Kısa zaman analizi: Çözümsüzlük karşısında halk duruma el koymuştur!
Son gelişmeler, Kürtlerin demokratik kalkışması tek bir nedene Öcalan’ın içinde bulunduğu duruma elbette ki bağlanamaz. Bunun tarihsel, siyasal, sosyolojik geri planları var. Hükümet ve medyadaki hâkim görüş ise, olup bitenin bu “geri plan” dan yoksun olduğu, durumun ”Öcalan’la gerçekleştirilmiş provokasyon” olduğu yönünde. Bakan, M. Ali Şahin’in, “PKK Türkiye’de kaos ve iç çatışma çıkarmak istiyor. Oysa Türkiye’de en rahat hükümlü Öcalan” sözlerini kapaklayan Erdoğan’ın, “İmralı’dakine işkence falan yok. Bunların hepsi yalan. Yerel seçimler yaklaşıyor ya, bir şey uydurmaları lazımdı. A’dan Z’ye yalan” ifadeleri, “yalanlanmış” Kürtlerin ruhunu incitmekle kalmıyor: böylece Erdoğan, toplumu ve kamuoyunu “terör” saptamasına koşullayan tahrik edici bir üslupla sahne almış oluyor…
Bunun mimarı ise Erdoğan.
Açığa çıkan ve yalnızlaşan neo-faşist yüz…
Erdoğan’ın Kürtlerle ve Kürt sorunuyla ilişkisi son derece karmaşık, belirsiz, inişli çıkışlı, güvensiz ve tutarsızdır. Erdoğan’ı (çoğunluk oyu almış olsa da) başarısız kılan, hatta açmaza alıp çıkmaza sokan da bu tutarsızlıktır. Ve bu tutarsızlık toplum psikolojisini de bozmuştur. Evrensel ölçekli ”kabul edilebilir” taleplerine rağmen, bir Başbakan olarak Erdoğan’ın Kürt sorununu sivil çetelere bırakmasının akıl karı olmadığı, hatta “delilik” olduğu dillendirilmeye başlarken, tarih, önemli hatırlatmalar yapıyor:
’91 genel seçim süreci… Erdoğan’ın hazırladığı “Kürt Raporu”ndan önemli saptamalar: “Bugün ‘doğu’ veya ‘güneydoğu sorunu’ olarak adlandırılan sorun, aslında bir ‘Kürt sorunu’ dur… Sorun gerçekte ulusal bir sorundur, yani bir Kürt sorunudur…”
Erdoğan rapor da bu tanımı yapmış ve ardından çözüme ilişkin akla uygun, makul önerilerde bulunmuştur.
Ancak Erdoğan “Başbakan Erdoğan” olunca durum değişmiştir. Prof. Dr. Gürsoy’un, “Erdoğan Kürt sorununda 2005’in de gerisinde” –ki Hasan Cemal’de bu saptamaya katılıyor- derken aslında “insaflı” davranmıştır! Çünkü Erdoğan, demokratikleşme ve Kürt sorununun demokratik çözümü üzerine bir şey koymamış, ‘90’lı yıllara hatta daha da gerilere götürmüştür.
Erdoğan’ın, çözüm üretme yerine, çatışmaları (dolayısıyla sorunu) derinleştirici bir strateji izlediği; Kürtler ve Kürt sorunu karşısında müstemlekeci, baskıcı bir konumda olduğu anlaşılmıştır. 12 Ağustos 2005’te “Kürt sorunu hepimizin sorunudur, benim de sorunumdur, muhatabı benim” diyen ve birçok çevrede özellikle de liberallerde heyecan yaratan Erdoğan, aradan geçen 3 yıllık zamanda ciddi bir savrulma yaşamıştır. Gelişen olaylar, açığa çıkan Kürt siyasal iradesi gerçek kimliğini ele vermiştir: İyi bir efektif yalancı ve neo-faşist!
Bugün Türkiye’de belli muhafazakâr çevrelerden liberallere kadar oldukça geniş bir çevrede Erdoğan’ı; “gerginlik arttırıcı, tahrik edici, çatıştırmacı” bulan bir kesimin oluşması da bunu gösteriyor…
Bu durumda Taraf Gazetesinde yer alan bir haberde “Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır Valiliğinde düzenlenen toplantıda, sivil toplum kuruluşları temsilcilerine 2005’te Kürt sorununu tanıdığı konuşmasının arkasında olduğu, Bölge’de yeni siyasal açılımlar başlatacağını söylediği” haberinin de en azından güncel realite açısından bir anlamı olmuyor…
Zamana yayma konsepti tutmadı…
Zamana yayma, bir geniş zaman kavramıdır ve hedef seçilen siyasal hareketin başkalaşıma uğrayarak yozlaşması beklenmiştir. Bu stratejiyi algılayan devlet, özellikle 2000’li yıllar sonrası Kürtlere karşı böyle bir politika izlemiştir. Özellikle ‘90’lı yılların sonuna kadar, “erken sonuç alma” stratejisi izlenirken, sonrasında bu yerini zamana yayılmış savaş stratejisine bırakmıştır. Amacı ise, Kürt hareketini başkalaşıma uğratmak, çözülme ve ardından da yozlaşmayı beklemek olmuştur.
Ancak hiç biri olmadı. Sahte siyasal “muhataplar” yaratılmak istendi. Bu da tutmadı. Ardından içten parçalanma, çözülme beklendi. Özellikle 2003’lerde birazda özel bir takım yöntemlerle girişimler oldu. O da sonuç vermedi. “Sosyal, kültürel, ekonomik tedbirler paketi” dense de zaten uygulanamazdı. Çünkü buna ne ekonomik güçleri vardı ne de sosyal dayanakları… İşte GAP, ÇATOM gibi projeler zaten sonuç almaktan uzaktı. .
AKP’nin, zamana yayılmış savaş dilimi içinde, Kürtlere ve Kürt sorununa vurgu yapan ancak bunu pratikleştirmeyen; söylemleriyle, Kürt hareketinde ve özellikle de Kürt orta sınıfında , “çözümü yatkın bir hükümet/siyasal partiymiş” gibi algılatıp bu kesimleri çekmeyi hedefledi. Ancak o da tutmadı.
Gerilla dönük yoğun saldırı, yine Iraktaki Kürdi güçlerle kuşatmaya almak istedi, bu da olmadı.
Daha özel planda ise, bu kez de Öcalan hedef alındı. Onur kırıcı, aşağılayıcı bir takım uygulamalara tabii tutuldu. Kürt toplumunda saygınlığını yitirme, Öcalan’a olan sempatiyi bitirme arayışı öne çıktı. Buna, özel savaşın doruğu/zirvesi, aldığı son biçim de denebilir.
Buna ise hem Öcalan’ın hem de Kürt halkının tavrı, tepkisi çok büyük oldu. Kimileri bunu “isyan” dedi. Ama değildi. Örgütlü, iradeli ve ölçülü bir tepkiydi.
Kürtlerin geldiği nokta şudur: Çözümsüzlüğe karşı demokratik duruş! Demokratik taleplerin yükselişi… Demokratik istek ve dayanıklılık…
Önce inkâra isyandı. Büyük bir isyandı bu. 70’li yıllardaki ideolojik çıkış, ardından 80’li yılların başındaki büyük atılım, inkâra karşı isyandı. Sömürü ve sömürgecilik sisteminin sarsılışıydı. Şimdi ise, çözümsüzlüğe, zamana yaymaya, geciktirmeye karşı “isyan” gelişiyor. Siyasal ve sosyolojik anlamı bakımından daha ileri bir noktadır bu…
Kürtler, Erdoğan’ı “suçüstü” yapmış; askerin, “kırılma noktasına doğru gidiyor” saptamasını boşa çıkarmıştır.
Kürtler Erdoğan’ı “suçüstü” yakalamıştır. Gelişen kitlesel demokratik tazyik maskesini düşürmüş “istiyoruz ama asker engelliyor” söyleminin altında yatan düşmanlığı açığa çıkarmıştır.
Kürt çoğunluğunun siyasal, yasal iradesi durumunda olan Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP), önce “terör yandaşı, işbirlikçisi” ilan etmiş, ardından da “bunlar insan düşmanı” demiştir.
“Tek millet, tek devlet! Kabul etmeyen gitsin” hezeyanının kaosun derinliklerine sürüklediği Erdoğan’ın, “düşman” tanımını anlam, kapsam ve içerik bakımından genişletmesi; Türk halkını da “düşmana karşı silah kullanmaya” çağırması birkaç açıdan analiz edilebilir.
Birincisi; bu, Erdoğan’la sınırlı olmayan bir devlet politikasıdır. Devletin, “düşman” algılaması, “iç düşman” kavramına doğru derinlik ve genişlik kazanmıştır. DTP, demokratik kitle örgütleri, ilerici aydılar ve geniş Kürt kitlesinin “iç düşman” kapsamı içine alınması, Kürt hareketini yalıtma/yalnızlaştırma politikasının iflas ettiği anlamını da taşır.
Böylece Erdoğan’ın, DTP’yi PKK’ye “yandaş”, Bakan Şahin’in, “özdeş” gördüğü bu “yeni” algılayışlar, “topyekûn savaş” tabirine de gerçek niteliğini kazandırmış oluyor.
İkincisi; bu tanımlamaların yapılmış olmasının şiddet araçlarının kullanımı açısından “kolaylaştırıcı” yanı vardır. Böylece devlet, Kürtlere ve Kürt demokratik kurumlarına, siyasal temsilcisi DTP’ye karşı yürüttüğü savaş ve şiddet politikasına kendince “meşruluk” kazandırmış olacaktır. Bu da, kural dışı savaş ve şiddetin “uygulanabilirliğini” arttıracak, daha geniş alana yayılmasını sağlayacaktır.
Üçüncüsü; Kürtlerin talep, tepki ve eylemliliklerindeki süreklilik ve bunun yol açtığı siyasal-toplumsal değişim Kürtleri olgunlaştırarak ileri bir noktaya taşımış; Genelkurmay Başbuğ’un yaptığı Kürt hareketi “kırılma noktasına doğru gidiyor” saptamasını boşa çıkarmıştır.
Devlet, demokrasiye duyarlı olmadıkça tekrarı yaşar; yazlaştırırken, kendi yozlaşır…
Devlet, siyasal ve hukuksal içeriği bakımından eskimiş ve aşılmıştır. Olaylar, Kürtlerin geçirdiği sosyolojik siyasal değişim ve bunun yarattığı kültürel birikimler, devleti ve ona hâkim olan siyasal biçimi aştığını göstermiştir. Kürtlerin devletle çelişkisinden bahsedilecekse bu; çağ ile uyumlaşan Kürtler karşısında devletin, çağa direnen, kendini tekrarlayan konumudur. Ve bu çelişki öznel değil, nesnel, özel değil, geneldir.
Kendini tekrar eden bir siyaset zaten sonuçsuz kalmış bir siyasettir ve yenilgilidir. Kürt sorunundaki çözümsüzlük, sistemin kendi yapısındaki çözümsüzlüğü, kriz ve kargaşayı derinleştirmiştir. Sistemin kendi içindeki gerilimlerin ana kaynağı Kürt sorunudur. Kürt toplumunun çözümsüzlüğe karşı duraksamayan karşı koyuşudur.
Diyalektik bağ ve tarihsel materyalizm açısından da baktığımızda umut bahçemizi yeşil tutan hakikat şudur: en öldürücü silahlara da sahip olsa, çağın özellikleriyle çelişmiş bir yapının; çağın değişim gücü ve bu güce kendini uyarlamış toplumsal hareketler karşısında başarı sansı yoktur. Daha güncel planda ise; Kürt toplumu ve her Kürt bireyi dayatılan uygulamalara karşı nasıl refleks göstermesi gerektiğini hiçbir siyasal araç ve yönlendirmeye gerek duymaksızın içselleştirmiş ve ortaya koyma yeteneğini edinmiştir. Kürt halkının, giderek daha çok yaratıcı ve sempatik gelen eylemliliği de bu özellikle bağlantılıdır.
Halkın DTP’yi taşıdığı nokta, devletin DTP’yi görmek istemediği noktadır.
Şu aktüel soru sorulabilir: Devletin, özelde Erdoğan’ın Kürtlerin üzerine bu denli amansız ve yoğun gidişinin nedeni nedir; neyi amaçlıyor?
Söylem ve uygulamalardan çıkarılacak sonuç şu olabilir:
Kürtleri, Kürt siyasal ve kurumsal yapılarını Kürt hareketinden diğer bir ifadeyle PKK’den yalıtmak… Hatta karşıt “potansiyeller” haline getirmek... Öcalan’ı ise, Kürtlerin gündeminden tamamen çıkarmak… Yenik ve ezik göstermek… Başta ordu, tüm yapılarını, hatta Türk halkını bu amaca kilitlemek, gerekiyorsa silahlanmasını, çeteleşmesini sağlamak…
Erdoğan’ın, imparatorluk, padişahlık hevesiyle de örtüşen bu tehlikeli plan başarılmış mıdır?
Önemli ikinci saptama burada yapılabilir: Devletin Kürtler karşısındaki “sıkıcı tekrar” durumu, “süresiz başarısızlık” haline dönüşmüştür. Zamana yayılmış imha, “dirençli zamanlar, eylem ve etkinlikler” toplamında, devlet açısından “tüm zamanlarda değişmeyecek başarısızlık” halini almıştır.
AKP eliyle geliştirilen son uygulamalar ve sindirme amaçlı “Bölge seferleri” karşısında Kürtlerin ortaya koyduğu demokratik irade oldukça özel anlamlar taşır.
Bu irade; Başbuğ’la başlayan, MGK toplantıları, “terör zirvesi” gibi özel oturumlarda stratejisi oluşturulup koordinatları belirlenen, siyasal tanımını ise, “DTP, PKK’lileşmiştir” de bulan, dolayısıyla; yasal demokratik Kürt kurum ve oluşumlarına karşı da şiddeti esas alan yeni savaş konseptini boşa çıkarmış, püskürtmüştür. Eğer bu kalkışma, demokratik şölen olmasaydı; yeni savaş planının ilk adımı başarılı olacak ve belki de Kürtler, direnme reflekslerini bütünen kaybedeceklerdi.
Kürtler son 10 yılda sağlayamadığı başarıları bu kısa zaman dilimi içinde başarmıştır. Örneğin DTP, Kürt hareketiyle problemli bir konumda gibi görülürken, şimdi “bütünleşmiştir”. Zaten herkes DTP’yi şaşkınlıkla izliyor. Siyasal duruşu, açıklamaları, tutumu büyük şaşkınlık yaratıyor.
Devlet, hayal kırıklığı içindedir. Kürt işbirlikçileri hayal kırıklığı içindedir. “HAK-PAR, ortamı DTP’ye bırakmamalı” diyenler hayal kırıklığı içindedir.
Dayatmalar, DTP’ye siyasal sıçrama yaptırmış; kitleyle buluşturan etkinlikler, bürokratik yönünü törpülerken, halkçılığını güçlendirmiş, gerçek “toplum hareketi” haline getirmiştir.
Halkın DTP’yi taşıdığı nokta, devletin, DTP’yi görmek istemediği noktadır.
Bu, iddialı ancak çözümsüz devlet politikasının ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Kürt kitlesel eylemlerinin “giderek düştüğü, işte birkaç il’e, İlçeye sıkışıp kaldığı” düşünülürken- ki Genelkurmay bunu “kırılma noktası” olarak tanımlamıştı-; 90’lı yıllarda o kitlesel yoğunluk içinde bile görülmeyen etkinlik ve genişlikte bir “tepki” nin ortaya çıkışı devlet açısından da yeni yaklaşım ve değişimleri zorunlu kılacaktır.
Başkalaştırılıp yozlaştırılmak istenilenler, devleti değişime zorluyor. Bundan çıkarılacak sonuç şu olabilir: devlet şiddeti ve Kürt sorunundaki çözümsüz, ırkçı şoven duruşu, buna paralel gelişen uygulamalar, devleti toplumdan (özellikle de Kürtlerden) yalıtarak zayıflatmış, Kürt hareketini ise, toplumla daha çok buluşturmuş, kaynaştırmıştır.
“Osmanlı oyunu” nun sonu…
Osmanlı’da oyun çoktur derler. Artık sanmıyoruz. Oynanacak ne kaldı ki? Hangi yöntem, hangi politika, hangi araç, hangi uygulama kaldı?
Özal savaş yapısı içinde, savaş araçları olarak görülen her şey kullanıldı. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki; asker, komuta kademesini meclise, meclis, kışlaya taşıdı! Hükümet militaristleşirken, asker, siyasal yönetimin/iktidarın etkin öğesi haline geldi. Şimdi el ele kol kola o kışla senin, bu meclis benim dolaşıyorlar…
Erdoğan’da söylüyor bunu. “yasaysa yasa, araçsa araç, silahsa silah”. Gerçekten de AKP hükümeti militarist-şimdi de toplumu militarize etmeye çalışıyor-, şoven siyasetin ve onun araçlarının önünü açan başka bir siyasal parti/hükümet olmamıştır. MHP bile en azından biçimde çok daha uzak bir noktadadır. Yapılanları yeterli görmeyen Baykal’ın dahi Erdoğan’ın söylem ve uygulamaları karşısında ağzı açık kalmıştır.
Çözümsüzlüğe karşı itaatsizlik…
Toplumsal yargı değişmiştir. Bu ülkenin aydınlarının, liberal ve demokratlarının AKP yargısı değişmiştir. Genel yargı, AKP’nin de devletin de değişim olmadan, gerekli adımlar atılmadan bu yükü kaldıramayacağıdır. Çözüm yoksa kaos derinleşir. Kriz büyür, travmalar gelişir…
Kürtlerdeki genel yargı da budur. Hatta ilerisindedir. Çözüm yoksa adım algılamaya başlar. Ayrışma tabana iner. Bu da Türk-Kürt çatışmasını tetikler…
Ancak halkların isteği bu değildir. Bu yeni savaş merkezinin (Erdoğan-Başbuğ ikilisinin) isteğidir. Bu ikili, Kürt-Türk çatışması üzerinden konumlarını güçlendirme, içinde bulundukları siyasal yönetsel krizi çatışmayla “aşma” arzusundadır. Yeni savaş konseptinin özü de budur.
Gelinen noktada Kürtleri ikna etmek de zorlaşmıştır. Devlet daha da zorlanacaktır. Ancak iki önemli adım süreci barışa, diyaloga evirebilir. Birincisi; devletin, Öcalan’ın içinde bulunduğu koşuları düzeltmesi, saygılı davranması ve Avni Özgürel’in, Neşe Düzel söyleşisinde ortaya koyduğu önerilere yakın tutum almasıdır.
İkincisi ise, şiddet politikasından vazgeçmesi, demokratik hakların tanınması yönünde açılımların yapılmasıdır.
Türkleri ve Kürtleri bir diğer deyişle Kürt demokratik hareketi ile devleti buluşturacak ortak payda, “demokratikleşmiş Türkiye” dir. Paydaları böylesine güçlü olan iki ayrı toplum ve siyasal yapının bu denli ayrı ve çatışmalı durumda tutulması ise Türkiye’nin açmazı, paradoksudur. Ancak bu da savaş merkezinin yürüttüğü politikaların bir parçasıdır.
Devlet, savaş yoğunlaşması yerine; tüm toplumsal kesimlerin görüşlerini alıp, bunları Öcalan’ın çözüm önerileriyle karşılaştırıp makul olanları hayata geçirirse, bu kan durur. İtaatsizlik yerini aidiyete bırakır. Kazanan demokrasi olur…
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
