Kullanıcı Girişi
Özel Menünüz
Köxüz'den Yazılar'a Katıl
height=26 width=120 alt="Google Groups">
|
| Koxuzden-Yazilar'a katıl |
| Bu Grubu Ziyaret et |
Syndicate (site map)
Son Kitaplar
Son Bloglar
Yazılara Son Yorumlar
Son İktibaslar - Basından Seçmeler
Son Haber Derlemeleri
- 2009-01-03Tarihli Gazetelerin Yazarlarının İsrail'in Gazze'ye Saldırı ile ilgili Yorumları (Haberci)
- Abdullah Öcalan'ın İşkence Görmesine Karşı Protestolarla İlgili Haberler Derlemesi (2008-10-21) (Haberci)
- Güngören Saldırısı ve Failleriyle İlgili Haberler Derlemesi (Haberci)
- 02.08.2008 - 40. Yılında 1968 Hareketi İle İlgili Yazılar (Haberci)
- 02.08.2008 - Yüzüncü Yılında 1908 Devrimi İle İlgili Yazılar (Haberci)
Forumlara Son Yazılar
Son Çağrı, Duyuru ve Bildiriler
- TRT-ŞEŞ: TUZAKLAR ve OLANAKLAR (Salih Kadim)
- Yerel seçimlerde Sol’da İmece - Haluk Ağabeyoğlu ()
- Diyarbakır'da 23 yıl ile yargılanan çocuklarla ilgili davaya giden DurDe aktivistinin yazdığı rapor ()
- Demir Küçükaydın'la Ulus ve Ulusçuluk Üzerine Söyleşi - Başka Kültür Evi İstanbul ()
- Kucukaydinla Solu,ulusculugu ve imza kampanyasini tartisiyoruz - Yüzleşme Derneği (Köxüz)
Son Belgeler
Maille En Çok Yollananlar
En Çok Okunan Yazılar
Bugün:
Tüm zamanlar:
- Günlük Gazeteler
- ‘Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum’ Kampanyası İle ilgili DurDe Girişimi'nin Duyurusu
- 26.07.2008 Tarihli Gazetelerde "Ergenekon" İle İlgili Haber ve Yorumlar
- Başörtülü Kadınlar Bildirisi
- Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Tarafından Niçin Savunulmalıdır? - ("Ankara'dan Komünistler"e Cevap)
Son görüntülenme:
Salgada

Dün gibi hatırlıyorum; cem zamanı gelince, köyde iki yada üç kişi, kendi kendini bu iş için görevli sayar, toplanıp herkese bir döküm dökerler, sonrada onu toplamak için hane hane gezerlerdi. Buna “SALGADA” derlerdi. Salgada, bir gadayı, bir belayı savuşturacağı inancını da içinde barındıran bir kavramdan doğmuş, her hanenin, cemin masrafına yapacağı katkısının adıydı. Cem dışında bu tür toplanan paralara da, SALMA denirdi; salma ile salgada arasında böylesi bir fark vardı. Sonuçta her aile yada kişi yapılacak ceme gönlünden kopan katkıyı yapardı ama önceden de böyle bir belirleme yapılarak, bir döküm dökülürdü. İşte bu geleneğe uyarak bizde, Adıyaman’da yaptığımız bölge toplantısından, gelir gelmez, Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinde, “Adana Alevi-Bektaşi bileşenlerine” bağlı dernekler olarak toplanıp, önce kimlere gideceğimizi belirledik, sonrada belirlediğimiz bu dostlarımızı, partileri, demokratik kitle örgütlerini bu niyetle dolaştık. Bu mitinge katkılarını, toplamak için hizmete başladık; genellikle, gittiğimiz hiçbir haneden elimiz boş dönmedik. Her gittiğimiz kuruma yada kişiye biz aleviler sadece kendimiz için bir şey istemiyoruz, ülkemizde demokrasi, laiklik muasır medeniyetlerindeki gibi tam, “kurumlarıyla, kurallarıyla işlesin, herkese eşit yurttaş olma hakkı tanınsın, bizde bu eşit yurttaşlar olarak yaşayalım istiyoruz” diyorduk. Her gittiğimiz yerde hüsnü kabul gördük. 9 kasım Ankara mitinginde cem olup - toplanmak için, Alevi örgütlerinin sergerdeleri, ülkenin her bir yanından canlarımızı oraya toplamak için her yerde böyle çalıştı sanırım, oraya gelirken tutulan onca aracın parası, başka bir tabirle söylersek, bu mitingin devasa bütçesi işte böyle toplandı. Karıncalar gibi çalıştık.
Bu çalışma içerisinde, bir canımızın mekanına gittiğimizde, iyi ki geldin bizde konuştuğumuz şu konuda bakalım ne diyecek diye seni arayacaktık, bak Yusuf Hallaçoğlu da, “Ben, Sünni’nin Alevi’siyim, Ali’yi bende seviyorum” demiş, diyen internetten bilgisayara düşün haberi okuyup, “ne dersin bu işe” dediler.
İlginç bir durumdu, düşündüm. Sonra, “tabi ki, söylediklerinde bir gerçek payı var, onlarında Ali’yi sevdiğine inanırım” dedim. “Ali büyük adam, belki de Ali’nin bu büyüklüğü, bu yüceliği, birazda Muaviye’nin, Yezit’in aşağılık, berbat adamlar olmasından kaynaklanıyor, belki de onların (Yezidin- Muaviyenin) yanında yöresinde olanlar, onların gerçek yüzünü gördükçe, Alinin kalitesini daha iyi anlamışta olabilirler , hatta onların bu yüzden, bunu bizden daha iyi görmüş olmalarına şaşırmam, bu yüzden o saflarda olanlarında Aliyi sevmiş olmaları normaldir” dedim. “Ama sorun Ali’yi sevip sevmemek değil ki, Ali’nin tarafında olup olmamaktır. “Şia” yada “Şii” sözcüğü tamı tamına Ali tarafında olmayı, Ali taraftarı olmayı içerir, yoksa Ali sevmeyi değil. Ali gibi bir adamı, Üseyin gibi bir şahsiyeti herkes sever, sorun bu değil ki, sorun Alinin, Üseyinin, Alevinin yanında, onun tarafında olup olmaktır” diye muhabbeti sürdürdüm. Doğrusu, hoş bir muhabbet oldu.
Dünya tarihinin acı cilvesi hep böyledir, insanlar bazen, etrafında bulundukları insanların, gerçek yüzlerini gördükçe, onlardan soğuyup, karşılarındakini daha fazla seve bilirler ama, nefret ettikleri o kişilerin gücü altında ezilip, onun çevresinden çıkamaz, ona güç kuvvet vermeye devam ederler. Max Horkheimer bu olguyu “Akıl Tutulması”nın bir yerinde şöyle anlatır: “Faşist yönetimde herkes, düşünde Hitler’i öldürdüğünü görüyor ve sonra da Faşist yürüyüşlere katılıyordu.” Bu, belki de tarihin en acı cilvesidir. Abdülbâki Gölpınarlı, “İslam Tarihi’nde”, Kerbela faciasını anlatırken, Hüseyin’in (Bizim köyde hep Üseyin derlerdi, yazarken de içimden hep annem gibi, öyle içten gelen bir sesle “Üseyin” diyesim geliyor) başından geçen bir anıyı şöyle anlatır: “Hüseyin, yolda şâir Ferazdak’a rastladı; Irak’tan geliyordu. Iraklıları sordu. Ferazdak, “gönülleri seninle, kılıçları Ümeyyeoğullarıyla” dedi; “ama gökten ne yağar ki yer kabul etmez.” “Bir başka konakta Galiboğlu Büşr’le görüştü; o da aynı sözü söyledi.” (İslam Tarihi, sayfa: 424)
Yani buradan anlaşılan o ki, Hüseynin başını kesen Yezit’in ordusundakilerde -o zamanlar- Hüseyni seviyorlarmış. Hüseyin gibi birini sevmek kolay, hatta sevmemek imkansız ama onun yanında, onun safında olmak zor. İşte bütün meselede burada. Siz sanıyor musunuz ki, Küfeliler Hüseyin’in safından ayrılıp, Yezidin safına geçtiklerinde, örneğin: üç beş kuruş almak için, yani Müslüm Akıl’ı bulana verilecek ödüle konmak için adeta birbirleriyle yarışırlarken, Hüseyin’i sevmekten vazgeçmiş olsunlar, hayır; onlar yine Hüseyni seviyorlardı, ama onlar -annemin tabiriyle söylersek,- “dünyalıkları için ahretlerini satıyor, Yezit’e’ hizmet etmeye başlıyorlardı.” Belki şimdi siz o meşhur şarkıyı terennüm edip “Bu ne sevgi ah” diyeceksiniz ama, şaşırmayın, bu zamana kadarki sınıflar mücadelesinin anlatımı olan tarihin acı cilvesi bu. Biz şimdi istiyoruz ki, bundan sonra bu böyle gitmesin; Alevi’yi sevenler, Alevi’yi, Aleviliği yok etmeye çalışanların yanında olmasın, Alevilerin yanında olsunlar; ama ne acıdır ki hala tarihin tekerleği böyle dönüyor işte.
İkinci Mahmut dönemi ile Yavuz Sultan Süleyman dönemini bir yana bırakırsak, Alevilerin en çok zülüm gördüğü dönem, belki de, Kenan Evrenin, 12 Eylül dönemidir. Aslına bakarsan, bu dönem, bu topraklarda yaşayanlara yapılan en büyük zulmün, en büyük kötülüğün de adıdır; bunda kuşkusu olan varsa beri gelsin. Aslında Susurlukta, Kenan Evrenin 12 Eylül döneminin bir uzantısıdır. Bunlar ayan beyan bilinen şeyler. Şimdi bakıyorsunuz bu dönemde, “Aliyi, Alevi Örgütlerinin önderlerinden daha çok sevdiğini” söyleyen bazı insanlar, hayatları boyu Kenan Evrenin, susurlukçuların yanında yöresinde, kısaca hep onların safında olmuşlar. Şimdi bakınca apaçık görüyorsunuz ki, 12 Eylülden sonra Kenan Evren’in, Turgut Sunalp paşaya kurdurttuğu partinin (MDP - Milliyetçi Demokrasi Partisi), kurucuları arasında bulunan bir zat-ı muhterem, 9 kasımda Ankara’da toplanıp cem olanları, hatta Alevi Bektaşi Birlikleri Federasyonunu Alevi olmamakla suçluyor; “ben Aliyi onlardan daha çok severim” diyor. Bu adam, bu sözleri sarf ederken, 9 kasımda toplanan Alevilerin içinde, onların önderi olarak, Hacı Bektaş postişini Velayattin Ulusoy’un da bulunduğunu biliyor, ayrıca bu gerçeği bilmeyecek kadar, bilgisiz biri değil, ama gel görkü bu sözü söylüyor işte. İnsan, Velayettin Ulusoy’un olduğu bir yere, bunların Alevilikle bir alakaları yok der mi hiç, diyor işte. Bunu derken, insanın azıcıkta olsun, yüzü kızarmaz mı, kızarmıyor işte. Sevgili canlar, cahillik bilgisizlik değildir, tam tersine, cahillik bir eğitimle sağlanır; bu hep söylenen bir hikayedir. Bir adam sahiden uyuyorsa, ona şöyle, yavaştan bir dokunsanız, onu uyartırsınız, ama adam uyumuyor da, uyur gibi görünüyorsa, ne yapsanız yapın fayda etmez, onu asla uyartamazsınız. Şimdi ekranlara çıkıp, “bizde Aliyi seviyoruz, bizde bu anlamda Aleviyiz” diyenler var ya, bunlar hayatları boyu, Alevilere kastedenlerin yanında yöresinde olmuşlar; dün, 12 Eylülcü paşaların, Susurluk çetecilerinin yanında yöresinde oldukları gibi, bugünde gericilerin yanında - onların safında olduklarını, onlar çok iyi biliyorlar, bu yüzden bunları uyarıp yola getirmek çok zor; bizlerde bunu gayet iyi bilmeliyiz, ama yinede bir umutla bunları doğru bildiğimiz yola getirmeye çalışmalıyız. Neydek umut, Pandora’nın kutusunda kalan son nesnedir. Ama buna çabalarken, bir umutsuzluğa düşmemek için gayette iyi bilmeliyiz ki, bu körlük bunların özünden geliyor; yoksa güçsüz olan bizim ikna gücümüz değil.
Çinliler beddua edecekleri kişiye ilginç zamanlarda yaşayasın derlermiş. Böylesi “ilginç zamanlarda”, egemenler kendi çirkin yüzleriyle ezilenlerin karşısına çıkmanın faydasız olduğunu bildiklerinden, ezilenlerin içinde parlamış bazı simaları yanlarına çekip onu “evcilleştirerek” onu önlerine alır, ezilenlere onlarla saldırırlar. Bu evcilleşmiş kişiler, egemenler adına, ezilenlere daha büyük zararlar verirler. Bu yüzden Bertolt Brecht: “Vahşi fillerin en büyük düşmanı evcileştirilmiş fillerdir” diyor. Hızır Paşa bizim tarihimizde evcilleştirilmiş bir filimizdir, Hızır Paşa Osmanlının safına geçip, Piri Pir Sultanı darağacına çektiğinde, Pir Sultanın ne olduğunu, senden benden daha iyi biliyordu, hatta inanın ki Hızır Paşa, Pir Sultanı astırırken, belki de, senden bende daha çok Pir Sultanı seviyordu, ama Hızır, Paşa olmuştu artık, Osmanlının kılıcını taşıyordu. Siz şimdi o ilginç zamanları, Osmanlıyı, Hızır Paşa dönemini, bir yana bırakın, bu günümüze bakın; güçlenmekte olan şeriatçılara, hizmette yarışanların yanında, geçmişlerinde Sosyal Demokrasinin, Alevilerin, Solcuların, Sosyalistlerin çok parlak yıldızlarını göreceksiniz, buna hiç şaşırmayın, işte bunlarda günümüzün Hızır Paşalarıdır. İşte bu tarih denen bilim, bunları da erinde gecinde, bir gün böyle yazacaktır. Şaşırmayın tarih bu, o sınıflar mücadelesinin de olup biteni, böyle resmeder.
Bir eylemin muhtevası, onu yapanların niyetinden bağımsız olarak, o eylemin kapsamıyla – o eylemin istemleriyle değerlendirilir. 9 kasımda, “Ayrımcılığa karşı, Eşit yurttaşlık hakkı için” alanlara çıkan ABF’nin öncülük ettiği eylemde, istemlerinin muhtevasıyla değerlendirilmelidir. “Biz Aleviler” diye alanlara çıkan bu insanların istemleri neydi, bunlar ülkemizin geldiği, bugünkü zaman diliminde, neye hizmet ediyordu, ona bakarak bir hüküm vermek gerekir; eğer bu istemler bugün, gelinen bu noktada, genel olarak demokrasiye, laikliğe, insan haklarını geliştirmeye hizmet ediyorsa, yani önce bütün insanlara, sonrada Alevilere yararlıysa onu desteklemek gerekir. Bu kanıda olan kitleler, işte bu inançlarından dolayı gelip bu mitinge destek oldular.
Bu mitingin dört temel istemi varı dı, neydi onlar: “Zorunlu Din Dersleri Kaldırılsın, Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin, Cemevleri yasal statüye kavuşturulsun, Madımak Oteli müze olsun”, deniyordu. Bu istemlerin bugün en genel anlamda, Alevilerin, ülkenin demokratikleştirilmesinin, Laikliğin gelişmesinin, önü açan istemler olduğu ayan beyan görülüyor. Tarih bunu böyle yazacaktır. Bu mitinge karşı olanlar, halkın bu mitinge katılmasını engellemeye çalışanlar, özünde bu istemlerin karşısında olmuşlardır, bu niyetlerini belirtmişlerdir. Tarih somuttur, insanların niyetlerinden ayrı, ondan bağımsız olarak, bunu böyle yazacaktır, doğrusuda böyledir. Nazım Hikmetin “Bunlar umudun düşmanıdır sevgilim” dediği gibi bu mitinge karşı olanlarda aslında, ülkemizdeki özgürlüklerin, Laikliğin, Demokrasinin, Alevilerin istediği haklarının, serpilip gelişmesinden yana olan toplumsal hayatın karşısındadırlar. Kimlerin hangi safta olduğunu tarih her geçen gün, gün yüzüne çıkaracaktır. Bizler yolumuza devam edelim, yolumuza yoldaş halimize hadleş olalım. Bak uzaklardan çağlayarak gelen o ses bize ne diyor: “Yoldaş olalım hepimiz, gel dosta gidelim gönül / Hadleş olsalım hepimiz gel dosta gidelim gönül” bu sese kulak verelim.
- Rıza Aydın ağ günlüğü
- Yazıcı-dostu sürüm
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Email this page

height=26 width=120 alt="Google Groups">


