Demokratik Cumhuriyet Üzerine Birkaç Söz (2)Tayfun İşçi'ye Cevap
Merhaba Tayfun hocam.
Öncelikle tartışmaya devam etme davetime icabet edip, yaptığım değerlendirmeye cevap yazma nezaketi gösterdiğiniz için teşekkürler.
Hemen şunu belirtmeliyim ki, ben, Kürt hareketinin ve onun önderliğinin ortaya koyduğu, savunduğu demokratik cumhuriyet “projesinin” kendisinin “ulusçulukla malul” olduğunu söylemedim. Bu, mantıksal olarak da saçma bir değerlendirme olur; zira demokratik cumhuriyetin bizatihi kendisi demokratik ulus olduğundan, onunla eşanlamlı olduğundan, ulusçulukla malul olamaz, tam tamına ulusçuluktur zaten. Politik olanın, yani devletin ulusal olana göre belirlenmesi ilkesini reddetmez, aşmaz; tam aksine, tam da onun üzerine oturur. Burada tartışma demokratik cumhuriyetin ulusu, ulusçuluğu aşıp aşmadığına, o paradigmayı karşısına alan bir toplumsal yapı ortaya koyup koymadığına değil, ulusun, ulusçuluğun niteliğine, karakterine, onun belirleyenlerinin neler olduğuna ilişkindir. Dolayısıyla, ben, demokratik cumhuriyet “projesini” ulusçu bir “proje” olmakla eleştirmedim, Kürt hareketini de demokratik cumhuriyeti savundukları için ulusçulukla itham etmedim. Aksi halde kendimi de aynı “ulusçulukla malul” olmakla nitelendirmem gerekir; çünkü ben de bir demokratik cumhuriyet destekçisiyim.
Biraz dikkatlice okuduğunuzda göreceksiniz ki, ben, Kürt hareketinin ve onun önderliğinin bu konuya yaklaşım tarzının, demokratik cumhuriyeti ele alış tarzının ulusçulukla malul olduğunu söyledim. Yani buradaki eleştirim tümüyle işin metodolojisine ilişkindir, meselenin ideolojik-teorik analiz ve kavramsallaştırılma tarzına ilişkindir. Yani burada demek istiyorum ki, tam da ulusçu bakış açısından bakıldığı, o ulusçu paradigma aşılamadığı içindir ki, aslında bir yanıyla bakıldığında kendi içinde son derece basit bir tutarlılıklar ve mantıksal çıkarsamalar bütünü ihtiva eden demokratik cumhuriyet kavramının içi doldurulurken yanlışlara düşülmekte, ciddi tutarsızlıklar sergilenmekte, eklektizme düşülmektedir.
Demişsiniz ki, “Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet savunusu elbetteki ulusçudur ve ulus karşıtı yönü olmakla birlikte bu aşamada savunusu yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulustur. zaten Sayın Küçükaydın'la farklılıklarından biri de budur. Yine asli unsur konusunda Kürtlerin de asli unsur olarak yer almalarını önermeleri de bunun göstergesidir”
Yine aynı yere geldik. Demek istiyorsunuz ki, Kürt hareketi, bu demokratik cumhuriyet projesiyle, belki sizin istediğiniz veya aradığınız gibi ulusçuluktan tam bir kopuş gerçekleştirmemiştir; ama yurttaşlık esasına dayalı bir demokratik ulus kavrayışına yönelmiş, onu savunmakta ve bunun mücadelesini yürütmektedir. Üstelik onun bu demokratik cumhuriyet savunusunun ulus karşıtı yönü de bulunmaktadır.
Ben, tam da durumun böyle olmadığını, Kürt hareketinin ulusçuluğu aşmak bir yana -bu aşamada ondan böyle bir şey beklenmemektedir zaten- demokratik cumhuriyet “projesini” savunurken bile hâlâ o eski, gerici, dar ulus ve ulusçuluk anlayışından kopamadığını belirtmek istemiştim.
Bir kere, demokratik cumhuriyet projesinin veya savunusunun, yukarıda yine anlatmaya çalıştığım gibi, kim savunursa savunsun, bir dünya demokratik cumhuriyeti programatik hedefinin ön adımı olmadığı sürece, ulus karşıtı bir yönü olması mümkün değildir; bu, bizatihi demokratik cumhuriyet kavramının kendisiyle çelişir. eşyanın tabiatına aykırıdır. Tekrar etmekte fayda görüyorum; demokratik cumhuriyet, ulusun, ulus-devletin kendisini (burada ulus-devlet kavramını geniş manada kullanıyorum; yani buna göre, örneğin, Avrupa Birliği de, ABD de birer ulus-devlettir), ulusların mevcudiyetini sorun etmez; onu berhava etmez; sadece onu demokratik olarak tanımlar, inşa eder. Yani etniye, dile, dine, kültüre, tarihe vesaireye göre belirlenen gerici ulusa karşılık, tüm bu öğelerin politik alandan dışlandığı, yurttaşlık hukukuna dayalı bir ulusu, devleti esas alır, onun adıdır.
Benim yazımın esas konusu tam da zaten Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet “projesinin”, demokratik cumhuriyetin doğası gereği olması gereken demokratik ulus kavrayışına tam oturmaması, yurttaşlık hukuku üzerine bina edilmiş bir ulus tanımıyla çelişen, onun ortadan kaldıran talepler, öneriler içermesidir. Kürt hareketinin demokratik cumhuriyetten, “demokratik ulus”tan neyi anladığına, bunu nasıl yorumladığına yazımda olabildiğince değindim, bu nedenle tekrar değinmeyeceğim. Ama bizzat sizin de örnek verdiğiniz şu asli unsur önermesi bile söylediğim şeyi doğrulamaya yeter. Ama siz, nasıl oluyorsa, bu asli unsur önermesini Kürtlerin yurttaşlık hukukuna dayalı bir demokratik ulus kurma hedeflerinin bir göstergesi olduğunu söylüyorsunuz. Belki de yanlış anlıyorumdur.
Bu anlamıyla, ben, Kürt hareketini ve onun demokratik cumhuriyet savunusunu ulusu ve ulusçuluğu aşamadığından dolayı değil; ulusun etniye, dile, dine, kültüre vesaireye göre tanımlandığı gerici ulus ve ulusçuluk anlayışından tam kopamadığı; gerçek anlamda bir demokratik ulus ve ulusçuluk kavrayışını esas almadığı için ve tam da bu yüzden halihazırda önünde duran imkan ve potansiyelleri değerlendiremediği, için eleştiriyorum. Daha doğrusu, bunun nedenlerini kendimce ortaya koymaya çalışıyorum. Bilebildiğim kadarıyla, Demir Küçükaydın’ın da yapmaya çalıştığı şey bu. O da, aynen burada ortaya koyduğum üzere Kürt hareketini demokratik cumhuriyet konusunda tutarlı davranmaya ve bunu bütünlüklü bir programa dönüştürmeye çağırmaktadır. Ancak bu temelde bunun üzerinden Türkiye'yi ve bölgenin tümünü dönüştürücü, sağlam, güçlü, devrimci bir toplumsal politik hareket oluşturabileceğini ve Kürtler başta olmak üzere, diğer tüm ezilen grup ve kimliklerin ve bölge halklarının ulusal demokratik sorularına çözüm bulunabileceğini savunmaktadır.
Ancak, sanırım benim bu konudaki yaklaşımımı ve eleştirilerimi biraz üstten, soğuk, hayatın gerçeğinden uzak, üstelik Kürtlerin mücadelesine ve yaşadıkları trajediye duyarsız bulmuş olmalısınız ki, Demir Küçükaydın’ın, bu konudaki farklılıklarına rağmen,, üstelik “kendi kalesine gol atmak pahasına” Kürt halkının özgürlük arayışını selamladığını özellikle belirtme gereği duymuş; ama sanki benim bundan uzak olduğumu ima etmişsiniz. Yanlış anlamadıysam, bir de söylemlerimin reel politiğe uygun düşmediğini, bunun kendi içinde ciddi politik tehlikeler barındırdığını belirtmişsiniz. Olabilir. Ben, her ne kadar Kürt özgürlük hareketi ve Kürtler hakkında, politik-tarihsel arka planım ve pratiğim bağlamında içeriden de konuşabilecek bir konuma sahip olsam da, bu konuda onunla oldukça farklı bir bakış ve anlayış farklılığım olduğunu teslim etmeliyim. Yine de Kürtler ve Kürt sorunu bağlamında “hayatın gerçekliğinden” olabildiğince kopuk olmayan bir duruş, duyarlılık göstermeye çaba sarf ediyorum. Söz konusu yazımda daha çok kendimce tespit ettiğim yanlış ve yanılgıları eleştirme üzerinde yoğunlaştığım için, size bu konuda soğuk, duyarsız görünmüş olabilirim. Ancak, böyle görünmemek için her cümlenin başında veya sonunda Kürt mücadelesini desteklediğimi belirtmek illa şart mı, bundan emin değilim.
Diyorsunuz ki, “Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadeleyi Kürt’ü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından, Küçükaydın kendi doğrusuna karşı bir gelişmeye dahi katkı sunmaktadır.”
Ben, Kürt’ü veya Kürtlüğü yok etmekten söz etmedim; demokratik cumhuriyetin veya aynı anlama gelmek üzere demokratik ulusun kendi doğası gereği, Kürtlüğün de, tıpkı Türlük gibi veya Ermenilik, Lazlık, Çerkezlik, Alevilik, Müslümanlık, ateistlik, homoseksüellik ve benzeri etnik, dinsel, dilsel, cinsel aidiyet veya kimlikler gibi, politik alanın dışına atılması, yani ulusun tanımından, onun belirleyenleri olmaktan çıkarılması gerekliliğinden, zorunluluğundan söz ettim. Yani Kürtlüğün, Türklüğün veya benzeri kimliklerin politik niteliklerinin yok edilmesi gereğinden, zorunluluğundan söz ettim. Bu, bireysel hak ve özgürlükler temeli üzerinde yükselen yurttaşlık hukukuna dayalı bir demokratik ulus kurmanın, demokratik cumhuriyet inşa etmenin olmazsa olmaz önkoşuludur. Bu cumhuriyette Kürt, tıpkı Türk gibi, Ermeni gibi, Alevi gibi, Müslüman gibi vb. elbetteki varlığını sürdürecek, dilini, kültürünü, inancını vesaire “özgürce” yaşayacak, geliştirecek, kendini istediği şekilde ifade edecek; ama artık Kürt olmak, Türk olmak, veya başka benzeri başka bir şey olmak politik açıdan hiçbir anlam ifade etmeyecek. Nasıl ki demokratik cumhuriyetin yine olmazsa olmaz niteliklerinden, temel ilkelerinden biri olan gerçek bir laiklikte insanların Alevi, Sünni, Hıristiyan veya ateist olmasının hiçbir politik anlamı yoksa, bunlar özele ait, kişisel bir tercih olarak addediliyorsa, devlet nezdinde hepsi eşit hak ve özgürlüklere sahipse, bunlar ulusun, yani devleti belirleyen öğeler olmaktan çıkıyorsa, aynı şekilde Kürtlük, Türklük gibi kimlikler de özele ait hale gelecek.
Kürtler ancak böylesi bir anlayış ve programladır ki, demokratik cumhuriyetin diğer mevcut ve olası bileşenleriyle ortaklaşa bir mücadelede bir araya gelip, bu yolda başarı elde edebilirler.
Mesele böyle konulduğunda, “Kürt gerçekliği üzerinden gelişen bu mücadeleyi Kürt’ü yok etme mücadelesine dönüştürmenin zamanı olmadığından” değil; sonuca ulaşmak için buna mecbur olduğundan; demokratik cumhuriyeti önüne hedef olarak koymuş bir Kürt hareketinin, bunu ancak Kürtlüğü de tıpkı Türklük gibi politik açıdan anlamsızlaştırmayı esas alacak, onu politik alandan yok edecek bir demokratik ulus inşa etme kavrayışıyla başarabileceğinden bahsetmek daha doğru olur. Bu aynı zamanda Kürt hareketi için, klasik, dar ulusçu bir ulusal kurtuluş hareketi olmaktan çıkıp, demokratik ulusçu yeni bir sosyal hareket olma anlamına gelir.
Tabii buna uyum sağlamanın, bu doğrultuda bir dönüşüm gerçekleştirmenin çok uzun yıllar boyunca kendini dar ulus ve ulusçuluk kavrayışı üzerinden tanımlamış, mücadelesini bu temelde geliştirmiş ve her ne kadar siz, artık reddettiğini söyleseniz de, devlet eksenli bir ulusal kurtuluş hedefiyle şekillenmiş, kadroları buna göre eğitilmiş bir hareket için oldukça zor ve sancılı bir süreç olduğunu teslim etmek gerekir. Hele ki dünya, bölge ve Türkiye’deki reel politik durum düşünüldüğünde, düşman güçlerin konumlanışı ve temel siyasetleri, yine güneydeki ilkel milliyetçi Kürt güçlerinin sağladığı güç ve kazanımların etkisi düşünüldüğünde bunun zorluğu daha da anlaşılır olmaktadır. Buna bir de birtakım örgütsel kaygılar, sahip olunan iktidar ve statüleri yitirme korkusu ve benzeri politik-psikolojik etkenler dahil edildiğinde olay daha da karmaşıklaşmaktadır. Örgüt merkezli bakış açısının gücü ve bu süreçteki etkisi hiç de yabana atılmamalıdır. Araçların amacın yerine geçmesi, ona galebe çalması ve çoğu zaman benmerkezciliğe varan mutlaklaştırılması, dünyadaki pek çok örneklerde olduğu gibi, sadece Türkiye devrimci, sosyalist hareketi için değil, onunla aynı Stalinist siyaset ve örgüt kültüründen, geleneğinden gelen PKK için de ciddi bir sorundur ve bu bağlamda hesaba katılması gereken bir etkendir. Gerek olursa, bunun daha geniş bir açılımını bir başka yazıda ele almak isterim.
Tayfun hocam; yine bu konuda Demir Küçükaydın ve Öcalan ile aranızdaki yaklaşım farklılığınızı ortaya koyarken, onların öne sürdüğü yurttaşlık esasına dayalı demokratik ulus tanımının sınırlar ve devlet hukuku üzerinden yapılan bir tanımlama olduğunu, toplumu devlet ve sınırlar ekseninde tanımladığını, toplumsal gelişmeyi devletin ve kapitalist pazarın çerçevesinde tanımladığını, bu yüzden de doğru bulmadığınızı belirtiyorsunuz. Bunun, devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulus içine çeken bir tanım olarak kaldığını söylüyorsunuz.
Ama bu sorunun doğası gereği böyle olmak zorundadır zaten. Ulus dediğimiz şey devletten başka nedir ki?! Yine aynı anlama gelmek üzere, ulus tam da bir sınırlamadır, “ötekini” dışta bırakan bir “biz” kavramsallaştırmasıdır. Bu, ister yurttaşlık esasına dayalı demokratik bir ulus olsun, ister soya sopa dayanan gerici, dar ulus olsun, doğası gereği böyledir. Ulusu sınırlar ve devlet hukukunun ötesinde tasavvur etmek, onun yapısını anlamamak anlamına gelir. Ulus tam da belirttiğiniz gibi, toplumu devlet ve sınırlar ekseninde tanımlamaktır zaten. Bu anlamıyla, mesela, sosyalist ulus diye bir şey olamaz. Zira sosyalizm bir sınıf mücadelesi aracı olarak devletin ortadan kalktığı, bu anlamıyla politik olanın yok olduğu bir toplumsal sistemdir. Eh, politik olan, yani devlet ortadan kalktığında, onun neye göre tanımlanacağı sorunu, yani ulusun kendisi de ortadan kalkar zaten. Zaten sosyalizm bir anlamda tam da o yüzden dünya ölçeğinde bir yeni uygarlık, bir yeni toplumsal sistem olmak durumundadır ve tek ülkede sosyalizm gibi bir şey olması mümkün değildir. Devletin ulusu öncelediği ve ulusun kurgusal, fiktif bir oluşum olduğu düşünüldüğünde bu daha anlaşılır olur.
Ben, demokratik cumhuriyetin, demokratik ulusun kendi başına hiçbir şekilde kapitalizmi aşan bir şey olmadığını, tam da kapitalizme içre, ideal kapitalizm koşullarını sağlayan bir siyasal form olduğunu söylerken tam da bunu kastetmiştim. “Devletin işgal ettiği ve sınırlarına kattığı her alanı ulusun içine çeken” bir tanım olarak demokratik cumhuriyet bu anlamıyla “sömürgeciliği” de ortadan kaldıran, ama aynı zamanda emperyal olabilen bir yapıya tekabül eder ancak. Avrupa Birliği, öngördüğü Avrupa Birleşik Devletleri ve tek bir Avrupa ulusu hedefiyle bir yönüyle bunun tipik bir örneği olarak gösterilebilir sanırım. Yine Öcalan’ın zaman zaman Türk egemenlerine önerdiği, güneydeki Kürtleri de içine alacak, o bölgeyi de kapsayacak şekilde genişletilmiş, demokratik olarak yeniden yapılanmış bir büyük, emperyal Türkiye önermesi de, bazı eksikliklerine ve farklılıklarına rağmen, bir ölçüde böyle bir örnek olarak görülebilir. Yani bu anlamıyla demokratik cumhuriyet, kapitalizmi dışlamadığı gibi, pekala emperyalist bir yapıya da denk düşebilir. Hele ki bugünkü dünya koşullarında, en gelişmiş demokratik ulusçuluk ve aynı anlama gelmek üzere demokratik cumhuriyet bile özellikle gelişmiş ülkelerde dünya çapında bir ırk ayrımcılığının aracı olabilmektedir. Bu da en gelişmiş haliyle bile olsa ulusçuluğun sınırlarını ve gerici karakterini bize göstermektedir.
Elbetteki bu, demokratik cumhuriyet programını destekleyen, savunan biz sosyalistler, Marksistler için kendi içinde ciddi bir çelişkiyi ve açmazı da ifade ediyor gibi görünmektedir. Yani biz kendimizi kapitalizmi hiç de aşmayan, ona içre, sadece devletin demokratikleştirilmesini öngören bir demokrasi perspektifiyle mi sınırlayacağız? Yine madem ki bu özünde ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktan öte bir anlam taşımamaktadır, neden bu işin öncülüğüne burjuvazi değil de, işçiler, emekçiler, sosyalistler yapmakla yükümlüdürler?
Zira “Demokratik Cumhuriyet sadece ulusun tanımından dili, dini vs. dışlamaktan ibaret değildir. O aynı zamanda pahalı, baskıcı, bürokratik olmayan, ulusun çoğunluğunun iradesine karşı kullanılamayacak bir cihaz demektir ve bu nedenle bu günkü pahalı, baskıcı, bürokratik cihazların parçalanmasını gerektirir. Burjuvazi ise iş buralara gelince son derece korkaktır ve buralara gelir diye korkmakta ve bürokratik oligarşiye karşı tutarlı bir tavra girmemekte sürekli onunla uzlaşma yolları aramaktadır. O güçlü devletten, demokrasiyi engelleyen mekanizmalardan hiç de vazgeçmek niyetinde değildir”*
Bu anlamıyla, bu işi gerçekleştirecek, bunu programlaştırıp sonuç alıcı bir harekete dönüştürecek tek güç bizleriz; yani sosyalistlerin öncülüğünde işçiler, emekçiler, Kürtler başta olmak üzere, bu gerici, baskıcı, merkezi bürokratik ulus-devletin egemenliğinden mustarip tüm mağdurların, her türlü ezilen grup ve kimlikten insanların ortaklaşacağı geniş demokrasi cephesi.
Ama unutmamak gerekir ki, Marksistler, sosyalistler olarak bizler, ulusal baskı ve demokrasi sorunu bağlamında, bu demokratik cumhuriyet programını sadece bir tür “asgari program” olarak savunmak, o doğrultudaki bir devrimci demokrasi hareketinin politik bayraktarlığını yapmak acil göreviyle yükümlüyüz. Bunu kendi nihai hedefimizin, programımızın gerçekleşmesinin bir hazırlayıcısı, onun mücadelesini örgütlemenin zorunlu bir zemini olarak görmeliyiz. Bizim nihai hedefimiz politik olanı, yani devleti, dolayısıyla da onun belirleyeni olarak ulusu, ulusları ortadan kaldırmaktır. Yani “politik olanın tanımından ulusal olanı kaldırmak, tüm sınırları havya uçurmak; insanların hak ve görevlerine göre oluşmuş demokratik bir dünya cumhuriyetidir.”*
Demokratik cumhuriyetten sosyalizme evrilmenin, yani demokratik cumhuriyet programı ile sosyalist bir program arasında süreğen bir bağ, bir geçiş sağlayabilmenin yolu, her türden ulus ve ulusçuluğu karşısına alan, tüm uluslara ve sınırlara savaş açan, bu doğrultuda bir dünya demokratik cumhuriyetini savunan, onu programının temeline oturtacak bir politik işçi hareketinin bayraktarlığını yapmaktan geçer.
Ezilenlerin, işçilerin, emekçilerin arasındaki, onları bölen, güçsüzleştiren etnik, dinsel, kültürel, cinsel ve benzeri yapay ayrımları ve çitleri yıkacak bir politik mücadelenin zorunluluğu kabul edilmeden, bu doğrultuda tüm ezilenleri, mağdurları kucaklayacak, ortaklaştıracak bir devrimci demokrasi hareketi örgütlenip sonuca ulaştırılmadan veya onun üzerine oturmayan bir sosyal eşitlik ve kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşması mümkün olmaz. Türkçe’si, askeri bürokratik oligarşi ve onun gerici ulus-devleti yıkılıp dönüştürülmeden, yerine demokratik bir cumhuriyet inşa edilmeden sosyalizm hedefi doğrultusunda ilerlemek de imkan dahiline giremez.
Bu anlamıyla benim demokratik dünya cumhuriyetinden kastım, bir tür geçiş toplumu siyasal örgütlenmesi olarak proleterya diktatörlüğüne tekabül eder. O henüz sosyalizm değil, ama ona evrilmek üzere yapılanmış, onun koşullarını hazırlamakla işlevli bir geçiş toplumu evresidir. Bu nedenle demokrasiyi, yani zoru barındırır ve “ulusal olanı özele atan” bir diktatörlüktür. Bu cumhuriyette artık tüm insanların hak ve görevlerine göre oluşmuş tek bir dünya ulusu söz konusu olduğundan, kendisini ona göre tanımlayacağı bir karşıt ulus da var olmayacağından ulusal olan da giderek anlamsızlaşır ve tıpkı devlet gibi sönümlenmeye, yok olmaya yüz tutar. Böylesi bir tarihsel geçiş evresi olmaksızın devletsiz bir topluma, yani sosyalizme geçiş tarihsel maddeciliğin, yani Marksizm'in temel önermelerine terstir ve ancak bir hayal olabilir.
Tüm bu belirttiklerimden anlaşılacağı üzere, ben, ekonomi ile siyasetin birbirinden ayrılamayacağını belirtirken, bunu Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet savunusu veya Kürtlerin demokratik cumhuriyete yaklaşımına ilişkin olarak değil, daha çok sosyalistlerin çoğunluğunun demokratik cumhuriyet tu kaka ilan eden, ona burun kıvıran tutumları, onu kavramaya yanaşmamaları, böylesi bir programın arkasında durup, onun gerektirdiği ideolojik, politik, teorik görev ve çabalardan uzak durmalarına ilişkin olarak söyledim. Bu konudaki yanlış anlamayı böylelikle düzeltmiş olayım. Yoksa şimdiye kadar yazdıklarımdan anlaşılmış olması gerektiği üzere, “içinde yurtsever sermaye, hatta belirli aşiret ve toprak ağalarını da barındıran bir hareketin daha şimdiden sosyalist bir devrime” soyunmasını beklemiyorum elbette. Yalnız, burada “yurtsever sermaye” kavramını son derece sorunlu ve tehlikeli bulduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ne demek yurtsever sermaye?!
“Görüp anlamanız gereken bunun Kürt sorunun çözümünde bir uzlaşma olduğudur” diyorsunuz. İşte burada yine benim daha en başta söylediğim noktaya geliyorsunuz. Yani Kürt özgürlük hareketinin ve Kürtlerin çoğunluğu gibi, siz de hâlâ demokratik cumhuriyeti mevcut ulusçu paradigmanın dışında bir ulus kavrayışının, demokratik cumhuriyet programında içkin bir farklı ulus ve uygarlık arayışının politik tezahürü değil, daha çok mevcut güç ilişkilerinin durumunun belirlediği, koşulların zorlamasıyla mecburen kabul edilen bir politik çözüm modeli olarak görüyorsunuz. Yani verili koşullar başka olsa, güç ilişkileri Kürtlerin lehine değişse hiç de böylesi bir modele gerek kalmayacağın düşünüyorsunuz. Yani pek çoklarınca paylaşıldığı üzere, size göre de demokratik cumhuriyet, bu konuda “ideal” bir model değil, mecbur kalınmış bir uzlaşma gerçekte. İşte tam da bu yüzdendir ki, Kürt özgürlük hareketi gibi, siz de, demokratik cumhuriyeti savunsanız bile, onunla çelişen, onu boşa çıkaran, tutarsız politik ve teorik önermeler öne sürüyorsunuz. Bakış açınızın, yaklaşımınızın ulusçulukla malul olduğunu söylerken kastettiğim tam da buydu.
Dilerim sizi yanlış anlamışımdır.
Devam etmek umuduyla,
Selamlar.
30 Ağustos 2008
- Salih Kadim ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
