Kullanıcı Girişi

CAPTCHA
Aşağıdaki basit hesabın sonucunu yazın. Bu siteye spam (çöp) yollanmasına karşı bir tedbirdir.
8 + 0 =
Solve this simple math problem and enter the result. E.g. for 1+3, enter 4.

Köxüz'den Yazılar'a Katıl

height=26 width=120 alt="Google Groups">
Koxuzden-Yazilar'a katıl
E-Mail:
Bu Grubu Ziyaret et

Resim Galerileri

Random image

Yabancı

İçerik Paylaşımı

İçeriği paylaş

Syndicate (site map)

Demokratik Cumhuriyet Üzerine Birkaç Söz

Köxüz’ün yazarlarından Sayın Tayfun İşçi; 1 Şubat 2008 tarihli, Demokratik Cumhuriyet başlıklı yazısında, daha çok Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet programını, daha doğrusu “projesini” nasıl yorumladığına, bu “projenin” gelinen aşamada Kürt özgürlük hareketi açısından ne anlam ifade ettiğine ve Kürt sorununun çözümünde potansiyel olarak ne tür açılımlar sağladığına ilişkin görüş ve düşüncelerini ortaya koymuş; bununla birlikte, kendi bakış açısını ve soruna yaklaşımını da yine Kürt hareketinin soruna yaklaşımı üzerinden ve büyük ölçüde onun paralelinde ortaya koymuş. Akabinde, Coşkun Edip Soykan’ın buna ilişkin 2 Şubat 2008 tarihli yazısı üzerine, 3 Şubat 2008 tarihinde yazdığı yazıda da bu görüş ve düşüncelerine belli bir açıklık getirmeye çalışmış.
Köxüz’e çok sonradan intibak eden biri olarak bu yazıları oldukça geç ve biraz da tesadüfen fark edip okuyabilme imkanı bulabildiğim için, bu tartışmaya ancak şimdi dahil olabiliyorum. Bu nedenle, bu cevabi yazımın gecikmişliğinden kaynaklı olası zaaf ve sorunlarını mazur görmenizi diliyorum. Ancak, gördüğüm kadarıyla, bu yazıya yönelik olarak, Coşkun Edip Soykan dışında herhangi başka biri bu süre zarfında bir şey yazmadığı gibi, demokratik cumhuriyet konusunda da Demir Küçükaydın’ın yazdığı temel metinler dışında, başka kimseden kayda değer bir katkı sunulmadığı için, bu konuda yapılacak bir tartışmanın ve bunun üzerine yazmanın hiç de geç olmayacağını düşünüyorum. Bu bağlamda, her ne kadar özel olarak Tayfun İşçi’nin bahse konu bu yazısı üzerinden kaleme alınmış bir değerlendirme yazısı olsa da bu, kanımca, aslında genel olarak demokratik cumhuriyet kavramı ve bunun açılımı üzerine kafa yoran, bunu sorun edinen, bu konuda lehte veya aleyhte taraf olan pek çok kişi veya kesimin, özellikle de Kürtlerin ve sosyalistlerin, çoğu kez tersinden, ama ortaklaşa paylaştıkları bazı yanılgılara, yanlış anlamalara, kafa karışıklıklarına işaret etmek ve mümkünse bazı kavram ve tanımlamalara açıklık getirmek amacını taşımaktadır. Sayın Tayfun İşçi’nin bu sorun bağlamında pek çok devrimci sosyalistten daha ileri bir ideolojik-politik duruşa sahip olduğu düşünüldüğünde, bu yazıya konu yanılgıların, yanlış kavramsallaştırmaların, yorum ve değerlendirmelerin bu sorun bağlamında daha geri bir ideolojik-politik tutuma sahip kişi ve kesimlerce ne ölçüde derinden yaşandığı da anlaşılabilir sanırım.
Her şeyden önce, Sayın İşçi’nin demokratik cumhuriyet kavramını doğru kavramadığı kanaatindeyim. Belki bu konuda yazan çizen pek çok kişiden daha ileride; ama yine de böyle. Bu kanaatim, hem Kürt özgürlük hareketinin bu konuya yaklaşımına ilişkin değerlendirmelerinden, hem de demokratik cumhuriyet kavramının içini doldurma; yani bizatihi demokratik cumhuriyeti tanımlama şeklinden kaynaklanmaktadır. Dahası, her ne kadar yazısında özellikle Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyeti nasıl anladığı, bunu nasıl yorumladığı üzerinde durduğunu belirtse de, kendisinin de aynen Kürt özgürlük hareketi ve bir ölçüde önderliği gibi, demokratik cumhuriyet konusunda benzer bir kafa karışıklığına, daha doğrusu eklektizme sahip olduğunu ve tam da ulusçulukla malul bir bakış açısıyla bunu kavramsallaştırıp yorumladığını düşünüyorum.
Bu arada, yazısında, konunun bütünlüğünü ele almadığını, bu konuda Demir Küçükaydın’ın açılımlarından sonra, kendince eksik gördüğü noktalara değindiğini; yazısının bir ölçüde bu açılımların bir tamamlayıcısı olma özelliği taşıdığını vurgulamış Sayın İşçi. Yazdıklarının, Demir Küçükaydın’ın “açılımlarını” ne ölçüde tamamlama niteliği taşıdığını pek anlayamadım ve hatta, bu konuda ciddi bir yanılsama içerisinde olduğunu düşünüyorum. Ama madem böyle bir iddia üzerinden yazısını kaleme almış, ben de yine Demir Küçükaydın’ın bu konuda yazdığı temel metinler ve orada ortaya koyduğu kavram ve tanımlamalar üzerinden yol alacağım.
Tabii, sonuçta bu bir polemik yazısı olduğu için, burada demokratik cumhuriyet kavramı üzerinden bütünlüklü bir değerlendirme yapmayacağım. Daha çok, yazısına konu ettiği Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyete yaklaşımı, onu yorumlayışı ve buradaki temel yanlış ve zaaflar üzerinden demokratik cumhuriyet meselesini ele almayı daha doğru buluyorum.
Yazısında, demokratik cumhuriyeti ve Kürt özgürlük hareketinin yeni dönemde programatik bir hedef olarak önüne demokratik cumhuriyeti koymasını bir tür sistemle uzlaşma, teslim olma ve sosyalizmden yüz çevirme şeklinde değerlendiren ve bu anlamıyla eleştiren bazı sol kesimlere ve yine bunu benzer şekilde nitelendirip, bu kez tersinden, sevinen sağ ve liberal kesimlere karşı, durumun hiç de öyle olmadığını göstermek maksadıyla demokratik cumhuriyeti tanımlarken şöyle diyor İşçi:
“Demokratik cumhuriyet, öncelikle oligarşik cumhuriyete karşı bir başkaldırıdır. Bu yönü ile bir teslimiyet değil, gerçek anlamda alternatifini de ortaya koyan bir karşı koyuştur.
Demokratik cumhuriyet, esas olarak farklılıkların özgür iradesi ile oluşmuş, katı merkezi ve tekçi bir yönetim anlayışına karşı, çoğulcu ve demokratik katılımcı bir devlet olarak tanımlanmaktadır. Demokratik cumhuriyet, yerel özgünlüklerin siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel olarak korunmasını ve geliştirilmesini hedeflemektedir.
Demokratik Cumhuriyet merkezi hiyerarşik bürokratik bir devlet yapılanması yerine, komünal toplum biçiminde kendi içinde iç işleyiş özgürlüğü olan konfederal bir toplum yapılanmasını onaylayan bir devlet biçimi olarak tanımlanmaktadır.
Demokratik cumhuriyet soy esaslı ulus tanımına karşı demokratik yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulus anlayışını esas almaktadır. Bu yönü ile her türlü milliyetçiliğe karşı halkları kardeşçe bir araya getirmeyi hedeflemektedir.
Yetkileri ve kapsamı azaltılmış bir anlamda yarı devlet olan bu ‘Demokratik Cumhuriyet’ devlet biçimi de kalıcı olarak görülmemekte, demokratik uygarlık hedefine bağlı olarak devletlerin süreç içerisinde demokratik konfederal bir biçime dönüştürülerek sönümlenebileceğini ileri sürmektedir. Böylece dünya insanlığı arasına çizilmiş olan sınırların ulusal ayırımların gereksizleşeceğini göstermektedir.”
Demokratik cumhuriyet, o toplumda yaşayan herkesin görüş ve düşüncelerini özgürce ifade ettiği, farklılıklarını özgürce yaşadığı, farklılıkları veya özgün kimliği nedeniyle herhangi bir baskı ve ayrımcılığa tabi tutulmadığı, ayrıcalığa sahip olmadığı; dili, dini, inancı, kültürü, etnisi, soyu sopu ne olursa olsun, o toplumun eşit ve özgür yurttaşları olduğu; bu farklılıklarının politik alanda herhangi bir anlam ifade etmediği; bu anlamıyla ulusun tümüyle ve sadece evrensel insan hakları ve demokratik yurttaşlık hukuku üzerine oturduğu, onunla tanımlandığı ve gerçek iktidarın böylesi bir demokratik özgürlük ve örgütlenme ortamında her düzeyde seçilmiş organların elinde bulunduğu; atanmışların değil, seçilmişlerin hükümran olduğu, bu demokratik olarak seçilmiş organlar ve yurttaş iradesi üzerinde hiçbir vesayetin söz konusu olmadığı bir devlet örgütlenmesidir.
Demokratik cumhuriyet, oligarşik bürokratik cumhuriyetin zıddı bir yapılanmadır. Demokratik cumhuriyette ulus, herhangi bir etniye, soya, sopa, dile, dine, kültüre göre tanımlanmaz. Devlet tüm dillere, dinlere, inançlara -inançsızlığa da-karşı tarafsız ve eşit mesafededir; hiçbirini baskı altında tutmaz veya birini diğerine göre kayırmaz, ayrıcalık sunmaz. Bu farklı dil, din, inanç, etnik kökenlerden vb. insanların veya grupların birbirleri üzerinde baskı ve şiddet uygulamasını, ezmeye çalışmasını önlemekle yükümlüdür, bunu kendine asli görev sayar. Bu ilke üzerine oturmuş, tümüyle yurttaşlık hukukuyla çerçevelenmiş bir ulus kavrayışı bu cumhuriyette esastır. Yani etnik köken, dil, din, kültür, tarih vb tümüyle politik alanın dışına itilmiştir. Bunların politik olanı, yani devletin niteliğini belirlemesi, etki etmesi yönündeki girişim ve politikaları kesin olarak reddeder. Bu anlamda, demokratik cumhuriyet, bu anlayış sahipleri, yani gerici ulusçuluk savunucuları üzerinde tam bir diktatörlüğü ifade eder. Bir insanın Kürt olması, Türk olması, Ermeni, Çerkez veya Alevi olması, siyah veya beyaz, dindar veya dinsiz olması, heteroseksüel veya homoseksüel olması böylesi bir cumhuriyette hiçbir politik anlam ifade etmez. Bunlar tümüyle bireylerin kendi özel tercihleri olarak kabul edilir.
Demokratik cumhuriyette devletin bir dini olmadığı gibi, bir resmi dili veya herhangi bir etniye, soya dayalı tarihi vesaire de olmaz. Bu cumhuriyette bir ortak kullanım veya yazışma dili belirlenmesi tamamıyla teknik bir sorundur, kolaylıkla halledilebilir ve bu ortak kullanım dilinin hiç de çoğunluğun konuştuğu dil olması gerekmez. Pekala, azınlıkta olan bir grubun dili de ve hatta tümüyle yabancı bir dil de ortak kullanım dili olarak seçilebilir. Bu, tüm yurttaşların eşit, özgür, ortak iradesi ve oylarıyla karar verilecek tümüyle teknik bir sorundur.
Demokratik cumhuriyet, gerçek anlamda laik bir devlettir. Demokratik cumhuriyette devlet, hiçbir din veya inanç grubuna ayrıcalık tanıyamayacağı gibi, her din veya inanç grubundan insanın (dinsizler de dahil) din veya inancını istediği gibi özgürce yaşamasının da güvencesidir; bu alanda yurttaşları her türlü baskıdan korumakla görevli ve işlevlidir.
Ancak, tüm bunlara karşın, demokratik cumhuriyet yine de ulusçuluğu, ulus-devleti dışlamaz, onun ötesine geçmez. Her ne kadar ulusu etnik köken, dil, din, kültür vb belirleyenlerle tanımlamayı esas alan gerici ulusçuluk ve ulus-devlet anlayışından ciddi bir kopuş ve farklılaşma arz etse de, ulusal olanı politik olanla aynılaştırdığı, yani politiği (devleti) ulusla tarif ettiği için ve o ölçüde ulusçudur ve ulus-devleti içerir, ulus-devlettir. Ulusu etnik kökene, soya, ırka, dile, dine göre tanımlayan gerici ulusçuluğa karşılık, demokratik bir ulusçuluğu esas almaktadır demokratik cumhuriyet. Ki bu anlamda aslında ideal kapitalizm koşullarını sağlar, bu haliyle hiçbir şekilde kapitalizmin ötesine geçmez, onu aşmayı içermez.
Yani demokratik cumhuriyet konusunu tartışırken, bir kere, demokratik cumhuriyet programının veya “projesinin” hiçbir şekilde ulusçuluğu aşan, onu dıştalayan bir proje olmadığını; onda mündemiç veya onunla aynı anlamda olan demokratik ulusçuluğun halihazırdaki gerici milliyetçi iktidarlara karşı, gerici ulusçuluklara ve ulus-devletlere karşı ilerici bir işlev ve role sahip olmakla sınırlı olduğunu unutmamak gerekir. Bu anlamıyla, demokratik cumhuriyet programı veya “projesi”, her türlü milliyetçiliğin panzehiri değil; ancak, gerici milliyetçiliğe karşı demokratik bir milliyetçiliğe, burjuvazinin ilerici olduğu zamanlardaki, Aydınlanma ilkeleri üzerine oturan demokratik bir ulusçuluğa tekabül eder.
Ulusçuluğu tümüyle aşmanın, her türlü milliyetçiliğe panzehir bir anlayışı esas almanın yolu ancak ve ancak politik olanı ulusal olanla tanımlamayan bir paradigmadan; yani ister etnik kökene, dile, dine vesaireye göre tanımlansın, ister demokratik yurttaşlık hukuku üzerinden tanımlansın, her türlü ulusu politik olanın belirleyicisi olmaktan çıkarmaktan geçer, her türlü ulusu ve ulusçuluğa karşı savaş açmaktan geçer. Ancak tam da burjuvazin dini (üstyapısı) olan ulus ve ulusçuluğu her biçimiyle reddedip, tam cepheden ona karşı savaş açıldığında, (bu anlamla sınırlı olarak!) burjuva uygarlığının ve kapitalizmin sınırları dışına çıkabilmenin yolları açılmış olabilir; ki zaten demokratik cumhuriyetin dünya çapında devrimci, dönüştürücü özü de ancak o zaman hayat bulabilecektir: Yani sadece hukuki veya biçimsel anlamda eşitsizlikleri ortadan kaldıran değil, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin de ortadan kaldırılmasını esas alan ve insanlığı bölen tüm yapay sınırları yok eden bir Demokratik Dünya Cumhuriyeti.
Yoksa, başlangıç planında demokratik cumhuriyetin biçimsel eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, ideal kapitalizm koşullarını sağlamak dışında herhangi bir işlev ve ilericiliği yoktur. Ama en azından böyle bir demokrasi ezilenlere geniş birleşme, birlikte örgütlenme olanakları sunarak, ekonomik, sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırma mücadelesinde kolaylık sağlar ve hatta aslında başlangıcını oluşturur. Bu, bu tür mücadelelerin tartışılmasının ilk zeminidir; yoksa insanlar bunu tartışamazlar ve mücadelelerinde başarı kazanamazlar. Zaten bugüne kadar yapılagelen ekonomik, sendikal mücadelelerin ekonomizmden öteye geçememesinin, kalıcı başarılar elde edememesinin sebebi de budur. Bu, devrimcilerin veya sosyalistlerin ekonomi ve politik alanı birbirinden ayrıştırarak ideolojik planda burjuva ideolojisine teslim olmalarından kaynaklıdır. Zira ekonomi, politikten ayrılmaz; bu ikisi birdir. Marksizm'e göre de zaten ayrı bir ekonomi bilimi yoktur, ekonomi-politik vardır. Tabii, bu da ayrı bir tartışma konusu.
Bu tanımladığımız anlamıyla demokratik cumhuriyet, merkeziyetçiliği dışlamadığı gibi, “komünal toplum biçiminde kendi içinde iç işleyiş özgürlüğü olan konfederal bir toplum yapılanmasını onaylayan bir devlet biçimi” de olmak zorunda değildir. Yani demokratik cumhuriyet için illa merkezi olmayan, yerel yönetimler esasına dayanan, kantonlar, eyaletler benzeri bir konfederal sistem şart değildir. Merkezi, hatta üniter bir devlet yapılanması içerisinde de pekala demokratik cumhuriyet mümkündür. (Bu arada Türkiye'de üniter devlet, üniter yapı kavramlarının da oldukça yaygın bir yanlış anlamaya kurban gittiğini; özellikle de Kürtlerin bu kavramı son derece yanlış yorumladıklarını da yeri gelmişken belirtelim. Aslında bu da üzerine ayrı bir tartışma başlatmaya değer bir mesele.)

Kürtler, demokratik cumhuriyetten ne anlıyor veya nasıl bir demokratik cumhuriyet istiyor?
Öncelikle, Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyet serüveninin Öcalan’ın yakalandıktan sonra İmralı sürecinde ortaya koyduğu ve daha sonra savunmalarında da geniş yer verdiği tezlerle başladığını, oradaki görüş ve öneriler üzerinden geliştiğini belirtmekte yarar var. Burada, demokratik cumhuriyet “projesinin” nüvelerinin daha 90’lı yılların başından itibaren Öcalan’ın birtakım demeçlerinde bulunabileceği ve bu anlamda, demokratik cumhuriyet programının Öcalan ve Kürt özgürlük hareketi açısından aslında son derece sürekli ve tutarlı bir çizginin mantıksal tezahürü olduğu yolundaki görüşü biraz zorlama bir görüş olarak değerlendirdiğimden, bunu es geçiyorum.
Yani demokratik cumhuriyet “projesi” veya programı Kürtler açısından daha en baştan esas aldıkları, farklı bir dünya kavrayışının, toplum tahayyülünün doğal mantıksal sonucu değil, genelde dünyada yürütülen toplumsal mücadelelerin geldiği durumun, özelde kendi mücadelelerinin geldiği durumun analizi, küresel ölçekte hakim ideolojik iklim ve yönelimin etkisiyle. konjonktürel koşulların ve güç ilişkilerinin de zorladığı, çok elverişsiz koşullarda, sağlam bir teorik temele dayanmaksızın biraz el yordamıyla ve oldukça pragmatist bir yaklaşımla varılan bir ideolojik-politik önerme veya stratejik yönelimdir.(1)
Tam burada, Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya konulmasının hemen ardından, ilk savunmalarında dile getirdiği, dünyada burjuva demokrasisi ideallerinin zafer kazandığı ve dünyada devrimler döneminin bitip evrimsel dönüşümler döneminin başladığı yolundaki tespitlerini hatırlamakta yarar var. Öcalan, bu demokratik cumhuriyet “projesini” ortaya atarken, bunu belli bir dünya durumu analizine dayandırmakla birlikte, esas olarak bu analizin tarihsel sonuçlarıyla ilgilenmektedir. Ama bu tarihsel sonuçları doğuran toplumsal mücadelelerin tarihini tarihsel materyalizmle, diyalektik yöntemle irdelemez, bunu vardığı politik sonucu doğrulatmak amacıyla veya o anki mevcut güçlerin dağılımını düzenlemek üzere stratejik açıdan ele alır. Bu anlamıyla tarihe ideolojik açıdan yaklaşır, ki bu bir pragmatizmdir.*
Dönemsel olarak koşullar değiştikçe, güç ilişkilerinde birtakım değişimler meydana geldikçe bu önermenin veya “projenin” kendisi de birtakım değişiklikler göstermekte, en azından söylem düzeyinde kendini yeni yeni argüman ve önermelerle yenilemektedir.
Bu nedenledir ki, Kürtler açısından bu “projenin” dillendirilmeye başlandığı günden bugüne aradan 10 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, Kürtler cephesinde bu konuda hâlâ belli bir netlik sağlanamamış bulunmakta, yaşanan kafa karışıklığı kendini ciddi politik tutarsızlıklar veya yetmezliklerle göstermeye devam etmektedir. *
Elbetteki bunun Kürtler açısından birtakım içsel, politik, örgütsel nedenleri (Öcalan ile PKK arasındaki mesafe, İmralı ile Kandil arasındaki anlayış farklılıkları, Öcalan’ın Kürt özgürlük hareketi ve örgüt üzerindeki etki ve kontrolünün düzeyi, Kürt özgürlük hareketi içerisinde farklı sınıfsal eğilimlerin varlığı ve bunların politik tezahürleri vb) de var ve bunlar ayrıca ele alınmayı gerektiren nedenler; ama bu süreç içerisinde geliştirilen ilişkiler, alınan kararlar, takınılan politik tutum ve davranışlar, kullanılan dil ve öne çıkarılan söylem, Kürt hareketinin bu konuda
iddiasına rağmen, aslında hâlâ ciddi ölçüde o eski gerici ulus ve ulusçuluk paradigması üzerinden soruna yaklaştığını, kabuğunu kıramadığını ve dillendirdiği demokratik cumhuriyet söyleminin içini doğru dolduramadığını göstermektedir.
Bu konuda Öcalan ile PKK yönetimi ve genel olarak Kürt özgürlük hareketi arasında ciddi bir görüş ve politik tutum farkı bulunduğunu da belirtmek gerekir. Halihazırdaki tablo, her ne kadar PKK yönetimi ve Kürt özgürlük hareketinin bu “projeye” sahip çıktığı şeklinde görünse de, aslında demokratik cumhuriyet “projesi” hâlâ önemli ölçüde sadece Öcalan’ın projesi gibi durmaktadır. Sokaktaki Kürt kitlesi, henüz sezgisel de olsa, bu “projeyi”, programı, önderlerinin arkasında saf tutarak, daha çok ayaklarıyla desteklerlerken, PKK yönetimi ve üst kadrolarının bu konuda oldukça mesafeli bir tutum içinde oldukları söylenebilir, Öcalan’ın bu açılımına ve ortaya attığı görüşlere pek gönüllüce olmasa da destek verdiklerini ortaya koysalar da, bunun gerektirdiği politik, örgütsel adımları atmaktan geri durmaları, hatta çoğu zaman Öcalan’ın söylemlerini özde boşa çıkaracak birtakım politika ve kararlara imza atmaları bunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Öcalan’ın bu konudaki çok elverişsiz koşullarda da olsa, eklektik de olsa geliştirdiği cesur teorik, politik çözümlemelere, açılımlara rağmen, PKK yönetimi ve hatta ana gövdesinin demokratik cumhuriyet “projesini” kavramaktan uzak olduğu, o eski gerici ulusçuluk anlayışını aşmak konusunda ayak dirediği söylenebilir. Bu anlamda, aslında Öcalan, bu “projeyi” bir ölçüde PKK’ye rağmen, hatta bir anlamda ona karşı da bir mücadele içerisinde geliştirmeye çalışmaktadır denilebilir. İmralı süreciyle birlikte örgütü üzerindeki hakimiyetinin ne denli gerilediği düşünüldüğünde, Öcalan’ın bu projeyi, bir anlamda PKK’ye rağmen, PKK’yle birlikte yürütmekte yaşadığı zorlu tahmin edilebilir. Bu nedenle, Öcalan, bu konuda politika üretirken sürekli olarak PKK yönetimi de dahil çok çeşitli güç odaklarının durumlarını, tutumlarını hesap ederek, tümünü dikkate alarak davranmak zorunda kalmakta, söylemlerini ona göre geliştirmekte, politik süreci ona göre kurgulamaktadır. Bu da zaman zaman oldukça tutarsız, çelişkili tutum ve yaklaşımlar içerisine girmesine yol açmaktadır. Bu anlamda, bilhassa Öcalan’ın konumu özenle dikkate alınmalı ve bütün eklektizmine, pragmatizmine, henüz bu konuda açık, net bir kavrayışa sahip olmamasına rağmen, Kürt hareketini demokratik cumhuriyet doğrultusunda dönüştürme çabasında kendisinden hiçbir destek esirgenmemelidir.
Öcalan’ın bu özel konumunu bir yana bırakacak olursak; bir yandan “asli unsur” tartışmaları, Anayasada Kürt kimliğine ve Kürtlerin ayrı bir “grup” halinde haklarına özel olarak yer verilmesi talepleri, “özerklik” söylemleri; bir yandan temsil nesnesi olarak hep “Kürt ulusu” “Kürdistanlılık” “dört parçada özgür vatan” vb. söylemlerinde ısrar etmesi ve bir yandan da bu demokratik cumhuriyet mücadelesinin tıpkı Kürtler gibi öznesi olan toplumun diğer ezilenleriyle (örneğin, Aleviler) birlikte ortak mücadele yürütmesini sağlayacak politik-programatik bir açılım sağlayamaması; bütün bunlar aslında Kürt özgürlük hareketinin, her ne kadar demokratik cumhuriyet “projesini” dillendirse de, gerçekte yıkmak için mücadele ettiği aynı gerici ulus ve ulusçuluk kavrayışının ötesine geçemediğinin, bu konuda kabuğunu kıramadığının birer göstergesi.
Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyetten anladığı, bu haliyle, aslında, Türkçülük esasına dayanan Türkiye Cumhuriyetinin bir Türk-Kürt devleti olmasını istemekten ibarettir. En iyi ihtimalle, farklı etnik kimliklerin bir arada oluşturduğu üniter bir yapıyı hedeflemektedirler. Aslında Kürt hareketinin burada hedeflediği, mevcut, Türklük esasına dayanan Türk ulusu yerine, Kürtlerin de Türklerle beraber asli unsur olarak, diğer etnik grupların da tali unsurlar olarak birlikte oluşturacakları yeni bir ulus inşa ederek, Kürtlerin ulusal boyunduruk altında olma durumlarına son vermektir. O, bırakın ulusal olanın politik olanı belirlemediği bir dünya demokratik cumhuriyetini hedeflemeyi, ulusun etniye, soya, dile, dine dayanan bir tanımına bile temelden karşı çıkmamaktadır. Yani etnik köken, soy, ırk, dil, din gibi öğelerin tümüyle politik alanın dışına atılması, bunların tümüyle özel alana ait kabul edilmesi, bireylerin özel tercihleri sayılması gibi bir yaklaşımı benimsememektedir.
Bu, biraz önce değindiğim Kürt hareketinin hedeflediği şeyle çelişir gibi görünmektedir. Ancak, anayasada Kürt kimliğine açıkça değinilerek yer verilmesini, Kürtlerin bu olası cumhuriyetin asli, kurucu unsuru olarak kabul edilmesini istemeleri, yine üstü örtülü veya açık bir şekilde sık sık dile getirdikleri özerlik önerileri vb. hâlâ soyla sopla tanımlanan bir gerici ulusçuluk anlayışında saplanıp kaldıklarını göstermektedir. O daha çok, ulusun örneğin Türkiye'de yalnızca Türklükle değil, Türklük ve Kürtlükle tanımlanmasını savunmaktadır. Asli, kurucu unsur tartışmalarında dile getirilen talep tam da bunu içermektedir. Türkiye'de yaşayan diğer etnik, dinsel, dilsel vesaire ezilenlerle ortak bir mücadele hattı geliştirememesi, onlarla birleşecek politik-programatik açılımlar yapamaması da tam da bu dar ve aslında gerici ulusçuluk anlayışından kendini kurtaramaması yüzündendir.
Coşkun Edip Soykan’ın yazısında yer verdiği DTP Kongresi kararlarında dile getirilen amaç ve hedefler de tümüyle bu anlayışın birer ifadesinden başka bir şey değildir. Yine en son KNK’nin almış olduğu kongre kararlarının niteliği de bunun açık birer göstergesidir.
Yani burada sorun, Kürt özgürlük hareketinin, öne sürdüğü demokratik cumhuriyet “projesine” rağmen, tam da bu gerici ulus ve ulusçuluk anlayışından kendini kurtaramadığı için, sadece kendine demokrasi istemesi ve zaten tam da bu yüzden, sadece kendisi için özgürlük ve demokrasi istediği için bu özgürlük ve demokrasi talebinin gerçekleşmemesi, demokratik cumhuriyet “projesinin” havada asılı bir söylem olarak kalmasıdır. Yani Kürt özgürlük hareketi hâlâ gerici ulusçuluktan kurtulup, demokratik bir ulusçuluğa evrilemediği için, kendini aşamadığı için; Kürtler Kürt olarak değil, yurttaş olmaktan kaynaklı demokratik hak ve taleplerini programlaştırıp, diğer ezilen, baskı altında tutulan, mağdur olan grup ve kimliklerden kesimlerle birlikte mücadelelerini ortaklaştıramadıkları için, kendi önüne koyduğu demokratik cumhuriyet “projesiyle” ters düşmektedir. Yani tam da Tayfun İşçi’nin deyimiyle, sorunu bir’in iki’ye dönüştürülmesi, tekçi devlet anlayışını ikili bir yapıyla,, TC’nin “tek devlet, tek bayrak, tek vatan” ilkesini Türk ve Kürtlerin devleti, bayrağı, vatanıyla değiştirmek istedikleri için demokratik cumhuriyetle çelişmekte, onun gelişimini bu anlayışla bizzat kendileri de sekteye uğratmaktadırlar. Çünkü bu haliyle toplumun diğer ezilenlerini, siyahlarını dışlamakta, onlara cazip bir program sunamamakta ve bunun sonucu olarak onların desteklerinden mahrum kalmaktadırlar.
Burada mesele, bir’in ikiye, üçe bölünmesi veya çıkarılması, katlanması falan değil, bizatihi o bir’in, o tek’in yok edilmesidir. Yani Türklüğün yok edilmesidir. Tabii, Türklüğün yok edilmesi programı mantıki sonuçları itibarıyla Kürtlüğün ve benzeri diğer ulusal aidiyet veya kimliklerin de yok edilmesini gerektirir ki, bu da ancak tüm bu etnik, dinsel ve benzeri kimliklerin politik alandan defedilmesi, politik anlamını yitirmesi anlamına gelir. Demokratik cumhuriyetin veya ulusçuluğun esasını oluşturan temel ilke de budur.
Evet, Kürtler, askeri bürokratik oligarşinin ta Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri kendilerine dayattığı sömürgeci inkar ve imha siyasetini yıkmış, uzun ve çok ağır bedeller pahasına yürüttüğü bir mücadeleyle adeta kendi küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. Hem de kendileri için en dezavantajlı koşullarda bunu başarmışlardır. Bu alandaki kazanım muazzam niteliktedir ve asla küçümsenemez. Şimdi de bu kazanımını kendisi için doğru ve anlamlı bir politik, hukuki konumlandırmayla korumak, güvenceye almak, bu anlamıyla demokratik hak ve özgürlük mücadelesini sonuca ulaştırmak derdindedirler. Bunun için çeşitli yol ve yöntemler geliştirmekte, öneriler sunmakta, açılımlar geliştirmeye uğraşmaktadırlar. Sorunun barışçıl ve demokratik bir şekilde çözümü için gerekli koşulların oluştuğunu düşünmekte, bunun için geliştirdiği stratejinin adına demokratik cumhuriyet projesi demektedir. Ancak, böylesi bir projeyi veya programı ortaya atmış olması, onun bu projeyi sağlam ve kendi içinde tutarlı bir ideolojik-teorik temele oturttuğu, buna uygun bir politik hat belirlediği ve o doğrultuda tutum ve davranışlar içine girdiği anlamına gelmiyor. Kürt özgürlük hareketi, halihazırda ortaya attığı bu demokratik cumhuriyet projesi veya programının gereklerini yerine getirecek teorik-ideolojik donanıma sahip değildir. Zira her şeyden önce buna hâlâ o karşısına aldığı gerici ulusçuluk penceresinden bakmakta, o ulusçuluk paradigması üzerinden düşünerek yol almaya çalışmaktadır.
Kürt özgürlük hareketi, daha çıkışında, benzeri ulusal kurtuluş hareketleri gibi kendini salt bir ulusal hareket olarak değil, ağırlıklı olarak yoksul köylülere dayanan plebyen karakteri dolayısıyla aynı zamanda sosyal bir hareket olarak kurgulasa da, son tahlilde ortaya koyduğu program itibarıyla ulusal kurtuluşu esas almış ve bu ulusal kurtuluşun ancak ayrı bir ulusal devlet kurmak yoluyla, yani bağımsızlıkla sağlanabileceği ön kabulü üzerinden yola çıkmıştır. Yaşanan dünya tarihsel koşullarda, Kürtlerin ulusal demokratik hak ve özgürlüklerinin ancak ayrı, bağımsız bir devlet kurma yoluyla gerçekleşebileceğini, bunun dışındaki tüm çözümlerin sömürgeciliğe hizmet eden gerici çözümler olduğunu savunmuş ve uzun yıllar bu savusunu sürdürmüştür. Ancak, bu program doğrultusunda sürdürdüğü mücadele, 1990’lı yılların ortalarına doğru, dünyada, bölgede ve Türkiye'de yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal koşullardaki ciddi dönüşümlerin ertesinde kendi sınırına gelip dayanmış; her ne kadar yürüttüğü gerilla mücadelesi siyasal ve örgütsel planda ciddi kazanımları beraberinde getirse de, askeri planda Türk Ordusuyla yaşadığı yenişememe durumu, mücadelenin özellikle Türkiye halkında herhangi bir olumlu yankı bulamaması, aksine askeri bürokratik oligarşinin Kürtleri ezme mücadelesinde Türk toplumunun desteğini büyük ölçüde arkasına alması ve güç ilişkilerinde yaşanan aleyhte değişimler, bağımsız bir devlet kurma ve Kürtlerin ulusal, demokratik hak ve özgürlüklerini bu sayede gerçekleştirme programının pek de gerçekleşebilir olmadığını görmesine yol açmıştır.
Bu noktada, başlangıçta esas alınan ve uzun yıllar boyunca titizlikle savunulan bağımsız devlet kurma programından yavaş yavaş vazgeçilmeye, bunun yerine Türkiye sınırları içerisinde, Türk devlet yapısının dönüştürülerek, Kürtlerin de hak ve çıkarlarının yeterince gözetileceği biçimde çeşitli çözüm yöntemleri ortaya atılmaya, geliştirilmeye ve zorlanmaya başlamıştır. Önce federasyon önerisi dillendirilmiş, sonra bu özerklik biçimini almış, en sonunda da, Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya hapsedilmesiyle birlikte, biraz da mecbur kalınarak, hani şu meşhur ölüm parendesiyle, Türkiye Cumhuriyetinin Türkçülük esası üzerine oturan bir devlet değil, Türk ve Kürtlerin ortak devleti olmasını ve ulusun da Türkçülük soy kimliği üzerinden değil, Kürt kimliğine de anayasal düzeyde yer veren ve Kürtlerin dil, kültür, kimlik hak ve özgürlüklerini güvenceleyen bir yurttaşlık hukukuyla tanımlandığı demokratik cumhuriyet projesi geliştirilmiştir.
PKK öncülüğünde gelişen Kürt özgürlük hareketi aslında tarihsel olarak geç kalmış bir hareket olarak, bu geç kalmışlığının fazilet ve rezaletini bir arada yaşamak durumunda kalmıştır. Bu onun için bir dezavantaj oluşturduğu gibi, aynı zamanda ciddi bir avantaj da sağlamıştır. Avantajı, genç ve modern bir hareket olarak, modernizmin olumsuz etkilerini üzerinden atabilme potansiyelini taşıması ve Aydınlanmanın demokratik ideallerine, devrimci ilkelerine dönme dinamiğini içinde barındırmasıdır. Bu da kendisini demokratik cumhuriyet fikri olarak ortaya koymaktadır ki, bu anlamıyla demokratik cumhuriyeti lafzi düzeyde bile savunması son derece devrimci bir işleve sahiptir. Ancak, tarihsel mistifikasyonlarla yaratılan gerici ulusçuluğun ağır baskısını üzerinde hissetmekte, onun düşünce alışkanlıkları ve ideolojik hegemonyasıyla sarmalanmış bulunmakta, bu tarihsel belleğinde ciddi bir yer tutmaktadır, ki bu da kendisini bu gerici ulusçuluktan kurtarmasının koşullarını zorlaştırmaktadır. Nitekim, bu durum da politik ifadesini “aslı unsur”, “ikilik” ve benzeri söylemler üzerinden ortaya koymaktadır.
Yani kısacası, Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyet programına yönelimi, öyle tümüyle bir küreselleşme çağı insanlık durumunun tarihsel maddeci analizinden; dünya, bölge ve Türkiye koşullarındaki değişim sonuçlarının derinlikli, kapsamlı bir yeniden ele alınışından, tarihin ve sosyalizmin ulusçuluk bakışının ötesinde bir yeniden okunuşundan değil; daha çok bu belirttiğim konjonktürel farklılıktan, ekonomik, siyasal, sosyal koşulların aldığı yeni biçim karşısında Kürt özgürlük hareketinin başarıya ulaşmak için kendini aşma, yenilenme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.
Elbette ki Öcalan, ciddi ve derinlikli bir politik lider olarak, bu yeni durumda ortaya çıkan gelişmeler ve Kürt hareketinin içine girdiği yönelim üzerine ve buna uygun olarak yeni tezler üretmiş, bunu çok çeşitli ve kapsamlı tarihsel referanslarla da desteklemeye girişmiştir. Bu konuda ortaya koyduğu düşünce külliyatını da küçümsemek mümkün değildir. Bu konuda ciddi ve samimi bir arayış içerisinde olduğu açıktır. Ama tüm bunlar, yukarıda değinilen yanılgı, zaaf ve yanlış kavrayışlarla birlikte gitmekte; sürecin çok yavaş, sancılı ve ağır aksak ilerlemesine neden olmaktadır. Demokratik cumhuriyetin özellikle de Kürtler açısından projeden programa dönüşememesi, politik-pratik-örgütsel ayaklarını gereğince geliştirememesi ve güçlü bir toplumsal hareket olarak vücuda gelememesi tam da bu yüzdendir. Sosyalistlerin büyük çoğunluğunun demokratik cumhuriyete yüz çevirmeleri ise başlı başına bir garabet ve cehalet örneğidir.
----------------------------------------
(1) Yeri gelmişken, Kürt özgürlük hareketinin demokratik cumhuriyetten bahsederken neden program değil de, hep proje olarak sıfatlandırdığına da değinmek gerekir. Proje, postmodern durumda burjuva liberalizminin sarıldığı bir kavramdır. Bu kavram aslında kitleleri harekete geçirmek üzere ortaya atılan sihirli bir slogandan öte bir anlama ifade etmemektedir. Sosyolojik açıdan oldukça sorunlu olan bu proje kavramı aslında bir toplumsal mühendislik kategorisidir. Kürt özgürlük hareketinin ve önderliğinin de program yerine özellikle bu kavramı öne çıkarmasının temel sebebi, bir yanıyla burjuva ideolojisi içerisinde tarih ve topluma bakışıyken, bir yanıyla da demokratik cumhuriyeti program düzeyine çıkaracak teorik ve politik birikime hâlâ sahip olamamalarıdır. Oysa, demokratik cumhuriyet, bu anlamıyla, basit bir slogan düzeyinden çıkartılıp, içine girilen stratejik yönelimin gerçekleşmesi için oluşturulan bir program olmalıdır.

24.08.2008

Tayfun İşçi kullanıcısının resmi

Sayın Salih Kadim,

Sayın Salih Kadim, merhaba sitemize hoş geldiniz. demokratik Cumhuriyet ile ilgili Kürt hareketinin yaklaşımı konusunda önceki yazılmış yazıları tamamalar nitelikteki yazıma eleşti
rilerinizi okudum. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki. Yazımdaki tamamlama anlayışı Sayın Küçükaydın'ı tamamlama olarak anlaşılmamalıdır. Sadece kürt hareketinin savunduğu demokratik cumhuriyet projesinde eksik kalanlarla ilgilidir.Beni Demokratik cumhuriyet projesini kavramamış olarak yorumlamışsınız.Doğrudur ancak kavrama çabası içindeyim.

Yanlız şunu anlamanızı isterim. Kürt kareketinin demokratik cumhuriyet savunusu elbetteki ulusçudur. ve ulus karşıtı yönü olmakla birlikte bu aşamada savunusu yurtaşlık esasına dayalı demokratik ulustur. zaten Sayın Küçükaydın'la farklılıklarından biride budur. Yine asli unsur konusunda Kürtlerinde asli unsur olarak yer almalarını önermeleri de bunun göstergesidir.
Siz bunun "ulusçulukla malül" olduğunu belirtip geçmişsiniz. Oysa Sayın Küçükaydın hayatın gerçeğinden hareketle" kendi kalesine gol atmayı" da göze alarak kürt ulusunun özgürlük arayışını selamlamaktadır.Bu durum bazı doğruların an ve zaman içerisinde yaşam bulacağını zamansız bir doğrunun ise yıkımlara yol açacağının bilinmesinden kaynaklıdır. Yani mücadele kaygısından kaynaklanmaktadır. Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadelenin kürtü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından, Küçükaydın kendi doğrusuna karşı bir gelişmeye dahi katkı sunmaktadır.

Sayın Sait Kadim. Burada şunu hemen belirtmeliyim ki Küçükaydın'la ve Öcalan ile farklı yaklaştığım bir konuyu açımlamakta yarar var sanırım Yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulus tanımı. Bana göre sınırlar ve devlet hukuku üzerinden yapılan bir tanımlamadır. Bu ulus tanımı bana doğru gelmemektedir.
Toplumu devlet ve snırlar ekseninde tanımlamaktır. Belki kürt sorunun çözümüne yardımcı olabilir ancak toplumsal gelişmeyi devletin yani kapitalist pazarın çerçevesinde tanımlar. bu durum devletin yönelimi ekseninde değişir durur. Devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulsun içine çeken bir tanım olarak kalır. Bu nedenle farklı düşündüğümü bilmenizi isterim. Ayrıca İnsan haklarına dayalı bir yurttaşlık ilişkisi de kapitalist yurttaşlık ilişkisidir ve sosyalist bir toplum anlayışı ile çelişir.
Sayın arkadaşım. bu konuda PKK ve Öcalan arasındaki çelişkiden söz etmektesiniz bu elbetteki doğrudur. Kürt hareketinde bir ölçüde ilkel milliyetçi bir yaklaşımın hala devam ettiği de bir gerçektir. ama şu da görülmelidir ki güneyli kürtler ve ABD'nin dayatmalarına rağmen PKK hala sorunu Türkiyede ve yurttaşlık ilişkileri temelinde çözme perspektifindedir.
"Demokratik cumhuriyet oligarşik cumhuriyete başkaldırıdır" sözüm doğru anlaşılmalıdır. Tekçi ve anti demokratik bir iktidar anlayışına karşıtlık izah edilmektedir. Yoksa Kürt demokratik Cumhuriyet savunusu ekonomik olarak üretim lişkilerini yıkacak bir savunu değildir. Ekonomi ile siyasetin bir birinden ayrılmayacağını bunun eklektizim olduğunu vurguluyorsunuz. Görüp anlamanız gereken bunun Kürt sorunun çözümünde bir uzlaşma olduğudur. kaldı ki içinde yurtsever sermaye hatta belirli aşiret ve toprak ağalarınıda barındıran bir hareketin daha şimdiden sosyalist bir devrime soyunamayacağıdır.
PKK'nin dünya konjöktörü üzerinden değil pragmatist bir yaklaşımla demokratik cumhuriyeti savunduğunu açıklamışsınız. Bu sanırım biraz insafsızlıktır. Elbetteki Mücadelenin yararı hesaplanmıştır ama bu yararcılık dahi somut koşulların tahlilinden kaynaklıdır.
Ha şu demokratik dünya cumhuriyeti savununuza gelince demokratik cumhuriyet bire bir sosyalsit cumhuriyet değildir.Adı üzerinde demokratiktir. Demokrasi ise son tahlilde farklılık gerçeğini kabullenen bir sistemdir. ve demokratik cumhuriyet devlet esasına dayanır. Oysa dünya çapında bir devlet değil dünya çapında kaynaşmış bir toplum özlemimizdir. Bu aşamaya gelişte ancak devletlerin sönmesi ve sınırların ortadan kalkması ile mümkündür. şimdilik hoşça kalın. Tayfun İşçi

DEMOKRATİK CUMHURİYET ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ(2) TAYFUN İŞÇ

Merhaba Tayfun hocam.
Öncelikle tartışmaya devam etme davetime icabet edip, yaptığım değerlendirmeye cevap yazma nezaketi gösterdiğiniz için teşekkürler.
Hemen şunu belirtmeliyim ki, ben, Kürt hareketinin ve onun önderliğinin ortaya koyduğu, savunduğu demokratik cumhuriyet “projesinin” kendisinin “ulusçulukla malul” olduğunu söylemedim. Bu, mantıksal olarak da saçma bir değerlendirme olur; zira demokratik cumhuriyetin bizatihi kendisi demokratik ulus olduğundan, onunla eşanlamlı olduğundan, ulusçulukla malul olamaz, tam tamına ulusçuluktur zaten. Politik olanın, yani devletin ulusal olana göre belirlenmesi ilkesini reddetmez, aşmaz; tam aksine, tam da onun üzerine oturur. Burada tartışma demokratik cumhuriyetin ulusu, ulusçuluğu aşıp aşmadığına, o paradigmayı karşısına alan bir toplumsal yapı ortaya koyup koymadığına değil, ulusun, ulusçuluğun niteliğine, karakterine, onun belirleyenlerinin neler olduğuna ilişkindir. Dolayısıyla, ben, demokratik cumhuriyet “projesini” ulusçu bir “proje” olmakla eleştirmedim, Kürt hareketini de demokratik cumhuriyeti savundukları için ulusçulukla itham etmedim. Aksi halde kendimi de aynı “ulusçulukla malul” olmakla nitelendirmem gerekir; çünkü ben de bir demokratik cumhuriyet destekçisiyim.
Biraz dikkatlice okuduğunuzda göreceksiniz ki, ben, Kürt hareketinin ve onun önderliğinin bu konuya yaklaşım tarzının, demokratik cumhuriyeti ele alış tarzının ulusçulukla malul olduğunu söyledim. Yani buradaki eleştirim tümüyle işin metodolojisine ilişkindir, meselenin ideolojik-teorik analiz ve kavramsallaştırılma tarzına ilişkindir. Yani burada demek istiyorum ki, tam da ulusçu bakış açısından bakıldığı, o ulusçu paradigma aşılamadığı içindir ki, aslında bir yanıyla bakıldığında kendi içinde son derece basit bir tutarlılıklar ve mantıksal çıkarsamalar bütünü ihtiva eden demokratik cumhuriyet kavramının içi doldurulurken yanlışlara düşülmekte, ciddi tutarsızlıklar sergilenmekte, eklektizme düşülmektedir.
Demişsiniz ki, “Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet savunusu elbetteki ulusçudur ve ulus karşıtı yönü olmakla birlikte bu aşamada savunusu yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulustur. zaten Sayın Küçükaydın'la farklılıklarından biri de budur. Yine asli unsur konusunda Kürtlerin de asli unsur olarak yer almalarını önermeleri de bunun göstergesidir”
Yine aynı yere geldik. Demek istiyorsunuz ki, Kürt hareketi, bu demokratik cumhuriyet projesiyle, belki sizin istediğiniz veya aradığınız gibi ulusçuluktan tam bir kopuş gerçekleştirmemiştir; ama yurttaşlık esasına dayalı bir demokratik ulus kavrayışına yönelmiş, onu savunmakta ve bunun mücadelesini yürütmektedir. Üstelik onun bu demokratik cumhuriyet savunusunun ulus karşıtı yönü de bulunmaktadır.
Ben, tam da durumun böyle olmadığını, Kürt hareketinin ulusçuluğu aşmak bir yana -bu aşamada ondan böyle bir şey beklenmemektedir zaten- demokratik cumhuriyet “projesini” savunurken bile hâlâ o eski, gerici, dar ulus ve ulusçuluk anlayışından kopamadığını belirtmek istemiştim.
Bir kere, demokratik cumhuriyet projesinin veya savunusunun, yukarıda yine anlatmaya çalıştığım gibi, kim savunursa savunsun, bir dünya demokratik cumhuriyeti programatik hedefinin ön adımı olmadığı sürece, ulus karşıtı bir yönü olması mümkün değildir; bu, bizatihi demokratik cumhuriyet kavramının kendisiyle çelişir. eşyanın tabiatına aykırıdır. Tekrar etmekte fayda görüyorum; demokratik cumhuriyet, ulusun, ulus-devletin kendisini (burada ulus-devlet kavramını geniş manada kullanıyorum; yani buna göre, örneğin, Avrupa Birliği de, ABD de birer ulus-devlettir), ulusların mevcudiyetini sorun etmez; onu berhava etmez; sadece onu demokratik olarak tanımlar, inşa eder. Yani etniye, dile, dine, kültüre, tarihe vesaireye göre belirlenen gerici ulusa karşılık, tüm bu öğelerin politik alandan dışlandığı, yurttaşlık hukukuna dayalı bir ulusu, devleti esas alır, onun adıdır.
Benim yazımın esas konusu tam da zaten Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet “projesinin”, demokratik cumhuriyetin doğası gereği olması gereken demokratik ulus kavrayışına tam oturmaması, yurttaşlık hukuku üzerine bina edilmiş bir ulus tanımıyla çelişen, onun ortadan kaldıran talepler, öneriler içermesidir. Kürt hareketinin demokratik cumhuriyetten, “demokratik ulus”tan neyi anladığına, bunu nasıl yorumladığına yazımda olabildiğince değindim, bu nedenle tekrar değinmeyeceğim. Ama bizzat sizin de örnek verdiğiniz şu asli unsur önermesi bile söylediğim şeyi doğrulamaya yeter. Ama siz, nasıl oluyorsa, bu asli unsur önermesini Kürtlerin yurttaşlık hukukuna dayalı bir demokratik ulus kurma hedeflerinin bir göstergesi olduğunu söylüyorsunuz. Belki de yanlış anlıyorumdur.
Bu anlamıyla, ben, Kürt hareketini ve onun demokratik cumhuriyet savunusunu ulusu ve ulusçuluğu aşamadığından dolayı değil; ulusun etniye, dile, dine, kültüre vesaireye göre tanımlandığı gerici ulus ve ulusçuluk anlayışından tam kopamadığı; gerçek anlamda bir demokratik ulus ve ulusçuluk kavrayışını esas almadığı için ve tam da bu yüzden halihazırda önünde duran imkan ve potansiyelleri değerlendiremediği, için eleştiriyorum. Daha doğrusu, bunun nedenlerini kendimce ortaya koymaya çalışıyorum. Bilebildiğim kadarıyla, Demir Küçükaydın’ın da yapmaya çalıştığı şey bu. O da, aynen burada ortaya koyduğum üzere Kürt hareketini demokratik cumhuriyet konusunda tutarlı davranmaya ve bunu bütünlüklü bir programa dönüştürmeye çağırmaktadır. Ancak bu temelde bunun üzerinden Türkiye'yi ve bölgenin tümünü dönüştürücü, sağlam, güçlü, devrimci bir toplumsal politik hareket oluşturabileceğini ve Kürtler başta olmak üzere, diğer tüm ezilen grup ve kimliklerin ve bölge halklarının ulusal demokratik sorularına çözüm bulunabileceğini savunmaktadır.
Ancak, sanırım benim bu konudaki yaklaşımımı ve eleştirilerimi biraz üstten, soğuk, hayatın gerçeğinden uzak, üstelik Kürtlerin mücadelesine ve yaşadıkları trajediye duyarsız bulmuş olmalısınız ki, Demir Küçükaydın’ın, bu konudaki farklılıklarına rağmen,, üstelik “kendi kalesine gol atmak pahasına” Kürt halkının özgürlük arayışını selamladığını özellikle belirtme gereği duymuş; ama sanki benim bundan uzak olduğumu ima etmişsiniz. Yanlış anlamadıysam, bir de söylemlerimin reel politiğe uygun düşmediğini, bunun kendi içinde ciddi politik tehlikeler barındırdığını belirtmişsiniz. Olabilir. Ben, her ne kadar Kürt özgürlük hareketi ve Kürtler hakkında, politik-tarihsel arka planım ve pratiğim bağlamında içeriden de konuşabilecek bir konuma sahip olsam da, bu konuda onunla oldukça farklı bir bakış ve anlayış farklılığım olduğunu teslim etmeliyim. Yine de Kürtler ve Kürt sorunu bağlamında “hayatın gerçekliğinden” olabildiğince kopuk olmayan bir duruş, duyarlılık göstermeye çaba sarf ediyorum. Söz konusu yazımda daha çok kendimce tespit ettiğim yanlış ve yanılgıları eleştirme üzerinde yoğunlaştığım için, size bu konuda soğuk, duyarsız görünmüş olabilirim. Ancak, böyle görünmemek için her cümlenin başında veya sonunda Kürt mücadelesini desteklediğimi belirtmek illa şart mı, bundan emin değilim.
Diyorsunuz ki, “Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadeleyi Kürt’ü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından, Küçükaydın kendi doğrusuna karşı bir gelişmeye dahi katkı sunmaktadır.”
Ben, Kürt’ü veya Kürtlüğü yok etmekten söz etmedim; demokratik cumhuriyetin veya aynı anlama gelmek üzere demokratik ulusun kendi doğası gereği, Kürtlüğün de, tıpkı Türlük gibi veya Ermenilik, Lazlık, Çerkezlik, Alevilik, Müslümanlık, ateistlik, homoseksüellik ve benzeri etnik, dinsel, dilsel, cinsel aidiyet veya kimlikler gibi, politik alanın dışına atılması, yani ulusun tanımından, onun belirleyenleri olmaktan çıkarılması gerekliliğinden, zorunluluğundan söz ettim. Yani Kürtlüğün, Türklüğün veya benzeri kimliklerin politik niteliklerinin yok edilmesi gereğinden, zorunluluğundan söz ettim. Bu, bireysel hak ve özgürlükler temeli üzerinde yükselen yurttaşlık hukukuna dayalı bir demokratik ulus kurmanın, demokratik cumhuriyet inşa etmenin olmazsa olmaz önkoşuludur. Bu cumhuriyette Kürt, tıpkı Türk gibi, Ermeni gibi, Alevi gibi, Müslüman gibi vb. elbetteki varlığını sürdürecek, dilini, kültürünü, inancını vesaire “özgürce” yaşayacak, geliştirecek, kendini istediği şekilde ifade edecek; ama artık Kürt olmak, Türk olmak, veya başka benzeri başka bir şey olmak politik açıdan hiçbir anlam ifade etmeyecek. Nasıl ki demokratik cumhuriyetin yine olmazsa olmaz niteliklerinden, temel ilkelerinden biri olan gerçek bir laiklikte insanların Alevi, Sünni, Hıristiyan veya ateist olmasının hiçbir politik anlamı yoksa, bunlar özele ait, kişisel bir tercih olarak addediliyorsa, devlet nezdinde hepsi eşit hak ve özgürlüklere sahipse, bunlar ulusun, yani devleti belirleyen öğeler olmaktan çıkıyorsa, aynı şekilde Kürtlük, Türklük gibi kimlikler de özele ait hale gelecek.
Kürtler ancak böylesi bir anlayış ve programladır ki, demokratik cumhuriyetin diğer mevcut ve olası bileşenleriyle ortaklaşa bir mücadelede bir araya gelip, bu yolda başarı elde edebilirler.
Mesele böyle konulduğunda, “Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadeleyi Kürt’ü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından” değil; sonuca ulaşmak için buna mecbur olduğundan; demokratik cumhuriyeti önüne hedef olarak koymuş bir Kürt hareketinin, bunu ancak Kürtlüğü de tıpkı Türklük gibi politik açıdan anlamsızlaştırmayı esas alacak, onu politik alandan yok edecek bir demokratik ulus inşa etme kavrayışıyla başarabileceğinden bahsetmek daha doğru olur. Bu aynı zamanda Kürt hareketi için, klasik, dar ulusçu bir ulusal kurtuluş hareketi olmaktan çıkıp, demokratik ulusçu yeni bir sosyal hareket olma anlamına gelir.
Tabii buna uyum sağlamanın, bu doğrultuda bir dönüşüm gerçekleştirmenin çok uzun yıllar boyunca kendini dar ulus ve ulusçuluk kavrayışı üzerinden tanımlamış, mücadelesini bu temelde geliştirmiş ve her ne kadar siz, artık reddettiğini söyleseniz de, devlet eksenli bir ulusal kurtuluş hedefiyle şekillenmiş, kadroları buna göre eğitilmiş bir hareket için oldukça zor ve sancılı bir süreç olduğunu teslim etmek gerekir. Hele ki dünya, bölge ve Türkiye’deki reel politik durum düşünüldüğünde, düşman güçlerin konumlanışı ve temel siyasetleri, yine güneydeki ilkel milliyetçi Kürt güçlerinin sağladığı güç ve kazanımların etkisi düşünüldüğünde bunun zorluğu daha da anlaşılır olmaktadır. Buna bir de birtakım örgütsel kaygılar, sahip olunan iktidar ve statüleri yitirme korkusu ve benzeri politik-psikolojik etkenler dahil edildiğinde olay daha da karmaşıklaşmaktadır. Örgüt merkezli bakış açısının gücü ve bu süreçteki etkisi hiç de yabana atılmamalıdır. Araçların amacın yerine geçmesi, ona galebe çalması ve çoğu zaman benmerkezciliğe varan mutlaklaştırılması, dünyadaki pek çok örneklerde olduğu gibi, sadece Türkiye devrimci, sosyalist hareketi için değil, onunla aynı Stalinist siyaset ve örgüt kültüründen, geleneğinden gelen PKK için de ciddi bir sorundur ve bu bağlamda hesaba katılması gereken bir etkendir. Gerek olursa, bunun daha geniş bir açılımını bir başka yazıda ele almak isterim.
Tayfun hocam; yine bu konuda Demir Küçükaydın ve Öcalan ile aranızdaki yaklaşım farklılığınızı ortaya koyarken, onların öne sürdüğü yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulus tanımının sınırlar ve devlet hukuku üzerinden yapılan bir tanımlama olduğunu, toplumu devlet ve sınırlar ekseninde tanımladığını, toplumsal gelişmeyi devletin ve kapitalist pazarın çerçevesinde tanımladığını, bu yüzden de doğru bulmadığınızı belirtiyorsunuz. Bunun, devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulus içine çeken bir tanım olarak kaldığını söylüyorsunuz.
Ama bu sorunun doğası gereği böyle olmak zorundadır zaten. Ulus dediğimiz şey devletten başka nedir ki?! Yine aynı anlama gelmek üzere, ulus tam da bir sınırlamadır, “ötekini” dışta bırakan bir “biz” kavramsallaştırmasıdır. Bu, ister yurttaşlık esasına dayalı demokratik bir ulus olsun, ister soya sopa dayanan gerici, dar ulus olsun, doğası gereği böyledir. Ulusu sınırlar ve devlet hukukunun ötesinde tasavvur etmek, onun yapısını anlamamak anlamına gelir. Ulus tam da belirttiğiniz gibi, toplumu devlet ve sınırlar ekseninde tanımlamaktır zaten. Bu anlamıyla, mesela, sosyalist ulus diye bir şey olamaz. Zira sosyalizm bir sınıf mücadelesi aracı olarak devletin ortadan kalktığı, bu anlamıyla politik olanın yok olduğu bir toplumsal sistemdir. Eh, politik olan, yani devlet ortadan kalktığında, onun neye göre tanımlanacağı sorunu, yani ulusun kendisi de ortadan kalkar zaten. Zaten sosyalizm bir anlamda tam da o yüzden dünya ölçeğinde bir yeni uygarlık, bir yeni toplumsal sistem olmak durumundadır ve tek ülkede sosyalizm gibi bir şey olması mümkün değildir. Devletin ulusu öncelediği ve ulusun kurgusal, fiktif bir oluşum olduğu düşünüldüğünde bu daha anlaşılır olur.
Ben, demokratik cumhuriyetin, demokratik ulusun kendi başına hiçbir şekilde kapitalizmi aşan bir şey olmadığını, tam da kapitalizme içre, ideal kapitalizm koşullarını sağlayan bir siyasal form olduğunu söylerken tam da bunu kastetmiştim. “Devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulusun içine çeken” bir tanım olarak demokratik cumhuriyet bu anlamıyla “sömürgeciliği” de ortadan kaldıran, ama aynı zamanda emperyal olabilen bir yapıya tekabül eder ancak. Avrupa Birliği, öngördüğü Avrupa Birleşik Devletleri ve tek bir Avrupa ulusu hedefiyle bir yönüyle bunun tipik bir örneği olarak gösterilebilir sanırım. Yine Öcalan’ın zaman zaman Türk egemenlerine önerdiği, güneydeki Kürtleri de içine alacak, o bölgeyi de kapsayacak şekilde genişletilmiş, demokratik olarak yeniden yapılanmış bir büyük, emperyal Türkiye önermesi de, bazı eksikliklerine ve farklılıklarına rağmen, bir ölçüde böyle bir örnek olarak görülebilir. Yani bu anlamıyla demokratik cumhuriyet, kapitalizmi dışlamadığı gibi, pekala emperyalist bir yapıya da denk düşebilir. Hele ki bugünkü dünya koşullarında, en gelişmiş demokratik ulusçuluk ve aynı anlama gelmek üzere demokratik cumhuriyet bile özellikle gelişmiş ülkelerde dünya çapında bir ırk ayrımcılığının aracı olabilmektedir. Bu da en gelişmiş haliyle bile olsa ulusçuluğun sınırlarını ve gerici karakterini bize göstermektedir.
Elbetteki bu, demokratik cumhuriyet programını destekleyen, savunan biz sosyalistler, Marksistler için kendi içinde ciddi bir çelişkiyi ve açmazı da ifade ediyor gibi görünmektedir. Yani biz kendimizi kapitalizmi hiç de aşmayan, ona içre, sadece devletin demokratikleştirilmesini öngören bir demokrasi perspektifiyle mi sınırlayacağız? Yine madem ki bu özünde ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan öte bir anlam taşımamaktadır, neden bu işin öncülüğüne burjuvazi değil de, işçiler, emekçiler, sosyalistler yapmakla yükümlüdürler?
Zira “Demokratik Cumhuriyet sadece ulusun tanımından dili, dini vs. dışlamaktan ibaret değildir. O aynı zamanda pahalı, baskıcı, bürokratik olmayan, ulusun çoğunluğunun iradesine karşı kullanılamayacak bir cihaz demektir ve bu nedenle bu günkü pahalı, baskıcı, bürokratik cihazların parçalanmasını gerektirir. Burjuvazi ise iş buralara gelince son derece korkaktır ve buralara gelir diye korkmakta ve bürokratik oligarşiye karşı tutarlı bir tavra girmemekte sürekli onunla uzlaşma yolları aramaktadır. O güçlü devletten, demokrasiyi engelleyen mekanizmalardan hiç de vazgeçmek niyetinde değildir”*
Bu anlamıyla, bu işi gerçekleştirecek, bunu programlaştırıp sonuç alıcı bir harekete dönüştürecek tek güç bizleriz; yani sosyalistlerin öncülüğünde işçiler, emekçiler, Kürtler başta olmak üzere, bu gerici, baskıcı, merkezi bürokratik ulus-devletin egemenliğinden mustarip tüm mağdurların, her türlü ezilen grup ve kimlikten insanların ortaklaşacağı geniş demokrasi cephesi.
Ama unutmamak gerekir ki, Marksistler, sosyalistler olarak bizler, ulusal baskı ve demokrasi sorunu bağlamında, bu demokratik cumhuriyet programını sadece bir tür “asgari program” olarak savunmak, o doğrultudaki bir devrimci demokrasi hareketinin politik bayraktarlığını yapmak acil göreviyle yükümlüyüz. Bunu kendi nihai hedefimizin, programımızın gerçekleşmesinin bir hazırlayıcısı, onun mücadelesini örgütlemenin zorunlu bir zemini olarak görmeliyiz. Bizim nihai hedefimiz politik olanı, yani devleti, dolayısıyla da onun belirleyeni olarak ulusu, ulusları ortadan kaldırmaktır. Yani “politik olanın tanımından ulusal olanı kaldırmak, tüm sınırları havya uçurmak; insanların hak ve görevlerine göre oluşmuş demokratik bir dünya cumhuriyetidir.”*
Demokratik cumhuriyetten sosyalizme evrilmenin, yani demokratik cumhuriyet programı ile sosyalist bir program arasında süreğen bir bağ, bir geçiş sağlayabilmenin yolu, her türden ulus ve ulusçuluğu karşısına alan, tüm uluslara ve sınırlara savaş açan, bu doğrultuda bir dünya demokratik cumhuriyetini savunan, onu programının temeline oturtacak bir politik işçi hareketinin bayraktarlığını yapmaktan geçer.
Ezilenlerin, işçilerin, emekçilerin arasındaki, onları bölen, güçsüzleştiren etnik, dinsel, kültürel, cinsel ve benzeri yapay ayrımları ve çitleri yıkacak bir politik mücadelenin zorunluluğu kabul edilmeden, bu doğrultuda tüm ezilenleri, mağdurları kucaklayacak, ortaklaştıracak bir devrimci demokrasi hareketi örgütlenip sonuca ulaştırılmadan veya onun üzerine oturmayan bir sosyal eşitlik ve kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşması mümkün olmaz. Türkçe’si, askeri bürokratik oligarşi ve onun gerici ulus-devleti yıkılıp dönüştürülmeden, yerine demokratik bir cumhuriyet inşa edilmeden sosyalizm hedefi doğrultusunda ilerlemek de imkan dahiline giremez.
Bu anlamıyla benim demokratik dünya cumhuriyetinden kastım, bir tür geçiş toplumu siyasal örgütlenmesi olarak proleterya diktatörlüğüne tekabül eder. O henüz sosyalizm değil, ama ona evrilmek üzere yapılanmış, onun koşullarını hazırlamakla işlevli bir geçiş toplumu evresidir. Bu nedenle demokrasiyi, yani zoru barındırır ve “ulusal olanı özele atan” bir diktatörlüktür. Bu cumhuriyette artık tüm insanların hak ve görevlerine göre oluşmuş tek bir dünya ulusu söz konusu olduğundan, kendisini ona göre tanımlayacağı bir karşıt ulus da var olmayacağından ulusal olan da giderek anlamsızlaşır ve tıpkı devlet gibi sönümlenmeye, yok olmaya yüz tutar. Böylesi bir tarihsel geçiş evresi olmaksızın devletsiz bir topluma, yani sosyalizme geçiş tarihsel maddeciliğin, yani Marksizm'in temel önermelerine terstir ve ancak bir hayal olabilir.
Tüm bu belirttiklerimden anlaşılacağı üzere, ben, ekonomi ile siyasetin birbirinden ayrılamayacağını belirtirken, bunu Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet savunusu veya Kürtlerin demokratik cumhuriyete yaklaşımına ilişkin olarak değil, daha çok sosyalistlerin çoğunluğunun demokratik cumhuriyet tu kaka ilan eden, ona burun kıvıran tutumları, onu kavramaya yanaşmamaları, böylesi bir programın arkasında durup, onun gerektirdiği ideolojik, politik, teorik görev ve çabalardan uzak durmalarına ilişkin olarak söyledim. Bu konudaki yanlış anlamayı böylelikle düzeltmiş olayım. Yoksa şimdiye kadar yazdıklarımdan anlaşılmış olması gerektiği üzere, “içinde yurtsever sermaye, hatta belirli aşiret ve toprak ağalarını da barındıran bir hareketin daha şimdiden sosyalist bir devrime” soyunmasını beklemiyorum elbette. Yalnız, burada “yurtsever sermaye” kavramını son derece sorunlu ve tehlikeli bulduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ne demek yurtsever sermaye?!
“Görüp anlamanız gereken bunun Kürt sorunun çözümünde bir uzlaşma olduğudur” diyorsunuz. İşte burada yine benim daha en başta söylediğim noktaya geliyorsunuz. Yani Kürt özgürlük hareketinin ve Kürtlerin çoğunluğu gibi, siz de hâlâ demokratik cumhuriyeti mevcut ulusçu paradigmanın dışında bir ulus kavrayışının, demokratik cumhuriyet programında içkin bir farklı ulus ve uygarlık arayışının politik tezahürü değil, daha çok mevcut güç ilişkilerinin durumunun belirlediği, koşulların zorlamasıyla mecburen kabul edilen bir politik çözüm modeli olarak görüyorsunuz. Yani verili koşullar başka olsa, güç ilişkileri Kürtlerin lehine değişse hiç de böylesi bir modele gerek kalmayacağın düşünüyorsunuz. Yani pek çoklarınca paylaşıldığı üzere, size göre de demokratik cumhuriyet, bu konuda “ideal” bir model değil, mecbur kalınmış bir uzlaşma gerçekte. İşte tam da bu yüzdendir ki, Kürt özgürlük hareketi gibi, siz de, demokratik cumhuriyeti savunsanız bile, onunla çelişen, onu boşa çıkaran, tutarsız politik ve teorik önermeler öne sürüyorsunuz. Bakış açınızın, yaklaşımınızın ulusçulukla malul olduğunu söylerken kastettiğim tam da buydu.
Dilerim sizi yanlış anlamışımdır.
Devam etmek umuduyla,
Selamlar.

30 Ağustos 2008

Tayfun İşçi kullanıcısının resmi

Sosyalistlerin Görevi Kapitalizmin Pisliğini Yıkamak Değild

Demokratik Cumhuriyetin Görevi Kapitalizmin Pisliğini Yıkamak Değildir.
Tayfun İşçi
Sayın Salih Kadim, Benim düşünceme göre :
Demokratik cumhuriyet her şeyden önce iktisadi siyasive kültürel olarak demokratikleşmektir. Bu nedenle demokratik cumhuriyet kapitalizmin sömürü esasına dayalı üretim ilişki sistametiğinin karşıtıdır.
D.C, Tekelleşmiş dünyada demokratik kapitalizm arayışı değildir.Aksine kapitalist mülkiyet ilişkilerine dayalı devlet sisteminin yerine mülkiyetin toplumsallaşmasına yönelen yarı devlet modelidir.
D.C, kapitalizmi dünyaya yayan bir emperyal sistem değil. dünya insanlığının kendi iradesi ekseninde buluşturan ve buradan sınıfsız sınırsız bir topluma ulaşmayı hedefleyen bir devlet biçimidir.
Demokratik cumhuriyet kendine dayanak olarak ulus yaratan bir devlet değil aksine devleti politik olanın dışına öteleyip iktidarı topluma devreden bir devlet modelidir.
Demokratik cumhuriyet,devrimci mücadelenin, kapitalizmin pisliklerini temizleyip geliştirdiği bir kapitalist devlet değil, kapitalizmin temizlenip komünizmin yeşertildiği bir devlettir.
D.C toplumsal iradenin güçlü oranda temsil edildiği devletin asgari güçler üzerinden şekillendiği bir yani devlet tipidir.
D.C Toplumsal ihtiyaçtan doğan bir devlettir. Toplumun üzerinde yer alan bir devlet değildir. demokratik inisiyatifin devlette değil, toplumda olduğu bir devlet biçimidir.
D.C burjuvazinin bir devleti değil.Başta işçi sınıfının insiyatif aldığı toplumsal bir iradedir.
D.C. Farklılıkları yok sayan bir devlet değil farklılıkları sentezleyen buluşturan bir devlettir.
D.C Yurttaşlık yani kapitalist pazarın çitleri içinde yaşayanlar üzerinden ve devletsel hukuk üzerinden oluşturulmuş bir ulus üzerinden değil toplum içindeki farklı iradelerin üzerinde oluşan bir mütabakattır.
D.C toplumsal mütabakatın ve hukukun Devlet tarafından tanındığı ve buna uyulduğu bir cumhuriyettir.
D.C Demokratik sosyalist bir devlet biçimidir.
D.C Dinin, ulusun,ırkın politikanın dışına ötelendiği bir devlet değil.devletin ve tüm bu unsurların politikanın dışına ötelendiği bir devlettir.
D.C Demokratik yurttaşlık esasına dayalı ulusçu bir devlet değil. Doğal insan ilişkileri üzerinden örgütlenmiş bir devlettir. Bu nedenle ulusçu değildir.
D.C. Gerici milliyeçiliğe karşı mücadele edecek güçte bir hiyaraşik iktidar değildir. Toplumun gerici milliyetçiliğe karşı mücadele edeceği bir devlet modelidir.
D.C .yaşanacak tehditlere karşı bir savunma aracı değil. bu savunmayı yapacak örgütlü toplumun geliştirildiği bir devlet modelidir.
Kuşkusuz kunu görüldüğü gibi açılmaya muhtaçtır. Ve kavramak sanıldığı kadar kolay değildir.

Sayın Salih Kadim. Kürt hareketinin savunduğu demokratik cumhuriyet projesi ciddi anlamda tartışılmış programlaştırılmış bir savunu değildir. Bu nedenlede proje olarak tanımlanabilir.
Kürt hareketi ulusal açıdan Demokratik Cumhuriyet te ulusu Yurttaşlık esasına dayalı bir ulus olarak tanıumlamakla birlikte sizinde belirttiğiniz gibi aslında soya dayalı bir ulus anlayışını da savunmaktadır. Bu doğrudur. Ancak yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulusu bir üst kimlik olarak değerlendirmekte ve bunun bileşenleri olarak Kürt ve Türk Ulusunu görmekte ve Soya dayalı kürt ulusunu bir alt kimlik olarak değerlendirmektedir. Siz bunu milliyetçilik olarak değerlendirmektesiniz. Bu elbetteki doğrudur. Ancak çoğu zaman ideoloji siyaset çelişki içinde buluna bilmektedir. Kürt hareketinin bu savunusu milliyetçiliği besleyen bir savunu değil aksine milliyetçiliği adım adım öteleyen bir savunudur.

Salih arkadaş, yazışmalarımızda sık sık içerden bir eleştirici olduğunuzu vurguluyorsunuz. Kürt hareketinnin içinin nerde başladığı nerde dış olduğu çok net değildir. Bu herekette işi yapan içerdedir. Bu anlamda kendimi içeriyemi dışarıyamı ait saymalıyım doğrusu bilmiyorum. ama şunu söylemeliyim ki içerde de dışarıda da olsam kendimi eleştirilerimle birlikte kürt demokrasi arayışının yanında hissetmekteyim

Ya Ulusları Yok Edeceğiz Ya da Kapitalizme Çöpçülük Edece

Ya Ulusları Yok Edeceğiz Ya da Kapitalizme Çöpçülük Edeceğiz!
Sayın Tayfun hocam;
Demokratik cumhuriyet üzerine tartışmalar gelişip derinleştikçe, bu konudaki anlayış farklılıkları, kişilerin, grupların bundan neyi anladıkları, nasıl kavramsallaştırdıkları, bunun içini nasıl doldurdukları ve hangi paradigmalar üzerinden düşünüp konuştukları gittikçe daha açık hale gelmekte, netleşmektedir. Bu anlamda, yaptığımız tartışmanın her şeyden önce böylesine olumlu bir işlev gördüğünü sanırım siz de teslim edersiniz.
Her şeyden önce şunu belirtmekle başlayayım: Şu kısa ve sınırlı tartışma sürecinden bile görülüyor ki, bu konuda zihinler bir hayli karışık ve netleştirilmesi gereken çok şey var. En önemlisi de, bu konuda kişilerin, grupların, tarafların birbirini anlamasını mümkün kılacak, yanlış anlamaları ve çok farklı kavramsallaştırmaları olabildiğince sınırlayacak bir ortak dil, kavramsal altyapı geliştirmeye, böylesi bir diyalog zemini inşa etmeye ihtiyaç var. Yoksa bu iş biraz “körler, sağırlar, birbirini ağırlar” hikayesine dönecek. Her cümleye elifle başlamak durumunda kalmak ciddi bir zaman sarfiyatı olacak.
Cevabi yazınızda ortaya koyduğunuz o kadar çok sorunlu, tartışmalı sav var ki, bunların hepsini tek tek ele alıp cevaplandırmak başlı başına bir teorik-politik analiz çalışmasını gerektiriyor. Zira ortaya koyduğunuz savların pek çoğu, kökleri son derece eskiye dayanan ve oldukça kapsamlı bir şekilde ele alınıp çözümlenmeyi gerektiren bir takım yanlış, sakıncalı, haydi çekinmeden söyleyeyim, burjuva anlayış, yaklaşım ve kuramlara dayanıyor. Üstelik, tam anlamıyla totolojiye tekabül eden birtakım mantık hataları da içeriyor. Örneğin, şu sizin, “devleti politik olanın dışına atmak” gibi. Devletsiz iktidar, siyasetsiz politika; polissiz, jandarmasız, milissiz bir güvenlik örgütü, askersiz militarizm!...
Eğer kastınız, tüm sınıfsal karakterinden soyunmuş, bir sınıfsal baskı aygıtı olma işlevini yitirmiş, sadece toplumsal birtakım hizmet ve görevleri düzenlemekle yükümlü bir tür teknik organizatör anlamında bir devletse, bu sosyalizmdeki sönümlenmiş, burjuva hak eşitliğini sağlayan düzenleyici zor aygıtı anlamındaki devlete tekabül eder -ki burada artık ekonomik, politik ayrımının ortadan kalkmasından bahsetmek gerekir, devletin politik olanın dışına atılmasından değil; artık politik, ekonomik diye bir ayrım söz konusu olmadığından, yani politik olan diye ayrı bir alan söz konusu olmadığından devlet de artık tümüyle anlamını yitirir, yani varlık nedenini yitirir- yoksa sizin dediğiniz gibi bir yarı-devlete değil. Sizin sosyalist topluma atfettiğiniz bir devlet biçimi olarak yarı-devlet, bir geçiş dönemi devlet biçimi olan proleterya diktatörlüğüne tekabül eder, sosyalizme değil. Ki bu geçiş döneminde, yani proleterya diktatörlüğünde devlet politik alanın dışına atılmış değil, bizzat politik alanın kendisidir. Zaten başka türlüsü de düşünülemez; zira politik olan dediğiniz devletin ta kendisidir yada tersi. Devletin dışında bir politik olan olmadığı, olamayacağı gibi, politik olanın dışında bir devlet de mantık dışıdır. Keza aynı şey iktidar için de ve demokrasi için de geçerli.
Hakikaten merak ediyorum; devleti politik olanın dışına itmek ne demek?
Ama yazınızın bütününden çıkardığım kadarıyla, sanki siz bununla bir tür hakem devleti kastediyorsunuz ya da Öcalan’ın epey uzun bir zamandan beri sıkça dillendirdiği şu meşhur özgür halk devletini. Ama böyle bir şey mümkün mü?! Devletin sınıf karakterini, onun en nihayetinde bir sınıfın egemenlik aracı, başka sınıf ve katmanlar üzerinde bir baskı aracı olma işlevini, niteliğini gizlemeye hizmet etmekten başka bir anlamı olmayan bu devlet kavrayışı, burjuvazinin devlet kavrayışıdır ve ezilenlerin zihninde bir tür yanılsama yaratmak, devletin gerçek karakterini örtbas etmek amacıyla özellikle öne çıkarılmakta, egemen kılınmaya çalışılmaktadır. Bu, kendini, egemen sınıf da dahil tüm toplumsal sınıflardan olabildiğince bağımsızlaştırmış en özerk, bürokratik, anti-demokratik devlet için de böyledir, egemen sınıfın politik iktidara da doğrudan sahip olduğu, en demokratik, saydam, “garson” devlet için de böyledir. Bütün sınıflara eşit mesafede, kendini sadece toplumsal sorun ve çatışmalarda sınıf ve katmanlar arasında hakemlik yapmak işleviyle sınırlayan, öyle tanımlayan bir devlet olarak “özgür halk devleti”, daha en başında Marksizm’in kurucuları tarafından bir saçmalık olarak değerlendirilmiş ve bu sorun veya tartışma hiç değilse sosyalistler açısından kapanmış kabul edilmişti. Bugün bunun ötesinde daha ne denilebilir ki?!
Tayfun hocam; demokratik cumhuriyeti öyle bir tanımlamışsınız ki; yani nasıl desem, biraz ondan, biraz bundan, her derde deva hayal çorbası gibi! Demokratik cumhuriyet, hem sosyalizm, hem proleterya diktatörlüğünün yarı-devlet biçimi, hem ekolojik, hem demokratik, ama aynı zamanda da devletin politik olanın dışına ötelendiği, hem kapitalizmi aşan, ama aynı zamanda toplumsal mutabakata dayanan, politik olanın ötesine itilen devletin de bu mutabakatı tanıdığı vs. vs. bir devlet, bir toplum biçimi. Keşke demokratik cumhuriyet, sizin düşündüğünüz veya iddia ettiğiniz gibi, böylesine çok yönlü, işlevli, kapsamlı ve kendi başına kapitalizmi aşan; onun ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal temellerini ve varoluş temellerini yıkan, yerine sosyalist bir uygarlık inşa eden veya en azından onun vasıtası olan bir programatik çerçeve sunsa. Ama değil.
Sanırım bu konuda, sosyalistler olarak nihai amacımız olan sosyalizm ile günümüz dünyasında daha çok da gerici ulusçuluk kavrayışı üzerine oturan, bu nedenle de ulusal sorunların ve militarist, bürokratik, oligarşik ulus-devlet yapılarının hüküm sürdüğü ülke ve bölgelerde bir acil görevler programı ve onun gerçekleşmesine karşılık düşen demokratik cumhuriyeti birbirine karıştırıyorsunuz. Bir başka ifadeyle, kapitalizmin temel varoluş biçimi, dini olan politik olanın ulusal olanla çakışması ilkesini, yani ulusçuluğu reddeden, onu aşan, ulusların, sınıfların, sınırların, devletin ve elbetteki özel mülkiyetin olmadığı yeni bir uygarlık, bir özgür insanlar toplumu olarak sosyalizm ile kapitalizmin varoluş biçimi, dini olan ulusçuluğun temel ilkesi olan, ulusal olan ile politik olanın çakışması ilkesini reddetmeyen, ona içre; ama ulusun etniye, dile, dine, kültüre, tarihe vs. göre tanımlandığı gerici, monolitik ulusçuluk ve ulus-devlet kavrayışına karşı, ulusu insan hak ve özgürlüklerini temel alan yurttaşlık hukuku üzerinden tanımlayan bir demokratik ulusçuluk anlayışıyla demokratik bir ulus inşa etmeyi ve ona uygun devlet yapılanması oluşturmanın politik biçimi olan demokratik cumhuriyeti birbirine karıştırıyorsunuz. Biri sosyalizm programı iken, diğeri devrimci demokrasi programıdır.
Evet, konu gerçekten açıklanmaya muhtaç ve sanıldığı kadar kolay değil.
“Demokratik cumhuriyetin görevi kapitalizmin pisliğini yıkamak değildir” diyorsunuz. Aslında bir yanıyla ve sınırlı anlamıyla demokratik cumhuriyet tam da böyle bir şeydir. Önceki yazımda belirttiğim üzere, bir Dünya Demokratik Cumhuriyeti hedefine, onun üzerinden de sosyalizme, yani sınıfların, sınırların olmadığı, politik, ekonomik ayrımının ortadan kalktığı, politik olanın, yani devletin ve dolayısıyla da ulusun yok olduğu, “herkesten yeteneğine göre, herkesten emeği kadar” ilkesinin hüküm sürdüğü topluma geçiş hedefine bağlantılandırılmadığı sürece, yani o azami programı gerçekleştirmek için, ona hizmet eden bir tür “asgari program” veya “acil görevler programı” olarak ele alınmadığı sürece demokratik cumhuriyet, aslında ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan başka bir anlam ifade etmeyen bir işleve sahiptir. Bu, niyetlerden ari bir durumdur. Yani biz ona ne tür vasıflar, işlevler yüklersek yükleyelim, sonuçta alacağı biçim ve gerçekleştireceği durum budur. Dünyanın zengin ülkeler ve yoksul ülkeler, siyahlar ve beyazlar, efendiler ve lanetliler olarak böylesine bölündüğü ve tüm bu ayrımların üzerine oturduğu ulusçuluk ve ulusal devletlerin ve onun ürettiği ırkçı, dışlayıcı apartheid ikliminin hüküm sürdüğü günümüz koşulları dikkate alındığında, bahsettiğimiz tarzda dünyasal ölçekte bir sosyalist uygarlık programının birer yerel ayağı olmaksızın tüm devrimci demokrasi programlarının, demokratik cumhuriyet mücadelelerinin eninde sonunda dünyanın çeşitli bölgelerinde, ülkelerinde kapitalizmi iyileştirmekten, onu demokratikleştirmekten öte gidemeyeceği açıktır.
Bu anlamda, sosyalistlerin görevi elbetteki kapitalizmin pisliğini temizlemek değildir. Ama bu, sosyalistlerin, kendilerini bir demokratik cumhuriyetle ve ona içkin görevlerle sınırlamayan, kapitalizmi aşan, hem de onu sadece üretim ilişkileri, mülkiyet ilişkileri ve devlet yapılanması bağlamında değil, bizatihi üretici güçlerin kendilerini de sorun eden, o uygarlığın maddi, manevi bütün araçlarını bir kenara atacak, yepyeni temellerde bir uygarlığı hedefleyecek dünya çapında bir sosyalizm programı oluşturmaları acil göreviyle yükümlü kılar. Yani sosyalistler ancak böylesine dünya çapında bir yeni uygarlık programı oluşturabilir ve insanlığa önerebilirlerse demokratik cumhuriyet için mücadelede elde edilecek başarı “kapitalizmin pisliğini temizlemek” veya ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan öteye bir sonuç doğurabilir ve ulusların, sınırların, sınıfların, sömürünün olmadığı eşitlikçi, özgür bir toplum hedefine varmak için bir araç, bir yol, bir basamak olarak kullanılabilir. Yoksa, verili dünya koşullarında, dünyanın böylesine zengin ve yoksul ülkeler, beyazlar ve siyahlar, lanetliler ve efendiler diye bölündüğü bir durumda, demokratik cumhuriyet, politik sonuçları itibarıyla, en iyi halde bile, “bir grup üçüncü dünyalının birinci dünyalılar arasına katılmasından” başka bir anlama gelmez, sonuç vermez. “Yer yüzü ölçüsündeki apartheiti kaldırmaz, onun sınırlarında belli bir değişiklik yapmış olur sadece.”
Demokratik cumhuriyet, esasen ulusal sorunların halli için ortaya atılmış bir programdır.
Demokratik cumhuriyet, her türlü ulusal baskının ortadan kaldırılmasında, ulusal sorunların çözümünde, Marksistlerin, sosyalistlerin çok uzun yıllar boyunca ve bugüne kadar yanlış olarak savunageldikleri ve aslında bu yolla hem ulusçuluğun -üstelik en gerici ulusçuluğun- dünyaya bunca hakim olmasına ve bunca ulusal boğazlaşmalara, savaşlara sebebiyet veren, hem de sosyalizmi bitiren, onu milliyetçilik batağına sürükleyerek çürüten ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gerici ilkesi yerine, aslında Marksizm’in kurucularının daha baştan savundukları, “ulusal sorunların demokratik olmayan bir yoldan çözümünü imkansız kılan”, "bir tek köyün bile kendi kaderini' tayin hakkının engellenemeyeceği komünlerin özgür, gönüllü birliğine dayanan bir model olarak öne sürülüp savunulan bir programdır.
Ama demokratik cumhuriyet sadece ulusal sorunları halletmez, aynı zamanda, bir yönüyle, Engels’in özellikle Erfurt Programının Eleştirisinde belirttiği üzere, proleterya diktatörlüğünün özgün bir biçimidir de ve potansiyel olarak ona dönüşme dinamiklerini içinde barındırır.
Engels aynı yazıda aynen şöyle yazar:
"Partimizin ve işçi sınıfının, egemenliğe ancak demokratik bir cumhuriyet biçimi altında ulaşabileceği son derece açık bir şeydir. Demokratik cumhuriyet, büyük Fransız Devriminin daha önce göstermiş olduğu gibi, proletarya diktatoryasının da özgül biçimidir. . ."
Bundan sonrasını Sayın Demir Küçükaydın’ın esasen 15 Mart 2002 tarihli olup, 24 ocak 2008 tarihinde Köxüz’de yayınlanan Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Tarafından Niçin Savunulmalıdır? - ("Ankara'dan Komünistler"e Cevap) başlıklı yazısından bölümlerle bağlayalım.
“Proletarya diktatörlüğünü, diktatörce bir yöntem olarak anlayanlar veya onu sadece bir şiddet olarak anlayanların anlayamayacağı bir önermedir bu. Ama Marksizm'in özündeki temel mantığı kavrayanlar için bunda anlaşılamayacak bir şey yoktur.
“Peki Paris Komünü tipi devlet dediğimiz Proletarya Diktatörlüğü'nün özelliği nedir? Çoğunluğun emrinde olacak, ondan bağımsızlaşamayacak, bürokratik olmayan bir mekanizma. Bunun nasıl bir şey olacağını Paris Komünü göstermişti. Memurların seçimi, yasamanın yürütme yetkisini de kullanması, seçilenlerin gerektiğinde seçtiklerini geri alıp değiştirebilmesi ve seçilenlerin ortalama bir işçiden fazla maaş almaması vs.
“Bütün bu özellikler sadece Proletaryanın çoğunlukta olduğu bir devrimin değil, ezilenlerin çoğunlukta olduğu her devrimin de oluşturduğu bir devlet cihazını tanımlarlar. Bu nedenle, feodaliteye karşı ulusun ezici çoğunluğunun diktatörlüğü olan Fransız Devrimi sonucu ortaya çıkan Demokratik Cumhuriyet, Proletarya Diktatörlüğünün aynı zamanda özgül bir biçimidir de. Sadece o dönemde proletarya bir sınıf olarak ortada görülmediğinden bir proletarya diktatörlüğü olmamıştır”
“Bu noktada, Demokratik Cumhuriyet'in cebirsel karakteri sorunuyla karşı karşıya kalıyoruz. Yani Demokratik cumhuriyet talebi, bürokratik, baskıcı, militarist olmayan; devletin kendisini seçenlerden bağımsızlaşamayacağı ve ezilen çoğunluğa karşı kullanmaya el vermeyeceği biçimleri somut değişiklikleri içeren bir biçimdir; bir cebirsel formüldür. Ama bu cebirsel formülde sosyalizme mi gidileceği veya kapitalizmde mi kalınacağı, bütünüyle sınıfların bilinci, ağırlıkları, programları, gelenekleri ve başka tarihsel koşullarca belirlenmektedir. Yani demokratik Cumhuriyet pek ala ideal bur burjuva cumhuriyetin biçimi olabileceği gibi, sınıfsız topluma giden proletarya diktatörlüğünün de bir biçimi olabilir. Ya da tersinden söyleyelim, Proletarya diktatörlüğü de, proleterlerin sosyalizmi kurmak istememeleri halinde, pek ala bir kapitalizme ideal koşulları sağlayan bir demokrasi olarak iş görebilir. Proletarya Diktatörlüğü'nden diktatörce bir yönetim değil de Paris Komünü'nün devlet cihazının taşıması gereken özelliklerini anlıyorsak. Bu Paris Komünü Tipi Devlet'te pek ala burjuvazinin partileri nüfusun büyük çoğunluğunun oylarını alıp veya bizzat işçi partileri sosyalizme geçmek istemeyip, kapitalist ilişkileri sürdürebilirler. Pek ala sınıfsız topluma gitmek için gerekli tedbirleri öneren partiler azınlıkta kalabilirler.
“Yani, Demokratik Cumhuriyet sadece, proletaryanın iktidarına giden en kısa yol değildir aynı zamanda, bu iktidarın bir biçimidir de. Bu nedenle de Sosyalist Partiler tarafından İşçi Sınıfının, ezilenlerin iktidar biçimi olarak savunulmalıdır.
… …
Açıktır ki, bu bağlamda Demokratik Cumhuriyet Marksistlerce savunulması gereken, akideye uygun bir programdır. Ama burada, o klasik dönem Marksizm'i ve Marksistlerinin, Demokratik Cumhuriyet'i kendi başına bir hedef olarak almadıkları, onu dünya proletaryasının zaferine azami bir katkı için, bulundukları ülkede somut bir program olarak kabullendikleri konusuna henüz girmedik
Yani o zamanın Marksistleri için Demokratik Cumhuriyet, ülkelerinin kurtuluşu veya gelişmesi için veya kendi ülkelerinde sosyalizme varmak için, kendi başına bir hedef değil, ne yerel ne de ulusal bir sorun olamayacağı önceden kabul edilmiş emeğin kurtuluşu mücadelesine azami katkı için, bulundukları ülkede yapılması gerekendir
İşte Türkiye'de olmayan ve tartışılmayan, bu güne kadar tartışıldığına da rastlamadığımız, Marksizm'in bu unutulmuş yaklaşımıdır. Biz yazılarımızda, Demokratik Cumhuriyet Sorununu, bu klasik metodolojiye uygun olarak, "Demokratik Cumhuriyet bulunduğumuz savaş cephesinde dünya çapında işçi sınıfının kurtuluşuna azami katkının bir yolu mudur" sorusu bağlamında tartışmaktayızdır
Ve bu bağlamda, Demokratik Cumhuriyet aslında oldukça sorunludur.
… …
“Dediğimiz özetle şudur: Demokratik Cumhuriyet cebirsel bir formüldür. Bu formülün içindeki güçlerin hedefleri ve ağırlıkları belirleyecektir onun somutta alacağı anlamı. Bu pek ala, işçi ve köylülerin egemenliği altında, tıpkı İsveç'te olduğu gibi, daha sosyal adaletçi ve özgürlükçü bir kapitalizm; İsveç gibi bir emperyalizm ile de sonuçlanabilir veya sosyalist bir uygarlığın tohumu da olabilir. Çok zayıf bir olasılık olsa bile.
“Eğer biz sosyalistler, bu gün eğer bu Demokratik Cumhuriyet mücadelesinin öncülüğünü yapabilir ve bu mücadeleyi başarıya ulaştırabilirsek, bunun verdiği prestijle, daha ileri gidilmesi için daha fazla sözümüzün dinlenme olasılığı olabilir. Gerçek amacımızı ve bunun zorluklarını hiç gizlemeden, Demokratik Cumhuriyet cephesinin en tutarlı öncüsü olmaktan başka doğru bir taktik olamaz.
“Eğer bu mücadeleye öncülük eder ve bir prestijimiz olursa, bu ülkede etkili olmasak bile, işçiler Demokratik Cumhuriyet'e ulaştıklarında bize değil de, kapitalizmi sürdürecek partilere oy verdikleri takdirde bile, bu selden geriye epey bir kum kalır, bunu yanı sıra dünyada eşitlikçi fikirlere yeni bir canlılık ve itibar verilebilir. Bu program dünyanın yoksullarına duyurulmuş olur ve kim bilir, bir yerlerde başkaları, buralarda cesaret edilemeyene daha iyi bir hazırlıkla cesaret edebilir.
… …
“Demokratik Cumhuriyet, yeryüzünün siyah ve beyaz bölünmesi koşullarındaki süreksiz devrim boyutuyla, kendisini sırf demokratik görevlerle sınırladığı takdirde, imtiyazlılar arasına katılma sonucu verir. Bu ise sosyalizmden fiili bir uzaklaşma demektir. Birincisi bu noktadan problemlidir. Çünkü bu dünyada sömürü ve baskının ortadan kaldırılmasına azami bir katkı anlamına gelmez.
“İkincisi, sosyalist programın artık dünya çapında başka bir sosyalist uygarlık programı olması gerektiğidir, dolayısıyla bulunduğunuz ülkedeki programınız da başka bir uygarlığın tasarısını içermelidir. Demokratik Cumhuriyet ise, sadece siyasi bir cebirsel formüldür. Bir uygarlık tasarısı içermez, bu başka uygarlığın siyasi biçimi ne olmalıdır sorusuna cevap değildir. Kürt hareketinin ve demokratik hareketin programı olan veya olması gereken, ulusun tanımından dil, kültür ve etniyi dışlama, dillerin eşitliği gibi siyasi biçimler, burjuva uygarlığının biçimleridirler; onlar bu uygarlığın temel var oluş biçimi olan ulusal olanla politik olanın çakışması anlayışını dışlamaz ve reddetmez, sadece ulusal olanı farklı tanımlarlar.
“O halde, siyasi biçimi, ulusun tanımından dili ve etniyi dışlayan, ulusu yeniden tanımlayan bir demokratik cumhuriyet, sosyalizme geçişin sosyalist bir uygarlığın biçimi olamaz, ancak nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddeden bir demokratik cumhuriyet sosyalist bir uygarlığın biçimi olabilir. Bu aynı zamanda hem imtiyazlılar arasına katılma sorununa yani dünyadaki ırkçı apartheit sitemine bir çözümdür, hem de süreksiz devrimin çıkmazına, ileri ve zengin ülkelerin işçilerine bir başka uygarlık tasavvuru ile tarafsızlaştırma veya kazanma sorununa bir cevaptır.
“O halde, nasıl devrimci demokrasi Demokratik Cumhuriyet'i tanımlayan içeriği ulusun tanımından dil ve etniyi dışlamayı koyuyorsa, biz de ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddeden bir demokratik cumhuriyet istediğimizi koymalıyız.
“Bu hem demokratik mücadelede yer almayı sağlar hem de ayrı bir bayrağın olmasını.
“Yani, uluslararası boyutta azami katkımız ne olabilir sorusunu sormadan bu gün Türkiye'de program sorununa devrimci demokrasiden farklı bir program önerilemez
… …
“Sırf kendi ülkenizle sınırlı, demokratik veya sosyalist olsun fark etmez, bir özgürlük ve refah, bir ırk ayrımcısı sistemle sonuçlanır
… …
“Görüldüğü gibi, sorunu dünya çapında koymadan, bu günkü dünyanın yoksul zengin ayrımına bir çözüm getirmeden kendi ülkenizde bir sosyalizm kurma çabanız, en iyi koşulda ırkçı bir sistemin savunuculuğu sonucunu verir. Bundan bir tek çıkış yolu vardır. Başka bir uygarlık programı ve tüm insanları ulusal olanla politik olanın çıkışması ilkesini yıkmaya çağırmak, yani bütün insanları yurttaşınız ilan etmek. Ancak bu takdirde hem ırkçılıktan kurtulabilirsiniz, hem sosyalist dönüşümler yapma ve onları koruma şansınız olabilir”
Sonuç olarak; “kapitalizmin mezar kazıcısı” işçi sınıfı ve sosyalistler, “kendi kalelerine gol atmak” pahasına, belki de ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan öte bir sonuç vermeyecek bir demokrasi mücadelesinin, “kapitalizmi pisliklerinden temizleme” kavgasının öncülüğünü yapmak durumundadırlar. Ama bu “kendi kalesine gol atmak” gibi görünen şey, yani bu politik demokrasi mücadelesi aslında işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin gerçek kurtuluşu olan sosyalizm için mücadelenin, ona ulaşmanın olmazsa olmaz koşulu ve zeminidir. Bu anlamıyla bir gaflet değil, öngörülen bir zorunluluktur. Bu mücadelenin işçi sınıfının ve sosyalistlerin kendi kalesine değil de, karşı kaleye gol atmakla sonuçlanması ise ancak her türlü ulus ve ulusçuluğa karşı savaş açan, ulusları berhava etmeyi önüne temel hedef koyan, kapitalizmin dini olan ulusçuluğun politik, ekonomik, özel ayrımını ortadan kaldırmayı ve tüm sınırları, sınıfları yok etmeyi esas alan bir sosyalist uygarlık programı ve o doğrultuda dünya çapında geliştirilecek bir hareketle mümkündür. Kaldı ki politik alanın demokratikleştirilmesi, ezilenler, işçiler, emekçiler lehine değiştireceği güç ilişkileri ve sağlayacağı avantajlar, kazanımlar bağlamında ekonomik alanda da, bizzat üretim sürecinde de demokratikleşmenin yollarını açabilme imkan ve yollarını açar ve işçi sınıfının, emekçilerin, tüm ezilenlerin yeni bir uygarlık kurma kapasitesini artırır.
Yani sonuçta, demokratik cumhuriyet tek tek ülkeler veya bölgeler açısından ciddi politik, sosyal, kültürel dönüşümler sağlamak, ekonomik gelişmeye yol açmak, o ülke veya bölge işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenleri açısından kapsamlı sosyal, ekonomik, siyasal kazanımlar sağlamak gibi bir işleve sahip, bu anlamıyla sosyalistlerin de mutlaka içinde yer almaları, hatta öncülük etmeleri gereken bir mücadele programıdır. Ama sosyalizm ancak dünyasal ölçekte gerçekleşebilecek bir toplum olduğuna ve sosyalistler de bu anlamda ancak dünyasal ölçekte bir mücadele programıyla bu hedefe ulaşabileceklerine göre, kendilerini yerel, ülkesel birtakım hedef ve programlarla sınırlayamazlar; o yerel veya ülkesel bazdaki program, strateji ve mücadelelerini dünyasal ölçekteki temel programlarına, stratejilerine ve mücadelelerine göre belirlemek, düzenlemek göreviyle yükümlüdürler. Aksi takdirde ulusal sosyalistler olurlar, ki bu da sosyalist olmamaları anlamına gelir.
Demokratik cumhuriyeti kapitalizme bağlayan kilit ulusçuluk ve uluslardır. Onu sosyalizme açacak anahtar ise tüm biçim, sembol ve sonuçlarıyla birlikte ulusları ve ulusçuluğu yok etmek üzere oluşturulmuş yeni bir uygarlık programıdır.
10.09.2008

Tayfun İşçi kullanıcısının resmi

Demokratik Cumhuriyet Demokratik sosyalizm Gerçeğidir

D.C Demokratik Sosyalizm Gerçeğidir.

Sayın Salih Kadim, Tartışmanın daha net anlaşılması için öncelikle sosyalizm konusunda anlaşamadığımızı vurgulamak isterim. Bana göre proletarya diktatörlüğü özünde sosyalizmle eşdeğerdir. İkinci nokta sosyalizm “ herkese yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre ilkesinin hayat bulduğu bir toplum değil bu ilke komünist toplumda uygulanan bir ilkedir. Sosyalizmde “ eşit işe eşit ücret ilkesi “ uygulanır. Bana göre tek ülkede sosyalizm mümkündür. Komünizm ulusların sınıfların sınırların kalktığı bir dünya sistemdir. Burada “Herkese Yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre “ilkesi yürürlüktedir.
Bana göre geçmiş sosyalistlerin en önemli eksikliği ulus eksenli mücadeleyi esas almaları ve Toplum üzerinden değil devlet üzerinden devletin yok olacağını ileri sürmeleridir.

Sayın Salih kadim, size göre “devlet politik olanın kendisidir. Bu nedenle politik olandan dışlanmaz” bana göre Demokratik cumhuriyetin nihayi hedefi yönetimi politikayı devletten alıp topluma vermektir. Devleti küçültmedir. iktidarı topluma verip eritmedir.
Sanıldığı gibi devlet politik olan olarak doğmamıştır ihtiyaçtan doğmuştur. Fakat politikayı toplumdan alım topluma hükmedip topluma yabancılaşmıştır. Devlet bu yönü ile objektif olarak toplum karşıtıdır. Politik olanın devletle eşdeğer olmasını savunmak toplumu politikanın dışına atmaktır. Zaten yanlışta buradadır. Geçmiş sosyalizmlerin temel yanlışı da budur. Toplumu politik olandan dışlamış olmaları ve onların adına politikaya sahip olmalarıdır.
Cevabi yazınızda belirttiğiniz “Eğer kastınız, tüm sınıfsal karakterinden soyunmuş, bir sınıfsal baskı aygıtı olma işlevini yitirmiş, sadece toplumsal birtakım hizmet ve görevleri düzenlemekle yükümlü bir tür teknik organizatör anlamında bir devletse, bu sosyalizmdeki sönümlenmiş, burjuva hak eşitliğini sağlayan düzenleyici zor aygıtı anlamındaki devlete tekabül eder –“
Hayır kastım bu değildir. Oligarşik kapitalist devletin yıkıldığı ve hala farklılıkların belli oranlarda devam ettiği bir toplumda toplumsal demokrasinin yerleştirilmeye başlamasıdır. Tıpkı Paris komününde olduğu gibi devletin “farklı komünlerin” birliğinden oluşması gibi.