Soğuk Savaş degil, Dünya Savaşı
Son yaşanan gelişmeler hemen bütün uluslararası basın da „Yeni bir Soğuk Savaş mi ?“ sorusunu beraberinde getirdi.
İki kutuplu dünya sisteminin yıkıldığı 1990 yılından bu yana henüz 18 yıl geçmiş olmasına rağmen 90 lı yılların çok parlatılmış bütün değerlendirmeleri ; “tarihin sonu” , “imparatorluk” gibi süslü saptamalar,- bildiğimiz fazlasıyla „ilkel“- ham madde savaşlarının tozu dumanı arasında kayboluyor.
Dünün yaldızlı sıfatları öylesine „nefessiz“ kalıyor ki ,insanlık „eski kavramlar çöplüğünden“ işe yaramaya devam ettiğini düşündüklerini büyük bir açlıkla alıyor ve fazla düşünmeden siyaset arenasına sürüyor .
Soğuk Savaş Kafkaslar da yasanan güç savaşlarının tam ortasında bu yüzden yeniden gündemleşti.
Neredeyse bütün köse yazarları “Yeniden Soğuk Savaş!” başlıklı yazılar yayınladılar. Birçokları açısından uzun yıllar büyük heyecanla destekledikleri “pax americana” dan sonra soğuk savaş dan söz etmek herhalde çok can sıkıcı olmuştur.
Gerçekten Soğuk Savaş döneminin bir benzerini mi yaşıyoruz?
Bu soruyu yanıtlayabilmek , başlangıçta içinden geçtiğimiz durumla geçmişteki arasında ki özellikleri karşılaştırmayı gerektirir.
....
Hemen karşımıza çıkacak çarpıcı farklılıklar şunlardır. ;
1. Her şeyden önce Soğuk Savaş bitmiş bir paylaşım mücadelesinin kesinleşmiş dengeleri üzerinde gerçekleşmişti. Yalta Görüşmeleri sırasında güçlerin etki alanları ve sınırları önemli oranda belirlenmişti. Bütün bir dönem boyunca bu anlaşmalar geçerliliğini korudu. Amerika ve Sovyetler Birliği ne açıkça karşı karşıya geldiler , ne de karşılıklı nüfuz alanlarına doğrudan müdahale ettiler. Bu durum Macaristan, Cekoslavakya, Vietnam , Kore, Afganistan sorunları sırasında net olarak gözlemlenebildi.
Oysa simdi ki karşı karşıya gelişler tam da bir paylaşım savaşının belirsizliği içinde yaşanıyor.
2. Soğuk Savaş (1947-1989) gerek emperyalist sistem de gerek se sosyalist sistem de bir iç disiplin altında yürütüldü. Amerika kendi cephesinin öncüsü ve yöneticisi olarak ne kadar tartışılmaz bir konuma sahipse Sovyetler'de sosyalist sistem açısından ayni merkezi role sahipti. Güçlerin oluşturduğu kutupluluk simetrik bir yapı taşıyordu.
Oysa son krizin de gösterdiği üzere su anda güçler simetrik bir özellik göstermiyorlar , örneğin Fransa Amerika ile davranırken Almanya Rusya ya yakin tutumlar alabiliyor , ya da Sanghay Beşlisi açık destek vermiyor vs. Bir adım önce karşıt cephelerde yer alanlar bir adım sonra aynı cephede buluşabiliyorlar.
3. Soğuk savaş 70 yılına kadar hem Doğu hem de Batı blokunda yüksek büyüme oranları altında gerçekleşti. Özellikle Amerikanın birikmiş sermayesi yeni sömürgeciliğe geçisin uluslararası kurumlarının oluşturulması , Marshall ve Truman yardımlarıyla Savaşla tahrip olmuş sanayii nin ve altyapının oluşturulmasında oynadığı rollerle belirleyiciydi. Daha 1. Dünya savaşı sırasında yeni sömürgeciliğe geçişin hazırlıklarını yapan Amerika ( Wilson Prensipleri) bütün savaş yılları boyunca devasa bir sermaye birikimini elinde bulunduruyordu. Bu sayede metropol ülkeleri yeniden sisteme dahil ettiği gibi ayni zamanda uluslararası sistemi yeni sömürgecilik eksenin de köklü bir biçimde değiştirebildi.
Bugünkü paylaşım savaşları Amerika ,İngiltere ve Japonya da etkileri artarak hissedilen resesyon içinde cereyan ediyor. Kimsenin ne yeni bir sistem deneyecek hazırlıkları ne de gücü bulunmuyor.
Iç disiplinden , simetriden, ve büyümenin getirdiği rahatlıktan yoksun bir çatışmanın niteliği nasıl olabilirse , önümüzdeki karşı karşıya gelişler de o ölçüde çığırından çıkmış bir durum sergileyecek, daha paylaşımın ilk aşamalarında tanık olduğumuz vahşet ,kendisini Balkan savaşı, Yugoslavya'nın parçalanması sırasında alabildiğine sergilemişti. Ayni şekilde Afganistan ve Irak savaşında da bu vahşetin tarihsel mirası yağmalamaya kadar derinleşebileceği , Ebu Garip'te ve Guantanamo örneklerinde olduğu gibi derhal kendi hukukunu yaratabileceği görülmüştü. Daha başlangıç aşamalarında bu denli kontrolden çıkan paylaşımın , şiddetlendiği dönemlerde neye dönüşebileceği , insanlığın su anda belki de hiç gündemi değil. Ama bu yalnızca yıllar sonra büyük körleşme olarak değerlendirilecek bir aymazlık olabilir.
Belki de varsayılan ,paylaşımın bir daha asla kapitalist anayurtlarda sıcak savaşa dönüşmeyeceğidir. Ya da büyük oyuncuların doğrudan sahneye çıktıkları durumda savaşın kimi belirli kurallara uygun olabileceğidir. Örneğin bazı anlatmalarla nükleer ve kimyasal silahların kullanımının önlenebileceği gibi...
Ne yazık ki bu varsayımların hepsi temelsizdir. Yasanan Dünya savaşları, sadece savaş öncesinde değil, savaş sırasında bile geliştirilen tüm silahların hızla cephelerde kullanıldığını kanatlayan örneklerle doludur. Bunun en korkuncu teslim olmaya hazırlanan Japonya'nın iki şehrinde patlatılan atom bombalarıdır. Ve anlaşmalar yalnızca yapılmış hesaplaşmaların hukuksal ifadesidir. Yoksa henüz yapılmamış olan hesaplaşmaların anlaşmaları da olmaz.
Su anda ki paylaşım mücadelelerinin genel bir yıkımı yaratmayacağını ummak için ne yazık ki hiçbir neden bulunmuyor.
Westfalya anlaşmasıyla kurulan devletler arası sistem refah-kriz-savaş döngüsünde insanlığı sürükledi.
Doğrusu 1. ve 2. Dünya savaşının yıkımları asla doğrudan devletler arası sistemin kendisinin sorgulandığı yaygın bir eleştirinin , bir politik durusun konusu yapılamadı. Bugün ısrarla yapmamız gereken budur. Emperyalistler arası savaş emperyalistler ve onların devletli sistemleriyle insanlık arasında bir savaşa dönüştürülmelidir.
Bunun için kocaman insanlık ailesini , ulusal şebekelere bölen ulus-devlet örgütlenişleri pratik eleştirinin hedefine çakılmalıdır.
Pazar, Eylül 21, 2008 - 12:35
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
