Çözüm bütçeyi sivilleştirmekte

1990’lı yıllarda her yanı bir ‘küresel fetiş’ kaplayıverdi. Kapitalizmin merkezlerinde icat olunan ‘küreselleşme’ sözcüğü bütün dünyayı sardı. Ortalık ‘global, globalizm, globalizasyon’dan geçilmiyordu. Küreselleşme sözcüğüne bizde gösterilen heyecan ve iman ise uluslararası kapitalizmin merkezlerinde olduğundan kat kat fazlaydı. Türkiye’de kapitalizmin eski ve yeni tapınıcılarının dilinden düşmeyen küresel sıfatı her derde deva sayısız kavramın başına getirildi durdu.

Sözcüklerin fetiş karakteri ne demekti görüyorduk: Bir kelime veya terim bu denli fetişleştiriliyorsa ona mutlaka pozitif anlam yükleniyordur ve o anlam mutlaka sübjektiftir. Küreselleşme de öyleydi. Emperyalist odaklar tarafından icat edilen kelime (onların ‘post-sosyalizm çağı’ dedikleri) sosyalizm sonrası evre için kullanılıyordu ve kendileri için kullanılıyordu, emperyalizm sözcüğünün yerine ikame ediliyordu. Emperyalizm gitmiş, yerine küreselleşme gelmişti.

GLOBOLAR VE KARŞITLARI

Buna karşılık dünyada küreselleşme karşıtları da vardı. Küreselleşme merkezleri onlara ‘anti-globo’ diye ad da takmıştı. Oysa ‘globo olmaktansa anti-globalist olmak elbette insanın erdemiydi, adalet bilincinin gereğiydi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde ve şehirlerinde uluslararası ya da ulusal, hatta kentsel düzeylerde sosyal forumlar düzenleniyordu, çoğu örgüt temsilcisi olan milyonlarca insan küreselleşmenin efendilerine karşı çalışanlar adına barış ve adalet için toplanıyorlardı.

Fakat kapitalizmin imajcıları (image makers) işlerini o kadar iyi biliyorlardı ki, dünya sosyalist sistemi sona erince sanki emperyalizm de sona ermişti. Yukarıda da söylediğimiz gibi, kendileri dâhil kimsenin hoşlanmadığı “emperyalizm” kelimesini rafa kaldırıp, yerine cici küreselleşmeyi koymayı başarmışlardı. Sosyalizmle birlikte emperyalizm de bitmişti!

Oysa durum tam tersiydi, sosyalizmin yıkılmasıyla emperyalizm niçin sona ersindi? Tam tersine: Emperyalizm büsbütün emperyalistleşmişti, iyice azıtmıştı, azgınlaşmıştı.

Dünyadaki gerginliğin kapitalist kamp ile sosyalist kamp arasındaki Soğuk Savaştan ileri geldiği savının sığlığı da bu arada ortaya çıktı. Kapitalizmi tanımamış olanlar sosyalizm yıkılınca dünyaya barış ve güvenliğin geldiğini sandılar. Ama sevinmelerinin nafile olduğunu gördüler. Sosyalizm devreden çıktığı halde gerginlik azalmamıştı, demek ki kabahat sosyalizmde değildi, savaşların nedeni kapitalist sistemin kendisiydi. Sosyalizm gidince, Soğuk Savaş bitince dünyaya barış gelmemişti, bizdeki ve başka yerlerdeki küreselleşme buldumcuklarının savlamalarının aksine, dünya eskisinden daha kötü bir dünya olmuştu. Küreselleşmenin efendileri Yerküre’nin efendileri olduklarını ilan etmeye kalktıkları için öyle olmuştu.

Küreselleşme kelimesi üzerine inşa ettikleri fetişizme ek olarak getirilen bir diskur da ‘tek kutuplu dünya’ yakıştırmasıydı. Küreselleşme karşıtları bu nitelendirmeyi de maksatlı buluyorlardı, böyle bir adlandırmanın emperyalist bir propaganda olduğunu söylüyorlardı. Dünyanın tek kutuplu hale gelmediği çok geçmeden anlaşıldı, ‘tek kutuplu dünya’ lafları muallâkta kaldı.

Küreselcilerin üçüncü kült terimi Yeni Dünya Düzeni’ydi. François Mitterand’ın kapitalizm ile sosyalizmin barışı ve Üçüncü Dünya Ülkelerine birlikte destek vermeleri için ortaya atmış olduğu temenni nitelikli bu iyimser terim ABD’nin patronajındaki bir dünya düzenine dönüştü ve küreselleşmenin sonuna eklendi.

Küreselleşme karşıtları küresel sıfatının bütün olumlu kullanışlarını reddediyorlar ve küresel nitelendirmesini hak eden biricik olgunun Yerküre kelimesinin doğa bilimlerindeki yeri nedeniyle Küresel Isınma olduğunu söylüyorlardı.

TARİHİN SONU

Sosyalizm yıkılınca California’dan Francis Fukuyama diye biri çıkıp kapitalizmi tarihin sonu ilan etmişti. Bu şahıs bağımsız bir bilim insanı değildi, devletinin Dışişleri Bakanlığında görevler almış, üniversite dışında maaşa bağlanmış, devlete kapılanmış birisiydi. Tabii ki böyle bir ilanata girişecekti. Çünkü kapitalizmi insanlığın ebedi sistemi ilan etmek demek, bugünün ortamında Amerika Birleşik DEVLETLERİ’nin ebedi üstünlüğünü ilan etmek demekti. Bir ABD’li (veya dünyanın her hangi bir yerindeki ABD muhibbi) insanlığın ilânihaye kapitalizm altında yaşayacağını ileri sürüyorsa, Yerküre’nin sonsuza kadar ABD’nin hegemonyası altında yaşayacağını savlıyor demektir.

Şimdi görülüyor ki, eğer kapitalizm tarihin sonu olacak idiyse, bu aynı zamanda dünyanın da sonu da olacak demekti. Hem devresel krizleriyle öyleydi, hem asla bitmeyecek savaşlarıyla ve hem de tüketim çılgınlığının yarattığı iklim değişiklikleriyle. Dünyadaki karbon emisyonlarında ABD ekonomisinin ve toplumunun olağanüstü payını düşünürsek saptamamızın abartma olmadığı ortaya çıkar. Bunlara kapitalist Avrupa’yı, Çin’i, Rusya’yı da ekleyebilirsiniz.

7 bin yıllık dünya tarihini en kabataslak bilenlerin dahi gülüp geçecekleri kapitalizmin ebediliği palavrasına koca koca bilimcilerin, yorumcuların –veya ABD deyimiyle guruların-- sarılmaları nesnellik olamazdı, kendi öznel niyetleri ya da temennileri öyle olduğu için Fukuyama’ya hak verdiler. Bizdekiler de dahil olmak üzere bütün dünyanın liberalleri, neo-liberalleri, ultra liberalleri, mega, süper, hiper liberalleri birleştiler, Fukuyama’nın iptidai lafının peşinden gittiler. 90’lı yıllarda bizdeki TV açık oturumlarını ve forumlarını hatırlayınız, bir takım eski solcular dâhil, küreselciler küreselleşmeyi eleştirenlere esip gürlüyorlardı, kapitalizmin zaferinden memnun ve mesrur bayramlarımı kutluyorlardı. Hatta “küreselleşme yerçekimi gibi bir şeydir önüne geçemezsiniz” diyorlardı. Bizse “geçeriz, siz cahilsiniz uçan her araç yer çekimine karşı çıkmış insanın eseridir” diyorduk. Onlara göre, serbest pazar ve hür teşebbüs nihai zaferini ilan etmişti, bundan böyle dünya finans kapitalin mutlak egemenliğinde devinen bir dünya olacaktı.

Marx’ın banka ve sanayi sermayesinin kaynaşması olarak betimlediği finans kapital içinde finansı rolü gerçek mal ve hizmetler değerinin çok üstüne çıktı ve sanal ortamda kapalı bilgi sayar devreleriyle ve İnternetle yapılan transferler, borsa oyunları sanal bir şişme yarattı. Çünkü küreselleşmenin ana merkezi ve DTÖ, IMF. Dünya Bankası gibi kuruluşların tek hakimi ABD’de finans sektörü –tekrar edelim—gerçek mal ve hizmetler üretiminin üzerinde devinen bir avara kasnak haline geldi. Bugün Fukuyama bile ‘Wall Street’in çöküşünü’ Reagan’la girilen evrede finans sektörün üzerindeki her türlü kontrolün kalkmasına, Wall Street’in başıboş bırakılmasına bağlıyor. [Peki, ama Fukuyama bu saptamasını neden 15 Eylül 2008’den önce yapmamış? Araba kırılınca yol gösteren çok olurmuş. Ya da liberalizmin düsturu olan, ’bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’in gereği denetimleri kaldırmak değil miydi?]

BİLGİ TOPLUMU

Teknoloji tapıncı küreselleşme fetişizmine koşut gelişti. İnsanlığın sanayi toplumundan çıkıp, bilgi toplumuna girdiği söylendi.’‘Endüstri toplumu aşılmıştır’ demek, ister istemez emeğin ve emekçinin mal ve hizmetler üretimindeki yerini küçümsemek, prodüktiviteyi salt zihinsel emeğe indirgemek, yani somutta milyarlarca insanın varoluşunu, yaşamını hafife almak demekti. Yeryüzünde bir kaç milyon insanın çekirdeğini oluşturduğu bir kaç on milyon insan 6,5 milyar insanı –beni bağışlayın—güdecekti. Bilgi toplumu söylemcilerinin gayrı insani yanı buydu. [Köşedeki markette yazar kasadan geçen (satılan) her ürün otomatik olarak ana ve yerel depoya iletiliyor, eksilen mallar talep yapılmadan o birime getiriliyordu. Yaşasın bilgi toplumu yaşasın bilgisayar programcısı. İyi ama o ürünü a) tarlada veya fabrikada üreten, b) depoya taşıyan, c) tasnif edip kaydını tutan, d) taşıtla perakende satış birimine getiren, d) rafa yerleştiren fiili insan emeği olmadan o teknoloji hiçbir işe yaramazdı. Beyefendi, siparişini İnternetten mi verecek? O listeyi alan, istenen ürünleri birer birer raftan toplayan, kasadan geçiren, taşıtla eve getiren bir-iki emekçi olmadan bilgi toplumcumuz siparişine nasıl ulaşacaktı? Teknolojini önemini abartmak insanı unutmaktır, teknolojiye tapınanlar makineye tapınıyorlar, ama insanı (o küçük insanı) küçümsüyorlar.

İlginç olan şu ki, bilgi çağı diskurcularının çoğu teknolojinin bilimcileri, uzmanları değillerdi. Formasyonları sosyal ve iktisadi bilimler üzerineydi. Zaten öyledir, teknoloji tapıncı çoğunlukla teknolojiden anlamayan, teknoloji hakkındaki bilgileri sığ dergi kültüründen ya da popüler --basitleştirilmiş, haplaştırılmış-- kitaplardan öteye gitmeyen kimselere özgüdür.

Bilgi çağı, bilgi toplumu lafları aynı zamanda emperyalizmin artık sona erdiği yakıştırmasına zemin olarak gösteriliyordu. Emperyalizm, sanayi toplumuna özgüymüş, mademki sanayi toplumundan çıkılmış, şu halde emperyalizm de sona ermiş! Hobson ve Lenin emperyalizmin belirleyici karakterini ‘sermaye ihracı’ olarak göstermişti, sanayi toplumundan çıkılınca artık küresel dünyada sermaye ihracı da kalkmıştı. Çünkü dünyanın kendisi bir büyük köy olmuştu. Değil mi ki, dünya artık tek bir ülkeydi, sermayenin şuraya buraya gitmesi sermaye ihracı sayılmazdı. Böyle diyenler finans spekülatörlerinin o küresel denilen dünyada neler yaptıklarını görmezden geliyorlardı.

Bilgi toplumu lafı ya da sanayi evresinin geride kaldığı savı kendi hayalhanelerinin mahsulüydü. Şimdi söylesinler bakalım, devlet Detroit’te zor durumdaki üç otomotiv Tarzanı General Motors, Ford ve Chrysler’i kurtarmalı mı, kurtarmamalı mı? Mademki sanayi toplumu artık demodedir onları kurtarmamak gerekir, kendi sorunlarını piyasa ekonomisi içinde çözsünler. [Bu söz Walker Bush’un ekonomik sorunlardan şikâyet eden ve ABD’den yardım isteyen, kolaylık bekleyen her devlet yöneticisine söylediği klişe cümleydi.]

Panikleyen ABD halkı güvensizlik duygusuyla elini cebine atmaya korkar olunca –silah sanayii ve yan ürünleri hariç-- her türlü endüstri dalı tehlikeye girmiştir. Şimdi serbest piyasa sorunu çözsün bakalım, tüketiciye güven versin, alışverişler geri gelsin, piyasa canlansın bakalım.

Ya da ev alacağım diye kredi çekmiş, konut fiyatları düşünce de paralarını kaptırmış olan vatandaşın zararını serbest piyasa ödemeyeceğine gören insanlar dimyata giderken pirinçten olunca ne yapsınlar. Devlet firmaları kurtarırken vergi mükellefi ulusal bütçe benim paramdır, ya gene çarçur olursa kaygısı taşımaktadır.

Detroit’in üç devinin işçilerini üzülerek ekranda gördük, kilisede toplanmış dua ediyorlar. Görünüm ancak üzüntü vericiydi, çünkü insanlarını inançlarıyla alay edilmez, çalışanlar seçtikleri Barack Obama’dan çok Tanrıya yaslanıyorlarsa işleri Allaha kalmış demektir.

Kapitalizmin devi değil, bücürü olan Türkiye’de de durum vahimdir. Daha yeterince farkında olmasak bile öyledir. Bilgi toplumu söylemcilerine sormak gerekir, sanayi ürünlerinin ihracatı aniden düşünce, elektronik eşya ihracatçısı Vestel’in Avrupa pazarı tıkanınca 2200 işçisinden 1000’i çıkarıldı. Yani teknolojinin zaferi insanım üstünde değil. Bilgi toplumcuları, işlerini kaybeden on binleri ne kadar umursuyorlar, bilmiyorum. Bunu şimdi bilgi toplumunun zaferi mi sayacağız?[Türkiye'nin ultra liberal küreselleşmeci başbakanı da tamim yayınlayarak yerli malı kullanılmasını istedi. Hem de Aralık ayının başında. Yani çocukluğumuzdaki Yerli Mallar ve Tutum Haftası zamanında. O zamanlar bize “Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı” demesini öğretmişlerdi, şimdi küreselci Erdoğan da öyle diyor. Hani ne derler: Allah söyletiyor.]

SOSYAL İŞBÖLÜMÜNÜN ULUSLARARASILAŞMASI

Küreselleşme uluslararasılaşmanın yeni bir evresi, nitel bir aşaması değildi. Kapitalizm çağında 18. ve 19. yy.larda sosyal iş bölümünün uluslararasılaşması iyice belirginleşmişti, bir başka tanımlamayla, emeğin sosyal karakteri tek tek ülkelerin sınırlarını aşıp uluslararası nitelik kazanmıştı. Nitel dönüşüm aranıyorsa, artık Avustralya çiftliklerinde koyunlar yetiştirilmeden, Transavaal’da madenleri çıkartılıp işlenmeden, Hindistanın sıcak ve sulak ikliminde pamuk üretilmeden Manchester fabrikalarında kumaş dokunamıyordu. Benzer şekilde Glascow’da, Liverpool’da gemi yapılamıyor ya da silah fabrikalarında top tüfek imal edilemiyordu.

Biraz daha geriye gidelim: Sömürge İmparatorluğu Britanya’lı tacirler basit sanayi mamüllerini götürüp Afrika’ya satıyorlardı, köle tüccarları oradan insan topluyorlar, Amerika kıtasına sevkediyorlardı, karşılığında (Güney Amerika’dan) şeker kamışı, kauçuk, kahve alıp Britinya’ya getiriyorlardı. Britanya ihracat şirketleri de o ürünleri Avrupa’ya pazarlıyordu. Üç yüz yıl kadar süren bu ticaret üçgeni basbayağı küreseldi, ama o sırada kapitalistler henüz globalizm kelimesini icat etmemişlerdi. [1719’da yayınlanan Robinson Cruseo romanı ıssız adaya düşmüş bir Avrupa’lının öyküsü diye bilinir, ama romanın birinci bölümü burada değindiğimiz ticaret üçgenine dairdir, çünkü Robinson bir tüccardır. Çünkü romanın yazarı Defoe defalarca o ticarete kalkışmış müflis bir tüccar ve devlete çalışmış bir ajandır. Roman o denli küreseldir ki, sömürgeci üstünlüğün İspanya ve Portekiz’den Britanya ve Felemenk’e geçişini ya da Robinson’un yerli Cuma’yı Hıristiyan yapışını (sömürgeci misyonerliğini) bile bulabilirsiniz.]

Emeğin sosyal karakterinin uluslararasılaşması sömürgeciliği, ezen/ezilen ulus karşıtlığını getirdiği gibi, emekçilerin uluslararası dayanışmasına ve birliğine giden yolun kaldırım taşlarını da döşüyordu.

Devam edelim: Küreselleşme savunucuları kapitalizmin zaferini selamlarken daha da ileri gittiler, küreselleşme dedikleri şeyin dünyaya sosyal adalet getireceğini hatta getirdiğini bile ileri sürdüler. Oysa sosyal adalet bir yana, dünya akut bir Kuzey/Güney problemiyle yüz yüzeydi. Kuzey (ABD ve Avrupa) Dünya Ticaret Örgütü ve IMF vasıtasıyla Güney’e gümrük duvarlarını kaldırtıyor, tarım sübvansiyonlarını durduruyordu, ama kendi tarımına sübvansiyon veriyordu. (2005 Temmuzundaki DTÖ zirvesi bu alanda kabul edilemez kararlarla doludur.) ) Kısacası, pazar ekonomisi şampiyonları tarımda himayeci ve düzenlemeci ekonomi izliyorlardı. Güney’den gelen tarım ürünlerine ise kota koyuyorlardı. Tapınılan küreselleşmenin adaleti buydu. Böylece, “Gelişmekte olan ülkeler” veya “Üçüncü Dünya” kavramı lafızda kalmaya başlamış, yoksul/zengin uçurumu büyür olmuştu.

KILAVUZU ABD OLANLAR

Küreselleşmenin ne olduğu 1997 Asya krizinde görüldüğü halde bizim küreselciler tapınmaya devam ettiler. Bazı Asya ülkeleri neo-liberalizm furyasına ayak uydurduklarında bir süre için ülkelerine sıcak para aktı, ekonomideki yapay ve spekülatif şişme, 55 milyar doları kontrol eden uluslararası tefeci Soros’un bir mektubuyla çöküverdi, Soros iğneyi Asya Kaplanları balonuna batırıvermişti. Kendilerini sahici kaplan sananlar bir anda tekir kediden başka bir şey olmadıklarını görmüşlerdi. Arkasından benzer bir darbeyi Rusya yedi. Komünizmden yetişip gözü kapitalizmden kamaşan Yeltsin’in ABD muhipliğinden ve liberalizminden uzaklaşmak için 1998 krizinin mi yaşanması gerekliydi. Eğer şimdi Rusya ekonomisi belini doğrultuysa başarı Rusya’nın ABD liberalizmine sırtını dönmesiyle mümkün olmuştur.

Bu süreçte birer ikişer Güney Amerika toplumlarının tercihlerine küreselciler dudak büktüler. Francis Fukuyama "Amerikan markası çöktü, onu yeniden ayağa kaldırmak, iade-i itibar etmek lazım” dediği son makalesinde ‘Bize ‘kovboy kapitalizmi’ diyen Avrupalı sosyalistleri veya Latin Amerika’nın popülistlerini dikkate almazdık’ diye yakınıyor.

Popülist olmamaları için senin hizmet ettiğin burjuvazinin ve onun devletinin peşinden mi gitmeliydiler, halklarını korumamalı mıydılar? Şimdi görülüyor ki --ve bizzat yazarın kendisi de kabul ediyor ki-- ABD’nin dayattığı liberalizmi kabul etmeyenler krizlerden, dalgalamalardan daha az etkilenmişler.

Fukuyama itiraflarını burada da bırakmıyor: “ABD’de son on yıl içinde eşitsizlik arttı, iyi eğitimli Amerikan aileleri büyümenin getirdiği paydan daha fazla faydalanırken, çalışan sınıftan Amerikalıların gelir artışları durgunlaştı” diye yazıyor (27 Ekim 2008, Çev. Ragıp Soylu, istanbulburda.com.) [Fukuyama o kadar gerici ki, sınıfının bilinci o kadar özümsemiş ki, ‘varlıklı aileler’ diyemiyor, ‘tahsilli aileler’ diyor.] Yani küreselleşme sadece Yerküre üzerinde zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapmamış, bizzat ABD’nin içinde de gelir dağılımı adaletsizliğini arttırmış.

İSKAMBİLDEN ŞATOLARIN ÇÖKÜŞÜ

Küreselleşme söylemine ilk büyük darbeyi ABD’nin Irak’ı işgali vurdu. Bilgi toplumu, bilişim, değişim, iletişim...diye koca koca laflarla kendilerini kelimelerin şehvetine kaptırmış olanlar, küreselcilerin cephesinde savaş gibi, Abu Gureyb ya da Guantanamo işkenceleri gibi, işgalci askerlerin kadınlara tecavüzleri gibi ve 1 milyon insanın hayatı gibi en iptidai, en âdi metodlardan başka bir şeyin bulunmadığını gördüler (ya da gizleyemez oldular.)

6,5 yıl sonra da büyük ekonomik bunalım geldi. Piyasanın, deregülasyonizmin (düzenleyici ekonomiden uzaklaşma önlemlerinin) şampiyonları onlar değilmiş gibi, batan şirketleri devletin kurtarmasını, sanayi sektörüne devlet desteğinin sağlanmasını, devletin piyasayı canlandıracak, tüketici ürkekliğini giderecek önlemler almasını istiyorlar.

Bunalım patlak vereli beri, Irak Fatihi Başkumandan Walker Bush’un esamesi okunmaz oldu, kendisi Beyaz Saray’dayken unutuldu. Saray yeni sahibini beklerken Hazine Bakanı Henry Paulson (halkın dilinde kısaca Hank) ve Keynes uzmanı FED Başkanı Benjamin Bernanke 'Big Ben' lakabıyla, birden ABD toplumunda popüler isimler oluverdiler. (Big Ben lakabı Londra’daki meşhur Saat Kulesi’nden esinlenilmiş, ama şu anda ABD toplumunda dünya saat ayarının sıfır noktasını gösteren o saatten daha ünlü.) Bizim tematik kanallar bile Ben Bernanke’nin basın toplantısını, Hank’in katıldığı paneli naklen yayınlıyorlar.

Derken Obama sahneye çıktı ABD kapitalizmi umutlarını ona bağladı. Şimdi Hank gidecek fakat Big Ben bir yıl daha kalacak, ama her durumda Hazine Bakanıyla, FED Başkanı önümüzdeki yıllarda Başkan’dan sonraki en önemli isimler olacak. Bu nasıl devlet müdahaleli, himayeli serbest pazar ekonomisidir, herkes ibretle görecek.

Küreselciler 15 Eylül 2008’den beri bu kelimeyi ilk kez olumsuz anlamda kullanıyorlar ve ‘küresel kriz’ diyorlar. Başlangıçta sadece ‘küresel mali kriz’ denilerek olayı finans sektörüne indirgeniyordu, ama artık bunalımın ‘mali’ diye tanımlanamayacağını, tıpkı 1929’daki gibi ekonomik kriz olduğunu kabul ediliyor.

Öte yandan Amerikan İlerleme Merkezi (Center for American Progress) isimli kuruluşun düzenlediği panelde konuşan Dünya Çalışma Örgütü (ILO) Genel Direktörü Şilili Juan Somavia da finans krizi olarak başlayan olayın, artık küresel olarak bir "reel ekonomi ve istihdam krizine" dönüştüğünü belirtmiş ve çalışanları koruyan önlemler alınmasını istemiştir...

Önümüzdeki yılların dünyası küreselcilerin sundukları sahte dünyadan farklı olacak. Yalancı cennet sona erecek, insanlar daha büyük realitelerle karşı karşıya gelecekler, çok sıkıntı çekecekler, ama dünyanın birçok yerinde durup beklemeyecekler, tepkisiz kalmayacaklar.

Küreselciliğin başarısı ekonomide değildi, toplumları bu kadar endoktrine edebilmekteydi, edilginleştirmekte, itaat ettirmekteydi. Küreselleşmenin efendileri işte böyle bir dünyayı artık bulmayacaklar. 20 yıllık ideolojik endonktrinasyonlarının etkisi azalacak, mutlu küresel köy vesaire diye yarattıkları harikalar diyarıyla, toplum arasındaki aynalar tuzla buz olacak.

İşte Yunanistan ilk sinyali verdi. Orada olan bitenleri salt öğrenci olayları zannetmek ve nedeni 15 yaşındaki Grigolopulos’un öldürülmesine bağlamak olayı basite indirgemek olur. Belli ki, toplum şişenin içine sıkışıp kalmıştı, gencin öldürülmesi tapanın atması oldu.

TÜRKİYE’NİN KRİZ REÇETESİ SİLAHLARA VEDADADIR

Henüz başlangıç evresini yaşayan ve asıl yakıcı etkilerini gelecek Eylül’den itibaren hissettireceği söylenen ekonomik bunalım -başta dünya kırlarının yoksulları olmak üzere- yüz milyonlarca insanın canını yakacaktır. Şimdiden yakmaya başlamıştır.

Ekonomik bunalım bir felakettir ve büyük çoğunluğu emekçi olan yüz milyonlarca insanın acısına, sıkıntısına sevinmek bizim yaklaşımımız değildir. Ama küreselcilerin gaflet uykusundan uyandıklarına, ayıldıklarına da şahit olmamaktayız. Tokatın suratlarına indiğini kabul edene rastlamıyoruz. Hiç bir şey olmamış gibi yorum yapmaya devam ediyorlar. Gene eskisi gibi iri laflar, koca koca tahliller ve tahminler yapıyorlar. Özeleştiri zaten yapmazlar da, hiç değilse bir çeşit günah çıkarma yahut da yanılgılarını kabul edip mazeret arama temayülüne girseler, ne gezer? Hepsi hâlâ çok bilmişler ve çok bilgiçler.

Mesela: Önceki gün de, dün de söylemedikleri en önemli hususu bugün de söylemiyorlar. Hiç birisinin çözüm arayışında, hal çaresinde askeri harcamalar üzerinde durmak yok.

Kabarık askeri bütçe yanlılarının ve silahlanma deccallarının ne söyleyeceklerini biliyoruz: Dün “Hür Dünya’dan, NATO ittifakının öneminden ve uluslararası komünizm tehlikesinden” dem vuruyorlardı, kabarık savunma bütçelerini bu gerekçelerle savunuyorlardı, bugün “Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanlar gibi sorunlu bir bölgede bulunan Türkiye jeostratejik önemi bakımından... ” diye lafa başlayacaklar ve sözlerini “bölücü terör”le noktalayacaklardır. Yarın mutlaka başka bahaneler bulacaklardır.

Onları biliyoruz, bu mahfiller her zaman öyleydiler, ama iktisatçılar ve sair uzmanlar niçin onların tabularına boyun eğerler? Neden aralarından üçü, beşi, hiç olmazsa bir tanesi çıkıp “aradığımız kaynak askeri harcamaları kısmaktadır, silah satın alımlarını durdurmaktadır, fonları “sivil sektöre” aktarmakta, uluslararası işbölümünde geçerli olacak üretken alanlara yatırım yapmakta, uluslararası rekabete girmektedir” demiyor. Ya akıllarında bu asli alternatif hiç yok veya doğruyu görüyorlar ama söylemiyorlar, söyleyemiyorlar. Yahut da –ve en kötüsü—o doğruyu kabul etmiyorlar, zira kendileri de savaş lortları gibi düşünüyorlar.

ANAP dönemlerinden kalma yılların bakanı, şimdinin hükümet sözcüsü Cemil Çiçek “1984’ten beri bölücü teröre 1 trilyon dolar” harcadık dediği halde ve kabinesi IMF’den 20 milyar dolar koparmak için 20 bin takla attığı halde, partisi “askeri çözüm” için bir 1000 milyar dolar daha harcayacak politikayı izliyor. Hiç bir iktisatçı, bankacı, maliyeci, işletmeci veya her hangi bir işveren örgütünün başkanı ya da ‘reel sektör’ dedikleri münferit bir büyük sanayici çıkıp ‘sorunu 1000 milyar dolara rağmen çözemediyseniz, ya 25 yıl sonra bir başka hükümet sözcüsü çıkıp ‘2 bin milyar dolar harcadık, yine çözemedik’ derse ne yapacaksınız? Silahla çözemedinizse, silahsız çözün, barışla çözün” demedi. Diyemedi. Bu ne biçim burjuvazidir? Burjuvazi bindiği dalı militarizmin kestiğini bildiğini halde, ona kendisini öylesine mahkum ve mecbur hissetmektedir ki, kendisinin en fazla ihtiyacı olduğu dönemde bile askerin istediği her türlü fonu tereddütsüz onun emrine âmâde kılmaktadır.

Bu hayati konuya girilmedikçe çözüm gelmeyecektir. Ne ekonomik bunalımın yıkıcı etkilerine çözüm gelecektir, ne de Türkiye’nin ufkunu karartan Kürt meselesine.

Çözüm devlet bütçesini sivilleştirmektedir, askeri fonları hızla üretken alanlara aktarmaktadır, o alanlara sübvansiyon sağlamaktadır. Sosyal yatırımları yükseltmektedir, Seçmene kömür, erzak ya da para çeki dağıtarak değil, onlara gerçek güvence sağlayacak fonları yaratarak bunu yapmaktadır. Yer altından kalitesiz kömür çıkartarak, zaten üretim fazlası olan yiyecekleri halka dağıtarak ne halk ihya olur, ne de ülke ekonomisi.

Kaynak barışa kucak açmaktadır, silahlara veda’dadır. Mevcut statükonun buna asla yanaşmayacağını bildiğimiz halde, toplumu sarmış şovenizm histerisi karşısında çok az kalmamıza rağmen ısrarla bunun üzerine durmaktadır. Bugün üçümüz, yarın onüçümüz, üç yıl sonra üç milyonumuz bunu yüksek sesle haykırırsa toplumumuzu felaketin eşiğinden geri döndürebiliriz.

Aksi halde içinde bulunduğumuz gidiş gidiş değil, sürüklenmedir. Şehit cenazeleriyle, duygu sömürüleriyle, ya sev ya terket höykürmeleriyle, ezan-bayrak fetişizmleriyle, medya amigoluklarıyla toz dumandan göz gözü görmeyen ortamda barışa evet, silaha veda parolasını yükseltmeliyiz. Böyle yapmanın sola özgü olduğu da sanılmamalıdır, zira burjuvazinin de çıkarı silahı bırakmaktadır. Hangi aklı başında burjuva bin milyar doların savaşa savrulmasını savunabilir? Bir o kadarın daha savrulmasını göze alabilir?

Mevcut sürükleniş durdurulamazsa, yarınki kuşaklar dönüp arkaya baktıklarında topyekûn hepimizi göreceklerdir, sağcı-solcu, sömürücü-emekçi ayırdetmeden HEPİMİZİ suçlayacaklardır. Gidişi niçin önleyemediniz, Türkiye’yi kin ve nefret sarkacında, silah ve borç sarmalında, hasta ruhluluğun marazında, kan gölü batağında bıraktınız, bize ne biçim bir ülke bıraktınız, bizi nasıl bir cehenneme doğurdunuz, diyeceklerdir. Bugün bizim yüz yıl önceki Alman muhibbi İttihat ve Terakki için, İtilaf muhibbi mütareke hükümeti ve basını için ve aciz, çaresiz Saray için söylediklerimizi gelecek nesiller hepimiz için söyleyeceklerdir.