AKP İflas Sürecini Yaşıyor

Başbakan Erdoğan’ın Hakkâri’deki konuşmasında tekçi-ırkçı anlayışı savunarak, bu anlayışa “karşı çıkanın Türkiye’de yeri yok, istediği yere gitsin” demesi ile İstanbul’da Kürtlere yapılan pompalı tüfek saldırısını mazur gösteren bir yaklaşım göstermesi, AKP Hükümetinin Kürtler karşısında iktidarlaştığının-devletleştiğinin ve aynı zamanda iflas ettiğinin de ilanıydı… Erdoğan’ın “ya sev ya terk et” çizgisinde konuşması, Unakıtan’ın da, Meclisin Plan ve Bütçe komisyonunda “Ya bu bayrağa bağlı olursun ya kendine vatan ararsın. AKP olarak Başbakanın sözlerinin arkasındayız” demesi, Kürt sorununda AKP Hükümeti’nin geldiği noktayı bir kez daha gösterdi...

2002 Seçimlerinden sonra Hükümeti oluşturan Erdoğan, yaklaşık sekiz ay sonra “Hükümet olduklarını ancak İktidar olamadıklarını, Ülkede bürokratik bir oligarşinin olduğunu” (10.06.2003 tarihli gazeteler) ifade etmişti. Şüphesiz ki bu ifadeler egemenler arası ilişkilerinin çarpıcı bir özetiydi. Gerçektende AKP’nin iktidarını her genişletme hamlesi geleneksel güçlerin direnişiyle karşılaşıyor ve çatışmaya yol açıyordu. Çatışma devam ederken AKP’nin rüştünü ispat edeceği ve egemenlerin ittifakla buluşacakları biricik alan Kürt düşmanlığıydı… AKP için devletleşmenin en zahmetsiz-garanti yolu buydu… Bu yola devam edildi. Kürtler konusunda diğer Sömürgeci partilerden herhangi bir farkı olmadığını ve ne kadar közü kara olduğunu defalarca kanıtladı. Erdoğan’ın Diyarbakır ve Hakkâri konuşmaları bu yaklaşımın doruğu sayılabilir: Kütlerin fiili ve meşru mücadelesi, en doğal demokratik direnme hareketleri maskesini indirmesini kolaylaştırarak gerçek yüzünü gösterdi. Ve Tekçi, ırkçı anlayışları kabul etmeyenleri başka vatan bulmaya davet etti: “Biz ne dedik? Tek millet dedik, tek bayrak dedik, tek vatan dedik, tek devlet dedik. Buna karşı çıktılar. Buna karşı çıkanın Türkiye’de yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin” dedi. İstanbul’daki Tüfekli saldırıyı ise “vatandaş tedbiri ve savunması” olarak niteledi…

Erdoğan’ın Kürt sorunundaki çizgisinin, beklenti yaratan ilk çıkışının çok gerisine düşerek “ya sev ya terk” çizgisine kadar gerilemesi kendisinden beklentide bulunanları hayal kırıklığına uğratmış olmalı... 2005 yılındaki Diyarbakır ziyareti ile belli çevrelerde “çözüm” beklentisi yaratmıştı. Diyarbakır’a giden Erdoğan “Geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere yakışmaz. Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir. (...)İlla ad koyalım diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur” demişti. Bu sözler ve AB ile süren sıcak ilişkiler kendisinden umutla söz edenleri cesaretlendiriyordu. Oysaki Erdoğan’ da kendisinden önceki Başbakanlar gibi davranmıştı. Demirel “Kürt realitesinden”, Çiller “Bask modelinden, Mesut yılmazda AB yolunun Diyarbakır’dan geçtiğini ifade etmişlerdi… Ancak hepsinin yolu geleneksel sömürgeci siyasette noktalanmıştı… Verilen demeçler “hoş bir seda” olarak kalmıştı…

Erdoğan seleflerini utandırmadı… 28 Mart’ta 2006 tarihinde Diyarbakır’a getirilen bir PKK’li cenazesinde çıkan olaylarda çoğu çocuk 11 kişinin ölmesinin üzerine “kadın da olsa çocukta gereken yapılacaktır” açıklamasını yapıyordu… Aralık 2006’da ise New York’ta yabancı gazetecilerin sorusu üzerine “Türkiye’de Kürtlerin hak sorunu yoktur” diye konuşuyordu... Buna rağmen AKP, ABD-AB vizesi, Barzani-Talabani, Kürt dinci ve liberallerinin de yardımıyla Kürtlerin önemli bir kesiminde umut olmaya devam etti… AKP sadaka kültürüyle beslenen din bezirgânlığını esas alarak 2007 seçimlerinde açlık ve sefaletle kıvranan bölge insanından ciddi bir destek aldı. Bu desteğin bir başka nedeni de geleneksel güçlerle var olan iktidar savaşında mazlumları oynama başarısıydı. Bu yanılsamalı durum Kürt sorununu çözme beklentisini de yaratıyordu… Beklenti, sınır ötesi kara ve hava operasyonun yapılmasıyla son buldu… Sınır ötesi operasyon tezkeresinin Mecliste onaylanması ve TSK’nin Zap çatışmasında çakılıp geri çekilmek zorunda kalmasıyla, Hükümetin Genelkurmay ile arasındaki gerginliği ortadan kaldırıyordu. Genelkurmayla daralan açı Kürtlerle açılıyordu… Asker ile uzlaşmacı bir politika izleyen AKP, kapatma davasının sonuçlanmasının ardından DTP’ karşıtlığına hız veriyor, son Diyarbakır ziyaretinde DTP’ yi “terör örgütü yandaşı” diye hedef gösteriyordu. Benzer niteleme ve hedef gösterme anlayışı daha önce TSK tarafından ilan edilmişti. Hatırlanacağı üzere taraf gazetesinde yayınlanan ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından Eylül 2007’de yürürlüğe konan “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” uyarınca, TSK’nin kamuoyunu, yönlendirme ve “topluma öncü olma” rolünü sürdürme doğrultusunda aldığı kararlardan biri de “DP’nin terörist” olarak nitelenmesi ve tecrit edilmesiydi…

Erdoğan’ın Hakkâri’de Kürtlere başka vatan bulma daveti, geleneksel tehcir politikasını yeniden hatırlatıyor… Tehcir siyaseti ise Osmanlıdan beri sürdürülen sömürgeci bir yöntemdir. PKK öncülüğündeki son isyanla beraber bu politika köylerin yakılıp yakılmasıyla hayat buldu. Kürtler yaşadığı toprakları terk etmeye zorlandılar… Yüz binlerce Kürt metropollere sürüldü… Milliyet gazetesinde Can Dündar’ın yayınladığı gizli belgede de Kürtlerin tehciri çözüm olarak sunuluyordu… Belgede Politika Dairesi Başkanı Kurmay Albay Haşim Tosun imzasıyla 1960 darbesi sonrası kurulan yeni İnönü hükümetinin Çalışma Bakanı Ecevit’in masasına konulmuştu… Raporun giriş yazısında "Bunu, sizin tasarruf hakkınızı kullandığımız şeklinde yorumlamayın, size bir yardım kabul edin" deniliyordu. Üzerinde, "Devletin Doğu ve Güneydoğu'da Uygulayacağı Kalkınma Program Esasları" yazıyordu. Raporun uygun gördüğü çözüm önerileri, sonraki yıllarda uygulanacak kimi politikaları da adeta haber veriyordu: “Bölgeye diğer bölgelerden nüfus çekmek veya bölge nüfusunun bir kısmını iktisadi teşvik tedbirleriyle- diğer bölgelere göndermek suretiyle, bölgenin nüfus kompozisyonunu değiştirmek. Sosyolojik ve antropolojik araştırmalara dayanarak, bölgenin sosyal yapısını temsili sağlayacak yönde- değiştirmek..." Cumhuriyet dönemi boyunca süren ve 1984 yılından bu yana sistematik olarak uygulanan tehcir politikası bu kez Erdoğan aracılığıyla hatırlatılıyordu… Adana Valisinin uygulamaları ise tabloyu tamamlıyordu: Vali polise taş atan çocukların ailelerinden yeşil kartların alınacağını açıklıyordu… Böylece "hukuk devletinden" ne anlaşıldığının ve insan sağlığının nasıl şantaj aracı olarak kullanıldığının çarpıcı örneğini dillendiriyordu… Kürt düşmanlığını ise şöyle formüle ediyordu: “Yoksuluz diyorlar 15 çocuk doğururken, Kalaşinkof alırken, taş atarken ama yoksul değilsiniz” diyordu…

Öyle görünüyor ki yerel seçimler, Devletin bütün gücüyle AKP’nin yanında yer alacağı Kürt hareketini kuşatacağı bir süreç olarak değerlendiriliyor. Daha şimdiden AKP karşıtlığıyla bilinen yazarlar Diyarbakır’da ve bölgenin tamamında AKP etrafında birleşmek gerektiğinden söz ediyorlar… AKP’de kendini sürece hazırlıyor ve yeniden görev dağılımı yapıyor. Dengir Mir Mehmet Fırat yerine derin ilişkilere vakıf “devlet adamı” Abdulkadir Aksunun getirilmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir… Devleti arkasına alan AKP din bezirganlığı ve sadaka ekonomisiyle bölgeyi entegre etmeye çalışıyor… Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcının yaptığı açıklamaya göre, 2009’da yapılacak yerel seçimler öncesinde, geleneksel hale getirdiği bedava kömür dağıtımı çalışmalarını yoğunlaştıracak. Yazıcı, “Eylül sonu itibariyle 932 bin ton olan ücretsiz kömür yardımı, yılsonuna kadar 1 milyon 743 bin tona ulaşacak. Hükümetin göreve geldiğinden bu yana bedava dağıttığı kömür miktarı ise 6 milyon 761 bin tona” çıktığını açıklıyor… (Milliyet 2008–11–06)

Ancak alınacak tedbirler ne olursa olsun şapka düşmüş kel görünmüştür. Kürtler diğer sistem partileri gibi AKP’yi de tanımış bulunuyorlar… Emekçiler henüz sınıf çıkarlarına sahip çıkamaz durumda olsa dahi AKP Hükümetinin emek düşmanı politikalarının yaşayarak görüyorlar… 1 Mayısta sergilenen vahşet, SSGSS yasasının Meclisten geçmesiyle beraber sağlık ve emeklilik haklarındaki kayıpların bir kısmı, yaşanmaya başladı… Yılbaşından bu yana elektrik fiyatlarındaki yüzde 60, doğalgaz fiyatlarındaki yüzde 82 oranındaki artış halkın kaldıramayacağı boyuta geldi. Elektriğe yeni zammın ise yolda olduğu ifade ediliyor… Sermaye şimdi krizi karşılama adına yeni yasal düzenlemeler istiyor… İşçilerin kıdem tazminatları yeniden gündemleştiriliyor. İşsizlik sigortası fonunda biriken 36,7 milyar YTL patronların ağzını sulandırıyor… Hükümet, işsizliğin artmasını önlemek adına esnek çalışma modeline geçmeye hazırlanıyor. Sermayenin arzulayıp ta yapamadığı böylesi bir düzenleme çalışma hayatını derinden etkileyecektir… Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “küresel işsizliğin Türkiye’de doğurabileceği işsizlik sorununa karşılık yeni bir istihdam paketi üzerinde çalışma yaptıklarını, part-time ya da esnek çalışma modelinin işçilerin işten çıkartılmaması kaydıyla maaşlarının bir bölümünün fondan karşılanması şeklinde uygulanacağını ve bu konuda hazırlanan genelgenin önümüzdeki günlerde valiliklere İŞKUR aracılığıyla gönderileceğini” söylüyor. (Evrensel 08.11.2008) Bu modele göre işçinin bir ay yerine 15 gün veya daha az çalıştırılması formülü üzerinde duruluyor. Bu çerçevede, işçinin 15 günlük maaşını işveren, maaşın geri kalan bölümünü ise İşsizlik Fonu karşılayacakmış...

Sistemin AKP eliyle saldırısı, Emekçileri ve Kürtleri hedefleyen zam ve zulüm politikası her gün farklı yöntemlerle artarak devam ediyor… Rejim giderek yıpranan iflas sürecini yaşayan AKP yerine henüz yeni bir alternatif yaratamadı...Öte yandan emek ve demokrasi güçleri de etkin bir güç oluşturamıyorlar... Kürtlerin, söz konusu saldırılara ve tehditlere karşı ayakta olması, boyun eğmeyeceklerini her vesileyle direnerek göstermeleri oldukça önemli...Ancak emek güçlerinin ekonomik demokratik ve siyasi alanlardaki durumu ve müdahale gücü ise ne yazıkki etkin olmaktan oldukça uzak...Mücadeleler saman alevi gibi yanıp sönmekte çatışma alanları ögütlenememektedir...

Emekçiler bugünlerde yetersiz de olsa haklarına sahip çıkmanın taleplerini alanlara taşımanın hazırlıklarını yapıyorlar... KESK ve DİSK öncülüğünde önümüzdeki günlerde yapılacak oturma eylemleri ve Merkezi Ankara mitingi gecikmiş de olsa olumlu bir adımdır. Daha da önemlisi “tüm illerde; sendikalardan meslek odalarına, siyasi partilerden derneklere, emeklilerden ev kadınlarına, çiftçilerden gençlere kadar toplumun her kesiminin” katılımını öngören “Krize Karşı Emek ve Demokrasi Platformları”nın oluşturulmak istenmesidir... Adı ve mücadele alanı ne olursa olsun, Emek ve demokrasi güçlerinin fiili ve meşru temelde oluşturacakları birlikteliklerin sürece müdahalesinin acil bir önem taşıdığı biliniyor… Ezilenlerin Emek ve Demokrasi güçlerinin asgari Program temelinde bir araya gelmesi mücadelenin önünü açacaktır... Yaşanan sürece yapılacak müdahalenin gücü oranında hak kayıplarının durdurulabileceği ve kazanımların elde edilebileceği ise bilinen bir gerçektir...