Sadece devletin değil, kirlenmiş ruhların da arınma süreci: Ergenekon

Son günlerde -bazı Arap ülkelerinin her kazdığı yerden petrol çıkması gibi- her kazılan yerden ya bomba ya da ceset çıkar, çöp bidonlarından suikast silahları toplanır oldu. Kör kuyular meğer cesetlerle doldurulduğu için körelmişler. Daha kazılacak toplu mezarlar, açılmayı bekleyen asit kazanları sırasını bekliyor. Bahis konusu olan 5-10 kişi değil, 17.000 faili meçhul. Sadece Diyarbakır barosunun elindeki kayıp insan dosyası 5000. İtirafçı Abdülkadir Aygan da JİTEM in en az 5000 kişiyi yok ettiğini söylüyor.
Bir zamanlar Şili, Venezüella, Arjantin gibi Latin Amerika ülkelerinin tarihini ürpererek okurken kendi halimizi kanıksıyor, ürkmemiz gerektiğini fark etmiyormuşuz.
Nokta dergisinin 2 darbe teşebbüsünü ve bir Amiral’in günlüklerini deşifre etmesi başlayan süreç bu günlere ulaştı. Nokta’dan sonra yayın hayatına giren TARAF sürecin takipçisi, aydınlatıcısı oldu.
Son dönemde ortaya çıkan olayların çoğunu bilmiyor olduğumuzu kabul edelim, bilmiyorduk. Ama bir de yıllardır gözlerimizin önünde gerçekleşenleri hatırlamaya çalışalım.
Bu faili meçhullerin çoğu 90’lı yıllardan başlayarak gerçekleşti. O yıllar bir yanıyla kirli savaşın doruk yıllarıyken, diğer yandan da seçilmiş bir parlamento ile yönetildiğimiz yıllardı. Normal burjuva toplumlara göre sınırlı olsa bile, yine de gazeteler çıkıyor televizyonlar yayın yapabiliyordu. Yani bir 12 Eylül dönemiyle kıyaslandığında “özgürlüklerden” bile bahsetmek mümkündü.
Ergenekon sürecinin “bilinmeyen” birçok olayı kör gözlere sokulacak hale getirdiği –özellikle TARAF gazetesinin bu dönemdeki önemli rolü- asla tartışma götürmez. 17.000 faili meçhulden haberdar olmamız elbette olanaksızdı, ama İstanbul sokaklarından herkesin gözü önünde alınıp ardından cesetleri Adapazarı, Sapanca, İzmit üçgeninde bulunan onlarca cinayetten haberdardık.
Bu cinayetleri duymak isteyenlere televizyon, okumak isteyenlere gazete mevcuttu. Ama bizler bu cinayetlerin çoğunu “seyretmiş” ve “kanıksamışız.”
Bu durumu sadece “bilmiyorduk, çok büyük baskı vardı, ne yapabilirdik” gibi masumane cümlelerle açıklamak mümkün değil. Bence, altında yatan daha derin -ve hesaplaşmamız gereken- ideolojik ahlaki sorunlar var.
Örneğin, Uğur Mumcu’da aydındı, Musa Anter’de. Vedat Aydın’da insandı, Bahriye Üçok’da. Hepsi de alçakça katledilmişlerdi. Eğer hukuka, yargıya, hiçbir insanın yargılanmadan cezalandırılamayacağına, daha korkuncu öldürülemeyeceğine inanıyor olsaydık, böyle bir ahlaki donanımımız olsaydı, hepsine benzer tepkiler göstermemiz gerekmez miydi? Uğur Mumcu için sokağa dökülürken, Musa Anter için -belki bir kısmımız- sadece “üzüldük”. Geriye kalan 16990 faili meçhulleri ise merak bile etmedik, ya da kanıksadık. Kaybedilen çocuklarını bulabilmek için sokaklara çıkan Cumartesi Annelerinin coplanarak dağıtılmasına seyirci kaldık.
Savaş uçaklarının attığı her bombanın aşağıda bir kol bir bacak kopardığını bilemeyecek kadar kıt zekalı değildik, yine de havai fişek gösterileri gibi izledik atılan bombaları.
Dağdakilerin de, askerdekilerin de bu ülkenin çocukları olduğunu, bunları karşı karşıya getirmeden birlikte yaşatmanın mümkün olabileceğini bilemeyecek kadar tarih, sosyoloji ve politika bilgisinden mahrum değildik? Bu işlerin İspanya, İngiltere hatta Saddam Irak’ında bile şiddetle çözülemediğini biliyorduk. 20’sine dayanmış iki kardeşten biri askere giderken, diğerinin dağa çıktığını gazetelerde okuyor, okumasak bile tahmin ediyorduk. Oysa bir avuç demokrat, yazar-çizer, insan hakları savunucusu ve sınırlı sosyalistler dışında kimsenin sesi çıkmıyordu.
Yani, tüm bu yaşananlar toplumun beyni ve ruhu ideolojik ve ahlaki olarak teslim alınmadan, 70 milyonun gözleri önünde gerçekleşemezdi.
Bizleri, şovenizm ve militarizmle zehirlediler. Topluca kirlendik. Serçeye kıyamayan insanlar on binler yok edilirken potansiyel katil soğukkanlılığı ile seyreder oldu yaşananları. Kendimizi 17.000 faili meçhulden birinin annesi yerine bile koyamayacak kadar insanlığımızdan uzaklaştık. Bir birimizle sadece örgütler düzeyinde değil, günlük yaşamımızda da iki karşı kutba düştük. İşin en vahim yanı, bu zehirlemenin kendine “sol” diyenlerce gerçekleştirilmesiydi.
Benzerlerine mutlaka sizlerin de şahit olduğunuz, kendi yaşadıklarımdan birkaç örnek vermek istiyorum.
Bir gün çok sevdiğim “solcu” bir dostuma “dağdakiler de askerdekiler de bu ülkenin çocukları” anlamına gelen şeyler söylemiştim. Bana verdiği yanıt beni şok etmiş ve günlerce kendime gelememiştim. “Bu dağdakilerin hepsini kuş gribine yakalanmış tavuklar gibi imha edip sonra da üzerlerine kireç döküp gömeceksin” demişti. Üstelik bunu diyen insan daha hayatında tavuk bile kesmemiş ölene kadar da kesemeyecek biriydi.
Ergenekoncuların ilk alınmaya başlandığı dönemde doğup büyüdüğüm küçük bir Karadeniz kasabasındaydım. 6 ay süreci o küçük kasabadan izledim.
Kasabada ilk günlerimdi. 12 Eylül’ün gazabını en derinden yaşamış ve eczacılık fakültesini bitirecek kadar da eğitimi olan dostum, çevremizdeki gençlere, davanın önemini değil, “iddianamenin nasıl gereksiz şeylerle dolu olduğunu”, “malum sol partide” tutunmaya uğraşan bir başka eski yoldaşım ise “bunun gündem değiştirmek için AKP’nin bir numarası olduğunu” anlatıyordu. (Ben de “keşke sizler de böyle numaralar bulsanız” demiştim)
“Gençlik yıllarında faşistlerle nasıl militanca mücadele ettiğini” anlatan bir diğeri, daha aradan 2 dakika bile geçmeden, yani aynı konuşma içinde “Genelkurmay’ın tutuklu generalleri ziyaret etmekte çok geç kaldığını” anlatmaya başlıyordu.
Benim o küçük kasabada dinlediklerim aslında Türkiye genelinde konuşulanların yerel yayınıydı. Ergenekon denilen bu yapının siyasi anlam ve önemine ilişkin yeterince yazılıp çiziliyor. “Fasa fisocu ‘solcuları’ ve CHP lileri dışarıda bırakırsak halkın önemli bir bölümü davanın ciddiyetine inandığından, bu süreç sona erene kadar da yazılıp çizilecek.
Artık aklı başında hiçbir egemen sınıf, bu kadar kirlenmiş bir devletle yoluna devam edemeyeceğini bilir. Bizim egemenlerimiz de aptal olmadıklarından onlar da biliyordur. Yani bu saatten sonra artık bu süreci tümüyle durdurmak çok kolay değil. (Ama bizler böyle sadece seyredip sulandırdıkça imkansız da değil) Hiçbir egemen sınıf da kendisine hizmet edecek devletini bir noktadan sonra fazlaca yormaz. Solcuların da bu temizlik hareketine aşağıdan bir dalgayla hız kazandırma gibi bir dertleri olmadıkça, devlet bunu bir noktada bitirecek. Bu belki yine de devrim kadar önemli bir kazanım olacak.
Ama benim bir kaygım başka: Devlet Ergenekon örgütünü –şöyle ya da böyle- tasfiye etse bile, “ruhlarımızdaki kirlenmişliği de temizlemeyeceğine göre, acaba kendine sol diyenler, militarizmden ırkçılığa kadar iliklerine yayılmış bu ideolojik-ahlaki yıkıntıyı nasıl tasfiye edecek?”
Buna şimdilik bir yanıtım yok. Ama Ergenekon süreci başka hiçbir işe yaramasa bile, karışmış kafaların, kirlenmiş ruhların temizlenmesi için bir başlangıç olabilir. Eski yoldaşlarıma, dostlarıma önerim, -tüm politik hesaplardan uzak- kendilerini kayıp 17.000 insandan birinin annesi yerine koyup, o acıyı hissederek ruhlarını temizleyip günahlarından arınma sürecine girmeleridir. Eminim arındıkça kendi çocuklarını bile daha farklı sevmeye başlayacaklardır.