Cocuk mu denir simdi onlara ?

Ben bu yazıyı nasil yazmam gerektiğini bilmiyorum…
Son yirmi yıl bana her şeyin daha kötüsünün, düşünülebilenden daha kötüsünün olduğunu öğretti.
Bu yüzden karsılaştığım olaylar beni kolayca şaşkınlığa sürükleyemez.
Koca koca metropollerde linçle saldırılan Kürt yoksullarını gördüğümde şaşırmadım.
Çok daha önceleri gerillaların kulaklarını kesip anahtarlık yapan özel timlerin sırtlan gülüşlerinde bunları görebilmiştim.
On iki yaşında ki Uğur Kaymaz’ı yaylım ateşiyle katlettiklerinde; kameraların önünde ufacık bir çocuğun, gözyaşlarına aldırmadan kolunu katır kutur kırdıklarında, çocuk bedenlerinin bir savaş cephesi haline getirildiğini düşünemedim.
Korkunç savaş koşullarının uç örnekleri olarak görünmüşlerdi.
Savasın bütün berbat halleri; tecavüzler, kaybetmeler, yargısız infazlar, bok yedirmeler daha on yedi yıl önce önümüzden resmi geçit yaptılar.
Onların her halini biliyoruz.
Ama hafızamı ne kadar zorlasam da birinci topyekun savatsan, büyükleri için ağlayan ya da göç yollarında incelen çocuk siluetlerinden başkasını bulamıyorum.
O zaman da çocuklar taş atarlardı.
Ama ne Ugur Kaymaz gibi öldürüldüler, ne o çocuk gibi kolları unufak edildi. Ne de bir gecede sadece Diyarbakır’da 175 i gözaltına alınıp 24 ü tutuklandı.

Çocukları da üzerinde savaş yürütülecek bir cephe olarak görmek ve göstermek bizim coğrafyamızda yepyeni bir şeydir.

Adana ve Mersin valilerinin yaptığı “yeşil kart” açıklamaları İkinci Topyekun savaşın nasıl yaşatılmak istendiğini bize gösteren açık örneklerdir.
Bu;
“Türküm, Doğruyum, Çalışkanım”
“Kahraman ırkıma ne bu şiddet bu celal”
“Türk, Öğün, Çalış, Güven” in iki güzide valisi refleks göstermiyorlar. Aylarca önceden yapılmaya başlanan hassas bölgeler toplantılarında konuşulanların “ruh”unu yansıtıyorlar.
Böyle kabul ediyoruz.
Siz sonuçta hiçbir şeyi olmadığı için yeşil kartı olanlardan yalnızca onu alabilirsiniz.
Ama ya onlar, ya biz sizden?