Kullanıcı Girişi
Özel Menünüz
Köxüz'den Yazılar E-Grubu'na Katıl!
Üye olursanız yazılar adresinize otomatik olarak gelir.
Üye olmak için aşağıdaki boşluğa mail adresinizi yazın "Tıkla ve Katıl" tuşunu tıklayın.
| koxuzden-yazilara katıl |
| Bu grubu ziyaret et |
marxizm ve anarşizm

MARXİZM VE ANARŞİZM
Marxizm üzerine oldukça kapsamlı tartışmaların yürütüldüğü son günlerde marxizmin salt artı- değer teorisine indirgenmesi ve onun tarihsel ve devrimci yorumlarının terkedilmesi üzerine yoğun tartışmalar yapılmaya devam ederken bu tartışmaların daha çok, Marxist olmayan sol ve anarşist çevreler tarafından yürütülmesi de ilginçtir.
Anarşizme duyulan ilginin, seattle'den bu yana oldukça artması, bu kuramın üzerine yeniden tartışmayı oldukça güncel hale getirmektedir.Birikim dergisi haziran- temmuz sayısını bu konuya ayırarak sol çevrelerde yeniden tartışılmasının önünü bir miktar açmış oldu.
Anarşizme ilişkin sol sosyalist değerlendirmelerin yanısıra anarşist yazarlarında kendi anarşizmlerini anlatmaya çalışmalarının yanısıra kendilerini marxizmle olan tarihsel karşıtlık üzerinden tariflemeleri dikkati çeken diğer bir husus olmuştur.
Marxizmle anarşizmin tarihsel karşıtlığı ilk günden itibaren birbirilerini etkilemeyi de zorunlu kılmış ve her iki teoriden geçişler ve etkileşimler, teorinin oluşma sürecinde oldukça belirleyici olmuştur. Bu nedenle marxizm, anarşizmin özgürlük üzerine devlet üzerine söylemiş olduklarını bu yüzyıldan ziyade geçen yüzyılda oldukça kapsamlı değerlendirmeye tabi tutmuştur.
Marxizmi kendi içsel krizinden dolayımla kendi iç tutarlılığını sekteye uğratacak ölçüde köklerinden uzaklaştıracağı var sayılan argümanlar, marx'da ve leninde teorinin oluşma /oturuşma sürecinde zaten varola gelmiştir.
Bu yaygın kanaat in marxizmin, lasallcı değerlendirmelerle sınırlandırılması ve buradan da hesabının görülmesi çabalarının devamından başka bir olgu olarak değerlendirilemeyeceğide aşikardır.
Birikim dergisi yazarlarından Dilaver Demirağ 'da , yine bu yüzyılda marxist teorinin değişim geçirerek anarşist değerlere yönelmeye başladığını ve bunları anarşizmden referans aldığını belli etmeden yapmaya başladığını söyleyerek işe başlıyor.Marxizmi, reel sosyalizm veya 2.enternasyonelin devletçi sosyalizmi ile özdeşleştirerek olabildiğince sığlaştırma çabasına en baştan başlayarak aynı yanılgının devamına neden oluyor.
Marxist düşüncenin , doğrudan demokrasiyi,işçi konseylerini, memurların seçilmesi ve geri çağrılması fikriyatına uzak lasallcı bir devlet sosyalizmine indirgemek , olsa olsa mekanik ve vulgar bir bakış açısının ötesine geçemez.
Marx ,1875 de gotha programının eleştirisinde nasıl bir devlet tarif ettiğini açıkça yazmıştır. Ayrıca marxın devlet anlayışına ilişkin fikriyatını paris komünü üzerinden olgunlaştırdığı da yine marxistler tarafından çok sık tekraredilen diğer bir argümandır.
Marx gotha programının eleştirisinde proleterya, devlete sadece burjuvaziyive onu güçlerini bastırmak için gereksinim duyar der.Ayrıca devlet kavramının yerine fransızca ''commune'' kelimesinin karşılığı olarak almanca ''gemeinwesen '' kavramının kullanılmasını salık verir. Gemeinwesen kavramı topluluk kavramına eş gelen bir kavramdır. ''Paris komünü proleterya diktatörlüğünün en özgül biçimidir.'' Şeklinde ifade edilirken , anarşistlerin de paris komününe bakış açılarını birkez daha gözden geçirmelerinde yarar vardır.
Marxizmin, anarşizmle olan tarihsel polemiği özgürlükler alanı üzerinden başlamış olsada , özgürlük kavramının tartışılması beraberinde üretim ilişkileri , devlet,iktidar kavramları üzerinden bir tartışmayı zorunlu kılar.
Anarşistler, toplumsal üretim ilişkilerinin nasıl oluştuğundan ziyade toplumsal üretim ilişkilerinin hukuki tezahürü olan mülkiyet ile uğraşmayı tercih ederler. Zaten ,sorun da anarşizme göre buradan şekillenir ,devlet ve otorite üretim ilişkilerinin bir sonucu olmaktan ziyade kendisi bir iktidar pratiği olarak neden dir. Bu anlamda devletin varlığının ortadan kaldırılması sınıflarıda ortadan kaldıracağı fikriyatına ulaşır ki ,üretim ilişkilerinin aynı kalıp sadece ölçeğinin daraltılmasının yeniden büyük üretimi yaratıp yaratamayacağı sorusunu gündemine dahi almaz, doğal olan gerçekleştiğinde herşey kendiliğnden bir uyuma ulaşacağı zannı bu fikriyatın açık bıraktığı en önemli sorulardır.
Yazarımıza dönecek olursak ,devletin oluşumu tesbitini yaparken din olgusunu farkediyor,kuramın temellerini bu olgu üzerinden kurmaya yeleteniyor.
Din ve tabu esas olarak üretim ilişkilerinin ideolojik biçimlerinden en önemlisidir. Ancak din ve tabu diğer biçimleri tek başına yaratamaz, politik,ideolojik ve ekonomik ilişkilerle beraber değerlendirildiğinde önemli bir faktör iken diğer faktörlerin belirleyeni olması mümkün görünmemektedir.
Açıklamak gerekirse toplumda zor yoluyla sağlanmış bir iş bölümü ve toplumsal üretim ilişkileri bütünü olmaksızın , dinin işlevinin ne olduğu tam anlamıyla netleşemeyecektir.
Ekonomi her zaman son kertede belirleyen özellikte olsa da marx' a göre toplumsal ilişkileri belirleyen faktörler salt üretim ilişkilerine değil toplumsal oluşumun bir üretim biçiminin yapısal bütününü ve oradaki oluşmuş olan çeşitli düzeylerin aralarında süregiden ilişkileri içerir.
Toplumsal oluşumlar ekonomik politik ve ideolojik düzeyde ki ilişkiler bütünü ile tanımlanabilir. Bunlardan herhangi birinin seçilmiş tarifi toplumsal ilişkiler bütününü kavramamıza engeldir.
Devlet , bu toplumsal oluşumun yapısına göre şekil alan sınıflı toplumlara özgü bir karakter olarak karşımıza çıkar.
Devlet kavramı birilerinin başkalarına karşı tahakküm edebilmesini sağlama amacından ziyade toplumsal ilişkiler bütünün korunmasını amaç edinir. Devlet ve yarattığı iktidar alanı salt zor olarak karşımıza çıkmaz.bu iktidar alanı başkaca faktörlerle sürekli tahkim edilmektedir. Ancak işler sarpa sarıp karar anı geldiğinde zor veya çıplak güç karşımıza dikilir ve belirleyen konuma geçer.
Toplumsal sınıfların çatışmalarının toplumsal ilişkiler bütününü ortadan kaldırmasını engellemek üzere tahakkümü uygular.Örneğin, Devlet özel biçimler dışında bir kişinin kendi özgür iradesi ile çalışıp çalışmaması ile ilgilenmez.
Mülksüzleştirilmiş birey yada bireyler , günlük yaşam gailesini çözmek adına çalışmak istemeleri sonrasında kendi özgür iradesi ile burjuvanın emrine girerler,ve sonrasında oluşacak olan ilişki biçimleri ve gerilimler, ilgili devletin ilgilendiği alan olarak ortaya çıkar, bu alan bireyin mülk sahibi olan ilişkisi sürecinde ortaya çıkar .
Devlet mülkü ve mülk sahibinin yaşamını garanti altına almıştır. Yani mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini engelleme üzerinden kendisini ideolojik ,politik ve zor aygıtlarıyla donatmıştır. Toplumsal ilişkiler içerisinde var olan hiyerarşi ve tahakküm devletle yepyeni bir içeriğe bürünür bunun adı da örgütlenmiş baskı ve zordur.
Bu nedenle bakuninin kilise - devlet tasviri yanıltıcıdır.burada devletin diğer işlevleri küçümsenmiş olmaktadır.
İktidar sorunu yine anarşizmin özellikle post- anarşizmin focoult ve deluzze 'den devralarak tartıştığı yeni düzeylerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Focoult'un ünlü sözü ''iktidar her yerdedir direnişde'' ifadesi aslında genel kabul gören yaklaşım olmasının ötesine geçtiğimizde sorunların başka düzeyde olduğunu farketmekte yarar vardır.
Klasik anarşizmin eşitlik özgürlük ideali ile olumsal çoğulcu ve özcülük karşıtı bir bakış açısının sentezine dayanan post -yapısalcı radikal bir siyaset imkanı olarak zorlanmakta ve iktidar kavramı açısından önemli açıklar bırakmaktadır.
Post- anarşizm ,modernizmle ilişkisini koparmayı esas alan bir bakış açısıyla yola çıkmasına rağmen, köklerinden kopması anarşizmden kopması anlamında değerlendirmek gerektiğinden, anarşist felsefe, yaşama dair sorduğu esas sorunun yanıtını insanın özü ile açıklamaya çalıştıkça duygusal hümanizmin içselleştirilmiş ve idealize edilmiş bir formunu hemen görebiliriz.
Anarşizmin kendisini yeniden kurmaya çalıştığı , post yapısalcı düşünce ile arasında oldukça mesafe vardır.Post -yapısalcıların esas olarak hümanizme karşı teorik önermelerinin bu düşünüş sisteminin özünü oluşturduğu düşünülecek olursa , hümanizmle köprüleri çoktan atmış ve hatta tam anlamıyla humanizm karşıtı düşünce sistemi olduğunu hatırlatmanın faydalı olacağını düşünmekteyim .
Burada Dilaver Demirağ 'a dönecek olursak insanın özünü nasıl tariflemektedir.
''Anarşizm iyimser bir insan doğası kavramına sahip olduğundan devletin kökeni konusuna önem verir''
Anarşizmin esas savunduğu kopamadığı alanda zaten burasıdır. Insan aslında iyidir . İnsanı kötü yapan devlet vb. Faktörler sonrasıdır. Insanın saf iyiliği(doğallığı) kavramı ile devletin yapaylığının karşısına çıkmayı denediğimizde yani iktidara karşı insanın saflığının açık yürekliliğini bir direniş noktası olarak oluşturmaya çalıştığımızı varsaydığımızda , özcü bir bakış açısına teslim olmakta hümanizmin sularına doğru yelken açarken, post- yapısalcılıktan uzaklaşmaktayızdır.Anarşist teori ve post yapısalcı kurgu ,yazarın anlatımından ziyade her iki teorinin kendi açmazları çerçevesinde ele alındığında, tam bir,oturuşma sağlayamadığı için eğreti durmaktadır.
Denilebilinir ki ,Max strinerci, bireyci anarşizm ile bu bağlantı çözülebilir ancak strinerin yapısalcılığın kıyısında kaldığınıda gözden kaçırmamak gerekir .
Marxistler , sınıflar ile iktidar ilişkileri arasında dolayımsız bağlar kurarak ilerlerler.marxizm de iktidar sorusu sorulduğunda toplumsal üretim ilişkileri içerisinde yer alan sınıfların ve çeperlerindeki toplumsal katmanlar ile ilişkilerinin oluşturduğu düzeyi ifade eder. Yani iktidar aslında yasallaştırılmış bir kavram olarak diğer sınıf ve katmanların egemenler lehine ancak sınırları olan bu sınırlarında sınıfların kendi devamlılıklarını sağlama şansından başka birşey olmadığı düzeyi ifade eder. Sınıfsal bir değiş tokuşdan ziyade sınıfların tek tek üyelerinin üretimden aldıklar pay yada toplumsal işbölümündeki rolleri itibarı ile
sınıflar arası geçişkenlikleri kullanabilme şansı (olanak değil) iktidar tarafından garanti altına alınmışken sınıfların rollerini değiştirme olanakları tamaamen ortadan kaldırılmıştır iktidarı yasallaştıran en önemli özellik bu noktadır.
Anarşizmin köklerini yeniden düzenleme çabalarını saygıyla karşılamak gerekir ancak post anarşizmin focoult ve deluzze ile bir uyum sağlaması da zor görünmektedir.
Poluntzas'a göre , Focoult ve deluzze iktidarı sınıflardan bağımsız kendine özgü bir yapı olarak tanımlarlar bu noktada herhangi bir temele oluşuma evriltilemeyen iktidarın karşısında direniş hangi gerekçelerle oluşacaktır, yada direnişin ne tür bir anlamı vardır bu sorunun yanıtı tanımsız görünmektedir aslında bu konuda poluntzas 'a kulak vermeye devam edecek olursak ne dediğimiz daha net anlaşılacaktır.
''ne yaparsak yapalım iktidarın onu hep kendisine gönderen bu mutlaklaştırılması karşı durulamaz bir bçimde her türlü mücadele ve direnişin ilk kurucusu olan efendi-iktidar fikrine doğru sürüklemektedir.bu durumda mücadeleler kökensel ve kurucu biçimde iktidar tarafından yozlaştırılmış olurken o iktidarın basit bir yedeğine yada bir tür meşrulaştırılmasına dönüşebilmektedir.focoultun dirnişlerinin imkansız doğallığı ile radikal kötünün sürekliliği olan bir iktidara (devlet) ilişkin halihazırdaki anlayış arasındaki mesafe uzak değildir. Der ve devamla bu çerçevede oluşacak olan her mücadele iktidarı yıkmaksızın beslemekten başka bir işe yaramaz der. (DEVLET İKTİDAR SOSYALİZM EPOS yayınları 2006 shf 166)
İktidarın kendi varlık nedeni dışında bir nedeni yoksa eğer mücadeleninde iktidarla ilişkisinden başkaca bir temeli yoksa eğer direniş yaşamı değiştirme ve yeniden kurma noktasında bunu başarma şansını hiç bir zaman yakalamayacaktır.Toplumsal mücadelelerden geriye kalan anlamsız kan ve gözyaşından başkaca birşey olmayacaktır.
İktidar ve tahakküme yapılan aşırı vurgu yada erke verilen aşırı önem ,toplumsal üretim ilişkilerine ve sömürüye yönelik olarak onun yerine geçmeye meylettiğİnden
bu süreçleri önemsizleştiren ve etkilerini silmeye çalışan yada etkisizleştirme çabaları olarak toplumsal devrimi imkansızlaştıran bir faktör olarak da görmekte yarar vardır.
Focoult ,deluzzeden bahsederken bu yüzyıl deluzze yüzyılı olacaktır derken kendisinin boş bıraktığı yanıtlamaktan kaçındığı alanı deluzze nin doldurduğunu düşünür. ''Deluzede bu kavram kurucu arzu kavramıdır''.
!'Nietzsche bu kavramı tanımlarken doğrudan tanımlama yerine ne olmadığı üzerinden yola çıkmıştır ona göre güç istenci bir erk arzusu değildir güç istenci bir olumlama kayanağıdır ve erk arzusu köleye yakışan reaktif olumsuz bir arzudur''. Deluze ise güç istencin zayıf biçimi olan imgedir derken güçsüz ,güçlünün erkini olumsuzlamak için erki arzuladığını, güçlünün ise aksine erki yalnızca uygulamasından bahseder , güçlü arzulamaz yapar der.
Bu poluntzas'a göre verilmesi gereken esas yanıt değildir ama yinede bir yanıttır. Deluze tartışması ayrı bir tartışma konusu olması itibarıyla önemini korumakla beraber güçlü ve güçsüz ayırımının nesnel temeli üzerinde soru işaretleri devam etmektedir.
Burada tekrar marx'a dönecek olursak eğer ezilen sınıflar eğer sınıf mücadelesine girişmeseydi yarı hayvani bir konumda yaşamaktan başkaca bir şansa sahip olmayacaktı der. köleci dünyadan günümüze az çok birşeyler değişebilmişse eğer post- anarşizmin kaynaklarını sorgulamasında fayda vardır.
Devlet kavramını son haliyle yeniden tanımlayacak olursak : Devlet,egemen sınıfın ezilen sınıflar ile olan ilişkisindeki stratejik örgütlenme odağıdır.
Sınıflardan ve toplumsal bütünden koparılmış bir devlet tanımı üzerinden yürümeye çalışmak ;soğuk savaş sonrasında son süper gücün ürkütücü derecede yeryüzünün her köşesine el atışını korkuyla izlemekle sınırlı kalacağı ve yine dünya tarihsel gerçekliğinde bu günkü halimizin sömürgecilik çağından bu yana şekillendiğini düşünürsek eğer, küresel kapitalist bir dünyada, düzeyleri itibarıyla yeterli ve anlamlı bir karşı duruşu geliştirme imkanına sahip olamayacaktır.
Yukarıda tartışmaya çalıştığım ölçüde ne tek başına din kavramı nede tek başına iktidar(erk) kavramı devletin kökenini açıklamakta yeterli bir performans gösterememektedir,Anarşizmin de sorunları en az marxizmin ki kadar önemlidir hala yanıtlanamamış oldukça çok sayıda sorunlar yumağı devam etmektedir, burada olumsuz olan sorunlarını çözmüş derli toplu bir teori ile karşı karşıya olmadığımızdır.İktidar ve din kavramlarının tartışılamasını önemli bulmakla beraber toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde bir değerlendirme yapmaksızın , insan bilincinin ve kuracağı tüm ilişkilerin çevresi ile oluşan etkileşimi üzerinden tartışılmaksızın küresel kapitalizme karşı direniş hattını örmek noktasında yaşanan sıkıntıların devam edeceğini söyleyebiliriz.
-
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
