Sahi BBG Evi Nerede?
Türk ordusunun operasyonlarını doruklaştırıp, Kandil'i bombalaması üzerine; İstanbul'da başlayıp Türkiye'nin çeşitli illerine sıçrayan bir dizi araç kundaklama eylemleri boy gösterdi. Sözde terör uzmanlarınca yapılan değerlendirmelere göre; bu eylemleri Kürt gençliği değil, aksine PKK'nin daha önce kendi içinde kurduğu ve geçmiş yıllarda böylesi eylemlerle kendini duyuran TAK tarafından gerçekleştirildiği, dolayısıyla Kandilde psikolojik üstünlüğünü kaybeden PKK'nin bu konudaki kaybını giderme çabasıydı. Başta bu değerlendirmenin bir komplo teorisi olduğu gözaltına alınan ve bu eylemlerin faillerinin kendilerince dile getirilen ve bu dile getirişte çokça emin oldukları üniversite öğrencileri vesilesiyle tescillenmiş oldu.
Görülüyor ki; Türk uzmanları, basını ve daha nice psikolojik savaş için görevlendirilmiş bu sistemin parçacıkları, kendilerini acemice nice bundan başka örneklerle ele veriyorlar. Ancak Türk halkının yutacağı cinsten, hazır lokma ve aşırı-taraf bir anlayışla attıkları teorik ve öngörü yalanları, kendileri dışında kimsece yutulmuyor.
Doğrusu ben emniyet tarafından gözaltına alınan ve tutuklanan kişilerin gerçekten o eylemleri gerçekleştiren kişiler olduğuna inanmıyorum. Yakalamalar konusunda Türk polisinin yaptığı tek şeyin; gidip DTP binasının önünde nöbet tutup ilk çıkacak kişileri gözaltına almak ve bazı gözlerine kestirdikleri üniversiteli yurtsever gençliği yakalamak olduğunu çok iyi biliyoruz. Zira kundaklanan araç sayısının 100'ün üzerine varmasından sonra birilerini ekran karşısına çıkarıp, yakaladık diyerek kurtarmaları gereken bir sözde onurları var.
İşin " Olayı biri yapar, Türk polisi herkesi yakalar" kısmını bir tarafa bırakıp, konun siyasi, sosyolojik yönüne bakmakta fayda var. Öncelikle bu olayın Kandille bağlantısını kurmak çok mantıksızca bir iş olmaz. Çünkü Kürt halkının Kandili bir şekilde sahipleneceği ve bu konuda izleyeceği yolun; DTP' ye karşı tutumların işaret ettiği ve zorunlu kıldığı bir illegalite olacağı malumumuzdu. Kürt halkının evlatlarını gönderdiği, hatırına oylarıyla meclise temsilciler gönderdiği bir mücadeleye karşı imha ve saldırı karşısında takınacağı tutum nasıl olabilirdi acaba?
Şimdilerde yapılan eylemlerin sivillere yönelik oluşu ile ilgili bir takım eleştiriler getiriliyor. Ben bu eleştirilere katılmıyorum. Bir kere bu tarz eylemler çok ani ve daha kritik bir süreç olan Öcalan'ın yakalanması döneminde bile kişiler tespit edilerek, özellikle faşist diye tabir edilen savaş destekçisi siviller olduğu biliniyor. Kürt halk mücadelesinde yapılan eylemlerde bu konuda yoğun bir titizliğin gösterildiği ve sivillere yönelik yapılacak eylemlerde gösterilecek itina, örgüt ve mücadele ile yakından ilgili herkesçe bilinmektedir.
Diğer taraftan sözde masum sivillere yapılması da çok sorun olmayacaktır. Çünkü bir inkâr ve imhaya, bir sürekli havada kalan barış eline, kardeşlik çağrılarına karşı sessiz kalan, yapılanları alkışlayan ve temsilcileri tarafından kıyıma uğratılan bir halkın bu kişileri maddi anlamda hedef alması çok meşruluk dışına çıkan bir şey değil. Gene, şimdiye kadar hep savaşın sıcak yüzü ile Kürt halkının ve doğuda yaşayan insanların karşı karşıya kaldığı, Türk halkı ve batı insanının bu olayları bir film keyfi ile izlediği ve bu çarpıklığın yarattığı çözümsüzlüğün bir çıkışı olarak; batıya yönelik eylemlerin mantıklı olduğu söylenebilir. Eğer istenilen ve ısrar edilen bir savaş varsa, o halde bu savaşı tüm ülkeye yaymakta niye bir kusur aransın ki?
Eğer bir sosyolojik analiz yapmak gerekirse; Kürt halkı Türk devletinin yaptığı zulüm ve saldırı karşısında sabrının taştığını, aslında o kadar çaresiz olmadığını göstermek için yapmıştır bu eylemleri. Kürt halkının söylemek istediği; " bugüne kadar şiddete başvurmamışlığımız barışçıllığımızdan ve kardeşçe bir yaşam isteğimizdendir, ancak sen savaşta ısrar eder ve beni inkârı esas alırsan, bende sana tam kalbinden karşılık verir, rahat yüzü göstermem" şeklindedir. Bu bir sabır taşmasıdır. Buna Türk basını ister Neonlar desin, ister tinerci olayları desin, ne denilirse denilsin, eminim ki, Türk devleti taşan bir sabrın olduğu ve istenildiğinde ve zorunlu bırakıldığında Kürtlerinde yapacak çok şeyleri olduğunu biliyor. Verilen mesajda özetle budur.
Eylem tarzına yönelik kendimce bir uygun bulma konusundan da söz etmeden geçemeyeceğim. Türk medyasının ve dolayısıyla Çukurca olaylarındaki protesto şekilleri ile medyayı bile geride bırakan Türk halkının şoven tutumları, savaş çığırtkanlığı yanlarına kâr kalmamalıdır. Eğer bir savaşa hasret bir halk varsa ve medyada bunu bir futbol maçı heyecanında yansıtıp Türk halkını heyecanlandırıyorsa, izleyicileri sahaya alıp, bir maçta onların yapmasında ne gibi bir sakınca olabilir?
Savaşın acı yüzünü görmeyen ve sıcaklığını yüreğinde hissetmeyenlerin barışı anlamaları ve bu tarz taleplere olumlu karşılık vermeleri az beklenecek bir şeydir. Her gün askerlerin ısrarla kandile gitmesini ve savaşmasını dileyen, bu konuda siyasileri sıkıştıran, özetle başkaların evladı üzerinde savaş çığırtkanlığı yapıp, başkalarının evladını savaşlara göndermenin rahatlığı ile bunu fanatizme döken bir kesimin canının yanması barışa giden yolda neden bir seçenek olmasın? Acaba sıra kendi çocuğuna geldiğinde gene savaş isteyecek midir bu kitle?
Sorunun toplumsal durumuna da değindikten sonra, son olarak siyasi yönüne dairde birkaç şey söylemek zaruri bir iş oluyor. Siyasi açıdan, hükümetin ABD eliyle yaptırdığı kandil fiyaskosunun havasını attığı ve ordunun Kandili BBG evine benzettiği bir süreçte Kürt gençliğinin metropollerde eylemler yaparak sorunun bir terör sorunu olmadığını, Kandilin sahipsiz kalmadığını ve aslında birilerinin evini BBG evi olarak görenlerin yaşadığı kendi evlerinin hiçte güvende olmadığı gösterilmiştir. Türk emniyet müdürünün "herkes evine ve iş yerine bir kamera taktırsın" cümlesindeki çaresizliği, gene olayla ilgisiz kişilerin yakalanması ile Türk özgüvenin beslediği polis gururunu kurtarma sahneleri ile durumu özetleniyor.
Sonuç olarak sorunun silah ve inkâr yolu ile çözüme gidilemeyeceği, işin sadece kandilde bitmediği, bir halksal sahiplenme gerçekliğinin olduğu Kürt halkı tarafından gösterilmiştir. Siyasilerin medya güruhunu da ardına takıp psikolojik savaşla bu sorunu çözemeyeceği gerçeğini görmesi ve önceki hükümetlerin bu pratiklerle nasıl siyaset mezarlığında yerlerini aldığını görmelidir.
Rexne Gulan
- Rexne Gulan ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

Katliamın mesrulaştırılması mi?
Sivillere yönelik eylemlerden ne kastedildiği pek açık ve net dile getirilmiyor. Bununla sivillerin eşyaları kastediliyorsa, bir diyeceğim yok. Fakat yazılanlardan sivillerin canı da söz konusu olabileceği anlaşılıyor. Bu, açıkca ırkçı bir yaklaşım olur. "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandir, vatan uğrunda ölen varsa vatandır" söyleminin başka bir biçmi olur. Kürt halkının bu yollarla özgürlüğe kavuşacağı zannediliyorsa, Türk ulusunun tarihine bakılmalıdır. Başka ulusları katlederek aranan Türk ulusal kimliği, halka özgürlükten başka herseyi getirmistir.
Onyılların ırkçı, şovenist politikası sonucu akli dengesi bozulmuş olan ve geniş kesimlerinde kişilik bozukluğunun salgın bir hastalık olarak kol gezdiği Türk halkına karşı intikam duyguları beslemek, bu salgın hastalıktan nasibini almış olmak demektir.
Belki görüşme notlarını okumak, belirli ölçüde tedavi niteliği taşıyabilir. Tavsiye olunur...
Konuya bağlı olarak bakmak gerek!
Konu araba kundaklamaları olunca, sivillere yönelik meşru görülen saldırılarıda bu çerçevede ele almak gerekiyor. Elbette ki maddi olacaktır bu. Örneğin kundaklamalarla kurulacak empatinin meşruluğu, bombalar için uygun görülmüyor. Yani yazıda cana yönelik, sivillerin ölümünü esas alan bir yaklaşım vardır demek, vicdansızlık olur.
Gene araba kundaklamaları ile ilgili olarakta, yukarıda dikkatle okunduğunda, masum ve rastgele bir insan seçiminden ziyade, kişi tespitine dayanan bir eylem tarzı olduğu sanılarak sözkonusu kanaatlere varılıyor. Bu anlamda sizde katılıyorsunuz sayın Parazit, değl mi?
Teşekkürler
Açıklamanıza teşekkürler. Katılıyorum tabii.
halkların boğazlaşması tehlikesi
sayın rexne,
yazınızı okudum ve içimden bir "eyvah" yükseldi. yazının sonunda sayın parazit'in eleştirel duyarlılığı ile biraz duruldum. ama sayın rexne, siz de pek ivedi davranıp yanlış anlamalara açık kapı bırakmışsınız. bu konularda azami dikkat ve sorumluluk gösterilmelidir. görüşme notlarında ele alınan tehlikeyi pratik olarak yaşıyoruz. ve bu asla unutulmamalıdır. öyleyse aşağıya aldığım paragraf tam da delikanlı bir yaklaşım olabilir ama politik önermede delikanlılık (cesaret) kadar serinkanlılık ve programa, kitlelerin özgücüne ve öncüye-partiye güven de tam olmalıdır.
"eylem tarzına yönelik kendimce bir uygun bulma konusundan da söz etmeden geçemeyeceğim. türk medyasının ve dolayısıyla çukurca olaylarındaki protesto şekilleri ile medyayı bile geride bırakan türk halkının şoven tutumları, savaş çığırtkanlığı yanlarına kâr kalmamalıdır. eğer bir savaşa hasret bir halk varsa ve medyada bunu bir futbol maçı heyecanında yansıtıp türk halkını heyecanlandırıyorsa, izleyicileri sahaya alıp, bir maçta onların yapmasında ne gibi bir sakınca olabilir?"
öyleyse yukarıdaki paragraf bir isyan çığlığı olarak mı kalıyor? (cevabi metinlerden bunu çıkardım.) naif olabilir ama bir kişi bile okuyup etkilense ve eyleme geçse bu; mücadelenin asli yörüngesinden sapmaya yol açabilir. bir kişinin vereceği zarar elbette bu savaşımda önemsiz görünür. ama yaşadığımız topraklar tam olarak faşizm kokmaktadır. bilinçsiz kitleler her an kan dökme potansiyelini göstermektedirler. yani halkların boğazlaşması gerici milliyetçiliğin işine gelir, demokratik hak ve özgürlükleri bir program olarak önlerine alanların ise mücadelesini karartır. ortaya çıkacak sis ve barut içinde asli hedefler görünmez olur. kana kan intikam ancak kana dayalı bir ulusu benimseyenlerin yeminidir. bunları bildiğinizi biliyor, sadece hatırlatıyorum.
kendinize iyi bakın, selam.