Kriz ve Egemenlerin Hazırlıkları Üzerine
Emperyalist-kapitalist sistemi etkisine alan ekonomik kriz tartışılmaya yorumlanmaya devam ediliyor. Büyüklüğü trilyon dolarlara varan kurtarma planlarına rağmen, krizin giderek derinleşeceği bir süreç yaşanıyor… İşsizliğin ve yoksulluğun daha da derinleşeceği, sınıf mücadelelerinin keskinleşeceği bir süreç… Türkiye’de sermaye çevrelerince “fırtınaya” dönüşeceği öngörülen krizin yükünün emekçilerin sırtına yüklenmesi için hazırlıklar yapılıyor… Yaklaşan fırtınanın mevcut siyasi krizi daha fazla derinleştireceği, birinin diğerini daha fazla tetikleyeceği bir dönemin kapıları açılıyor… Siyasi bunalımın ekonomik bunalımla at başı gideceği bir dönem...
Gelişmelere bakıldığında, krizin Avrupa’yı da kapsadığı görülmektedir. ABD yönetiminin ortaya sürdüğü 850 milyar dolarlık devasa fonun da krizi “durdurmaya” yetmeyeceği anlaşıldı. Yine bankaların kurtarılması amacıyla Almanya’da 500 milyar Euro’luk yardım paketini öngören yasanın kabul edilmesi ve Avrupa ülkelerinin, krize karşı ortak bir politika geliştiremeye çalışmaları da çare olmuyor… 1929 Dünya Ekonomik bunalımından sonra, yaklaşık 80 yılın en şiddetli krizine karşı "ortak duruş" görüntüsü veren AB liderleri, açıkladıkları trilyonlarca euroluk kurtarma paketleriyle sadece geçici bir iyimserlik yarattıkları görüldü… Nitekim IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn'ın krizle ilgili olarak: "Küresel krizin henüz ortasındayız, daha da kötü günler yaşanabilir" diyor…
IMF Başkanı bu görüşleri ifade ederken TÜSİAD Başkanı ise çareyi IMF’ ile yapılacak yeni bir anlaşmada buluyor… IMF ile yapılacak “ivedi ve güçlü bir işbirliğini” ve AB yol haritasına uygun davranılmasını tavsiye ediyor… Eczacıbaşı “rüzgârın fırtınaya dönüştüğünden” söz ediyor… Sermaye sözcüleri ard arda yaptıkları açıklamalarla yaklaşan tehlikeden söz ediyor ve Hükümetin işi daha ciddi ele alınmasını ifade ediyorlar… Başbakan ve diğer Hükümet yetkilileri ise “Türkiye’nin güvenli bir liman” olduğunu “krizden az hasarla” çıkacaklarını, hazırlıklı olduklarını açıklamakla beraber, Avrupa ülkelerinde çalışan “gurbetçilerin” birikimlerine göz koymayı da ihmal etmiyor… Bir başka deyişle “deniz feneri” yoluyla toplanan paralar şimdi “nerden buldun sorulmadan” resmi yollardan devlet eliyle toplanacak egemen güçlere peşkeş çekilecek…
Şimdi medya aracılığıyla emekçiler fedakârlığa davet edilecek ve gelişecek olan kriz ortamına hazırlanmaya çalışılacak... İlgililer, dünya ölçeğinde dalgalanmaların olduğu böyle bir ekonomik ortamda, Türkiye'nin ya IMF çıpası ya da kendini bağlayıcı yeni bir mali kural ile çıpa oluşturması gerektiğinden, IMF’nin belirleyeceği yeni yol haritasıyla yola devam edilmesini ve önlemler alınmasını tekrarlıyorlar. Daha şimdiden işsizlik fonuna göz koydular… Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan ile bir araya gelen Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON) Yönetim Kurulu, İşsizlik Fonu'nda biriken 30 milyar YTL'lik paranın işverenlere destek olarak kullanılmasını önermiş.
Yine basına yansıyan haberlere göre 2009 bütçesi ve önümüzdeki yıllardaki bütçelerde uygulanmak üzere, Uluslararası Para Fonundan (IMF) teknik destek alınacak. IMF mali işler bölümü uzmanlarından oluşan bir IMF heyeti, Türkiye'de, önümüzdeki günlerde bir çalıştay gerçekleştirecek. Türkiye'nin, 2009 ve diğer bütçeleri harcamalarda, IMF ye verilen taahhütler doğrultusunda emekçi yoksul halkın karşıtı politikalar yürütülecek, “mali disiplin” ana kural haline getirilecek. Çalışma sonucunda, mali disiplin içeren kurallar bütününün, "Kurumsal Mali Sorumluluk" şeklinde yasalaştırılması bekleniyor…
Ancak alınan tedbirler ne olursa olsun, ABD ve AB şirketlerin battığı, şirketleri kurtarma paketlerinin hükümetler eliyle uygulanıp tüm borç yükünün emekçilere yıkıldığı ve buna bağlı olarak emperyalist savaş ve saldırganlığın arttığı bir süreçte dünya kapitalist sistemine göbeğinden bağımlı olan Türkiye’de krizin ağır seyredeceği açıktır. İşsizliğin %9,4 ulaştığı(Milliyet 2008–10–15) bir ortamda istihdamın daha da daralacağı ve işsizliğin artacağı kesin gibi görünüyor… Krizin derinleşmesiyle beraber, egemenlerin saldırıları artacaktır. Bu durum ise sınıfsal çelişkileri besleyecek çatışma alanlarını keskinleştirecektir. Gelinen noktada egemenler arası çatışmanın yanı sıra ekonomik kriz ve Kürt sorunu uzun bir süre gündemi şekillendireceğe benziyor…
PKK’nin Bezele (Aktütün) baskınından sonra, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğun, Kenan Evren gibi kuvvet komutanlarını arkasına alarak yaptığı tehditleri Cumhurbaşkanı Abdullah Gülden sonra Erdoğan’da destekledi… Başbakan, Taraf’ın Aktütün baskını haberlerini gerekçe yaparak basın nezdinde herkesi hizaya sokmaya çalışan Başbuğ’la aynı tavrı sergiledi. “Herkesi doğru yerde bulunmaya davet ediyorum” diyen Orgeneral Başbuğ’a “Biz doğru yerdeyiz” mesajı gönderen Erdoğan, “Başbuğ’un üslubundan ve sertliğinden şikâyet edenler, önce dönüp bir de kendilerine baksınlar” demeyi de ihmal etmedi…
Taraf gazetesi nezdinde liberallerin desteğini uzun zamandır arkasına alan Tayip Erdoğan’ın bu tutumu nasıl okunmalı? Taraf gazetesi belli ki hayal kırıklığı yaşıyor… “Paşasının Başbakanı” başlığıyla tavır alıyor… Erdoğan’ın Şemdinli davasında da savcıyı yalnız bıraktığını, davada yargılanan “iyi çocuklar” diyen dönemin kuvvet komutanı Büyükanıta sahip çıktığını hatırlatıyor… Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde verilen 27 Nisan muhtırasından söz ederek “hükümetin muhtıra karşıtı tutumundan” söz ediyor… Şimdi ise AKP’nin orduyla aynı tepkiyi vererek “firavunlaştığını” söylüyor… “Her firavunun Musa’sı vardır, buranın Musa’sının ise özgürlüğe susamış halk” olduğunu ifade ediyor… Güzel ve doğru bir ifade… Ancak AKP’nin bugün firavunlaşmadığını, dünde aynı zihniyetin sahibi olduğunu görmek şartıyla… Dün Büyükanıt-Erdoğan, bugün Başbuğ-Erdoğan duruşu değişmemiş “doğru yerdedirler”… Ordu ve AKP, Kürt sorununda mutabakatın gereğini yapıyorlar... 5 Kasım Erdoğan-Bush görüşmesi sonrası bu konudaki uzlaşmaları devam ediyor… Kürt sorunundaki bu ortak duruş, farklı zeminlerin çıkar çatışmasının olmadığını-olmayacağını ifade etmiyor… (Belgelerin taraf gazetesine sızdırılması bu çatışmanın bir ifadesidir.) Ancak tarafların birbirini sınırlandırmaya ve yıpratmaya çalışmaları, sürdürülen kirli savaş ittifakını bozmuyor…
Egemenler terör zirveleri yapıp, uygulamalarını derinleştirerek oluşabilecek toplumsal tepkileri bastırmak ve Kürtleri ezmek için “yeni” önlemler almak istiyor. Bu önlemlerin yeni değil eski yöntemler olduğu ise herkesçe biliniyor… Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan, "terör zirveleri" AKP’nin "demokrasi ve AB'ye katılma" üzerine yaptığı söylemlerin sahteliğini de göstermiş oldu. AKP’nin kapatılama davasının hemen sonrasında liberal çevrelerin AB uyum yasaları konusunda hamle yapılacağı beklentileri de boş çıktı… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında yapılan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısında, terörle mücadelede koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığı bünyesinde yeni bir kurumsal yapılanmaya gidilmesi kararlaştırıldı...
Oysaki mevcut yasalar ne olursa olsun, hangi koordinasyon oluşturulursa oluşturulsun kolluk güçlerinin keyfi uygulamaları hiçbir zaman eksik olmadı… Yasalar, genelgeler, düzenlemeler değişti ancak sömürgeci inkâr ve imha siyaseti devam etti… Kürtlerin en basit etkinliğine, İşçi ve emekçi eylemlerine yapılan saldırılar biliniyor… Yakın geçmişte Newroz Kutlamalarında anadilde eğitim kampanyasında yapılan vahşi saldırılar hatırlardadır… İstanbul Taksim 1 Mayıs alanında emekçilere yönelik azgın saldırı ve grev kararı asmak isteyen belediye işçilerine sıkılan gazlar, trafikte "dur" ihtarına uymadığı diye kafasına kurşun sıkılan gençler ve Yürüyüş dergisi sattığı gerekçesiyle işkencede katledilen Engin Ceber… Liste daha fazla uzatılabilir. Ancak gerekli değil. Zira AB ülkeleri de terör devleti uygulamalarında Türkiye'deki işbirlikçilerini aratmamakta hatta esin kaynağı olmaktadır. Bu durum, hükümetin "terör zirvesi"nde de dile getirilmiştir. Gözaltına alma süresinin 10 güne çıkarılması önerisi "İngiliz hükümetinin Londra'daki “terör” saldırıları sonrasında aldığı kararlarla gözaltı süresini 24 güne çıkardığı, 42 güne çıkarmayı planladığı" örneğinden hareketle dile getirilmiştir.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, “terörle mücadelede” yetki artırımı isteyen askerin beş talebinden ikisi konusunda mutabakat sağlandığını açıkladı. Askerin talepleri kısmi OHAL ilan edilmesi, "terörle mücadelede" koordinasyon eksikliğini gidermek ve istihbarat birimlerini tek çatı altında toplamak için Terörle Mücadele Müsteşarlığı'nın kurulması, operasyon sırasında ele geçirilenlerin o sırada operasyon yapanlar tarafından sorgulanabilmesi ve bunların gözaltı süresinin uzatılması. Sorgulama süresinin en az 10 güne çıkarılması, ilk sorgunun avukatsız yapılması, jandarmaya bölgesel dinleme imkânının verilmesi, aciliyet gerektiği durumlarda bazı konularla ilgili olarak valilikten izin alınma durumunun kaldırılması, örgüt propagandası yapan yayın organlarının bölgeye sokulmasının engellenmesi… Keyfiliğin daha açık savunulmasını öngören bu düzenlemelerin bir kısmının yerel seçimler sonrası yapılması da mümkün… Önemli olan sömürgeci siyasetin AKP eliyle yürütülmesi ve ayakta kalmasını becermesidir.
Dünyadaki ekonomik krizi siyasal istikrarsızlık tamamlamaktadır. İstikrarsızlık ise ekonomideki krizi besliyor... Emperyalistler arası hegemonya mücadeleleri silahlanmanın, bölgesel savaşların daha da artmasını getiriyor. Dünya ekonomisinde büyümekte olan krizin Türkiye’ye yansıması işçi ve emekçilerin daha fazla işsizlik, açlık ve sefaletiyle sonuçlanacaktır. Emperyalizme bağlı olan Türkiye'deki işbirlikçiler çok boyutlu bir düzen krizine, emperyalist savaş ve saldırganlığın taşeronluğuna hazırlanıyorlar... Sömürgeciler çalkantılı bir döneme hazırlık yaparken Kürtler, devrimci güçler, ilericiler, işçi ve emekçiler de kendi cephelerinden hazırlık yapmalıdırlar. Devletin baskı ve terörünü geriletmek için hak ve özgürlükler doğrultusunda mücadeleye hazırlanmalıdırlar...
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
