Demir Kücükaydin Tarihsel Maddeciligi Altüst ediyor (1)

Demir Küçükaydın uzun süredir  tarihsel maddeciliğin sorunları üzerine düşünüyor, yazıyor. Düşünce hayatının çöle döndüğü günümüz koşullarında bu elbette değerli bir çabadır.

Ama son iki yıldır Küçükaydın yepyeni bir paradigma bulduğu, bütün bildiklerimizi değiştirmemiz gerektiği iddiasındadır.

Bu iddiasını somutladigi iki temel metin ; “Marksizmin Marksist Eleştirisi “ kitabi ve Kıvılcımlı Sempozyumuna sunduğu bildiri önümde bulunuyor. Özellikle kitap Küçükaydın’ın görüşlerini daha iyi anlamak isteyen okurlarını yönlendirdiği temel kaynak olduğu için seçilmiştir. Bildiriyle birlikte okunduğunda “yeni paradigma” ve onun “alt-üst edici” sonuçlarına karsı simdi yapacağım eleştiriler daha iyi anlaşılabilir.

 

Benim bu yazıyla hedeflediğim:

Paradigmanın üzerine dayandığı temel önermelerin doğru olmadığını hatta saçma olduğunu

Demir Küçükaydın’ın bir teoriyi ( burada Marksizmi) mükemmel haliyle eleştirme vaadini tutmayıp onu isine geldiği düzeye kadar indirgeyerek eleştirdiğini

Ve son olarak paradigmanın politik sonuçlarının Marksizmin daha gerisine düştüğünü göstermektir.

Temel önermelerin yanlisligi ve sacmaligi üzerine…

Demir Küçükaydın kitabinin birinci bölümünde (s/101-154 Mantıksal ve Metodolojik Açıklama)  kendi yeni paradigmasının temel kavramlarını ve önermelerini Marksizmin olduğunu düşündüğü önermeler ve kavramlarla tartışarak oluşturmaya çalışır.

Benim yargım: Burası kitabin en kötü yazılmış bölümüdür.

Burada yapılan mantıksal ve metodolojik hatalar o kadar önemlidir ki yalnızca bu bölümü okuyan biri kitabi kapatıp bir kenara koyabilir: Bu kadar yanlıştan bir yere gidilmez!

Ama Demir Küçükaydın tersine bu birinci bölümden fazlasıyla emin olarak onu “Kapital’in ilk bölümleri veya Hegel’in Mantık’ıyla” karşılaştırır. Okuyucuyu “bir matematik problemi çözmeye benzeyecek” yolculuğu için önceden uyarır; sabırlı olmaya, ne anlatılmak istendiğini anlamaya çağırır. Bu bölüm layıkıyla atlatılırsa ödül büyüktür: Sonrası “adeta çorap söküğü gibi” gidecektir.

Öyleyse “en temel kavramların gerçek anlamları üzerine yoğunlaşan” ve “bu anlamların karşılıklı bağımlılıklarını ortaya çıkaran” bu “son derece soyut” bölüm bizim ilgimizi öncelikle hak eder.

 

Ama daha bastan, yazar öyle önermelerle ise girişir ki sabırlı olmaya kendini şartlayan okur, derhal yerinden sıçrayıp, yazarın ciddiyetini sorgulamaya başlar. Ne de olsa sabır ciddiyetin ödülüdür.

Yeni paradigma binasının köşe taşı olması gereken ilk önerme şöyledir: “Milletler ve milliyetçilik söz konusu olduğunda, bilgi ve nesnesi arasında ters oranlı bir ilişki vardır: Bilgi varsa, nesnesi olamaz; nesnesi varsa bilgi yoktur”

 

Henüz felsefe tarihinde hiç kimse bu noktaya cesaret edememişti!

 

Bildiğimiz tarihte hep insanoğlu bilgi ve onun nesnesi arasında ki ilişkiyi açıklamaya çalışmış, bu açıklamalarda savunduklarına göre öznel, nesnel idealist bilinemezci ya da materyalist olarak değerlendirilmişlerdi. Örneğin öznel idealistler nesne, biz onu algıladığımız (bildiğimiz) için vardır diyorlardı.  Yani nesnenin varlığı onu algılayan özneye bağlıydı.(Bilgi varsa nesnesi vardır) Materyalistler nesne bilgiden bağımsız olarak vardır, ama bilgi nesneye bağımlıdır diyorlardı. (Nesnesi varsa Bilgi vardır )

İlk defa Demir Küçükaydın -bütün dünya tarihinde gerçekten ilk defa –  nesne ve bilgisi arasında bir ilişki olmadığını hatta birbirlerini yok ettiklerini söylüyordu. Yani Ağaç varsa ağacın bilgisi, bilgisi varsa ağaç ortadan kayboluyordu.

“Ama” diyecek Demir Küçükaydın “ ben bunu yalnızca ulus ve ulusçuluk bağlamında söylüyorum”

Birincisi bu doğru değildir, çünkü biraz aşağıda, bu saçma mantık Kuantum Fiziği yardıma çağrılarak güçlendirilmek istenir.

“Dikkat edilirse, bu ilişki tıpkı kuantum fiziğindeki bir parçacığın konumunu ve hızını birlikte bilmenin imkânsızlığı gibi bir ilişkidir: Parçacığın konumunu biliyorsanız hızını, hızını biliyorsanız konumunu bilemezsiniz .(s/108)

 

Peki, benzerlik doğru mu?

Deneyin kendisinde açık olarak nesne=parçacık, bilgi= onun hızının ve konumunun bilgisidir değil mi? O zaman daha ilk kanıtında Küçükaydın’ın tezi ortadan çatlar. Çünkü deneyden parçacığı kaldırdığımızda, olmayan parçacığın konumunun ve hızının bilgisine sahip olmamız gerekir! (nesnesi varsa bilgi yoktur.)

Ama Demir Küçükaydın her ne kadar “tıpkı kuantum fiziğinde” ki gibi dese de, aslında deneyin bilgi – nesne ilişkisine zerre kadar dayanmaz. Onun için – sakin şaşırmayın-  bu deneyde hız nesnedir, bilgi de konum, ya da tam tersi.

Bu durumda su sonuçlar kaçınılmaz olur: Hız biliniyorsa konum, konum biliniyorsa hız yoktur.  İşte müthiş benzerlik!

İnanılmaz değil mi?

Bu bölümün alt başlığı “Milliyetçilikte Olgu ve Bilgi Nesnesi İlişkisinin Özelliği”dir. Ve “çorap söküğü gibi “ gelen sonuç ta sudur:

“Ulusçuluk ve Ulus varsa ulus ve ulusçuluğun bilgisi yoktur; bilgisi varsa kendisi var olamaz.”

Bizim çıkardığımız sonuç: Mademki Ulus ve ulusçuluk henüz iki yüzyıllık bir maziye sahiptir, öyleyse o en iyi onun olmadığı dönemlerde bilinir, örneğin bir Roma köylüsünün bilgi hazinesinde usulca saklanmıştır!

Ama bunu bile kabul ettiğimiz durumda Ulusçular konusunda bizi müthiş bir açmaz bekler.

Ulus ve Ulusçuluk olmadığı için Ulus ve ulusçuluğu çok iyi bilen insanlar nasıl olup ta ulusçu olacaklar?

Diyelim ki Demir Küçükaydın hayır ben aslında kapitalizmin olduğu dönemden söz ediyorum derse o zaman da şöyle söyleyeceğiz.  O zaman sen ulus ve ulusçuluğun olduğu bir dönemden söz ediyorsun dolayısıyla aslında önermenin ikinci bölümü tamamen anlamsızdır.

Bizim kabul etmemizi istediğin sadece su: Burjuva uygarlığı döneminde ulus ve ulusçuluk bilinemez.

Peki neden?

Bunun açıklaması yok!

O zaman okur ve yazar bu kitabin dünyasında ne yapıyorlar? Ulus ve ulusçuluğu onun var olduğu koşullarda bilmek mümkün değilse bu beyhude caba niye?

Aslında söylenmek istenen tam tersidir: Ulus ve ulusçuluk bilinebilir. Ama bu paradigma iddiası için basit ama çok basit bir giriş olurdu.

Biz sabırlı okurlar için önümüzde çok fazla buna benzer metodolojik hatalar bulunuyor

 

 Eğer okur yeni paradigmayı öğrenmek istiyorsa bu ıstıraba katlanmak zorunda…

Ama bu ıstırap gittikçe dayanılmaz olmaktadır: Hemen 111.sayfada yukarıda saçmalığını gösterdiğimiz akil yürütme bicimi yeniden başka kılık altında önümüze sürülür.

“Milletlerin ve Milliyetçiliğin ne olduğu bilinmediğinde, milletler ve milliyetçilik var olmakta, yani bilmeyenler fiilen milliyetçi olmakta; milletler ve milliyetçilik var olduğunda, yani milliyetçi olunduğunda da milletin ve milliyetçiliğin ne olduğu da bilinememektedir.” diye yazar Küçükaydın. Sonra:

“Bu tam bir fasit dairedir”

“Bu fasit daireden çıkmak mümkün değil midir?” diye sorar.

Eğer hala mantık alanındaysak ve Küçükaydın öncüllerinin yanlışlığını kanıtlamayacaksa mümkün değildir.

Yalnızca şu söylenebilirdi; barbarların medeniyetin kısır döngüsünü dışarıdan müdahaleyle kırmaları gibi, milletlerin ve milliyetçiliğin olmadığı bir uygarlıktan gelenler bu fasit daireyi kırabilirlerdi.

Ama en azından insanlık için bu umut da yoktur, çünkü Yazar “İnsanlık” der “ milliyetçi olduğu için milletlerin ve milliyetçiliğin ne olduğunu bilemez”

“Bu da ulusların ve ulusal devletlerin, sınırların varlığı demektir. Bu da insanlığın yaşama şansı yok demektir.”

Biz de ekleyelim: Bu da bu kitabin milletler ve milliyetçiliğin olduğu bir dünyada yazılmış olması sebebiyle, milliyetçi olduğunun kanıtlanması ve bütün iddialarının boşa düşmesi demektir.

Öyleyse Demir Küçükaydın’ın bir mucizeye ihtiyacı var!

İnsanlığın tümünde hiç bir umut olmadığını Demir Küçükaydın bize “sapmalardan arınmış” mantığıyla kanıtladığına göre başımızı yukarı kaldırıp gerçekleşecek mucizeyi beklemekten başka çaremiz yok.

Bir an önce gelmesi gereken bu mucize bütün mucizeler gibi tam zamanında gelir.

Bu fasit daireden çıkmak mümkün değil midir? Diye sormuştu ya Küçükaydın . Cevabi sudur:

“Mümkündür.”  (Dikkat simdi mucize geliyor!)

“Bizzat bu satırlar bunun mümkün olduğunu göstermektedir.” 

Yani beklenen mucize kitabin ta kendisidir! Okuyor olduğumuz “bu satırlar” dır.

“Çünkü” diye devam eder Küçükaydın ““fasit daire” den ve bilgi ve nesnesi arasındaki ilişkinin bu özgül niteliğinden söz ettiğimizde fasit dairenin dışına çıkmış oluyoruz.”

“Çünkü fasit daire ilişkisiyle, millet ve milliyetçilik ilişkisinin özünü ortaya çıkarmış oluyoruz. Bu öz: Milliyetçilerin milliyetçiliğin ve milletin ne olduğunu anlayamayacağı önermesidir.

Milliyetçiler kimdi? İnsanlık. Öyleyse öz şu oluyor: İnsanlık milliyetçiliğin ve milletin ne olduğunu anlayamaz.

Ama bu tam da fasit dairenin kendisi değil miydi? Öyleyse gösterilen “öz”ün kendisi de tam bir fasit daire!

“İnsanlık veya Marksizm milliyetçi olduğu için milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamamıştır.”

İnsanlık milletin ve milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamadığı için milliyetçi olmuştur.”

“Ama iste tam bu ilişki ortaya koyulduğu an onun dışına çıkılmış da olur”

“Fasit daire, içindeyken görülemez ve ancak dışına çıkıldığında ortada bir fasit daire olduğu görülebilir”

İşte bu kadar!

Nihayet mucize gerçekleşmiştir.

Milliyetçiyken milliyetçi olmayan, fasit dairenin içindeyken onun dışında olan ve böylece bütün çelişkiyi ilahi varlığıyla ortadan kaldıran “bu satırların” yazarı artik sahnededir. O varlığıyla hem özdeşlik (Bütün insanlar milliyetçidir.)   hem de “bir arada bulunmazlık ilkesini”(millet ve bilgisi bir arada bulunmaz) bir çırpıda ortadan kaldırmıştır. Bu kutsal andan sonra kim “İnsanlık milliyetçi olduğu için… Diye söze başlayacak olsa biz-bu mucizenin tanığı olmuş olanlar hemen hep birlikte söyle bağıracağız: Hayır, bir kişi var O, burada gibi görünen, aslında dışarıda! İnsanlığa ait gibi ama değil , hem ait hem değil!

Eğer okur , nasıl oluyor da milletlerin ve milliyetçiliğin var olduğu koşullarda bir insan olarak Demir Küçükaydın milliyetçi olmamayı başarabiliyor diye sorarsa ,herhalde Küçükaydın bunu “tıpkı Kuantum Fiziğinde ki gibi…” diye cevaplayacaktır. Kesin!

Bundan sonraki birkaç sayfa boyunca yukarıda tartıştığımız mantık başka başka biçimlerde yeniden yeniden önümüze sürülecektir.

“Allah’a inananlar Allah’ın ne olduğunu anlayamazlar”

“Nasıl Allah’a inananlar Allahın ne olduğunu anlayamazlarsa, milliyetçiler de milletin ve milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamazlar”

“Marksizm de milliyetçiliği anlayamamışsa Marksizm’de milliyetçidir ve de milliyetçi olduğu için milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamaz.” v.b Bu mantık neredeyse her konuda bütün kitap boyunca tekrarlanır.

Çocuksu Aristo mantığıyla Marksizmin Marksist Eleştirisi iddiası arasında ki çelişki, bu önermelerin naifliğiyle onları Hegel’in Mantık i ,Marx’in Kapitaliyle karsılaştırmanın dayanılmaz hafifliği her bölümde yeniden  karşımıza çıkar.

Öyleyse böyle bir noktada bu mantığın temel zaaflarının neler olduğu üzerinde durmanın tam sırasıdır. Onun için temel önermelerin yapısına biraz daha yakından bakalım.  Örneğin sık sık kullanılan, bilemezler, anlayamazlar ne anlama gelmektedir.  Demir Küçükaydın bir şeyin bilinmesinden ne anlıyor? Ulusçuluğun ya da Allah’ın bilinmesi ne demektir? 

“İnsanlık veya Marksizm milliyetçi olduğu için milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamamıştır.”

İnsanlık milletin ve milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamadığı için milliyetçi olmuştur.” Önermesinde Insanlik kavramı nasıl açıklanır?

Sorunu gerçek tarihsel akis içinde inceleyerek bu kavramların içeriklerini açıklaştırabiliriz.

(yazinin ikinci bölümü  : http://www.koxuz.org/anasayfa/node/2382

 

Eleştiriye Yanıt

Selam,
 

Doğrusu eleştirin beni hayal kırıklığına uğrattı.

Bunca yıldır yazdıklarımı okuduğunu düşünerek, daha iyi bir eleştiri beklemiştim.

Eleştirinde şunu gördüm ki, benim kitabımı ve yazdıklarımı hiç anlamamışsın. Belki de okumamışsın.

Her neyse, eleştirinin boşluklarını kısaca göstermeyi deneyeyim.

Benim "yeni" ve "alt üst edici" olduğunu söylediğim "Paradigma" (ki ben Kuhn'un bu kavramını başkalarının hatırı için kullanırım, kendi ifadem değildir, kullandığımda da problemi koyuş, sorun, teori gibi sözlerle birlikte kullanırım.) Ulus ve Din Teorisidir.

Yeniliğim de şöyle pradoksal bir ifadeyle özetlenebilir: Dinin din olmadığını, ulusun, dinin din olmadığı anlamında, bir din olduğunu keşfettim.

Bundan önce dinin "din" (İnanç, yani hukuki bir kategori, veya epistemolojik veya ontolojik bir kategori) olarak, ulusun da sınıf gibi, (adeta analitik bir kategori olarak) ele alındığını söyledim.

Şimdi sana düşen dinin "din" olarak ele alınmadığını ve ulusun da sınıf gibi ele alınmadığını kanıtlamak olmalıydı.

Bu konuda bir şey yok yazdıklarında.

Tabii din konusunda, din kavramıyla tanımladığımız üç farklı olguyu birbirinden ayırdım. (Bu ayrımı "Beşikçi Eleştirisi"nde ayrıntılarıyla yapmıştım)

Yani
  1. Modern toplumun dininin inanç olarak tanımladığı, kendisinin basit bir bileşenine indirgenmiş Din,
  2. Bir Yeni Sosyal Hareket veya Parti olarak din
  3. Tıpkı modern toplumun, din olmadığını söyleyen, dini gibi toplumun tüm üst yapısı olan din.

Şimdi yapılacak iş, bunların böyle olmadığını; bu ayrımların yanlış olduğunu; hepsinin aynı din olduğunu kanıtlamaktır örneğin.

Yani modern toplumda dinin inanç olarak ele alınmadığını ve Marksistlerin de dini inanç olarak elme almadıklarını kanıtlamaktır

Mesela sosyal hareket olarak dinin, örneğin Alevilerde olduğu gibi, eni sonu dinin inanç olarak tanımlanması için bir haraket olmadığını kanıtlamaktır.

Ve nihyet gerek modern toplumun dininin, gerek modern olmayan toplumların dininin, tüm üstyapıyı örgütlemediği ve dinin dışında da bir şeylerin olduğunu kanıtlamaktır.

Sen bunları yapmıyorsun.
*

Ben kitapta Tarihsel Maddecilikten söz ediyorum ve onu geliştiriyorum. Bunun eleştirisi yine söz konusu olaylar düzeyinde olur.

Sen felsefi bir düzlemde beni eleştirmeye çalışıyorsun. Oraya ayrıca geliriz.

Ama sen bu din konusunda ne diyorsun? Senin kendi teorin veya eski Marksizmin teorisi nedir? O niye doğrudur benimki niye yanlıştır somut olarak göstermen gerekir.

Bu yok senin eleştirinde.

Yani yöntemsel olarak yanlışsın ve aslında ne dediğimi anlamamışsın.

*

Sonra bu ayrımlardan giderek ulusun da modern toplumun dininin gerici biçimi olduğunu söylüyorum. Yani onu sosyolojik olarak din tanımım bağlamında tanımlıyorum.

Yine aynı şekilde olaylara dayanarak bunu eleştirmen gerekir. Bu da yok.

*
Peki ne yapıyorsn?

Benim analiz aracı olarak değil, pedagojik olarak, açıklama aracı olarak kullandığım kimi benzetmelere dayanarak bir eleştiri yapıyorsun.

Haydi eleştirin şöyle olsa anlaşılabilir, bu fikrin doğru ama bu benzetme bu fikri açıklamaya hizmet etmez.

Ama sen sanki ben o benzetmeleri analiz aracı olarak kullanmışım gibi eleştiriyorsun.

Benim ilk bölümü Hegel'in Mantık'ıyla veya Kapital'in ilk bölümleriyle karşılaştırmam, onun soyut ve mantıksal yapsıyla ilgilidir. Yoksa konuları ve içerikleri çok farklıdır ve benim hiçbir ifademden bunların içeriklerinin de aynı olduğu sonucu çıkmaz.

Örneğin Marks Kapital'inin ilk bölümünde, nasıl oluyor da, alış veriş, değerleri eşit şeyleri değişirmek olduğuna göre, bir artı değer oluşuyor sorusuna cevap arar. Kitap burada, bütünüyle soyut akıl yürütmeler düzeyindedir. Bu anlamdadır benim kurduğum paralellik. Ben de ulusa ilişkin benzer paradoksları ele alırım. Yani mantıki çıkarsamalar bölümüdür o. Tarihsel olarak değil, mantıki olarak ele alır konuyu. Bu anlamdadır orada "Matematik problemi gibi" deyişler. Tarihsel açıklama daha sonra gelir.

*

Keza "milliyetçilik" ve onun "bilgisi" konusunu da yanlış anlıyorsun. Ben "bilgisi" derken Marksist bir ulus ve ulusçuluk teorisini kastediyorum. Bu da çok açıktır. Zaten benim mantığım gereği Marksizmden başka Milletin ve milliyetçiliğin ne olduğunu anlamaya uygun teorik temel yoktur. Ben bunu da ayrıca kitabımda kanıtlıyorum, Marksit bir ulus ve ulusçuluk teorisi ortaya koyarak.

Ve tam da bu teoriye göre, din tümüyle üstyapı olduğundan, bizim bilgimiz de dinsel olduğundan, yani gerici ulusçu olduğumuzda o dinin kavramlarıyla düşündüğümüzden ulusun ne olduğunu anlayamayız diyoruz. Ya da bu ulusçuluk ve bilgisi paradoksunun buradan kaynaklandığını, bizzat bu paradoksun dinin tümüyle üst yapı olduğunun bir kanıtı olduğunu söylüyorum.

*

Ağaç örneğini vermen de hiç anlamadığını gösteriyor. Toplumda bilgi ve konusu ile doğada bilgi ve konusu arasındaki farka bir çok yazımda dikkati çekmişimdir. "Fizik bilimi fiziksel bir olgu değildir" falan derim. Ama Tarihsel Maddecilik yani sosyoloji, sosyolojik bir olgudur derim. Yani bilim, bilgi bizzat kendisi kndisinin konusudur. Kendisi kendisinin konusu olunca da kendisi hakkındaki bilgisi genel olarak toplum hakkındaki bilgisinden daha ileri olamaz.

Ağacın varlığı fiziki veya biyolojik bir olgudur. Ama Ulus bizzat toplumsal bir fenomen olduğundan, keza bizim bilgimiz de bir toplumsal fenomen olduundan bu bilgi ve nesnesi diyalektiği ortaya çıkar. O bilgi ve nesnesinin bir arada olamaması bundandır zaten.

Bu kadar temel ve basit bir şeyi anlamadığını bile gösterir senrin ağaç benzetmen.

*

Keza kuantum örneğimi de anlamadığın görülüyor.

"Deneyin kendisinde açık olarak nesne=parçacık, bilgi= onun hızının ve konumunun bilgisidir değil mi?" diyorsun. (Ve sanki benim görüşümü aktarıyormuş gibi ifade ediyorsun.)

Hayır değil.

Ben, Parçaçığın konumu diyelim ki ulusun bilgisi, hızı da diyelim ki ulusun kendisi şeklinde bir benzetme yapıyorum. Bir arada bulunamayan nesne ile onun konum ve hızı değildir, Nesnenin konumu ve hızıdır. Ben konu ve nesne benzetmesini, konum ve hız anasında yapıyorum. Bunun senin anladığınla ilgisi yok. Sen "Nesne" sözcüğünün geçmesine bakarak bütünüyle benzetmeyi yanlış anlıyorsun.

*

Kaldı ki, bu eni sonu bir pedagojik benzetmedir. Bundan amaç: insanlara, böyle paradoksların pek de mantıksız olmadığını, bunların modern fiziğin mantığında bile yeri olduğunu, biraz kafa yormaları gerektiğini hatırlatma, onları esnek bir mantığa hazırlamadır.

Yoksa bu benzetmeye hiç ihtiyaç duymadım ben analizi yaparken ve aslında bu ikisinin bir arada olmazlığının sosyolojinin kendisi ve konusunun da birer toplmsal fenomen olmalarıyla ilgili olduğunu zaten açıklamışımdır. Teorik evrimimi yakından bilenler için bu açıktır.

*

Hasılı sevgili Dostum, eleştirilerinden hiçbir şey anlamadığın görülüyor.

Doğrusu bunca yıldır beni bilen Arkadaş yazıları hiç okummış veya okumuşsa da hiç anlamamış diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Anladığım kadarıyla hala şu ulus konusunu bile kavramış değilsin. Hele din çok uzak gibi görünüyor.

Aslında bunun tek yolu var. Bütün bildiklerini unutman. Herşeyi yeni baştan öğrenmen.

Ama bunun için de bildiklerinin yanlış olduğunu bilmen gerekiyor ve tam da bunu bilmediğin için bildiklerinin yanlış olduğunu bilemeyeceksin sanırsam.

Bak, sadece ulusu değil, senin eleştirini bile açıklıyor bu toplumsal bilimlerdeki özne nesne diyalektiği.

 
 
Selam ve sevgiler
 
Demir
 
 
 
 

 

Degerli hocam

Bu kisa elestiriniz de ciddi hatalarla maluldur.
Örnegin Kuantum fizigi örneginde sizin konum ve hizi kast ettiginizi bizzat ben yazmistim. Bu da kuantum fiziginin kendisiyle tamamen iliskisiz onu pragmatik (hayir pedagojik degil! ) kullandiginizi kanitliyordu.

Ben elestirimin amaclarini daha bastan siralarken, sizin iddia ettiginiz gibi Marksizmin temel kavramlarini ve metodolojisini degistirmesini gerektiren bir elestiri yapamadiginizi göstermeyi hedefledigimi söyledim. Dolayisiyla benim yepyeni bir teori gelistirme iddiam degil sizin iddianizin sonucsuz oldugunu gösterme cabam var. Elbette bunun anlami Marksizmin aslinda sizin söylemek istediklerinizin bazilarini zaten söylemis oldugunu , bazilarinin aslinda sacma oldugunu kanitlama sorumlulugudur.

Selam ve Sevgiyle

Usulun gölgesinde kalan esas

Gerçektende eleştirilere bakıldığında sanki epistemoloji felsefesi dışında başkaca bir yaklaşım gözetilmeden okunmuş kitap. Fakat kitabın eleştirilmesinde bu yön ikincil öneme sahip olması gerekir. Öncelikle yeni diye ortaya koyulan ve çözüm olarak sunulan düşünce, felsefe nedir, ne değildir, bunu anlamalı ve eleştirmeliyiz. Bunlar netleştikten sonra ayrıca bu düşünceyi aktarmadaki beceri, beceriksizlikler ve gereksizlikler tartışılabilir. Ama bizim insanımızın pis bir huyudur ki; esası hep usulun gölgesinde ve karanlığında bırakır.

kral çıplak değil KARL(MARKS) ÇIPLAK DİYEN CESARETLİ MARKS

Konu bölümünde başlık kısa çıkıyor ama aslı şu şekilde karl çıplak diyen cesaretli marksist olacak ben sizi böyle görüyorum çünkü marksı bu denli eleştiren olmadı sanıyorum;troçkiyi ve lenini de yani aslında tarihsel materyalizmin eleştirisini bu denli yapan çıkmamıştı o yüzden karl çıplak diyen bir marksist yazdım:HOCAM kitabınızın(beşikçi eleştirisi) 190sahifesindeyim ama burada arkadaş2 nin itirazlarınıda okudum ayrıca marks ve engelsin din konusunda özellikle yazdıklarını da kontrol edeceğim
ama başlıktanda anlaşılacağı üzere marks engels lenin troçki kıvılcımlı löwy hepsinde eksik ve yanlış olanın ulus teorisi olduğu ve bunun da doğru vetarihsel materyalist bir dinteorisinin olmayışına yani üst yapı teorisinin olamayışına bağlıyorsunuz bu arada ulus sorunu modern toplum dini sorunu da yeni ve çok ilginç; alevilik konunuda üçe ayırarak incelemeniz oldukça farklı bir bakış açısıyla soruna yaklaşmamızı sağlıyor islamiyet ilişkisi,komün üstyapısı oluşu ve uygarlık dini islamiyet karşısındaki tutumu kendini uyarlayışı ve bunun nedeni aslında ali ile ilişkisini biraz daha açsanız neden ali ile anılıyorlar kömün yapısının ali ile ilişkileri bağlamında gerçi kitabı henüz biteremedim ama bir komün dininin uygarlık dinine karşı ilişkisi nasıl başladı yani muhammedin yaşadığı bölgede birden fazla din var sanıyorum hritiyanlık,yahudilik,sabilik,totemizm aslında arapların olduğu bu bölgede köleler var birden fazla dinde var hangisi ÜST YAPININ KENDİSİ çünkü muhammedde bu dinlerden olanlarla çeşitli sözleşmeler yapıyor sanırım benim buradaki merakım muhammed öncesi toplumsal yapı yani üretim ilişkisi köleler ve diğer sınıflar ve üst yapının kendisi denilenin hangi din olduğu ve muhammedin bu uygarlık dinine karşı bir önerdiği dinin neler getirdiği

kabileler ve totemleri olduğu anlıyoruz ama hristiyanlıkta var yahudilikte,sabilikte burada üst yapı olan din totemcilik miydi?
eğer öyleyse totemcilik ve üretim ilişkileri arası ilişki hangi noktada tıkanıyordu sınıflar hangileriydi ve totemcilikle çelişkileri ve uyumlulukları nasıldı neden hristiyanlık kitabı olmasına rağmen totemcilikten daha etkin değildi de muhammedin islamı etkin oldu yani üretim ilişkileri ve paylaşım ilişkilerinin tıkanıklığına hristiyanlık,yahudilik çözüm getiremedi mi veya sabilik denilen bir din var o bölgede kuran da da geçiyor o din neden bu tıkanıklığa yanıt olamadı yani bir üst yapı olarak islamiyet üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel teşkil eden totemiz mi yıktı;sorun dağınık kabilelerin birleştirilmesi miydi
aslında bu konuda araştırma yapıyorum islam öncesi arap toplumu ve üretim ilişkileri ve üretici güçler sınıflar ve üst yapı konusunda KIVILCIMLININ kitaplarına bakacağım;
bütün bunların yanında farklı düşünme ve okumalar yapabilmemize olanak sağladığınız için teşekürler

siz DÜNYADA KENDİSİNE KOMÜNİST DİYENLERE
KARL ÇIPLAK DİYORSUNUZ bu bir özgüven ve cesaret işi
saygılar

Sorularinizin Cevaplari Diger Kitaplarda Var

Sayin Soykan,

Sordugunuz sorularin cevaplari diger kitaplarimda var. Ozellikle Marksizmin Marksist Elstirisi ve Otobiyografik Yazilar adli kitaplarda ve keza Kivilcimli Sempozyumuna sundugum Yapi ve Ozne baslikli bildiride var.

Yalniz bir noktaya dikkat cekeyim. Aslinda ben Marksizmi veya tarihsel materyalizmi elestirmiyorum. Onu savunuyorum, onu aydinlanmanin kalintilarindan arindiriyorum ve gelistirmeye calisiyorum. Bu nokta sanirim pek anlasilmiyor yazdiklarimda.

Selam ve saygilarimla

Demir Küçükaydın

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com

herkes ve her düşünce eleştirilir;marksizmde; amaç önemli

son sözde kitabınızın adı marksizmin marksist eleştirisi ama tarisel materyalizmin benim anladığım eksik kalmış bir yanı var o da üst yapı teorisi doğal olarak eleştiri hem aydınlanmanın kalıntılarının varlığı ve içerisine sinmişliği ve belkide bu sinmişliğin sonucu üst yapı teorisinin bağımsızca tarihsel materyalist temellerde kurulamamasında
ama tabi sosyalizm bir din olmak zorundadır önermesi dini sizin gibi almayan marksistler için zor ikna olacakları bir durum çünkü marksın engelsin ve sonraki marksistlerin açılımını yaptığınız din halkın afyonudur marxsın sözü bir aksiyom olarak kabul görüyor
yani marx eksik bırakmışsa teoriyi veya yanlışlık yapmışsa düzeltmek ilerletmek bir marksistin görevidir bu lenin içinde mao içinde böyle troçki içinde yoksa marksın teorileri dokunulamaz değiştirilemez yanlışlanamaz teoriler değildir marks kendi söylediği bazı şeyleri sonra kendisi tekrar değiştirecek kadar bilimsel cesareti olan bir insan benim okuduğum kadarıyla,zaten bilginin göreceliği de bunun böyle olması gerektiğini söylemiyor mu?
kitapları siteden indireceğim ;insanlar eleştirdikleri düşünceleri savunabilirler tabiki onu daha doğruya daha kusursuza yükselterek
saygılar

Marksizm bir din midir?

Markstan din uzerine tek hatirladigim satirlar insanlarin dini duygularinin var oldugu gercekligi. Soyalist bir devrimi din olarak kabullenmek veya ortaya yeni bir din tanitim kavrami ancak devrimin gerceklemesiyle tartisilacak bir konudur. Ayrica ancak pratikte kavrami olgunlasabilir.
Mevkiyatin yer degistirme prosesi bu gunku tarihsel materyalizmin dini sorunu degil. Dini marksizme konu etmek su anki haliyle biraz utopyaya kayistir gelec icin. Tartisilacak bir konu varsa konuyu biraz daha somuta indirgeliyelim ki anlasilir hale gelsin.
Saygilarimla!
irfan
"kuzeyden bir ses"