Kültürel Eşik Olarak Postmodernizm

Aydınlanma düşüncesinin ve modernizmin tarihe/topluma, tarihsel ve toplumsal iz bırakamama krizinin bir ürünü olarak postmodernizm, modernizmin politik krizinin süreklileşmesi sürecinin kendisidir ve bu süreç Pandora’nın kutusundaki her şeyin sonunu ve kurgusallığını ilan ederek kendisine varoluşsal bir zemin biçmektedir. Başka bir deyişle, postmodernizmin varlık koşulu, özün, anlamın ve gerçekliğin yokluk koşuluna bağlıdır. Bu nedenledir ki postmodern dönem, cellatların kutsandığı dönemdir. İnsanın celladı Foucault, hakikatın celladı Baudrillard, ideolojilerin celladı Bell ve tarihin celladı Fukuyama gibi isimler bu dönemin ayetlerini yazan kutsal peygamberleridir sanki. Tanrı ise bir buçuk asır önce öldüğü için olsa gerek, bu peygamberler yokluğu, son’u ve ölümleri kutsamaktadırlar. Postmodern çağ, nekrofilidir, soncudur, kıyametçidir.

Çoğalan ölümlerin karşısında yaşamın azalması arasındaki korelasyonsa, eşyanın tabiatındandır. Azalan yaşamlar, alçalan insani değerler, yükselen ölüm’ler insanı yaşama bağlayan tüm umut ve düş kırıntılarının yitip tükenmesi olan pesimizm olarak da okunabilir. Nitekim düşünce, düş gücünden doğar; düş yoksa güzel düşünce de yoktur ve güzel düşleri olmayanların, yaşamlarına ve içinde yaşadıkları topluma müdahil olabilecek potansiyelleri de kırılmış olur böylece. Bu nedenle postmodernizmin birey tasavvuru pesimizmle ve eylemsizlikle iştigaldir. Dahası tahakküm altına alınıp köleleştirilmeyi ‘özgürlük’, içinde yaşadığı sistemin sürekli krizini ise ‘istikrar’ olarak gören bir yabancılaşmanın ve dezenformasyonun nesnesi konumuna indirgenmiş bir bireydir söz konusu olan. Fredric Jameson’un ‘geç kapitalizmin kültürel mantığı’ olarak tariflediği postmodernizmi bu bağlamda ele aldığımızda, neo-liberal kapitalist dönemin dayanak noktasını oluşturan tüketim toplumu ideolojisiyle ilintilendirme olanağını da yakalamış oluruz. Nitekim postmodernizmin ‘sonculuk’la birlikte dilinden düşürmediği mefhumlardan çokluk, farklılık, parçalılık, yerellik gibi kavramları bu düzlemde değerlendirdiğimizde hedeflenilenin neo-liberalizmin arzuladığı tüketime dayalı çoklu, parçalı ve yerel piyasa alanları olduğunu görebiliriz. Yani ne kadar çoklu özne, o kadar çok pazar çeşidi! Ne kadar yerellik, o kadar piyasa alanı!

Bu parçalı, yerelci ve farklılıkçı düzlemin politik karşılığındaysa ayrımcılık ve milliyetçilik vardır. Neo-liberal pazar ekonomisi nasıl ki çok özneli, farklı ve yerel piyasa alanlarına gereksinim duyuyorsa, bu ekonominin politikasını güden siyasal liberalizm de öz itibariyle parçalılıktan, bölünmüşlükten ve milliyetçilikten beslenmektedir. ‘Küreselleşme’ ile ‘milliyetçilik’ aynı madeni paranın iki yüzüdür. O madeni para ise neo-liberalizmin kültürel mantığı olan postmodernizmin ta kendisidir. Nasıl ki milliyetçilik, neo-liberal siyasetin ‘böl-yönet’ yaklaşımı çerçevesinde kullandığı en önemli ideolojik araçsa, yerelcilik de küresel ekonominin kendisine ‘yerel’ piyasa alanları inşa etme doğrultusunda kullandığı en önemli ideolojik araçtır. Postmodernizm dediğimiz olgu da, neo-liberalizmin değişen ideolojik gereksinimlerinin teminatıyla işlevlidir; yani kapitalizmin değişen derisinin bir ürünüdür. Postmodernizmi, bu bağlamda modernizmden bir kopuş olarak görmek yerine, modernizmin değişen ideolojik gereksinimlerinin toplumsal ve politik karşılığını bulamamasından doğan krizin süreklileşmesi hali olarak görmek daha sağlıklı olacaktır.

Umudun ve düşlerin yerini pesimizmin, halkların kardeşliğinin ve dayanışmanın yerini ulusçuluğun ve milliyetçiliğin, insani değerlerin yerini tüketim ideolojisinin değerlerinin aldığı bir dönemde son’u kendisinin mutlak varlık koşulu haline getiren celladın sonundan söz etmek, görüntünün çölünde serap görmeyi red edenlerin farzıdır artık. “Dünyada bir hayalet dolaşıyor - postmodernizm hayaleti!” diyebilmek görüntünün altında ezilen gerçekliğin kurtuluşu için şarttır artık ve ‘özgürlüğün pratiği’ için hakikatin yıkıcısı celladın, anlamı kuşatan hayaletin sonundan söz edilmelidir. Ancak son’dan son’ra, yaşama yeniden başlamanın heyecanıyla ve umutla keşfedebiliriz gerçekliğin anlamını.
Jameson, ‘Kültürel Dönemeç’ kitabında işte bu yeniden keşfi olanaklı kılacak umudu adresliyor okuyuculara. Dünyanın sonunu tahayyül edebilenlerin karşısında sonculuğun sonunu tahayyül ediyor ve neo-liberalizmin imgelemindeki postmodernizm heyulasının ardındaki toplumsal ve politik gerçekliğin yeniden inşası için bir harita sunuyor cellattan sonrasını merak edenlere.