütün ülkeleri kucaklayan ve özellikle en ileri ülkelerin proletaryasının pratik ve teorik işbirliği temelinde dünya proletaryasının ortak eylemi gerekir. Proleter devrimin bir dünya devrimi karakteri taşıması nedeniyle, devrimci proletarya iktidarı da bu boyuta ulaşabilmelidir. Bu nedenle işçi sınıfının hedefi, birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız, “izole” işçi iktidarlarının kurulması olamaz. Böyle bir durum, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarıyla asla bağdaşmaz.
Ulusal sınırlar içine ve ekonomik bakımdan geri bir temele hapsolmuş bir işçi iktidarının, bu yalıtılmışlık durumunun uzun sürmesi halinde yaşama şansı yoktur. Bir ülkede iktidara gelen proletarya, tüm çabasını sosyalist devrimin diğer ülkelere yayılmasına yöneltmelidir. İşçi sınıfının egemenliği, sınıfın tarihsel eylemiyle yarattığı sovyetler iktidarında somutlandığından, uluslararası ölçekte işçi iktidarının kurulması da, “Dünya Sovyetler Cumhuriyeti”nin oluşumunda ifadesini bulacaktır. Böyle bir durum, dünya ölçeğinde kapitalizmin egemenliğine son verildiği bir durumdur.
Bir dünya devrimi karakterine sahip bulunan proletarya devriminin bu hedefe doğru ilerleyişi, tek tek ülkelerin, uluslararası kapitalizm zincirinden araya uzun fasılalar, tarihsel dönemler girerek kopartılışı biçiminde gerçekleşemez. Marx ve Engels, dünya devrimi sürecini, birbirini yakından izleyen ve birbirine sıkıca bağlı bir proleter devrimler dizisi olarak öngörmüşlerdir. Tarihsel deneyim, böyle bir ilerleyişin gerçekleşmediği koşullarda kalıcı bir zaferin olanaksızlığını sergileyerek, Marksizmin kurucularının öngörüsünü doğrulamıştır.
Dünya proleter devriminin ilerleyebilmesi ve işçi iktidarlarının yaşayabilmesi için, esas olarak ileri kapitalist ülkelerde peşpeşe kazanılan zaferlere ihtiyaç vardır. Bir ülkede işçi sınıfının iktidara gelmesi mümkün olsa bile, onun temel görevi, işçi sınıfının enternasyonalist devrimci güçlerinin yeni ve kalıcı bir atılımı için hazırlanmak olmalıdır. Marksizmin kurucuları, sosyalist devrimin politik başlangıcının, yani proletaryanın politik iktidarı fethedişinin belirli bir ülkede zafer kazanmasının olanaklılığını reddetmemişlerdi; fakat bu devrimin kapalı bir alan içinde (örneğin tek bir ülkede) yalıtılmış olarak uzun bir süre boyunca yaşayabileceğini de hiçbir biçimde öngörmemişlerdi.
İşçi iktidarının tarihsel görevi, siyasal iktidarı yitirmiş burjuvazinin iktisadi ayrıcalıklarına da son vermek, toplumsal dönüşümleri gerçekleştirerek kapitalizmi tasfiye etmek, insanın insanı sömürüsü olgusunu ortadan kaldırmak, sınıfsız topluma ulaşmaktır. Ulusal ölçekte iktidara gelen proletarya, bu doğrultuda toplumsal dönüşümleri başlatmakla yükümlüdür. Fakat kapitalizmin tasfiyesi, ulusal değil ancak uluslararası ölçekte başarılabilecek bir iş olduğundan, devrimci hedefleri ulusal ölçekle sınırlamak (tek ülkede sosyalizm gibi) gerici bir ütopyadır. Proletarya iktidarının tarihsel çıkarı ve zaferinin garantisi, dünya devriminin ilerletilmesinde, yani devrimin sürekliliğindedir. Başlamış olan bir toplumsal devrimi, ulusal ölçekte durdurmaya, dondurmaya, yerel sınırlara hapsetmeye çalışma eğilimi ise, küçük-burjuva devrimciliğinin karakteristik özelliğidir.
Demokratik küçük-burjuvazinin devrimi olabildiğince çabuk … sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkelerin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir. Bizim için sorun özel mülkiyetin herhangi bir değişikliğe uğratılması değil, olsa olsa yok edilmesidir; sınıf karşıtlıklarının üzerinin örtülmesi değil, sınıfların ortadan kaldırılmasıdır; mevcut toplumun iyileştirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulmasıdır.[2]
Sosyalist devrim ulusal sınırlar içinde başlar, fakat bu sınırlar içinde tamamlanamaz. Proleter devrimin, Sovyetler Birliği deneyiminin de gösterdiği gibi uzun bir süre için dahi olsa, ulusal sınırlar içinde kalması ancak geçici bir durum olabilir. Tecrit edilmiş bir proletarya diktatörlüğünde, ulaşılan başarıların yanı sıra kaçınılmaz olarak iç ve dış çelişkiler de gelişir. Tecrit edilmişlik durumunun devam etmesi halinde proleter devleti en sonunda bu çelişkilerin kurbanı olur. Buradan tek kurtuluş yolu gelişmiş ülkeler proletaryalarının iktidarı ellerine geçirmesidir. Bu açıdan bakıldığında ulusal devrim kendi kendine yeterli bir bütün değildir; o, uluslararası zincirin yalnızca bir halkasıdır. Geçici alçalış ve yükselişlerine rağmen uluslararası devrim sürekli bir süreç oluşturur.[4]
Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. Böylece sosyalist devrim, kelimenin daha yeni ve daha geniş bir anlamında da sürekli bir devrim haline gelir: sosyalist devrim, ancak yeni toplumun gezegenimizin tüm yüzeyinde en son zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır
... …
İktidara gelen her sınıf gibi proletarya da kendi öz sınıfsal çıkarını, toplumun genel çıkarı olarak ortaya koymak durumundadır. Fakat bu gerçeklik, işçi demokrasisi altında iki açıdan niteliksel bir farklılık taşıyacaktır. Birincisi, burjuvazinin özsel çıkarı insanlığın geleceğini tehdit eden kapitalist sömürü düzeninin devamı iken, işçi sınıfınınki, kapitalizmin tasfiyesi ve sınıfsız topluma geçiştir. İkincisi, toplumun sömüren ayrıcalıklı bir azınlığını oluşturan burjuvazi, kendi öz çıkarlarını (kapitalist sömürünün devamı) burjuva devlet örgütlenmesi ile topluma “ortak çıkar” olarak dayatırken, kelimenin gerçek anlamında bir dayatma söz konusudur. O nedenle, burjuva toplumsal örgütlenmesi, sömürülen çoğunluk açısından aldatıcı, sözde bir ortaklıktır. Burjuva diktatörlüğü, burjuva demokrasisi biçimi altında bile, işçi sınıfının, emekçilerin ezilmesinin, baskı altında tutulmasının aracıdır. Oysa proletarya diktatörlüğü altında, işçi sınıfının öz çıkarı ile, toplumun diğer emekçi kesimlerinin çıkarları arasında, burjuva toplumunda olduğu biçimde bir antagonizma söz konusu olmayacaktır. Bir işçi iktidarı, tarihsel olarak bu kesimlerin de sözcüsü olmak durumundadır.
Bu bağlamda, tarihin akışı içinde işçi sınıfının devrimine dek cereyan eden devrimlerin, içeriği itibarıyla bir “azınlık devrimi” olduğuna dikkat çeken Engels şöyle der:
Bütün devrimler, şimdiye kadar, belirli bir sınıfın egemenliğinin yerini, onun ayağını kaydıran başka bir sınıfın egemenliğinin alması ile sonuçlanmıştır; ama bütün egemen sınıflar, şimdiye kadar baskı altında tutulan halk kitlesine göre, küçük azınlıklar idiler. Böylelikledir ki egemen azınlık devriliyordu, başka bir azınlık onun yerine devlet dümenini eline geçiriyordu ve kamu kurumlarını kendi çıkarlarına göre değiştiriyordu. Ve, her seferinde, bu azınlık ekonomik gelişme durumunun iktidara elverişli, yetkili ve yetenekli kıldığı gruptu ve kesinlikle bunun için, yalnızca bunun içindir ki, altüst oluş sırasında, baskı altında tutulan çoğunluk, ya azınlıktan yana bu harekete katılıyordu ya da en azından sessiz sedasız onu kabul ediyordu. Ama her olayın somut içeriğini bir yana bırakırsak, bütün bu devrimlerin ortak biçimi, azınlık devrimi olmaları idi. Çoğunluk ise, devrimle işbirliği yaptığı zaman bile, bunu, ancak, –bilerek ya da bilmeyerek– bir azınlığın hizmetinde yapıyordu; ama bu yüzden ve daha önce çoğunluğun pasif ve dirençsiz tutumu nedeniyle de azınlığın bütün halkın temsilcisi olma gibi bir havası oluyordu.[6]
Ve nihayet, işçi sınıfının öncülüğünde sağlanabilecek olan büyük toplumsal dönüşüm imkânının tarihin gündemine girmesiyle birlikte ortaya çıkan niteliksel değişime değinerek devam eder Engels:
Baskınlar zamanı, bilinçsiz yığınların başında bilinçli bir küçük azınlık tarafından gerçekleştirilen devrimler zamanı geçti. Toplum düzenlenişinin tam bir dönüşümünün söz konusu olduğu yerde, yığınların kendilerinin de bunda işbirliği yapmaları, söz konusu olan şeyin ne olduğunu, varlarıyla yoklarıyla neyin içine girdiklerini önceden anlamış olmaları gerekir. İşte son elli yılın tarihinin bize öğrettikleri bunlardır. Ama yığınların yapılacak olanın ne olduğunu anlaması için, uzun, direşken bir çalışma zorunludur; ve işte şimdi bizim yaptığımız da bu çalışmadır ve biz, bunu, hasımlarımızı umutsuzluğa düşüren bir başarı ile yapıyoruz.[7]
O halde, gerek nüfusun çoğunluğunun proleterleştiği ileri kapitalist ülkelerde, gerekse proletaryanın kent ve kır yoksullarıyla birlikte nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu az ya da orta düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde, devrimci proletaryanın siyasal hedefi, gerçek bir işçi demokrasisinin kurulmasıdır. Bu tür ülkelerde çözüm bekleyen demokratik görevlerin, emperyalizm çağında, proletaryanın dışında şu ya da bu “demokratik iktidar” tarafından çözümlenmesinin olanaksız olduğu kanıtlanmış bir gerçekliktir.
Dolayısıyla günümüzde tüm kapitalist ülkelerde toplumsal devrimin ilerleyişi, bir işçi iktidarını kurmak üzere fiilen örgütlenmiş proletaryanın hegemonyası altında nüfusun ezilen çoğunluğunun birleşmesi halinde mümkün olabilir. Devrimin demokratik görevlerini gerçekleştirmek için, başlangıç olarak ayrı bir “demokratik devrimci” iktidar aşamasına (proletarya ile köylülüğün ya da genel olarak küçük-burjuvazinin “demokratik” diktatörlüğü) gerek duyulacağı biçimindeki aşamalı iktidar anlayışları, işçi sınıfının devrim stratejisini oluşturamaz. Bu türden aşamalı devrim stratejileri, teorik açıdan proletaryanın iktidar hedefini gölgeleyen, pratik açıdan ise devrimi ilerletme şansı olmayan stratejilerdir. Küçük-burjuva devrimci iktidarlar ya da proletarya hegemonyası altında gerçekleşmeyen sözde devrimci koalisyonlar, son tahlilde burjuva işbirliğiyle sonuçlanır. Tarihsel deneyimlerin kanıtladığı üzere, emperyalizm çağında demokratik dönüşümlerin de, kapitalizmi tasfiye edecek sosyalist dönüşümlerin de üstesinden gelebilecek devrim, proleter devrimdir. Devrimci proletaryanın iktidar hedefi, proletarya diktatörlüğünün, yani işçi demokrasisinin kurulmasıdır.
… …
Toplumun sınıflara bölünmesine son vererek, insanlığı nihayet esenliğe kavuşturacak bu devrimi gerçekleştirme potansiyeline sahip yegâne sınıf olan proletarya, siyasal iktidarı ele geçirdiğinde, üretim araçlarını kendi yarı-devletinin mülkiyeti altına sokacaktır. Ama proletarya bunu yapmakla, kendisi de dahil tüm sınıf yapılanmalarını, farklılıklarını ve karşıtlıklarını ortadan kaldırır. Böylece, bir zamanlar toplumun sınıflara bölünmesine bağlı olarak tarih sahnesine çıkmış bulunan devletin de ölüm çanları çalınır.
… …
Artık baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca; sınıf egemenliği ve bugüne kadarki üretim anarşisi üzerine kurulu bireysel varoluş mücadelesi, bunlardan doğan çatışma ve aşırılıklarla birlikte ortadan kalkar kalkmaz, baskı altına alınacak hiçbir şey kalmaz, özel bir baskı gücü, yani devlet zorunlu olmaktan çıkar. Devletin kendini gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak var ettiği ilk eylem –üretim araçlarına toplum adına el koyma–, aynı zamanda onun devlet olarak son bağımsız eylemidir. Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere müdahalesi, birbiri ardına tüm alanlarda gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden sönüp gider. Kişiler üzerinde yönetimin yerini, şeylerin yönetimi ve üretim süreçlerinin yönetimi alır. Devlet “ilga” edilmez, söner.[9]
… …
O halde, insanın insan üzerindeki sömürü ve baskısının ve buna bağlı olarak devlet olgusunun tarih sahnesine çıkışının anlaşılabilir nesnel bir temeli varsa, bu sömürü ve baskının ve devletin gereksiz bir duruma geleceği bir toplumsal durumun da anlaşılabilir ve mümkün nesnel bir temeli vardır. Üreticilerin özgür ve eşitlikçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyeceği toplum, yani sınıfsız toplum, üretici güçlerin bireysel varoluş kavgasının kaynağını kurutacak düzeye yükseltilmiş bolluğuna dayanacaktır. İşte insanlığın böyle bir duruma ilerlemesini mümkün kılacak atılım, proletaryanın dünya ölçeğindeki toplumsal devrimidir.
İşçi Devleti: Daha Baştan Sönmeye Yüz Tutmuş Bir Devlet
Proleter devrimin hedefleri açısından devlet sorununu yerli yerine oturtabilmek için öncelikle şu genel çerçeveyi göz önünde bulundurmak gerekiyor: Devrimci Marksizm proletaryanın nihai amacını, sınıfsız, devletsiz, özgür üreticiler toplumuna ulaşmak olarak ifade eder. Ama bu hedefe varabilmek için proletaryanın kapitalizmden komünizme geçiş dönemi boyunca bir devlete, fakat daha baştan sönmeye yüz tutmuş, yeni tipte bir devlete gereksinimi vardır. Bu nitelikler proletarya diktatörlüğünün olası biçimlerinden birini değil, bizzat onun özünü, varoluş koşulunu belirler. Bu bölümde, Marksizmin kurucularının ve Lenin’in bu konuda çizmiş oldukları genel çerçevenin temel yönleri üzerinde durmak gerekiyor.
Kendilerini “reel sosyalizm” olarak tanıtan bürokratik diktatörlüklerin peş peşe çöktüğü günümüz dünyasında, burjuvazinin ve küçük-burjuvazinin Marksizme yönelttikleri her türden ideolojik saldırılar karşısında, Marksizmin devrimci mevzilerinin savunulması gereği eski dönemlere oranla kat be kat artmış durumdadır. Burjuva ideolojisinin Marksizme açıktan açığa yönelttiği saldırılarından daha da tehlikeli olan durum, “bürokratizm eleştirisi” maskesinin ardına gizlenen sözde Marksist görünümlü ince, sinsi ideolojik kampanyalardır. Bu durumun tipik örneklerinden biri, bürokratik otoriteyi reddetmenin haklılığı ardına sığınarak, devrimci otorite gereksiniminin de inkâr edilmesidir. İşçi devriminin zorunlu bir unsurunu oluşturan devrimci otorite gereksiniminin, Marksist görünümlü siyasal akımlar tarafından bulanıklaştırılmaya çalışıldığı günümüzde, Engels’in konuya ilişkin şu önemli açılımını başa almakta yarar var:
Demek ki, otorite ilkesinden mutlak olarak kötü ve özerklik ilkesinden de mutlak olarak iyi bir şey diye söz etmek saçmadır. Otorite ve özerklik, kapsamları toplum gelişmesinin çeşitli evreleriyle birlikte değişen göreli şeylerdir. Eğer özerkçiler, gelecekteki toplumsal örgütlenmenin, otoriteyi, olsa olsa üretim koşullarının onu kaçınılmaz kılacağı sınırlar içersine hapsedeceğini söylemekle yetinselerdi, birbirimizi anlayabilirdik; ama onlar otoriteyi zorunlu kılan bütün olgulara gözlerini kapamışlar, hırsla sözcüğün kendisine saldırıyorlar.
Anti-otoriterciler niçin siyasal otoriteye, devlete karşı çıkmakla yetinmiyorlar? Siyasal devletin ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yok olacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal niteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistler paylaşmaktadırlar. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yok olmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiçbir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla –akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla– dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?[12]
Engels, Alman Sosyal Demokratlarının (1875 tarihli) Gotha Program Taslağını eleştirmek üzere Bebel’e yazdığı mektubunda ise küçük-burjuva sosyalizmi anlayışının uzantısı olan “özgür halkçı devlet” maskaralığına değinir. Komünistlerin, geleceğe yönelik olarak programlarında devletin sönümlenmesinden söz edecek yerde, “özgür halkçı devlet” gibi hedeflerden söz etmesi, hem anarşistlerin haklı tepkilerine neden olmaktadır, hem de özgürlük ve devlet gibi, yan yana gelmemesi gereken kavramların bir arada kullanılması, hedefleri bulandırmaktadır. Şöyle der Engels:
Devlet üzerine bu gibi gevezeliklere son vermek gerek, özellikle sözcüğün tam anlamıyla bir devlet olmamış olan Paris Komünü deneyiminden sonra. Daha Marx’ın Proudhon’a kitabından beri ve sonra da Komünist Parti Manifestosu’nda sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla devletin kendiliğinden dağıldığı ve yok olduğu açıkça söylenmiş olmasına karşın, anarşistler yeteri kadar halkçı devleti kafamıza çalmış durmuşlardır. Devlet, savaşımda, devrimde devrim düşmanlarını bastırmak için yararlanmak zorunda olduğumuz geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür halkçı bir devletten söz etmek saçmadır: proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını altetmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten söz edilmesi olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır. Onun için biz, devlet sözcüğünün yerine, her yerde, topluluk (Gemeinwesen) gibi, Fransızca komünün karşılığı olan mükemmel eski bir Alman sözcüğünün kullanılmasını önermekteyiz.[13]
Bu açılımlardan da anlaşılacağı gibi, işçi devletini tanımlamak için “sosyalist devlet” veya “sosyalist demokrasi” kavramlarını kullanmak (eğer her bir sözcüğün anlamı üzerinde titizlikle durulacak olursa), yerinde değildir. Çünkü “devlet-demokrasi” ile “sosyalizm”, gerçekte iki ayrı tarihsel dönemi ifade eden deyimlerdir. Oysaki bunlar, sosyalizmi hedefleyen proletaryanın iktidardaki konumunu adlandırması bakımından zaman zaman kullanılagelmiştir. Ancak yine de sözcükleri tam yerli yerinde kullanmak istersek, proletarya diktatörlüğü dönemine ilişkin doğru kavram, “işçi komünü (sovyeti)” veya “işçi demokrasisi” olmalıdır.
Marx ve Engels’in konuya dair kapsamlı çözümlemelerinin bazı önemli noktalarını Lenin’in yaklaşımları eşliğinde ele almak uygun olacaktır. Gotha Program Taslağının eleştirildiği iki metin[14] üzerinde durarak, proleter devrimiyle devlet sorununun ilişkisi açısından önemli sonuçlar çıkartır Lenin. Engels’in Bebel’e yazılmış mektubunda yer alan açıklamalardan hareketle, devrimci Marksistleri anarşistlerden ve oportünistlerden ayıran belli başlı özellikleri şöyle sıralar:
Anarşistlerden bizi ayıran şey, (a) devletin şu andaki kullanılışıdır vb. ve (b) proletaryanın devrimi sırasındaki kullanılışıdır (“proletarya diktatörlüğü”); bu şimdiden pratikte pek büyük önem taşıyan bir meseledir (işte Buharin’in unuttukları da bunlardır!)
Oportünistlerden bizi ayıran daha derin, “daha ömürlü” gerçeklerdir: (aa) devletin “geçici” niteliği, (bb) şu anda devlet üzerine “gevezeliğin” zararlılığı, (cc) proletarya diktatörlüğünün tamamen devletçi olmayan niteliği, (dd) devletle özgürlük arasındaki çelişki, (ee) devlet yerine “topluluk” fikrinin (programda kavram terimi kullanılmaktadır) daha tam ve doğru olduğu, (ff) militarizmin ve bürokratik mekanizmanın “yıkılması”dır.[15]
Lenin Gotha Programının eleştirisiyle ilgili olarak, Engels’in mektubuyla Marx’ın kenar notlarını karşılaştırdığında dikkatini çeken bir noktaya işaret eder. Engels devlet sözcüğü yerine komün sözcüğünü önerirken, yani devlet sözcüğünü kullanmaktan kaçınırken, Marx “komünist toplumda geleceğin devleti”nden söz edebilmektedir. Lenin, ilk bakışta çelişki gibi görünen bu açılım incelendiğinde Marx ve Engels’in aslında çelişmediğinin, Marx’ın yalnızca gelecekte ne olabileceğinin ipuçlarını yakalamak amacıyla, koşullu olarak devlet sözcüğünü kullanmış olduğunun anlaşılabileceğini belirtir. Marx söz konusu çaba içinde iki noktaya değinmiştir:
a) Geçiş döneminde, devletin, proletaryanın devrimci iktidarından başka bir şey olamayacağı,
b) Komünist toplumda devletin hangi şekli alacağı. Burada “devlet” sözcüğü devletin varlığını sürdüreceği anlamında değil, geleceğinin ne olacağı anlamında kullanılmaktadır.
Lenin devlet ve demokrasi olgusunun değişimini, başlıca üç tarihsel dönem itibarıyla (kapitalist toplum/ geçiş dönemi/ komünist toplum) ele almaktadır. Buna göre, geçiş dönemi, yani proletarya diktatörlüğü dönemi sona erip, komünist toplum dönemi yaşanmaya başlandığında, devletin ve dolayısıyla demokrasinin sönümlendiği bir özgürlük çağı açılmış olacaktır. Bu bağlamda Lenin’in, “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarının bazen birbirinin yerine kullanılmasının yanlışlığı üzerine düşmüş olduğu not da önemlidir:
Çoğunlukla “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarının aynı anlama geldikleri kabul edilir ve sık sık birinin yerine öteki kullanılır. (Başlarında Kautsky, Plehanov ve avenesi olmak üzere) vülger Marksistler de bu konuda aynen böyle düşünmektedirler. Gerçekte ise demokrasi özgürlükle bağdaşmaz. Gelişmenin diyalektiği (ileriye doğru seyri) şöyledir: mutlakiyetten burjuva demokrasisine; burjuva demokrasisinden proleter demokrasisine; proleter demokrasisinden demokrasisizliğe.[16]
Lenin burada “demokrasisizlik” kavramıyla, devletin sönümleneceği ve devletsiz toplumun, yani gerçek anlamda özgürlüğün yaşanacağı tarihsel dönemi anlatmaktadır. Bu açıklamaların eşliğinde hatırlanması gereken en önemli nokta ise, resmi Marksizmin, yani Stalinizmin devlet sorununda yarattığı muazzam tahribattır. Marksizmi revize ederek, devletli bir sosyalizm anlayışına dayanak oluşturacak resmi bir ideoloji yaratan Stalinizm, proleter devrimiyle başlayan farklı tarihsel dönemleri iç içe geçirmiştir. Stalinizm, komünizmin alt aşaması olan ve sınıfsız-devletsiz topluma işaret eden sosyalizm dönemiyle, proletarya diktatörlüğü dönemini özdeşleştirmiş, sorunu tam bir bulamaca çevirmiştir. Bunun sonucunda sosyalizm, sınıflı ve devletin varlığını sürdürdüğü bir dönem olarak kavranmaya başlanmış ve bu anlayış, zihinlerden kazınması oldukça zor bir biçimde Türkiye sosyalist hareketine de yerleşmiştir. Stalinist ideolojinin “teorik” açılımlarını Marksizm olarak algılayanlar, Lenin’e, onun ne dediğini kavramak temelinde değil, tersine onun düşünce ürünlerini Stalinizmin tahrifatlarıyla uyumlu hale getirmek üzere yaklaşmışlardır. Bu nedenle, Stalinist resmi ideolojinin yerleştirdiği kavramlardan kafalar arındırılmadıkça, Lenin’in çözümlemelerinin kavranılması olanaksızdır.
Lenin’in açıklamalarında, kapitalizmden komünizme geçiş, yani devrimci dönüşümler dönemi ile sınıfsız toplum dönemi arasındaki ayrım net biçimde vurgulanmaktadır. Buna göre geçiş dönemi, proletarya diktatörlüğüne dayanan sınıflı ve “devletli” bir dönemdir. Ancak, işçi sınıfının örgütlediği devlet, eskiye oranla artık bir “yarı devlet”, “daha baştan sönmeye yüz tutmuş bir devlet”tir. Komünist toplum ise, gerek alt gerekse üst aşaması itibarıyla sınıfsız ve devletsiz bir toplumdur. Bu ayrımları daha ayrıntılı şekilde görebilmek ve birkaç hususu netleştirebilmek için bir de Lenin’in, Marx’ın Gotha Programını eleştirdiği pasajlardan hareketle çıkardığı kimi sonuçlar üzerinde duralım.
Lenin, geçiş dönemiyle komünist toplumun alt ve üst evrelerini birbirinden ayırt edebilmek amacıyla aşağıdaki üçlü ayrımı yapar:
I- uzun süren doğum sancıları,
II- komünist toplumun ilk evresi,
III- komünist toplumun daha yüksek bir evresi[17]
Ve, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’ndeki satırlara dayanarak, komünist toplumun alt ve üst evreleri arasındaki ayrımı kendi sözleriyle şöyle ifade eder:
Alt (“birinci”) evre –tüketim eşyalarının bireylere onların topluma sağladıkları emek miktarına orantılı olarak dağıtılması. Dağıtımdaki eşitsizlik hâlâ hissedilir bir düzeydedir. “Burjuva hukukunun dar sınırları” henüz tamamen aşılmamıştır. Bu çok önemli!! Besbelli ki, (kısmen burjuva) hukuku varlığını sürdürdükçe, (kısmen-burjuva) devleti de tamamen ortadan kaybolmayacaktır. Burası çok önemli!!
“Üst” evre –”Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” Bu ne zaman mümkün olacaktır? (1) Kol ile kafa emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalktığı, (2) emeğin hayatın başlıca bir doğal zorunluluğu haline geldiği (NB: çalışma alışkanlığı, zorlama olmaksızın bir norm haline geliyor!!) (3) üretici güçlerin ileri derecede geliştiği bir aşamada. Besbelli ki devletin tamamen yok olup gitmesi ancak bu en yüksek aşamada mümkündür. Bu konu önemlidir.[18]
Daha önceki satırlarda Lenin, burjuva devletten niteliksel farkını belirtebilmek amacıyla, daha baştan sönmeye yüz tutmuş tipte bir devlet olan işçi devletini bir yarı devlet olarak tanımlamaktaydı. Bu tanımlama proletarya diktatörlüğü dönemine ilişkindir. Yukarda aktardığımız son satırlarda ise, komünist toplumun alt ve üst evrelerinin özelliklerini birbirinden ayırt edebilmek amacıyla bazı saptamalar yapmaktadır. Alt aşamada henüz burjuva hukukunun dar ufkunun tam olarak aşılamadığını belirtmek amacıyla “kısmen burjuva hukuk”, “kısmen burjuva devlet” tanımlamalarına başvurmaktadır. Hemen belirtelim ki, bu tanımlamalar proletarya diktatörlüğü dönemiyle karıştırılmamalıdır.
Lenin burada tıpkı Marx’ın yaptığı gibi, devlet olgusunun geleceğine ilişkin ipuçlarını aramaktadır. Gerçek yaşamda eşitsiz olan bireylere, komünizmin alt aşamasında “eşit emek miktarına göre eşit pay” verilmesinin, kelimenin gerçek anlamında “hak-hukuk” kavramları açısından nasıl ifade edilebileceğini sorgulamaktadır. Marx’ın da işaret ettiği üzere, bu durumun henüz “burjuva hukukun dar ufkunun” tamamen aşılamaması anlamına geleceğini belirtir. Gerçek eşitlikten söz edilebilmesi ve burjuva hukukunun dar ufkunun aşılabilmesi için, gerçek yaşamda eşitsiz durumda bulunan bireylere eşit olmayan payların dağıtılmasının, yani herkesten yeteneğine göre istenirken, herkese ihtiyacına göre verilebileceği bir bolluk düzeyine ulaşılmasının zorunlu olduğunu vurgular. İşte, “kısmen burjuva hukuk”, “kısmen burjuva devlet” kavramlarıyla ifade etmeye çalıştığı gerçeklik, henüz toplumun böyle bir bolluk durumuna ulaşamamış bulunacağı alt aşamanın görece “eşitsizlik” durumuyla ilgilidir. Bir başka deyişle Lenin, alt aşamada henüz burjuva hukukunun eşitlik anlayışının aşılamamış oluşunu, yani eşit çalışana eşit pay verilmesini, burjuva hukukunun kalıntılarının henüz tamamen ortadan kaldırılamamış olması vurgusuyla anlatmaktadır. Sonuç olarak onun “kısmen …” kavramıyla kastettiği budur ve hiçbir şekilde komünist toplumun alt aşamasının, yani sosyalizm döneminin devletli bir dönem olduğu, devletin ancak bundan sonra sönümlenmeye geçebileceği şeklinde yorumlanamaz.
Fakat öte yandan şunu da belirtmek gerekir ki, Lenin’in “kısmen burjuva hukuk” derken buna bir de “kısmen burjuva devlet” ibaresini eklemesi konuyu daha açık hale getirmemiş, tersine karıştırmıştır. Çünkü Marx burada hukuk kavramını kullanırken, bir burjuva hak anlayışı olan “eşdeğerlerin değişimi” ilkesinin henüz devam ettiğini belirtmekten öte bir amaç gütmemiştir. Kaldı ki Marx’ın bu hususu vurgulamasının nedeni, kendi döneminin küçük-burjuva sosyalistlerini, örneğin Lassalle’ın “eşitlik” anlayışını eleştirme ihtiyacıdır. Zira küçük-burjuvazinin arzuladığı nihai eşitlik hedefi, burjuva ideolojisinin egemenliği altında biçimlenmiş olan ve son tahlilde kapitalizmin sınırlarını aşmayan dar bir kapsama sahiptir. O nedenle de Marx, gerçek yaşamda var olan eşitsizlikleri hesaba katmayan bu küçük-burjuva eşitlik anlayışının sınırlılığına dikkat çekerek, bilimsel komünizmin eşitlik anlayışının, küçük-burjuvazininkinden farkını belirtmiştir. Fakat, önemli bir felsefi kavrayışa ilişkin Marx’ın bu açılımının, biçimsel anlamda bir hukuk düzenlemesine ya da devlet düzenine indirgenmesi tamamen yanlıştır. Zira, komünizmin ilk aşamasında “devlet” sorununun nasıl ele alınabileceği Marx ve Engels tarafından çok açık biçimde ortaya konulmuştur
Proletarya diktatörlüğü dönemi (geçiş dönemi) boyunca proletarya, tüm sınıflarla birlikte, kendisini de bir sınıf olarak ortadan kaldırma hedefine doğru ilerlemek zorundadır. Eğer proletarya bu tarihsel misyonunu başarıyla yerine getirebilirse, sınıfların ortadan kalktığı, sınıf savaşımının son bulduğu ve böylelikle proletarya diktatörlüğünün tarihsel misyonunun tamamlandığı yeni bir evreye ulaşacaktır. Bu evrede artık proletarya diktatörlüğü (devlet) öz işlevini (siyasal niteliğini) tamamen yitirir, gereksizleşir ve sönümlenir. Marx ve Engels’in dediği gibi:
Gelişimin akışı içersinde sınıf ayrımları kalktığında ve üretim tüm ulusun geniş bir birliğinin ellerinde yoğunlaştığında, kamu gücü siyasal niteliğini yitirecektir.…
Sınıflarıyla ve sınıf karşıtlıklarıyla birlikte eski burjuva toplumun yerini, kişinin özgür gelişiminin, herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birlik alacaktır.[19]
Bu moment, devletten devletsizliğe geçişin tamamlandığı ve yeni bir dönemin (komünizmin) başladığının ifadesidir. Marx’ın “komünizmin alt evresi” dediği, Engels ve Lenin’in sosyalizm diye adlandırdığı tarihsel evre budur işte. Sınıfların olmadığı, meta üretiminin ortadan kalktığı, devletin tamamen sönümlendiği, üretimin ve sosyal yaşamın tüm alanlarında özgür üreticiler topluluklarının doğrudan karar verdikleri ve uyguladıkları bir yaşam tarzı. Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde açımladığı komünizmin alt aşaması (sosyalizm), işte böyle bir tarihsel-toplumsal evreyi anlatır. Ve bu anlamda proletarya diktatörlüğü döneminden nitelikçe farklı, yeni bir tarihsel dönemin başlangıcıdır sosyalizm.
Geçiş döneminde devletin niteliğindeki değişimle birlikte demokrasinin uğradığı niteliksel değişikliği ise şöyle ifade eder Lenin:
Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürücüler için zor aracılığıyla baskı, yani demokrasinin dışına atılmak; kapitalizmden komünizme geçiş sırasında demokrasinin uğradığı değişiklik, işte böyle bir değişikliktir.[20]
sınıfın da dünya ölçeğinde düşünülmesini gerektirir. Tıpkı proletarya gibi.
O halde kapitalizmin egemenliği dünya ölçeğinde yıkılmadıkça, ulusal düzeyde iktidarı alan proletaryanın zaferi henüz nihai bir zafer sayılamaz. Bu koşullarda proletaryanın egemenliğini koruyabilmesi ulusal düzeyde bir sorun değildir, dünya devriminin ilerleyişine bağlıdır. Bu nedenle de geçiş dönemi dünya arenasında tamamlanabilir ve bu tarihsel döneme denk düşen proletarya diktatörlüğü gereksinimi, kapitalizm dünya ölçeğinde tasfiye edilinceye dek devam eder. Demek ki proletaryanın önce tüm toplumu proleterleştirmesi ve böylece hem diğer sınıfları, hem de bizzat kendini bir sınıf olarak ortadan kaldırması, yani toplumsal sınıfların tasfiyesi, dünya ölçeğindeki bir tarihsel dönemin (geçiş döneminin) sorunudur.
Proletarya diktatörlüğü döneminde, demokrasi toplumun engin çoğunluğu için bir gerçeklik olsa bile, henüz baskı altında tutulması, direnci kırılması gerekenler olduğu sürece “özgürlük”ten söz etmek doğru değildir. Proletarya diktatörlüğü döneminin artık tarihsel misyonunu tüketip, dünyada sınıfsız toplum düzeninin yaşanmasının olanaklı olacağı durumda ise, bu kez baskı altına alınması, direncinin kırılması gereken bir toplumsal sınıf kalmadığı için, devlet tamamen sönümlenecektir. İşte ancak o zaman özgürlükten söz etmek mümkün olacaktır. Ya da aynı şeyi demokrasi olgusu açısından ifade edecek olursak, gerçekten tam, gerçekten hiçbir istisna tanımayan bir demokrasinin gerçekleştiği ve böylece bir yönetim tarzı olarak tarihsel işlevini tüketmiş olan demokrasinin de sönümlendiği bir özgürlük toplumu içinde yaşanmaya başlanacaktır.
Marx’ın “geçiş dönemi” (proletarya diktatörlüğü dönemi) ifadesiyle, sınıfsız toplumun doğum sürecini kastetmiş olduğu gerçeğini çarpıtan Stalinizm, bu doğum sürecinin kendisini sınıfsız toplumun alt aşaması, yani sosyalizm dönemi olarak teorize etmiştir. Toplumsal düzenler açısından, yeni bir düzenin doğuşu uzun ve sancılı bir süreçtir. Hele ki sınıflı toplumlardan sınıfsız topluma geçişi düşünecek olursak, bunun kendinden önceki çağlara oranla ne denli muazzam bir tarihsel değişikliği içerdiği de açıktır. Böyle iken, Stalinizm bu devasa tarihsel sorunu, tek bir ülkede proletaryanın iktidarının kurulması ile tamamlanan ve siyasal devrimin hemen ertesinde sosyalizmin yaşanmaya başlandığı bir oldu-bitti gibi hafife indirgemiştir.
Sosyalizm açısından henüz daha doğum gerçekleşmemişken, bugüne dek yaşananların sosyalizmin pratiği açısından yargılanması, Stalinizmin yarattığı tahrifatın sonucudur. Kuşkusuz bu tahrifat, koca bir tarihsel konjonktüre damgasını vuran ve yıkıcı etkilerinin daha uzun bir süre hissedileceği sonuçlarıyla bir toplumsal karabasan düzeyindedir. Stalinist bürokratik egemenlik düşünsel dayanağını, bir zamanlar Marx’ın, Engels’in kıyasıya eleştirdiği Lassalcı küçük-burjuva sosyalizm anlayışında bulmuştur. Ulusal sınırlar içinde burjuva iktidarının yıkılması ve üretim araçlarının devletleştirilmesiyle yaşanmaya başlanan bir dönem, sosyalizm dönemi olarak ifade edilince, Marksizmin kurucularının ve Lenin’in “evrensel ölçekte uzun ve sancılı bir doğum dönemi” olarak betimledikleri geçiş dönemi, “tek ülkede geçiş” düzeyine indirgenmiş olmaktadır. Oysaki, sorunun püf noktası tam da burasıdır. Tek ülkede sosyalizmin olanaksızlığını sergileyen devrimci Marksizm, böylece kapitalizmden komünizme geçiş döneminin de ulusal sınırlılık içinde algılanamayacağını ortaya koymuş bulunmaktadır. Bir başka deyişle, tek tek ülkelerde kurulan birbirinden yalıtık proletarya iktidarlarıyla geçiş döneminin ulusal ölçekte tamamlanabileceğini düşünmek, tek ülkede sosyalizmin olanaklılığını iddia etmekle aynı şeydir.
Devrimci Marksizmin önderleri, insanlığın sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum düzeni yaratma uğrunda yürüteceği kavganın ne denli zor, uzun süreli ve kökten değişimi gerektiren bir içeriğe sahip olacağını her fırsatta vurguladılar. Küçük-burjuva ütopizminin, devasa tarihsel sorunları hafife indirgeyen mantalitesiyle arasına kesin bir sınır çizgisi çeken Marksizm, geleceğe yönelik öngörülerini bilimsel titizlik temeline oturttu. Kapitalist dünya sisteminin yıkılmasından sonra bile, insanlığın bu yıkılışın hemen akabinde, özlemini duyduğu sınıfsız toplum düzenini gelişmiş biçimiyle yaşayamayacağını açıklama gereği duydu.
Marx bu nedenle –ama sadece bu nedenle– komünist toplum düzenine ilişkin öngörülerini, onun alt ve üst aşamaları itibarıyla ifade etmeye çalıştı. Henüz uzun ve sancılı doğum sürecinin izlerini taşıyan, yani kapitalist toplumun içinden çıktığı biçimiyle bir komünist toplum olabilecek olan “alt aşama” ile, böyle bir dönemin yaşanması sayesinde, artık kendine özgü temeller üzerinde gelişecek “üst aşama”yı ayırt etti.
Ama asıl olarak komünist toplum, kendi gelişim sürecinin alt aşamalarından daha yüksek aşamalarına evrimsel yoldan ilerleme olanaklarına ve kapasitesine sahip bir sosyo-ekonomik formasyondur. Marx komünist toplumun temel özelliklerini ifade ederken, onun hem alt hem de üst evrelerini bütünsel bir süreç olarak ele almış ve bu tarihsel dönemi (komünizmi) sınıfsız, devletsiz ve meta ilişkisiz bir toplumsal yaşayış dönemi olarak nitelendirmiştir. Yine aynı şekilde komünizmin alt evresi (sosyalizm) ile üst evresi arasındaki farkı anlatırken, bunları iki ayrı niteliksel moment olarak değil, tek bir niteliğin (komünizmin) iki ayrı olgunluk düzeyi olarak anlatmıştır.
Paris Komünü Deneyimi
Marx, Fransa’da İç Savaş adlı yapıtında, Paris Komünü deneyiminin gerçek sırrını şöyle ortaya koyar:
Komünün gerçek sırrı şuydu: Komün esasen bir işçi sınıfı hükümeti, üreten sınıfın gasp eden sınıfa karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan nihayet keşfedilmiş siyasal biçim idi.[21]
Bu yapıta yazdığı 1891 tarihli giriş yazısında Engels ise, komün tipi iktidarın yalnızca geçmişe oranla değil, geleceğe yönelik olarak da taşıması gereken çok önemli bir özelliğe değinir. İşçi sınıfı iktidara geçtiğinde, sadece eski baskıcı devlet makinesini parçalamakla yetinmemeli, yeni efendilerin türemesine fırsat vermeyecek önlemleri de almalıdır.
Komün, işçi sınıfının iktidara gelir gelmez eski devlet aygıtıyla yönetmeye devam edemeyeceğini hemen kabul etmek zorunda kaldı; henüz yeni elde ettiği kendi egemenliğini yeniden yitirmemek için, bu işçi sınıfı, bir yandan o zamana değin kendisine karşı kullanılmış bulunan eski baskı aygıtını ortadan kaldırmalı ama, öte yandan, kendi vekil ve memurlarını her an ve istisnasız görevden alınabilir ilân ederek, onlara karşı da güvenlik önlemleri almalıydı.…
Başlangıçta toplumun hizmetkârları olan devlet ve devlet organlarının, toplumun efendileri durumuna dönüşmesini –ki önceki bütün devletlerde görülen kaçınılmaz bir dönüşümdür– önlemek için, Komün, iki şaşmaz araç kullandı. İlkin, yönetim, adalet ve öğretim işlerindeki bütün görev mevkilerini, ilgili herkesin genel oyuna dayalı olarak seçime, ve bu aynı seçmenlerin her an azletme hakkına tâbi kıldı. Ve, ikinci olarak, en aşağısından en yükseğine, bütün memurlara, yalnızca öbür işçilerin aldıkları kadar ücret ödendi. … Böylece, temsil organlarına gönderilen delegeler için, ayrıca ilâve edilmiş bağlayıcı talimatlar dışında, mevki ve ikbal avcılığına karşı etkili bir engel konmuş oluyordu.[22]
Tarihsel açıdan bir işçi devletinin ilk deneyimini oluşturan Paris Komünü neydi? İçeriği bakımından, burjuva demokratik cumhuriyetteki parlamentarizmden farklı olan, üstün olan yönü neydi? Marx’tan okuyalım:
Komün, şehrin çeşitli semtlerinden genel oyla seçilmiş, sorumlu ve her an görevden geri alınabilir belediye meclisi üyelerinden oluşuyordu. Komün üyelerinin çoğu doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının ünlü temsilcilerinden oluşuyordu. Komün parlamenter bir organ değil, ama aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir organ olacaktı.[23]
Marx’ın Paris Komünü deneyimine dayanan açılımlarının ışığında, bir işçi iktidarının, bürokratik-askeri eski devlet makinesini parçalamak ve bürokrasisiz-sürekli ordusuz yeni tipten bir devleti kurmak için alması gereken önlemleri şöyle sıralayabiliriz:
• Sürekli ordunun kaldırılması ve yerini silahlanmış halkın alması.
• Polisin siyasal niteliklerinden derhal arındırılması ve komünün sorumlu ve her an görevden geri alınabilir bir aleti durumuna dönüştürülmesi.
• Her çeşit kamu görevinin işçi ücretleri karşılığı görülmesi.
• Yüksek devlet görevlilerinin kullanma hakları ve temsil ödeneklerinin, bu yüksek görev kadrolarının kendisi ile birlikte ortadan kaldırılması.
• Kamu hizmetlerinin, merkezi hükümet tarafından korunan kimselerin özel mülkiyeti olmaktan çıkarılması.
• Sadece belediye yönetiminin değil, o güne değin devlet tarafından yürütülmüş bulunan tüm girişkenliğin komünün ellerine verilmesi.
• Burjuva devletin manevi baskı aletleri olan din adamlarının nüfuzlu durumuna son verilmesi. Dinin devlet işlerinden tamamen ayrılması ve kendi cemaat gelirleriyle yaşamaya terk edilmesi.
• Öğretim kurumlarının tümünün parasız olarak halka açılması, dini kurumlarla devletin her türlü karışmasından kurtarılması. Bilimin devlet iktidarının vurmuş olduğu zincirlerinden kurtarılması.
• Eski adalet mekanizmasının kırılması. Yüksek adalet görevlileri ve yargıçların da öbür kamu görevlileri gibi seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olmaları.
• Eski merkezi hükümetin yerini, en küçük yerleşim birimlerinde bile, “üreticilerin öz hükümeti”nin alması.
• En küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçim alması ve kırsal bölgelerde sürekli ordunun, hizmet zamanı çok kısa bir halk milisi ile değiştirilmesi.
• Her ilin kırsal komünlerinin ortak işlerini ilin yönetim merkezindeki bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetmesi.
• İl meclislerinin, merkezdeki ulusal yetkililer kuruluna milletvekilleri göndermeleri.
• Delegelerin her an görevden geri alınabilmeleri, seçmenlerin kesin talimatına bağlı olmaları, ortalama işçi ücretlerini aşmayan aylıklar.
• Merkezi hükümetin devredilebilir görevlerinin komünlere aktarılmasından sonra yine de merkezi bir hükümetin sorumluluğunda kalacak olan önemli görevlerin, komünsel yani sıkı sıkıya sorumlu görevliler tarafından yürütülmesi.
• Komün tipi örgütlenme asla küçük devletler federasyonu biçiminde düşünülemez. Tersine, mümkün olan en geniş uluslar birliği temelinde bir siyasal merkezileşmeyi hedeflemelidir.
• Komün belediyesel özgürlüğü içerir fakat bir belediye rejimi değildir. Yani, komün tipi iktidarın özelliği, siyasal merkezileşmeye karşıt bir yerel yönetimcilik, otonomculuk değildir. Üreticilerin kendi öz örgütlülüklerine dayanan, üretim ve yaşam birimlerindeki en geniş inisiyatiflerini içeren merkezi siyasal birliğinin oluşturulmasını amaçlar.
• Genel oy hakkı, burjuva parlamentarizminden özünde farklı olmak üzere ama mutlaka işletilmelidir. Bu siyasal mekanizma, burjuva parlamentarizminde olduğu gibi A ya da B partisini iktidara getirmek üzere değil, komünler biçiminde örgütlü proletaryanın ve diğer emekçilerin diledikleri, beğendikleri temsilcilerini özgürce belirlemelerine hizmet edecektir. Yani kim seçilirse seçilsin, iktidar komünlerde olacaktır. Bu nedenle işçi demokrasisinin, burjuva demokrasisinden kat be kat demokratik karakteri (en geniş demokratik hak ve özgürlükler, işçi devletinin anayasasına uymak koşuluyla her partiye serbestçe örgütlenme, çalışma, seçimlere katılma hakkı vb.), komünler iktidarını pekiştirmeye hizmet edecektir. Marx’ın dediği gibi:
Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir halkı parlamentoda yönetici sınıfın hangi üyesinin kötü temsil edeceğini tayin etmek yerine, komünler biçiminde örgütlenmiş halka hizmet edecekti; tıpkı bireysel seçim hakkının kendi işi için işçi ve idareci arayan herhangi bir işverene hizmet etmesi gibi.[24]
“Öte yandan komün anlayışına hiçbir şey, genel oy hakkı yerine hiyerarşik bir görevlendirme geçirmekten daha yabancı olamaz”[25] diyen Marx’ın “genel oy” hakkındaki bu vurgusu, bir işçi devletinin olmazsa olmaz koşuluna dikkat çekmekteydi. Yani Stalinist anlayışın yerleştirdiği “bürokratik atama” mekanizmasının tam tersine, emekçi halk, komünler içinde örgütlenmiş kadın ve erkek tüm üreticiler genel oy hakkına sahip olmalıydılar.
Parlamentarizmden kurtulmanın yolu nedir? Marx’ın Paris Komününü inceleyerek çıkardığı dersleri hatırlatan Lenin; Komün “temsili kurumları ve seçim ilkesini yıkmaya değil, laf değirmenleri olan bu temsili kurumları «hareketli kurumlar» durumuna dönüştürmeye dayanır” demekte ve şöyle devam etmekteydi:
Burjuva toplumun satılık ve çürük parlamentarizminin yerine Komün, düşünce ve tartışma özgürlüğünün bir aldatmaca biçiminde yozlaşmadığı kurumlar koyar, çünkü parlamenterler kendileri çalışmak, yasaları kendileri uygulamak, uygulama sonucu ortaya çıkan şeyi kendileri denetlemek, seçmenlerine karşı doğrudan sorumlu olmak zorundadırlar. Temsili kurumlar kalır, fakat özel bir sistem olarak, yasama ve yürütme faaliyetinin ayrılması olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı bir konum olarak parlamentarizm burada yoktur. Temsili kurumlar olmadan bir demokrasiyi düşünemeyiz; eğer burjuva toplumun eleştirisi bizim için boş bir laf olmayacaksa, burjuvazinin egemenliğini devirme çabası … işçi oylarını kapmak için bir “seçim vaadi” değil de içten ve ciddi olacaksa, demokrasiyi parlamentarizm olmadan düşünebiliriz ve düşünmek zorundayız.[26]
Komün tipi devletin daha baştan sönmeye yüz tutmuş niteliğini ve sönmeye yazgılı geleceğini, Paris Komünü deneyimi temelinde bir kez daha vurgulamaktaydı Lenin:
Komün, artık nüfusun çoğunluğunu değil, bir azınlığı (sömürücüleri) ezmesi gerektiği ölçüde, devlet olmaktan çıkıyordu; burjuva devlet makinesini kırmıştı; özel bir baskı gücü yerine, sahneye halk kalabalığının kendisi giriyordu. Bütün bunlar, sözcüğün gerçek anlamında devlete aykırı şeylerdir. Ve eğer komün devam etseydi, Komün içinde varlığını sürdürmekte olan devlet kalıntıları kendiliklerinden “sönerlerdi”; Komün, kurumlarını “kaldırma” gereksinimini duymazdı: Bu kurumlar, artık yapacak hiçbir şeyleri kalmadığı ölçüde, işlemez olurlardı.[27]
Komün deneyimi, demokratik merkeziyetçilikle en geniş yerel yönetsel özerkliğin birbirini dışlamadığını, komünün siyasal merkeziyetçiliğinin en geniş yerel özerklik üzerinde yükseldiğini ve bizzat bunu mümkün kıldığını ortaya koymaktadır. Lenin’in dikkat çektiği gibi, “Engels bakımından, merkeziyetçilik, «komünler» ve bölgelerin devlet birliğini tamamen kendi istekleriyle savunmaları koşuluyla, her tür bürokratizm ve her tür yukardan «buyurma»yı söz götürmez biçimde ortadan kaldıran geniş bir yerel yönetsel özerkliği hiç mi hiç dıştalamaz.”[28]
Ve Lenin Engels’ten şu satırları aktarır: “İl, ilçe ve bucaklarda genel oyla seçilmiş memurlar aracılığıyla, tam özerk yönetim. Devlet tarafından atanmış bütün yerel ve bölgesel otoritelerin ortadan kaldırılması.”[29] Öte yandan, emekçi kitleler devlet yönetimini aşağıdan yukarıya kendi öz-örgütlenmeleri ve fiili atılımları temelinde inşa etmeye girişmedikçe, devrimin zaferinden söz edilemeyeceğini belirten Lenin’in sözleri, onun bürokratizm ile kökten uyuşmazlığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır:
Yalnızca demokratik temsile değil, bütün devlet yönetiminin kitlelerin kendileri tarafından aşağıdan yukarıya inşa edilmesine, kitlelerin hayatın bütün adımlarına etkin biçimde katılmalarına, yönetimde aktif olarak rol almalarına ihtiyacımız var. Eski baskı aygıtlarının, polisin, bürokrasinin, sürekli ordunun yerine halkın evrensel silahlandırılması, gerçekten evrensel bir milisin geçirilmesi … ülkenin sosyalizme doğru sağlam, sistemli ve kararlı adımlarla ilerlemesini sağlayan, sosyalizmi tepeden “indirerek” değil, proleter ve yarı-proleterlerin büyük kitlesini devlet yönetimi sanatına, tüm devlet iktidarının kullanımına yükselterek bunu sağlayan yegâne yoldur … İşçi yoldaşlar! … Demokrasi yöntemlerini fiili pratik yoluyla hemen şimdi, kendi başınıza aşağıdan yukarıya doğru öğrenin –kitleleri yönetime etkin, doğrudan ve evrensel olarak katılmaları için harekete geçirin– yalnızca bu, devrimin tam zaferini, kesin, amaçlı ve sistemli ilerlemesini sağlayacaktır.[30]
Marksizmin Tanımladığı İşçi Devleti Bürokrasisiz Bir Devlettir
Sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki egemenliğine dayanan burjuva devlet, bu özelliği nedeniyle, devlet işlerinin organizasyonunda pahalı ve karmaşık bir aygıtın varlığını zorunlu kılar. Burjuva devlet, kamu işlerinin yürütümünde uzmanlaşmış, uzmanlığı süreklilik arz eden ve burjuva arpalıklardan beslenen ayrıcalıklı bir bürokratlar güruhunu içerir. Kamu işlerinin yürütümü, burjuva düzenin çıkarlarını kollayan, yukardan aşağıya hiyerarşik bir piramit biçiminde örgütlenmiş daimi bürokratik kurumlara (devlet aygıtlarına) aittir. Kısacası, kapitalist toplumda devlet, bürokratik aygıtlardan oluşan bir devlettir.
Oysa işçi devletinde, kamu işlerinin organizasyonu ve yürütümü kökten farklı olmak durumundadır. Bu tarihsel farklılığın en ayırt edici göstergesi, işçi devletinin bürokrasisiz bir devlet olması, yani işçi sınıfının kendisini doğrudan demokrasi olarak örgütlemesidir. Bu özellik, işçi devletinin ana karakteristiği, olmazsa olmaz koşuludur; Marx’ın Paris Komünü deneyiminden hareketle sıraladığı önlemler, yalnızca eski bürokratik-askeri devlet aygıtını yıkmaya değil, yıkılanın yerine “eski çirkefe dönüşü engelleyecek” bir aygıtın geçirilebilmesine yöneliktir.
Marx, devrimi gerçekleştiren proletaryanın kendi içinde bürokratik-hiyerarşik tarzda bir bölünmenin doğmaması ve proletaryanın bu kez de kendi içinden çıkardığı “yeni efendiler”in yönetimi altına girerek iktidarı yitirmemesi için, Paris Komünü tipinde önlemleri zorunlu görmektedir. Bir işçi devleti, işçi devleti olabilmek ve öyle kalabilmek için, bürokrasisiz, sürekli ordusuz, “daha baştan sönmeye yüz tutmuş bir devlet”, yani komün tipi bir “devlet” olmak zorundadır.
Kapitalizmden devralınan sınıflı toplum yapısını, sınıfsız topluma doğru kökten toplumsal dönüşüme uğratacak olan proletarya diktatörlüğü döneminde yöneten-yönetilen sınıf ayrımı ortadan kalkmış mı olacaktır? Kuşkusuz hayır. Çünkü proleter devrimi ile işçi sınıfının iktidara gelmesi, burjuva devletin parçalanması, burjuvazinin yöneten sınıf olma konumuna son verirken, işçi sınıfını toplumsal konumlanmada “yöneten” sınıf pozisyonuna yükseltir. Geçiş dönemi, kapitalizmi dünya ölçeğinde tasfiye göreviyle yükümlü keskin bir sınıf savaşımı dönemidir. Buna bağlı olarak, proletarya diktatörlüğü tipinde bir devlete duyulan mutlak gereksinim, yöneten-yönetilen sınıf ayrımının ortadan kalkmadığını, fakat proletaryanın yöneten sınıf konumuna yükselmesiyle, bu ayrımın niteliksel bir değişime uğradığını gösterir.
Öte yandan, işçi sınıfı ancak Paris Komünü önlemlerindeki öze uygun bir iktidar yapılanmasını sağlayabilirse yönetici sınıf olma konumunu sürdürebilir. Pratikte bunun mümkün olabilmesinin, sadece insanların istemine bağlı olmayan ve proleter devrimin bir dünya devrimi oluşuyla derinden bağlı koşulları vardır. Örneğin, devrimin geri ülkelerde tecrit olmaması ve dünya kapitalist sisteminin egemenliğine esaslı darbeler indirerek ilerlemesi gerekli bir koşuldur. Aksi halde, geri bir ekonomik ve kültürel temel üzerinde yalnızca üretim araçlarının devletleştirilmesiyle, proletaryanın dünya burjuvazisine karşı koyabilecek bir egemen güç konumuna yükselebilmesi olanaklı değildir.
İşçi devletinde de bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceği savı, doğru bir sav mıdır?
Toplumsal yaşamda kafa-kol emeği arasındaki ayrım varlığını sürdürdükçe, bu ayrım egemen sınıf içinde de zihinsel iş-maddi iş arasındaki bölünme biçiminde yansımasını bulur. Fakat bu durum, özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlarda mülk sahiplerini egemen bir sınıf olmaktan çıkarmaz; onun toplumsal konumlanmada yönetici sınıf olma pozisyonunu değişikliğe uğratmaz. Marx ve Engels bu konuya şöyle değinirler:
İşbölümü, egemen sınıf içinde de, zihinsel iş ile maddi iş arasındaki bölünme biçiminde kendini gösterir, öyle ki, bu aynı sınıfın içerisinde iki ayrı bireyler kategorisi olacaktır.…
Bu sınıfın içerisindeki bu bölünme, hatta, mevcut bu iki kesimin belli bir karşıtlığıyla ve belli bir düşmanlığıyla sonuçlanabilir. Ama, bu sınıfın bütünüyle tehdit altında bulunduğu bir çatışma çıkageldi mi, bu karşıtlık kendiliğinden düşerken, egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olmayacağı, bu fikirlerin bu sınıfın iktidarından ayrı bir iktidara sahip olacakları kuruntusunun da uçup gittiği görülür.[31]
Kapitalist toplumda egemen sınıf olan burjuvazinin içinde, maddi iş-zihinsel iş ayrımı temelinde, devlet yönetimi işinde uzmanlaşmış bir üst yönetici kesim yer alır. Burjuva ideologları, politikacıları, yazarları, sivil-asker yüksek devlet yöneticileri, yüksek düzeyde uzmanlar, idareciler vb. gibi, burjuva devletinin varlığını şu ya da bu politikalarla sürdürmeye kafa yoran burjuva kesimle, bizzat kapitalist ekonomik işleyişin sürdürülmesini sağlayan burjuva kesim birbirinden ayırt edilebilir. Kısacası, modern kapitalist toplumda devlet işleri, burjuva sınıfının tümü tarafından ve doğrudan değil, bu alanda uzmanlaşmış pahalı ve kompleks bir bürokratik örgütlenme temelinde yürütülür.
Bazı Marksistler buradan hareketle, işçi devletinin de modern çağa ilişkin bir devlet olması nedeniyle devlet işlerinin yürütümünde bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceğini ve bu nedenle istense de bürokrasinin ortadan kaldırılamayacağını ileri sürüyorlar.
Oysa böyle bir sav, Marksizmin işçi devleti konusundaki kavrayışıyla çelişmektedir. Bu yanlış kavrayışın kaynağında ise, bürokrasi olgusunun yanlış yorumlanması yatmaktadır. Burada, seçilmiş kamu görevlisi çalıştırma gereksinimi ile, bir örgütlenme tarzı olan bürokrasi birbirine karıştırılmaktadır. Kamu işlerinin yürütümünde memur, uzman vb. çalıştırılması ile, kamu işlerinin yürütümünün yukarıdan aşağıya hiyerarşik otoriteye dayanan piramit biçiminde örgütlenmesini anlatan bürokrasi kavramı aynı şey değildir. Marksizmin, “bürokrasinin kaldırılması”, “bürokrasisiz bir devlet” kavramıyla kastettiği şey, görevli ve uzman gereksiniminin son bulması değil, kamu işlerinin bürokratik tarzda örgütlenmesine son verilmesidir.
O nedenle, sınıf ayrımı devam ettiği sürece, görevli memur, uzman gereksiniminin devam edeceği doğrudur; ama bundan, kafa-kol emeği ayrımı ortadan kaldırılıncaya dek bürokrasinin (yani bürokratik tarzda örgütlenmenin) devam edeceği sonucuna varmak, işçi sınıfının hiçbir zaman egemen olamayacağını, yönetemeyeceğini ve memurları, uzmanları kendi yönetimi altına alamayacağını, kısacası, bürokratik olmayan bir tarzda örgütlenmeyi başaramayacağını iddia etmek anlamına gelir.
Proletarya diktatörlüğü döneminde, kaynağını kafa-kol emeği arasındaki ayrımın devam etmesinden alan ve işçi sınıfı içinde maddi iş-zihinsel iş ayrımı biçiminde vücut bulan bir durum henüz nesnel olarak varlığını sürdürüyor olsa da, önemli olan bu durum nedeniyle işçi sınıfının egemenliğini yitirmeyeceği tipten bir devletin var edilebilmesidir. Burada kilit sorun zaten devlet sorunudur. Çünkü özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumda, egemen sınıf içindeki maddi iş-zihinsel iş ayrımı, aynı sınıf içindeki iki ayrı kesim arasında çatışmalara yol açsa da, son tahlilde egemen olan kesim, üretim araçlarının mülkiyetini tekelinde tutan, yani ekonomik açıdan egemen olan kesimdir. Bu nedenle de, kapitalist toplumda burjuva devletin, devlet işlerinin yürütümünde ihtisaslaşmış bürokrasiye, bürokratik bir aygıta dayanması, burjuvazinin egemen ve yönetici sınıf konumunu değişikliğe uğratmaz.
Oysaki devlet mülkiyetine dayanan proletarya diktatörlüğü döneminde devlet, bir yarı-devlet, bürokrasisiz bir devlet olmak zorundadır. Eğer ki, pratikte bu zorunluluk yerine getirilememiş ve ortaya bürokrasili bir devlet çıkmış ise, bu koşul altında mülkiyet devlete, devlet de bürokrasiye ait olacaktır. Böylece, devlet mülkiyeti üzerinde tasarruf hakkını elinde tutan bürokrasi, tüm üretimin yönetimini de eline alacağı için, iktisaden de egemen konumda olacaktır. O takdirde işçi sınıfı egemenliğini yitirecek, bürokrasi ise egemen sınıf, yönetici sınıf konumuna yükselecektir.
O halde, proletarya diktatörlüğü döneminde de bürokrasiye gereksinimin devam edeceğini iddia etmek, işçi devletinin burjuva devletinden farklı tipte örgütlenmiş bir devlet olması gereğinden hiçbir şey anlamamak demektir. Modern toplumsal yaşamın örgütlendirilmesinde devletten söz ettiğimiz sürece, bürokrasinin varlığını da kabul etmek zorunda olacağımız savı, devrimci Marksizmin işçi devleti konusundaki perspektifinin “hoş bir hayal”den ibaret olduğunu söylemekle aynı kapıya çıkar. Bu tarz bir mantalite son tahlilde, Marksizmin öngördüğü tipte bir işçi devletinin olanaksızlığı, devrimlerin eninde sonunda bürokratik bir diktatörlüğün kurulması ile sonuçlanacağı şeklindeki bir düşünceye varır
Proletarya diktatörlüğünün, yani geçiş döneminin özelliği, proletaryanın hem üreten hem de yöneten bir sınıf olarak bu iki kategori arasındaki ayrımı ortadan kaldırmasıdır. Bunun başarılması, toplumda kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kaldırılacağı koşulların yaratılmasına doğru atılmış tarihsel bir adım demektir. Çünkü tarihte bu ayrım temelinde gerçekleşen toplumsal işbölümü, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrışmasının nedeni olmuştu. Öte yandan, üreten-yöneten sınıf ayrımının son bulması ile, kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kalkması arasında tarihsel hareket açısından bir bağıntı olsa da, bunlar özdeş sorunlar değildir. Bu nedenle de farklı tarihsel dönemler itibarıyla çözümlenebilirler.
Kısaca belirtmek gerekirse, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrımına son verilmesi, proletarya diktatörlüğünün, yani kapitalizmden komünizme geçiş döneminin sorunudur. Kafa-kol emeği arasındaki işlevsel ayrımın tamamen ortadan kalkması ise, özgür üreticilerin işbölümüne kölece bağımlılıktan kendilerini bütünüyle kurtarabilecekleri bir tarihsel dönemin, yani komünist toplumun sorunudur.
İşçi devletinin yapılanması, devletin burjuva toplumundaki örgütlenişini kökten değiştirmeye, kamu işlerinin olabildiğince yerel sovyetlere devredilip, mümkün olan en ucuz ve en sıradan işlere dönüştürülmesi prensibine dayanır. Bunun yanı sıra, yine de uzmanlık gerektiren bazı işler varlığını sürdürecektir. Ancak, işçi iktidarının esprisi, bu işlerin hiçbir ayrıcalık ve işçi sınıfı üzerinde “efendilik” yaratmaksızın, işçi seçmenlere karşı sıkı sıkıya sorumlu, her an azledilebilir, değiştirilebilir görevliler tarafından yürütümüne dayanır. Eğer proleter devrimin geri bir ülkeye hapsolması durumunda bu hedefleri yaşama geçirebilecek yeterli ekonomik ve kültürel birikimin olmadığından söz ediliyorsa, o takdirde zaten işçi devletinin yaşayabileceği koşulların henüz gerçekleşmediği ifade ediliyor demektir.
Kısacası, işçi devleti burjuva devlet gibi bürokratik tarzda örgütlenemez; örgütlenirse o işçi devleti olamaz. Diğer yandan, egemen proletaryanın kendi işlerinin yürütümü için “kapitalist bir işveren gibi” uzman ve memur çalıştırması, bunları denetlemesi mümkün olduğu sürece ayrıcalıklı bir bürokrasinin ya da yönetici bir elitin doğmasına neden olamaz. İşçi devletindeki demokratik merkeziyetçiliğin ayırt edici yönü, bürokratik bir örgütlenmeye karşıt oluşudur.
Marx Paris Komünü için, “ücretli emeğin kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayacak nihayet bulunmuş siyasal biçim” demişti. Komün tipi devlet, işçi devletinin ayırt edici özüdür. Ulusal düzeyde farklı konseyleşme biçimleri olsa da, bunlar değişik isimler taşısa da, işçi devleti bir komünler ya da 1917 Ekim Devrimi ile bulunmuş son şekli ile ifade edecek olursak, sovyetler demokrasisidir. O, mülksüz yığınlar açısından artık baskı ve dayatmanın değil, gerçek bir demokrasinin olmasıyla ayırt edilebilir.
Burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasındaki ayrım asıl olarak şu özde beliriyor: Burjuva devlet yani burjuvazinin diktatörlüğü, en demokratik biçim altında bile, ekonomik özü itibarıyla ancak sömürücü azınlık için demokratik, sömürülen çoğunluk açısından diktatoryal bir devlettir. Proletarya devleti yani proletarya diktatörlüğü ise, sınıf savaşımının çetin koşulları nedeniyle burjuva güçlere yönelik açık baskıya başvurmak zorunda kaldığında bile (iç savaş dönemi vb.), sömürücü azınlık için diktatoryal, emekçi çoğunluk için demokratik bir devlet olmak zorundadır.
... …
Bu nedenle, işçi demokrasisinin “mazur görülebilir nedenlerle uygulanamadığı” bir işçi devleti kategorisi icat etmek, işçi devleti hedefinden verilmiş bağışlanmaz bir ödün olacaktır. İç savaş, dış tehdit vb. nedeniyle demokratik özü boşaltılmış biçimde de olsa, proletarya diktatörlüğünün yine de yaşamaya devam edebileceğini ileri süren bir anlayış, proletarya diktatörlüğü ereği yerine, bürokratik diktatörlük gerçeğini ikame eder
Sovyetler biçiminde örgütlenmiş proletaryanın, hareketli bir temsil sistemini de içeren doğrudan demokrasisi, işçi devletinin olmazsa olmaz koşuludur. İşçi demokrasisi, proletarya diktatörlüğünün biçimlerinden biri değil, ta kendisidir. Bu noktada burjuva devlet yapılanmasından benzetmeler yaparak sonuçlara varmak çok yanlış olur. Sömürücü bir azınlığa dayanan burjuva diktatörlüğünde, burjuva demokrasisi, diktatörlüğün sömürülen kitleler üzerindeki biçimlerinden yalnızca birisidir; burjuvazi iktidarını, parlamenter demokrasi ile hiçbir ilgisi olmayan çıplak diktatörlük ile de yönetebilir. Fakat proletaryanın iktidarda olduğu durumda, işçi sınıfı ve mülksüzler açısından (biçime bağlı olmaksızın) özü itibarıyla gerçek bir demokrasi dönemi açılmıştır; artık onların tepelerine binecek sömürücü, baskıcı diktatoryal bir egemenlik odağı kalmamıştır. İşte proletarya devrimi, demokrasi ve diktatörlük ilişkisinde bu niteliksel değişimi yaratır. Eğer pratikte bazı tarihsel koşullar, olması gerekene oranla muazzam çarpıklıkları ortaya çıkartmışsa, bu durum proletarya diktatörlüğünün biçimine ilişkin bir sorun değil, öze ilişkin bir sorundur. Böyle bir durum, bazı zorunluluklar nedeniyle, proletarya diktatörlüğünün belirli bir tarihsel kesitte işçi demokrasisi olmadan da yaşayabileceğinin değil, tam tersine, bu çarpıklıkları yaratan koşullar ortadan kalkmadıkça proletarya diktatörlüğünün yaşayamayacağının işaretidir.
Proletarya diktatörlüğü, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçiler açısından, devletin kapsamındaki bir daralma (devletten devletsizliğe geçiş devleti, bu anlamda artık bir yarı devlet) ile demokrasinin kapsamındaki muazzam bir genişlemenin (hemen hemen tam demokrasi) diyalektik bütünlüğüdür. Bu bütünlüğün demokrasi yönünü çekip aldınız mı –insan düşüncesinde böyle bir tasarım mümkün görünse bile– geriye kalan, bir yönü aksayan, eksik-topal bir proletarya diktatörlüğü olamaz. Bu durumda ortaya, aslında proletarya diktatörlüğü olmayan, bürokratik diktatörlük niteliğindeki bir toplumsal fenomen çıkar
… …
Sonuç olarak, Marx ve Engels açısından “proletarya diktatörlüğü” istemi, işçi sınıfının politik iktidarı fethetmesi, kendini egemen sınıf konumuna yükseltmesi, yani işçi demokrasisini tesis etmesi anlamına geliyordu.
Fakat, Marx’ı ve Engels’i yanlış anlamak isteyenler, proletarya iktidarının, “demokratik” ve “diktatoryal” farklı biçimlerinden söz ettiler. Ya da, yanlış anlaşılmış veya çarpıtılmış biçimiyle, proletarya diktatörlüğüne duyulan ihtiyaç, yalnızca açık karşı-devrimci tertiplerin bastırılması göreviyle ilişkili kılındı. Buna göre, “diktatörlük” faslı bitecek sonra “demokrasi” faslı başlayacaktı. Bu tür bir kavrayış, tıpkı burjuvazinin yapmak istediği şekilde, işçi iktidarına, “demokrasi” faslının ne zaman geleceği belli olmayan bir anlam yüklemekteydi. İşte bu ve benzeri tüm yanlış anlama ya da yanlış yorumlamalarla birlikte, “proletarya diktatörlüğü” kavrayışı Marksizmin kurucularındaki netliğinden uzaklaştı. Ve zaman içinde, bu konudaki bulanık yaklaşımlar derinleşti, yaygınlaştı, kalıcılaştı.
… …
Ekim Devrimi döneminde, Rosa Luxemburg’un, işçi sınıfının diktatörlüğünün bizzat sınıfın eseri olması gerektiği yolundaki vurgusu ve gerek Lenin’in gerekse Troçki’nin buna aykırı düşebilecek bazı özensiz açıklamaları hakkındaki endişesi yerindedir. Ayrıntılar bir yana, Rosa’nın satırları bu konuda doğru Marksist yaklaşımın tutarlı bir örneğini sunmaktadır:
Evet, diktatörlük! Ama bu diktatörlük, demokrasinin yok edilmesi değil, onsuz bir sosyalist dönüşümün hiçbir zaman gerçekleştirilemeyeceği, burjuva toplumunun iyi mevzilendiği haklarına ve ekonomik ilişkilerine karşı enerjik ve kararlı saldırılarla uygulanması biçiminde var olur. Fakat bu diktatörlük sınıfın işi olmalıdır, sınıf adına küçük bir yönetici azınlığın değil.[50]
“Proletarya diktatörlüğü”nün savunusu konu olduğunda, doğru bir tutum geliştirebilmek bakımından bir de Engels’in “devlet” konusundaki uyarısını hatırlatmak isteriz:
Ama gerçekte devlet bir sınıfın bir başkası tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir, ve bu, krallıkta ne kadar böyle ise, demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir; en iyi durumda, sınıf egemenliği için verdiği muzaffer mücadeleden sonra proletaryanın miras aldığı, ve tıpkı Komün gibi, en zararlı yönlerini derhal mümkün olduğu kadar çok budamaktan kendini alamayacağı bir kötülüktür; ta ki, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, bütün bu devlet döküntüsünü hurda yığınları arasına fırlatabilecek hale gelinceye değin.[51]
Aslında Engels’in dikkat çektiği husus çok önemlidir. Çünkü isterse işçi devleti olsun, devrimci Marksistler açısından “devlet”, varılmak istenen hedefe ulaşmakta kullanılması ne yazık ki zorunlu olan (fakat nihai hedefe oranla yine de sevimsiz!) bir araçtan başka bir şey değildir. O nedenle aracın amaçlaştırılmasına, ya da bilimsel komünizmin, proletaryanın iktidarı altında bile olsa, sanki “devlet” ve “diktatörlük” hayranı bir dünya görüşü gibi bayağılaştırılması anlamına gelecek yaklaşımlara kesinlikle karşı çıkmak gerekiyor. Devrimci Marksizmin savunulmasının yolu bazı temel kavramlara tapınmaktan değil, o kavramlarla anlatılmak istenen gerçekliğin özünün doğru şekilde kavranmasından ve uygun tarzda savunulmasından geçiyor.
Bürokratik Devletin İdeolojisi
Sovyet bürokrasisi ve diğer bürokratik egemenlikler, temel üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyeti sayesinde var olmuş ve varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Kendi egemenliğini koruyabilmek için, bürokratik rejimin iktisadi temellerini, yani devlet mülkiyetini korumak, bürokrasinin boynunun borcu olmuştur. Kendilerini toplumun karşısında bağımsız bir güç katına yükselten bürokratik diktatörlükler, aralarındaki kimi farklılıklara rağmen, son tahlilde ortak içeriğe sahip resmi bir ideoloji yaratmışlardır. Bu resmi ideolojinin somutlanışı, “ulusal ve devletçi sosyalizm” anlayışıdır.
Sömürülü toplumlarda devletin, kendisini resmi bir ideoloji ile toplum karşısında tanımlaması genel bir olgudur. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı yapıtında, ideolojinin en üst biçimlenişi olan devletin konumunu şöyle ifade eder:
Devlet daha doğar doğmaz, kendini toplumdan bağımsız kılar, ve belli bir sınıfın organizması haline geldiği ölçüde ve bu sınıfın egemenliğini doğrudan doğruya üstün kıldığı ölçüde, bu bağımsızlığı daha da büyük olur.…
Şu var ki, devlet bir kez toplum karşısında bağımsız bir güç haline geldi mi, kendisi de, artık yeni bir ideoloji yaratır. Meslekten politikacılar, kamu hukuk kuramcıları, özel hukukçular, gerçekte, ekonomik olaylarla olan bağlantıyı hileyle örtbas ederler.[3]
Oysa, tarihsel açıdan yeni bir dönem başlatan proletarya diktatörlüğü döneminde, devlet olgusu da niteliksel bir değişim geçireceğinden ve artık bir yarı-devlet olarak örgütleneceğinden, toplumun emekçi çoğunluğu karşısında bağımsız bir gücü temsil etmeyecektir. Tam tersine, burada “devlet”, emekçi çoğunluğun örgütlü gücünün ta kendisi olacaktır, ya da olmalıdır. Elbette ki, bu tipte bir devletin, çoğunluğun tarihsel çıkarlarını yansıtan bir dünya görüşünden farklı ve ondan bağımsız bir ideolojisi olamaz.”
Sanırım bu uzun özet, tek ülkede sosyalizm mümkün mü, değil mi; proletarya diktatörlüğü ile sosyalizm aynı şey mi, değil mi tartışmasına yeterince açıklık getirmiştir.
Elbetteki bu özet değerlendirmede dile getirilen program ve strateji günümüz dünyasının verili tarihsel-toplumsal koşullarında geçerliliği son derece tartışılır ve birtakım yanılgılı öngörüler ve beklentiler üzerinden geliştirilmiş bir program ve strateji. Zira bugünün kapitalist dünyasında o dünya devriminin ve sosyalizme yürüyüşün ana dinamiği, temel gücü olarak görülen ileri ülkeler işçi sınıfının durumu malum. Kapitalist uygarlığın temel ideolojik, siyasi, kültürel, hukuki örgütlenme biçimi olan ulusların ve onun dini olan ulusçuluğun egemen form olduğu bu yeryüzü ikliminde, dünyanın beyazlar ve siyahlar, zengin uluslar, yoksul uluslar, efendiler ve köleler olarak bölündüğü bu tarihsel momentte, o ileri ülkelerin işçi sınıfı da, dünyanın geri kalanındaki ezilenlere göre sahip olduğu ayrıcalıklar ve maddi imkanlar nedeniyle artık ayrıcalıklı, zengin ulusların egemenleriyle ve onların ulusçuluk anlayışıyla kaynaşmış, beyazlaşmış, bu ırkçı, köleci düzenin devamından çıkarı olan bir konuma gelmiştir. Bu anlamıyla artık belirsiz bir gelecekteki sosyalizm için sahip olduğu imkan ve ayrıcalıkları terk etmek, bunu riske atmak istememekte, hele ki onu tüm ezilenler çıkarına bu imkan ve ayrıcalıklarından fedakarlık etmeye zorlayacak bir eşitlikçi düzen arayışına girmemektedir.
Dünyanın geri ülkelerindeki işçi sınıfı ve ezilenler de hem ekonomik, sosyal, kültürel kapasiteleri gereği böylesine bir sosyalist düzeni kendi başlarına kurma gücünden yoksundurlar, hem verili dünya-tarihsel koşullar, devrim yapsalar, iktidara gelseler bile, bu iktidarı sosyalist dönüşümler temelinde kullanmaya, yani süreli devrime yönelmelerinden onları alıkoymaktadır, hem de zaten onlar da aslında mevcut ulusçu paradigmadan beslendiklerinden, pek çok yerde ezilenlerin kurtuluş hareketleri veya siyasal yönelimleri kendilerini ayrıcalıklılar kümesine dahil etme çabasından başka bir sonuç üretmemektedir. Dahası sınıflı toplumun, kapitalizmin sadece üretim ve mülkiyet ilişkilerinin değil, bizzat üretici güçlerin, onun ürettiği sanayi ve teknolojik uygarlığın kendisinin küresel çapta insan-doğa-toplum ilişkisinde yol açtığı tahribatın, yabancılaşmanın, maddi ve manevi çöküntünün ve ekolojik yıkım tehlikesinin insanlığın önüne getirip koyduğu sorunlar yumağı; ulusçuluğun insanlığı kamplara bölen, duvarların arkasına hapseden ve kanlı boğazlaşmalara sürükleyen, bin bir türlü tahakküm ilişkisi, eşitsizlik ve sömürü üreten ahlaksız doğası, eşitlikçi, özgürlükçü ve doğayla uyumlu bir dünya toplumu kurma mücadelesinde sosyalistlerin önüne çok daha kapsamlı ve yepyeni bir program ve strateji üretme zorunluluğunu, bir yeni uygarlık programı geliştirme görevini yüklemektedir.
Bu anlamıyla, başka bir dünyayı, başka bir yaşamı, başka bir uygarlığı mümkün kılabilmek için tutulacak ana halka: Bir umut ilkesi olarak ulussuzluk!
17 Eylül 2008