İsmet Demir'in Ölümünün Otuzuncu Yıldönümü Vesilesiyle


16 Mart, yeni kuşaklarca artık pek bilinmeyen işçi önderi ve Yapı İşçileri Sendikası (YİS) başkanı İsmet Demir'in otuzuncu ölüm yıldönümü.
Bu derlemede İsmet Demir hakkında daha önce yazdığımız iki yazı yer alıyor. Üçüncü bir yazı daha vardı ama bizde olmadığından onu koyamıyoruz.
İsmet Demir sendikacı olarak bilinir ve tanınır. Ama İsmet Demir'i bir sendikacı olarak anmak, onu hiç anlamamış ve tanımamış olmaktır. İsmet Demir, 1960'lı yıllarda hızla örgütlenen ve mücadeleye giren genç ve dinamik isçi sınıfının ortaya ve öne çıkarttığı sosyalist bir işçi önderiydi.
Bir işçi önderi, ama amacını sadece sendikal, daha iyi çalışma koşulları mücadelesiyle sınırlamamış; şu güzelim ve rezil dünyadan sömürüyü ve baskıyı, bunun olmazsa olmaz koşulu olarak da her şeyi metalaştıran, tüm insanları ve doğayı kâra kurban eden kapitalizmin ortadan kaldırılması gereğini kavramış ve inanmış; bu amaca, sadece ve sadece, tüm zenginlikleri yaratan yoksul, cahil, örgütsüz milyonlarca ve milyonlarca emekçinin doğrudan eylemiyle varılacağım bilen; bu ezilen insanları örgütlemek ve mücadele içinde eğitmek gibi uzun hazırlık dönemlerinin, sabrın ve nankörce bir çabanın gerektiğini kavramış bir işçi önderi nasıl yetişir?
Burjuvazinin okulları, vakıfları, bursları, tetkik gezileri gibi binlerce deneme ve eğitme aygıtı var: milyonlarca emekçiyi kontrol altında tutabilecek politikacılar ve idareciler yetiştirebilmek için. Bunlar yetmezse de şiddet aygıtları.
Ezilen insanların, işçilerin böyle okulları yok. Bir ölçüde sosyalist partiler bu işi yapmaya çalışırsa da, belki dünya tarihi bakımından kısa, ama birkaç kuşağın hayatını kapsayan yozlaşma ve gerileme dönemlerinde bu partiler çoğu kez insiyatiflerin yitirildiği, yetenek ve çabaların boşa harcandığı, zeka kıvraklığının ve esnekliğin kaybedildiği, güven sarsıcı, tersine seleksiyon yaratıcı aygıtlar haline dönüşebilirler, ki uzun yıllardır dünyadaki sosyalist partilerin başat niteliği bu olmuştur. Bu koşullarda bir işçi önderi nasıl yetişebilir?
Son duruşmada, ardında tarihsel zorunluluklar yatan rastlantılar, ezilen sınıfların kendi içlerinden çıkardığı önderlerin eğitiminde tayin edici bir rol oynamaktadır. İsmet Demir'in ayrıntılarını pek fazla bilmediğimiz hayatı bu kuralı doğrular gibidir.
Eskişehir'in Mihallıçık kasabasından bir işçinin çocuğudur. Çobanlık yapar, ilkokulu bitirir, orada burada inşaatlarda işçilik yapmaya başlar. Ergin bir insan oluncaya kadar çok utangaç, kimsenin yüzüne bakamayan, konuşurken utanç ve heyecandan kıpkırmızı kesilen bir garip işçidir; sonradan "hayat üniversitesi"nin işleyeceği cevheri sağlam bir ham maddedir İsmet Demir.
Her ezilen ve sömürülen insan gibi isyan duygularıyla doludur. Bir yerlerde bir sakatlık vardır ve değiştirilmesi gerekir. Ama nerede ve nasıl? Bu gerçeğin arayışında, az konuşan, çok düşünen, gözleyen, isyanını içine atan, çaresizlikten bunalan milyonlarca genç emekçiden biridir. Sonraki yıllar İsmet Demir'de çok şeyi değiştirir, ama biri olmazsa diğeri soysuzlaşan iki özelliğini değil: sömürü ve baskıya duyulan isyan ve müthiş bir insan sevgisi, Türkçe'nin güzel deyimiyle, insancıllık.
Sınıf bilinci, der bir büyük sosyalist düşünür ve eylemci "Ne Yapmalı?" diye düşündüğü bir kitabında, yalnızca sınıfın kendi içine kapanılarak edinilemez; o, tüm sınıfların ilişkileri ve çelişkileri alanından edinilebilir. İsmet Demir'in şansı, bir bakıma, bir işçi olarak tüm sınıfların ilişki ve çelişkilerinin kesiştiği, çırılçıplak görünebildiği noktalarda bulunup doğrudan gözlemler yapabilmesindedir.
Önce Mevlana ile tanışır ve çıkış yolunu onun kitaplarında arar İsmet Demir. Sonra İslam Medeniyeti boyunca hiç yok olmamış, tarihsel kökleri Mazdek, Manizm, Orfeusculuğa kadar uzanan rafızi - batıni halk muhalefetini tanır. Sanki bir şeyler biraz aydınlanmış gibidir. Tarih boyunca ezilenler sınıfsız ve baskısız bir toplum idealini medeniyetlerin mesanelerinde hep yaşatmışlardır. Binlerce yıllık bir geleneğe ayak basmanın verdiği bir güven duygusu vardır artık. Diğer yandan, kişisel gözlemleriyle, o koca koca çalımından yanına varılmaz adamların boşluğunu ve kofluğunu da görmüştür.
1946 yılları. D. P. kurulur. İsmet Demir Eskişehir'de bir inşaatta çalışmakta, isyancı karakteri nedeniyle çevresinde tanınmaktadır. Burjuvazi, tek parti diktatörlüğüne yığınların duyduğu isyanı kendi değirmenine akıtmak için, İsmet Demir gibi fedailerin enerjisine, tecrübesine, fedakarlığına ve cesaretine gerek duymaktadır. Bayar ve Menderes'le tanıştırılır. Onların koruyucusu, militanı ve fedaisi olur. Böylece, Türkiye'nin egemenlerinin en uç kişilerini, onların ilişkilerini yakından gözleme ve tanıma olanağı bulur. 1946-50 arası umut doludur. Şu seçimler yapılıp DP bir iktidara gelse baskı ve sömürü son bulacaktır. Bu DP militanı Anadolu köylerine silah dağıtır. Bütün miting ve benzeri işlerin adsız neferidir.
Fakat bir gün, bir mitingde, köyün ağası, köylülerin mitinge gitmesi için traktörlerini romörkleriyle birlikte seferber edince içine ilk kurt düşer. Sonra, DP iktidara gelince umutlarının hiç birinin gerçekleşmediğini, bir kenara itildiğini ve kullanılmış olduğunu görür. Burjuvaziyi yakından tanımıştır artık. İlk ve en önemli politik dersi almıştır.
Önderlik demek, sadece sınıf ilişkilerini, sınıfların karakterlerini tanımak değildir. Önderlik demek, aynı zamanda örgütçülük demektir. Örgütçülük demek, insanları tanımak demektir. Ama insanları, sıradan, her gün çevremizde gördüğümüz "insan sarrafları"nın yargılarıyla değil, ortak mücadele için nasıl en yararlı olabilecekleri, nasıl örgütlenebilecekleri bağlamında tanımak demektir. Bu tanımanın alt yapısını bir bakıma sonraki yıllarda topoğraf olarak çalışması sağlar.
Türkiye'nin detaylı haritalarını hazırlayan bir topoğraflar grubunda işçi olarak çalışmaya başlar ve T. C. topraklarını köy köy, karış karış Edirne'den Ardahan'a dolaşır ve tanır. Hemen her gece bir başka köyde kalmak; değişik insanları, değişik gelenekleri, değişik ilişkileri tanımak. Ama aynı zamanda hepsinde ortak olan sömürüyü, baskıyı ve yoksulluğu görmek: bütün bunlar İsmet Demir için paha biçilmeyecek gözlemler olur. Genelleme yeteneği gelişir.
Ayrıca okumuş mühendislerin yanında çalışmaktadırlar. Bu nispeten aydın insanlar, meslekleri gereği yanlarında çalışan işçilerle beraber yaşamak ve dolaşmak zorundadırlar; kasaba ya da şehir memurları gibi eşrafla iç içe şehir kulüplerinde ve memur - eşraf mahallelerinde bir kast yaşamı sürmemektedirler. Karşılaşılan şeylerle ve olaylarla ilgili bin bir günlük konuşma içinde bu bilgili insanların çeşitli değerlendirmeleri, tepkileri İsmet Demir'e oldukça geniş bir ansiklopedik bilgi, gözlemlerini sınıflandırma yeteneği ve modern bilimlerle daha yakından tanışma olanağı sağlamış olsa gerektir. İnci gibi yazısını, matematik bilgisini, düşüncelerini yazıya dökmeyi herhalde bu dönemde kendiliğinden edinmiş olsa gerek.
İsmet Demir aynı zamanda aydınları da yakından tammış olur böylece. İşçilerde çok rastlanan ve çoğu kez hızla birbirine dönüşen bir aydın düşmanlığı ya da aydınlara yavşakça bir hayranlık İsmet Demir'de yoktu. O aydınların yeteneklerinin ve sınırlılıklarının bilincindeydi. Ne sırf onlarla ne de onlarsız olamayacağım bilirdi.
"Her şey tecrübelerden öğrenilir, tecrübelerden hiç bir şey öğrenilemez" der bir şair. İsmet Demir artık zengin bir tecrübe birikimine sahiptir ama hala problemi çözebilmiş değildir. Derken, bir gün, (galiba bir trende seyahat ederken) Bulgaristan muhaciri eski bir sosyalistten ilk kez sosyalizmi duyar ve sosyalizmle tanışır. Sosyalizmin dünyaya bakışını öğrenir. Artık her şey apaçıktır. Yıllardır çözemediği problemler bir çorap söküğü gibi çözülmektedir. Sosyalist teoriyi henüz yakından tanımasa da, artık sınıfının bilincinde bir işçidir İsmet Demir.
1950 yılları. Yollar, barajlar, santraller, Amerikan üsleri yapımı başlamıştır. Kurulan şantiyelerde binlerce işçi barakalarda yaşamaktadır. Bir kısmı kalifiye işçidir, bir kısmı köyünü yeni terk etmiştir. Aşağı yukarı 100. 000 kişilik bir "şantiyeciler" kadrosu oluşmaktadır. Bunlar çevremizde gördüğümüz küçük inşaatların işçilerinden farklıdırlar. Çalışan işçi sayısı 1000'den aşağı pek düşmeyen büyük iş yerlerinde çalışırlar. Bir iş bitince yataklarını denk yapıp diğer iş yerine giderler. İşlerde bir kesiklik ama işçi kadrosunda bir süreklilik vardır. Herkes birbirini tanır. Meslekler çoğu kez hemşeri gruplarına bölünmüştür. Demirciler Kırşehirli, marangozlar Ordulu, kaynakçılar, montajcılar Güney ve Batı Anadoluludur.
Birçok durumda işçileri bölen bu tabakalaşmalar, aynı zamanda hızla örgütlenmenin aracı da olabilirler. Diyelim ki Kırşehirliler daha ziyade demircidir. Demircilerin Formeni (ustabaşları) da Kırşehirlidir ve kendi içlerinde birbirlerini kayırırlar. Usta durumundaki kalifiye işçiler, kaba işçi olan hemşerilerini işe aldırıp koruduğu, meslek edindirdiği için onlar üzerinde büyük bir etkiye sahiptirler. Bir ustabaşının bir harekete ya da örgütlenmeye evet demesi, aşağı yukarı bir branşın otomatikman örgütlenmesi ve harekete geçmesi demektir. Elbet hareket keskinleşince en çok yan çizme ve uzlaşma eğilimi gösterenler bu ustalardan çıkarlar. Ama sıradan işçiler, bir kere bu ustabaşıların katalizatörlüğüyle örgütlenip eyleme geçtikten, işe sahip çıktıktan sonra işi kendileri götürürler ve ustaların hareket olanaklarım sınırlarlar.
Bu kalifiye işçilerin "meclisine kabul edilmek" için kalifiye işçi olmak gerekir. Sıradan bir işçi, ne bilgisiyle ne de işyeri hiyerarşisi içindeki pozisyonuyla bu kalifiye işçileri örgütleyemez; onlarla aynı masaya oturup konuşamaz bile. Yazılı olmayan geleneklerdir bunlar.
Ve İsmet Demir kalifiye bir topoğraftır artık. Kolay kolay atılamaz bir işten. Usta işçiler arasında yeri vardır. Topoğraf olduğu için tüm şantiyeyi serbestçe dolaşıp herkesi tanıma ve görme olanağı da vardır. Bunlar bir iş yerinde örgütlenebilmek için baha biçilmez olanaklardır ve aynı zamanda kişiye tüm işçileri tanımak ve işin gidişi hakkında kuş bakışı bir fikir edinebilmek gibi nitelikler kazandırır.
Bu tecrübeler İsmet Demir'e baha biçilmez bir seziş gücü kazandırmıştı. Herhangi bir işyerini örgütlemeye gittiğimizde, şantiyeyi genel olarak görebilecek bir yere durur, ceketini ağaca asar ve saatlerce çalışan işçileri gözlerdi. Sonra da orada ne ölçüde ve neler yapılabileceği hakkında aşağı yukarı kesin bir görüşe ulaşırdı.
Gerek topoğraf olarak T. C. topraklarını doğudan batıya köy köy dolaşmış olması, gerek şantiye hayatı sayesinde binlerce işçiyi isim isim tanırdı. Aşağı yukarı her işçinin nereli olduğunu, özel problemlerini, yetenek ve zaaflarını, daha önce nerelerde çalıştığını, hangi hareketlere katıldığını, tutumlarını tek tek bilirdi. Bir askeri kumandan bile elinin altında her an sicilleri bulunan askerlerini böylesine yakından ve doğru olarak tanıyamaz. İsmet Demir'in kafasında bir bakıma Türkiye toprakları üzerinde yaşayan insanların geleneklerinin ve özelliklerinin bir haritası vardı. İlk kez karşılaştığı bir kimseye adını, nereli olduğunu ve daha bir kaç soru sorunca, o kişi artık İ. Demir için bir bilinmez olmaktan çıkardı. O kişinin yetiştiği çevre, edindiği kültürün özellikleri, hangi aşiretten veya çevreden olduğu vs. hakkında aşağı yukarı tam bir bilgiye sahip olurdu. Ve karşısındaki de, İsmet Demirin söylediği belki çok önemsiz ya da dışardan dinleyen birisi için geçer ayak söylenmiş alelade gibi görünen sözlerden, onun kendisi hakkında belli bir fikir sahibi olduğunu anlardı. 
İşte hayatın İsmet Demir'e kazandırdığı bu nitelikler onun eşi görülmemiş örgütçülüğünün bir bakıma alt yapısını oluştururdu. Ama İsmet Demir bu niteliklerini sosyalizm ve işçilerin hak mücadelesi için kullanan az görünür bir örnekti.
1950 - 60 yılları arası şantiyeciler arasında henüz sendikalar yoktur ama bir çok pasif ya da aktif kendiliğinden direnişler yaşanır. Kuş uçmaz kervan geçmez şantiyelerde yapılan bu direnişler belki hiç bir zaman gazetelere geçmemiştir ama, İsmet Demir ve şantiyeciler buralarda ilk tecrübelerini edinmişler, güçlerini ve güçsüzlüklerini tanımışlar yavaş yavaş mayalanmalar başlamıştır. 1960'ların ilk yıllarına kadar geçen bu dönem, bir bakıma şantiyecilerin ve İsmet Demir'in "Tarih öncesi"dir.
Ereğli demir çelik fabrikaları inşaatlarındaki seri direnişlerde İsmet Demir, Fukara Tahir'le birlikte önemli bir rol oynar. Yine 1960'ların başındaki Ankara'da işsizlerin meclise yürüyüşü, İsmet Demir'in örgütlenmesinde önemli roller oynadığı ilk büyük bilinen işçi eylemleridir. Sonuç: şantiyecilerin sendikalaşmaya başlamasıdır.
Ereğli'de çalıştığı ve direnişleri örgütlediği yıllarda, talebeliğinde V. P. tevkifatına kıyısından bulaşmış ve o sıralarda Ereğli inşaatlarında bir hizmetli olarak çalışan biri aracılığıyla ilk kez Dr. H. Kıvılcımlı ile tanışır. Böylece sosyalist teorinin ürünlerini az çok kaynağından tanıma olanağı bulur. İsmet Demir ölünceye kadar H. Kıvılcımlı'nın görüşlerini savunmuş, sadece ona güvenmiştir.
H. Kıvılcımlı ve İ. Demir'in bu rezonansa gelişi bir rastlantı değildir. H. Kıvılcımlı "eskiler" içinde, aydınlar arasında horlanmış ama işçiler arasında daima yankı bulmuş, bağlı olduğu uluslararası sosyalist çizginin tüm reformizmine rağmen radikal ve devrimci eğilimi temsil etmiş örnek bir sosyalisttir.
İsmet Demir de 1946'larda İstanbul ve İzmir'de mayalanmış Şefik Hüsnü ve Esat Adil'lerin reformist ya da anarko-sendikalist geleneğinden değil, bambaşka bir gelenekten geliyordu. Gerçekten de burjuva sosyalizmi H. Kıvılcımlı gibi İsmet Demir'den de hep nefret ede gelmiştir. Bunu açıkça ifade edemediğinde küçümsemiş, alay etmiş ya da susuşa getirmiştir. Ama aynı İsmet Demir D.Ö.B. (Devrimci Öğrenci Birliği) ve Dev-Genç saflarında her zaman sevilen sayılan bir işçi önderi olagelmiştir. Bu yankılaşmalar bir rastlantı değildir. 1968'in devrimci gençler kuşağı, tıpkı İ. Demir veya Dr. H. Kıvılcımlı gibi, bir ölçüde bilinçsiz de olsa reformizmin, burjuvaziyle ittifaklar politikasına karşı radikal ve devrimci bir tepkinin ifadesi olmuşlardır.
Bu durumun elbette, İsmet Demir'in bir önderi olduğu şantiyecilerin yapısıyla da bir ilişkisi vardır. 1960 - 70 arasında isçi sınıfı mücadelelerinde başı çeken iki branş vardır. Birisi metal işçileri, Maden-İş aracılığıyla DİSK'in çekirdeğini oluşturmuşlardır. Diğeri şantiyeciler. Şantiyeciler de esas olarak metal işçileridir. Ama işçi sınıfı içinde aynı zamanda evrensel özellikler gösteren zümre farklılıkları da vardır.
Büyük şehirlerin metal işçileri başlangıçta iyi mücadeleler verirler ve güçlü istikrarlı sendikalar kurarlar. Ama tam da bu nedenle: hem nispi elverişli durumları nedeniyle, hem de istikrarlı sendika aygıtlarında bir sendika bürokrasisinin kolayca palazlanması nedeniyle reformizme daha eğilimlidirler. Yapı İşçileri, daha doğrusu şantiyeciler ise, sık sık işyerlerinin dağılması ve her yeni iş yerinde yeni baştan örgütlenip, mücadele ederek hak mücadelesine girmek zorunda oluşları nedeniyle, sürekli mücadeleci bir eğilim taşımışlar ve istikrarlı sendikalar kuramamışlardır. Bu da bir sendika bürokrasisinin oluşmasını bir ölçüde engellemiştir.
Yapı iş kolunda ya gangster sendikacılar olmuştur ya da İsmet Demir gibi devrimciler. Orta, uzlaşma yoluna koşullar hiç bir zaman izin vermemiştir. İsmet Demir, sadece inşaat işçilerinin başarılı mücadelelerini belirlememiştir, ama şantiyecilerin bu karakteri de bir bakıma İsmet Demir'i belirlemiştir.
Keza şantiyeciler, işçi sınıfının genellikle küçük işyerlerinde, en ağır çalışma koşullarında yaşayan, ama daha ziyade aşırı sola ya da anarşizme eğilim gösteren, ani patlayışları ansızın yılgınlığa dönüşen zümrelerinden de farklıdırlar. Bu nedenledir ki, İ. Demir, politik olarak ne anarşist ne de reformist bir karakter taşırdı. Ve bir bakıma bu objektif koşullar nedeniyledir ki, ideale en yakın sosyalist bir sendikacı olmuştur. Ve tam da bu nedenlerle, 1980'den beri hemen tüm kazanımlarını yitiren, ve yeniden mücadeleye girebilmek için yavaş yavaş mayalanıp güçlerini toplayan yeni mücadeleci işçi kuşakları için gerçekten örnek olması gereken bir işçi önderidir. Reformistler K. Türkler'i yeni kuşaklara prezante ediyorlar, devrimciler İsmet Demir'in bayrağım yüceltmelidirler.
1960'lı yıllarda İsmet Demir'i her yaz bir büyük direnişi yönetirken, bir destan yaratırken görürüz. Ereğli, Boru Hattı, Kadıncık Barajı, Çekmece, İzmit, Eskişehir, Aliağa mücadelelerinin gerçek örgütleyicisi ve önderi İsmet Demir'dir.
Ne var ki, bütün bu mücadelelerden ve başarılardan hiç bir zaman güçlü bir sendika ortaya çıkmamıştır. Ereğli grevlerinde Fukara Tahir ile birlikte Yapı-İş'i kurarlar. Tahir kısa zamanda yozlaşır. İsmet Demir yeni sendikalar kurar, tutar işçileri başına getirir. İşçiler kısa zamanda aidatlardan gelen paraları yeme gayretine düşerler. Kendilerine karşı çıkan İsmet Demir'i ya sendikadan atarlar ya da paraları alıp kaçarlar. Bütün bu tecrübelerden İ. Demir şu sonucu çıkarır: sınıf bilinci olmayan, devrimci olmayan bir işçi ne kadar yiğit ve namuslu olursa olsun, sendikanın başına gelince ya hızla yozlaşmakta, ya da devlet aygıtlarının tehditleri karşısında sinmektedir.
Bunun üzerine İ. Demir bu fasit daireyi kırmak için yollar araştırmaya başlar. Yıl: 1968'dir. Devrimci gençlik hareketleri başlamıştır. İsmet Demir hedefini belirler: bu devrimci gençlerle işçileri kaynaştırmalı, sendika bu insanların, sınıf bilinçli, devrimci insanların eline verilmelidir. Ancak o zaman sendikanın maddi olanakları işçilerin yeni mücadelelerini örgütlemek için seferber edilebilir.
Gençlik mücadeleleri içinde hızla radikalleşen öğrenciler İstanbul'da Deniz Gezmiş'in önderliğinde Devrimci Öğrenci Birliğini (D.Ö.B.) kurarlar. Başlangıçta bu gençleri el altından ya da açıkça destekleyen Kemalistler, reformistler bu radikalleşmeden korkmuşlar ve D.Ö.B.'ün yüzüne bütün kapılar kapanmaya başlamıştır. Dernek için yer bulunamamaktadır.
İşte İsmet Demir, burjuva toplumuyla kopuşan bu devrimci gençlere işçi sınıfının bağrını açar: Yapı İşçileri Sendikasının (Y.İ.S. ) olanaklarını D.Ö.B.'ün emrine verir. D.Ö.B. ve Y.İ.S.'in aynı binayı paylaşması, bir rastlantının ötesinde bir tarihsel zorunluluğun ifadesidir. İsmet Demir, bu devrimci gençleri alır işçilere götürür, işçileri alır bu devrimci gençlere getirir. İnanmaktadır ki, işçi de sosyalist aydın da tek basına bir hiçtir. Çok sevdiği Hikmet Kıvılcımlı'nın benzetmesiyle, biri kalaya, diğeri bakıra benzer. Tek başına ikisi de yumuşak metallerdir. Ama bunlar cidden kaynaştığı zaman, insanlığa bir çağ atlatan tunç ortaya çıkar.
İsmet Demir sosyalist aydınların ve işçilerin kaynaşmasına verdiği bu önem bakımından da DİSK sendikacılarıdan ayrılır. DİSK yöneticileri devrimci gençlerin işçilerle kaynaşmasından her zaman korkmuşlar, ellerinden geldikçe bunu engellemeye çalışmışlardır. Aydınlar içinde ancak yeterince ehli olanları, sendika aygıtında maaşlı memurlar olarak kullanmışlardır. Bu, muhakkak samimi olan sosyalist aydınlar da, sendikal çalışma yaptıklarını düşünüp, işçilerle bağlar kurduklarını düşünüp, kendi kendilerine bir tatmin hissi duymuşlardır. Ama sendikal çalışma da bu değildir, sosyalist entelijansiyanın işçilerle kaynaşması da.
Bütün bu ayrılıklar nedeniyle DİSK yöneticileri İsmet Demir'den nefret etmişler ve korkmuşlardır. İsmet Demir, yönettiği sendikayla DİSK'in kuruluş toplantılarına katıldığı, üyelik için defalarca DİSK'e müracaat ettiği halde, bir tek cevap bile alamamıştır. Bu bir rastlantı değildir. Ve bunu yapanlar şimdi işçilere örnek kahramanlar olarak tanıtılıyor ve piyasada kahramanlar gibi geziyorlarsa, işçilerden bir şeyler gizleniyor, onlara gerçekler anlatılmıyor demektir. Elbet bir gün tarih yeniden yazılacaktır.
1968 - 71 yılları arasında Dev-Genç'in hiç bir önde gelen militanı yoktur ki, İsmet Demir'le birlikte çalışmış olmasın. Bunların fizikçe ölmüş bulunan bir kaçının adım anmak bile yeter: Deniz Gezmiş, Cihan Alptekin, Sinan Cemgil, Hüseyin Cevahir, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan. . .
Bir sendikacı olarak İsmet Demir çok önemli haklar elde etmiş ve biçimler geliştirmiştir. Stratejisi, kalifiye işçilerden ziyade düz işçilerin ücretini arttırmak; ücret artışlarının yanı sıra sosyal haklara ağırlık vermek; sözleşme müzakerelerini işçilerin gözü önünde yapmak veya onların her an geri alınabilir temsilcileriyle birlikte götürmek; işçilerin oyuna baş vurmadan hiç bir karar almamak; hiç bir şeye imza atmamak; yolda geçen zamanı iş saatinden kabul ettirmek; her sözleşmeden sonra kongre yapıp işçileri sendika yönetimine getirmek; bunlardan bir kaçıdır. Önemli bir hedefi, isçi çıkarmalara çoğunluğunu işçilerin temsil ettiği bir disiplin kurulunun karar vermesiydi. Bu hedefe sağlığında ulaşamadı. Sadece Aliağa'da Kozanoğlu-Çavuşoğlu inşaatında yarı yarıya işçi ve işveren temsilcileri noktasına ulaşabildi ki, çok elverişsiz şartlara rağmen büyük bir başarıydı.
12 Mart gelirken Boğaz Köprüsü inşaatında örgütlenmeye başlamıştı. İki kıtada birden bir grev yapmak ve Avrupa'dan Asya'ya "Bu İşyerinde Grev Vardır" diye yazmak o zamanki hayaliydi. 12 Mart gelince tutuklandı. Uzun süre hapiste yattı. Tutuklanmadan önce, daha önce beraber çalıştığı devrimci gençlerin tek tek öldüğünü gördükçe, bir çok defalar, yanlış olduklarım bile bile onlara katılmayı çok düşündü. Tutuklanmasaydı belki de katılırdı.
Yapı iş kolunun istikrarsızlığı ve sürekli olarak kayayı yeniden yukarı çıkarma zorunluluğu nedeniyle, İsmet Demir'in en büyük planı Metal iş koluna geçip, orada sağlam bir üs elde ettikten sonra diğer iş kollarına yayılmaktı. İskenderun Demir Çelik fabrikaları inşaatı bu olanağı ortaya çıkarıyordu. İnşaat sırasında orada örgütlenilirse, fabrika üretime geçtikten sonra kolayca metal iş koluna geçilebilirdi. Çıkınca derhal İskenderun'a gitti.
Ama burjuvazi de kendince dersler çıkarmıştı. Her iş küçük taşaronlara verilmiş ve böylece ortaya yüzlerce işveren çıkmış oluyordu. Aynı zamanda Adana ve İskenderun çevresinin kabadayılarına gangster sendikalar kurdurulmuş, işçilerin haberi bile olmadan, usulen sözleşmeler yapılmıştı. Öte yandan 12 Mart'ın karanlıkları hala sürüyordu. Bütün bunlara rağmen İsmet Demir on binlerce işçiyi direnişe götürmeyi başarabildi. Ama Kıbrıs çıkartmasının hayhuyu arasında İsmet Demir tutuklandı ve gerisi gelmedi. Bundan sonra Kanser hastalığı ilerledi. Ölünceye kadar mücadeleyi bırakmadı. İnsanlara olan sevgisini, sosyalizme olan inancım ve işçi sınıfına olan güvenini yitirmedi.
En canlı işçi tiplerini yaramış ve her satırında buram buram bir insancıllık kokan romancı Orhan Kemal İsmet Demir'in romanını yazmaya niyetlenmişti. Ortak bir dostları onları tanıştırmış ve Orhan Kemal'e bu fikri vermişti. O sıralar İsmet Demir, Aliağa grevlerine başlamak için İstanbul'dan ayrılmak üzeredir. Orhan Kemal de yurt dışına ameliyata gidecektir. Ortak tanıdıkları, ki İsmet'in bir adaşıydı, Orhan Kemal'e bir an önce notları almasını, İsmet'e anılarını anlattırmasını, çünkü İsmet'in Aliağa direnişleri sırasında öldürülebileceğini söyler. Bunun üzerine Orhan Kemal bir kaç gün içinde notlar alır. Ne yazık ki Orhan Kemal yurt dışında ölür. Aliağa'da ise, ölen İsmet değil Necmettin Giritlioğlu olmuştur. Bu destan roman yazılmadan kalır.
Necmettin'in ölümünden İsmet Demir hep kendini sorumlu tutmuştur. Gerçek hedefin kendisi olduğunu biliyordu. Ama onun bunda hiç bir sorumluluğu yoktu. Hepimiz toplanmış ve direnişler boyunca İsmet Demir'in arka planda kalmasını, kararlaştırmıştık. İsmet Demir arkamızda olup bize akıl ve taktik verdiği sürece bizler direnişi sürdürebilir, tutuklandıkça birimizin yerini diğeri alır, ama İsmet Demir böylece hep dışarıda kalır diye düşünmüştük. İsmet Demir tutuklandığı ya da öldüğü takdirde, direnişi sürdürecek bilgi ve tecrübemizin olmadığını biliyorduk. Olaylar Necmettin'in canı pahasına da olsa bu taktiğin doğru olduğunu gösterdi ama İsmet Demir hiç bir zaman vicdan azabından kurtulamadı ve Necmettin'in yerine orada ölmüş olmayı hep istedi
Bir işçi direnişinin başında burjuvazi tarafından öldürülen ilk sosyalist Necmettin Giritlioğlu'dur. Ve Necmettin'i sendikanın başına getiren İsmet Demir'dir. Bu bir rastlantı değildir.
Yeni kuşakların örneği: İsmet Demir, Necmettin Giritlioğlu olsun.
(x) Gangster sendikacı deyiminin ortaya çıkmasında dolaylı olarak İsmet Demir'in bir rolü vardır. Fukara Tahir Yapı-İş'i kurduktan sonra tipik bir sendika ağası olur ve sendikanın paralarını diğer ortaklarıyla yemeğe başlar. İsmet Demir ise, başka bir sendika aracılığıyla örgütlenmektedir. Böylece Yapı-İş'in gelir kaynakları azalmaya başlar. Paralar azalınca paraları yiyenler arasında sürtüşmeler de artar ve sonunda aynı sendikanın bir başka yöneticisi Tahir'i öldürür. "Gangster Sendikacı" lafı bundan sonra ortaya çıkmıştır. İsmet böylece onların nasıl yiyiciler olduklarını dolaylı olarak göstermiş olur.
(İsmet Demir'in "Grev ve Direnişler Üzerine Anılar – Deneyler" adlı kitabına)
Bu kitapta, gırtlak kanserinin konuşamaz kıldığı İsmet Demir'in, sancılar ve kanamalar içinde ölümü beklerken, ölümünden birkaç saat öncesine kadar, biraz kendine geldikçe yazıp düzenlediği anılan-deneyleri yer almaktadır.

İsmet Demir'i yakından tanıyan mücadele arkadaşları, ondan, sık sık, deneylerini kaleme almasını isterlerdi. İsmet Demir ise, geçmişte yaptıklarıyla kendisini avutmayan, geleceğe dönük, mücadeleci bir insan olduğu için, bu tür istekleri kulak ardı eder veya uyuturdu. Ancak gırtlak kanseri kendisini pençesine aldıktan ve boğulmaması için boğazına bir delik açıldıktan sonra, koşullardaki değişmeye bağlı olarak geçerli mücadele biçimi de değişti.
O, savaşçı İsmet Demir kuzu kuzu oturup ölümü bekleyemezdi. Ömrünü verdiği, işçi kardeşlerinin burjuvaziye karşı savaşına ne yapıp edip, karınca kaderince bir katkıda bulunmalıydı. İsmet Demir'in şartlarında bu katkı, tecrübelerini kaleme alarak daha geniş işçi zümrelerinin ve yeni kuşakların eğitimine yardımcı olmak biçimini alabilirdi,
İçeriği bir yana, bu kitap, yazılış biçiminin ve şartlarının kendisine kazandırdığı niteliğiyle; yani ölüme mahkum bir emekçinin, burjuvaziye karşı mücadelesini sürdürmesinin, sınıfına, halkına ve hayata bağlılığının bir örneği olma niteliğiyle bile: şu çürüyen burjuva dünyasına indirilmiş bir darbedir.
İsmet Demir, kendi özel hayatından hemen hiç söz etmezdi. Doğrusu bir "özel" hayatı da yoktu... Bu anılarda kendisinden söz ediyorsa, yapı işçilerinin örgütlenmeleri ve direnişleri kendisinden ayrı düşünülemeyeceği içindir. Çünkü, İsmet Demir 1960-1974 yılları arasında yapı iş kolunda gerçekleşen bütün büyük örgütlenme, grev ve direnişlerde, bir örgütçü, bir önder olarak yer almıştır.
Köylülükle bağları çok canlı ve güçlü olan yapıcılık işçileri arasında - daha doğrusu: "şantiyeciler", "şirketçiler" arasında- yarı efsanevi bir kişiydi. Bu satırların yazarı, pek çok kez, İsmet Demir'i gerçekte hayatında hiç görmemiş, görmüşse bile konuşup tanışmamış; yalnızca İsmet Demir hakkında duyduklarından, gördüklerinden etkilenmiş pek çok işçinin, İsmet Demir'e -tabii kim olduğunu bilmeden- İsmet Demir'le birlikte geçirdiği maceraları, örgütlenmeleri, grevleri vs. anlattıklarına tanık olmuştur. Onun için, İsmet Demir hakkında anlatılanlarda hayal ile gerçek iç içe girmiştir.
Burada, ne kadarının gerçek ne kadarının hayal olduğunu hala bir türlü anlayamadığımız birinden söz edersek, okuyucunun belli bir fikre sahip olacağını sanıyoruz.
Petrol Boru Hattı Grevinde, "İsmet Demir Şirket'i yendikten sonra" (işçiler kendilerinin değil İsmet'in yendiğinden söz ederler) Şirket'in müdürü gelmiş, İsmet Demir'in elini sıkmış: "helal olsun sana yendin bizi" demiş. Sonra Fransız bayrağını indirip (Şirket Fransız şirketiydi) İsmet'in yarım pabuçlarından birini bayrağın yerine çekmiş; diğer yarım pabucu da Fransa'ya müzeye yollamış... İşçiler böyle anlatırlar.
İsmet Demir proleterlere has kaba saba fiziğinin içinde, ince, insan sevgisiyle dolu, yufka ama gereğinde granit gibi sağlam pırlanta gibi bir yürek taşırdı. Kaba saba, yarım yamalak ve çoğu kez yanlış ta anlaşılabilen sözlerinin ardında tecrübelerle dolu zeki bir beyin gizlenirdi.
Kimi insanlar vardır, parlak ve etkileyicidirler, hemen göze çarparlar; etraflarını büyülerler. Ama ilişkiler biraz uzayınca, ya da işler biraz sıkışınca, çoğu kez, karakter dirençsizliği, kof bir yürek, sığ bir dünya acı acı görülebilir. "Her parlayan şey altın değildir" sözü tam da bu tür burjuva ya da küçük-burjuvalar için geçerlidir.
İsmet Demir böyle bir insan değildi. İlk izlenimlerde çok sığ, "alelade", kaba saba bir insan karşısında olduğunuzu düşünebilirdiniz. Ancak, tanışıklığınız uzadıkça, hele işler sıkıştıkça, onun ruh yüceliğini ve düşünce derinliğini giderek daha iyi kavramaya başlardınız. Durdukça kıymetlenen bir şarap gibi. İsmet Demir'le dost olmanın tadına varırdınız. Her gün, her yeni olayda ya yeni bir özelliğini keşfederdiniz; ya da pek önem vermediğiniz bir niteliğinin nice önemli ve değerli olduğunu görürdünüz. Ve giderek, "proletarya" soyut bir kavram olmaktan çıkar, İsmet Demir'in kişiliğiyle özdeşleşen somut bir duyum haline gelirdi.
İsmet Demir'i seven şantiyeciler arasında adları: "Yalınayak İsmet", "Kara Kartal”, "İşçilerin Kartalı" idi. Sarı sendikacılar ve patronlar: "Sarhoş İsmet","Komünist İsmet"; yakın arkadaşları ve devrimci gençler ise "kumandan" derlerdi. Bir bakıma bütün bu adlandırmalar, O'nun bir yanını tanımlar.
İsmet Demir'in en çok eleştirilmiş yanı içkisidir. Ama, karşı çıkmak, yanlış bulmak yetmez; anlamak, açıklamak gerekir.
İsmet Demir'in içinden çıktığı ve önderi olduğu "şantiyeciler” ya da “şirketçiler” büyük inşaatları dolaşan, iş bulduğu takdirde bir şantiyede birkaç yıldan fazla kalamayan göçebe proleterlerdir. Çoğu ailelerini köylerinde bırakır. Kazandıklarının çoğunu çoluk çocuklarına yollarlar. Kalanıyla da kıt kanaat kendi geçimlerini sağlarlar. Çokluk şantiyeye yakın barakalarda veya kiralık bekar odalarında hemşehri ya da arkadaş grupları halinde yaşar ve dayanışırlar.
Bu şartlarda, işten çıkan yorgun gurbetçi işçi ne yapsın? Aileleri, çocukları uzaklardadır. Bekar odalarında ya da barakalarda vakit geçmez. Tek sığınacak yer: ya ucuz bir sinema ya da ucuz afyonlu şarapların satıldığı bir meyhane olur...
İşte, İsmet Demir bu şartlardan gelen bir insan olarak ve örgütlemeye çalıştığı işçiler bu şartlarda yaşadığı için içki içerdi.
Ayrıca İsmet Demir'in kafasındaki yüce ideallerle, yapmaya çalıştıklarıyla, inşaat işçilerinin son derece geri kültür, bilinç, örgüt düzeyleri arasında öylesine büyük bir uçurum vardı ve bu Öylesine sinir yıpratıcı sonuçlar doğuruyordu ki, İsmet Demiri için içki bir bakıma bir sığmak da oluyordu.
İsmet Demir, ucuz afyonlu şarabı kendi sınıf kardeşleriyle beraber içerdi. Ve içerken de ertesi gün yapılacak işler konuşulurdu. Ona "Sarhoş İsmet" diyerek işçinin gözünden düşüreceğini sanan sarı sendikacılar ya da kapitalistler ise İzmir'in, İstanbul'un veya Adana'nın lüks pavyonlarında veya Soğuk Oluk'un randevu evlerinde, işçinin sırtından çıkardıkları paralarla, sefahat içinde yaşarlardı.
Onun için işçiler hiç bir zaman bu tür saldırılara itibar etmediler. Çünkü İsmet, içiyorsa bile kendileriyle beraber içiyordu ve biraz da kendileri içtiği için içiyordu.
"Sarhoş İsmet", iğneyle kuyu kazmaya benzeyen uzun örgütlenme dönemlerinden sonra, olaylar hızlanmaya başladığı, mücadele keskinleştiği zamanlar; proletaryanın fedakarlık ve kahramanlık günlerinde; kafasındaki yüce amaçlarla, gerçeklik arasındaki uçurumun nispeten kapandığı günlerde içkiyi bırakırdı. Ve işçilerin de içki içmesini, kumar oynamasını, hatta filitreli sigara içmesini bile hoş görmezdi."Yalınayak İsmet", "Kara Kartal" olurdu. Gözünden hiç bir şey kaçmaz, devletin yada patronun her hareketini sezer, tezgahını önceden görür, anında vurur, zamanında geri çekilir; proleter müfrezesinin grev savaşını başarıyla yöneten bir "kumandan" olurdu.
İsmet Demir'in anıları birkaç bakımdan önem taşımaktadır.
Birincisi, Türkiye İşçi Sınıfının ve Devrimci Hareketinin tarihi bakımından zengin verilerle dolu bir belgedir. Kaba bir gözlemle bile, yeni devrimci kuşaklara, işçi hareketinin nereden nereye geldiğini; bugün hangi mirasın üzerinde durulduğunu gösterir.
Örneğin, İsmet Demir'in anılarının esas bölümünü kapsayan 1960-71 arası sarı sendikacılar, polis, patronlar vs. İsmet Demir'i işçiden tecrit etmek için onun komünist olduğunu söylerler. Bugün aynı sarı sendikacılar, aynı ajanlar işçiyi kontrol altında tutabilmek için kendilerinin en has "komünist" ya da "devrimci" olduğu propagandasını yapıyorlar. Nereden nereye... Ve, bu yol, İsmet Demir gibi insanların, göze görülmez sabırlı çalışmalarıyla kat edilmiştir.
Bugün, en kenarda köşede kalmış proleterler bile sendikalar hakkında bir fikir sahibidir. Gücü yetmezse bile, sendikalaşma gereğine inanır, onun yararlarını bilir.
Halbuki 1960-70 arası, özellikle yapı işçileri gibi proletaryanın nispeten geri zümreleri arasında bir "sendika" kavramı bile yoktu. Olanlarda da sendika demek, devlet dairesi gibi bir şey demekti. Çalışmanın başlıca ağırlığı sendikanın ne olduğunu, gereğini, yararlarını anlatmak, göstermek noktasında toplanırdı. Kendi başına ele alındığında sosyalist bile olmayan bu çalışma, devrimcilerin zamanının ve enerjisinin esas büyük bölümünü alırdı...
Ama bu çalışma yapılmak zorundaydı, işçi sınıfı bu aşamadan geçmedikçe; grevlerin ve sendikaların mücadele okulundan geçmedikçe önüne daha ileri devrimci görevleri koyamazdı.
Bugün bu görevler büyük ölçüde aşılmıştır. Artık sendikalaşmanın gereği ve yararlan biliniyor; bu yöndeki propagandayı reformistler, burjuva sosyalistleri de yapıyor. İçinde bulunduğumuz dönemde görev: Bütün bu çalışmanın henüz sosyalizm olmadığını; kapitalizmin sonuçlarıyla mücadele olduğunu; siyasi iktidar mücadelesine girmek gerektiğini vs. göstermektir.
Elbette bu görev o zaman da vardı ve unutulması söz konusu olamazdı, ama işçi sınıfının o zamanki düzeyinin ortaya çıkardığı görevlerin başarılması, güç ve zamanın daha büyük bir bölümünü alırken, bugün doğrudan doğruya sosyalist faaliyete daha büyük güç ve zaman ayırma gereği ve imkanı (olanağı) doğmuştur. Her şey zıddına dönmektedir. Bunu göremeyenler ister istemez burjuvazinin safında yer alırlar.
Ama yalnız evrimin belli başlı aşamalarının bu kaba görünümüyle de yetinemeyiz. Büyük akıntılar, içlerinde daima geriye dönen küçük girdapları da barındırırlar; onlarla bir arada var olurlar.
Geniş bir dönemi kapsayan perspektifte, içinde bulunulan dönemde, doğrudan devrimci görevlere daha büyük zaman ve güç ayrılması gereği açıktır. Ama bu aşamada bile, içinde bulunduğumuz konjonktürde,işçi sınıfının ekonomik mücadelesinin olağan üstü önem kazanacağı önümüzdeki günlerde; bu mücadeleyi örgütleme, yüceltme onu devrimci taleplerle birleştirme gereği görülmezse; yani proletarya sosyalistlerinin ekonomik mücadeleyi de en iyi ve doğru şekilde yapabildikleri somut olarak gösterilmezse; teorimizle ikna edemediklerimizi pratiğimizle ikna etme gereği kavranamazsa ve bu yönde davranılmaz ise, söylenecek en doğru sözlerin bile bir metelik değeri olmaz; ukala zavallılar durumuna düşülür.
İşte bu noktada İsmet Demir'in anılarının taşıdığı ikinci önemli niteliğe geliriz. Proletaryanın -özellikle günümüzde önem kazanan - militan ekonomik savaşını örgütlemek ve başarıya ulaştırmak için davranışa giren proletarya sosyalistlerine, bunların nasıl yapılacağı konusunda zengin deneyler sunmaktadır.
Bir grev nasıl başarıya ulaştırılabilir? Grevdeki işçiler nasıl örgütlenmelidir? vs. gibi pratik ama gereğinde hayati önemi olan sorunlarda, bu anıları okumuş bir insan okumamışa göre daha az hata yapmak durumundadır. İsmet Demir'in anılarını okumuş işçilerin okumamışlardan daha başarılı bir şekilde direnecekleri, mücadele edecekleri açıktır.
Diğer yandan, başta tarım ve yapı işçileri olmak üzere işçi sınıfının, kenarda köşede kalmış ve geri zümrelerinin sermayenin vahşi sömürüsüne karşı birlikler, sendikalar kurabilme mücadelesi sürmektedir ve kapitalizm var oldukça da sürecektir. Çünkü en gelişmiş ülkelerde bile sendikalar işçi sınıfının nispeten küçük bir bölümünü kucaklar, nicelik olarak esas büyük bölüm örgütsüzdür.
Bizde de, işçi sınıfının esas büyük bölümü en basit sendikal örgütlenmeden bile yoksundur. Ve bu işçi zümreleri daima birleşme mücadelesi içinde olmalarına rağmen bilgi ve tecrübece geri oldukları için, pek çok girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmakta, önderleri atılmakta, güvensizlik ve yılgınlık ortamı doğmaktadır.
İşte böyle işçi zümrelerinin, kendiliğinden çıkan, bilgi ve tecrübece geri öncüleri, İsmet Demir'in anılarından, kendilerini bir sürü yanlıştan koruyabilecek pek çok şey öğrenebilirler. Hem de kolayca, roman ya da hikaye gibi okunabilir. Daha başarılı mücadeleler vermek mümkün olabilir.
Bir geleneğe bağlanmanın, geleneğe dayanmanın, onun üzerinde yükselmenin önemini bütün büyük devrimciler bilirler. Proletarya da kendi mücadelesinin en iyi geleneklerini bilmeli, onların unutulmasına ve gömülmesine müsaade etmemelidir.
İsmet Demir'in anıları, her proleterin gururla ve güvenle dayanıp üzerinde yükseleceği bir geleneği, proletaryanın yeni kuşaklarına taşıyan bir köprüdür.
İsmet Demir'i yalnızca bir sendikacı olarak değerlendirmek yanlıştır. İsmet Demir bir devrimciydi, bir halk önderi idi... Yalnız, mücadelenin 1960-70 arasındaki koşullarında bir devrimcinin, bir halk önderinin ağır basan görevleri kavranamazsa; İsmet Demir pek ala bir sendikacı ya da bir ekonomist olarak değerlendirilebilir. Ama böyle bir değerlendirme 60'lı yıllarda devrimci hareketin, işçi hareketinin içinde bulunduğu gelişim aşamasının ortaya çıkardığı o günkü görevleri göz ardı ettiği için yanlış olur. Denildiği gibi: "gerçeklik somuttur".
1960'larda devrimci bir Marksist'in başlıca görevleri neler olmalıydı. Hele ki bu Marksist-Leninist, yapı işçileri gibi bir işçi sınıfı zümresinden çıkmışsa ve başlıca ilişkileri bu alanda ise... Ayrıca unutmayalım ki, İsmet Demir'in bilimsel sosyalizmi okuyup kavramaya başlaması 1965-68 yılları arasındadır.
İşçi sınıfı, ekonomik mücadelenin, sendikaların, grevlerin okulundan geçmek zorundadır. Bu okuldan geçmeden, işçi sınıfı "kendi kendine bir sınıf" olmaktan çıkıp "sınıf kendisi için" olamaz. Bir nesne olmaktan çıkıp, tarihin öznesi haline gelemez.
Bu durumda, yapı işçileri çoğunlukla bu okuldan geçmediğine göre, bu işçi zümresi içinden çıkan, onlarla ilişkileri olan bir devrimci için, sosyalist propaganda faaliyetini aksatmadan, işçilerin bu okuldan en kısa ve en sancısız yoldan en doğru bilgi ve tecrübelerle geçmesine yardımcı olmak, o günün koşullarında başlıca görev idi. İşte, İsmet Demir'in yaptığı da bu olmuştur. Köyden gelmiş, henüz aşiret bağlarını bile koruyan yapı işçilerini, sabırla eğitmiş, en keskin mücadelenin okulundan başarıyla geçirmiştir.
Yapı iş kolunda kış aylarında bir direniş kesin yenilgi demektir. Çünkü işverenin işine gelir. Kış ayları faaliyetin ağırlığı daha ziyade örgütlenme, sendikaların gereği ve faydaları konusunu anlatma gibi noktalarda yoğunlaşır. Yaz aylarında, ekilen tohumlar meyveye durur.
İsmet Demir 1965'den sonra hemen her yaz bir büyük direniş yönetmiştir. 1965 Ambarlı Santralı, 1966 Boru Hattı, 1967 Kadıncık Barajı, 1968 İzmit Petro-Kimya, 1969-70 Aliağa Rafinerisi, 12 Mart döneminde hapislik ve1974 yazında İskenderun Demir-Çelik tesisleri direnişi... Bunların yanı sıra daha birçok, küçük direnişler ve örgütlenmeler.
İsmet Demir bütün bunları yaparken kişi olarak gücünü ve enerjisini tüketmekteydi. Öncü işçilerin sosyalist ve siyasi eğitimine yeterince zaman ayıramıyordu. Ama o bu eksikliğin her zaman farkındaydı. Ve bu eksikliğin, kollektif bir işbölümü içinde diğer mücadele arkadaşlarınca giderilmesini ister, onları bu yönde teşvik ederdi.
Sendikacılar devrimci gençlerin işçilerle ilişki kurmasından daima korkarlar. İsmet Demir ise aksine davranırdı. Devrimci gençleri alır isçilerle tanıştırır, devrimci aydınlarla isçiler arasında bir bağ kurmak için çırpınırdı. Devrimci gençlerin yaptıkları ukalalıkları, yanlışları hoşgörüyle karşılar, hemen yüzlerine vurmaz, kendilerinin görmelerini beklerdi. İnanırdı ki er veya geç bu ilişkiden bir şeyler doğacaktır.
Bir ara öyle olmuştur ki Dev-Genç'in her önde gelen militanı, işçilerle ilişkide kolaylık da sağlaması bakımından YİS'in hüviyet cüzdanından birini "organizatör" olarak cebinde bulundururdu. Hatta yakalanan bazı Dev-Genç militanlarından YİS'in üye kartlarının çıkması polisin dikkatini çekmiş, İsmet Demir MİT tarafından kaçırılmış, zamanın İçişleri Bakanının huzurunda işkenceli sorguya çekilmiştir.
İsmet Demir, kişisel olarak sosyalist propagandaya pek fazla vakit ve güç ayıramazdı ama, bu eksiği de bir bakıma hakkında yürütülen komünist propagandası giderirdi. İsmet'i "komünist" diyerek tecrit etmeye çalışanların bugün kendilerinin komünist olduklarını ilan ederek işçiler arasında bir etki sağlayacaklarını düşünmeleri, İsmet Demir'in başarısı hakkında bir fikir verir.
Ayrıca İsmet Demir sendikanın olanaklarını devrimci hareketin emrine vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır. Örneğin 1967 yılında çıkan Türk Solu dergisi, YİS'in binasından ve edevatından yararlanmıştır. Deniz Gezmiş'in önderi olduğu D.Ö.B.(Devrimci öğrenci Birliği) hiçbir yerde yer bulamamış onlara yalnız İsmet Demir sendika binasında bir yer vermişti. 1970 yılında çıkan Sosyalist Gazetesinde çalışmak üzere, sendika etrafında toplanmış bulunan devrimci gençleri ve işçileri görevlendiren yine İsmet Demir'di.
Bütün bunlar göz önüne alınınca, İsmet Demir'in hareketin 1960'lardaki gelişme aşamasının ortaya koyduğu görevlere uygun bir şekilde sendikacılık yaparak yapı işçilerini savaş okulundan geçiren bir devrimci olduğu daha iyi anlaşılır. Ve böyle olduğu içindir ki, Türkiye'de sendikacılık yapıp da han, hamam, apartman sahibi olmamış tek örnek; "zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi" olmadan ölen tek bildiğimiz örnek İsmet Demir olmuştur.
Anısı mücadelemize örnek olsun.
(1979 sonları veya 1980 başlarında yazılmış olmalı.)
İsmet Demir İle ilgili resimler burada var:
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

Kendi Kaleminden Kısaca Hayatı
•Anılar
1925 yılında Eskişehir-Ankara demiryolu üzerinde Biçer İstasyonu’nda dünyaya gelmişim. Babam, Devlet Demir Yolları’nda amele olarak çalışıyordu. Sonunda, Demiryolu Bekçiliği, Çavuşluğu yaptı ve öldü. Babamdan bana kalan 3 anıyı yazmadan geçemeyeceğim.
1- Biçer İstasyonundaki araziler çiftlik sahiplerinin. Bunlardan biri bir gün hastalandı. Köyün hocası her gün sabahları bu ağanın evine gider, yasin okurdu.
Babam her sabah erken kalkar. Yolda giden Hocaya sinirlenir: “hoca, sen hu adam ölsün de yeni urbaları alayım, diye gidiyorsun. Amma bu adam çok insan hakkı yedi, kolay kolay ölmez. Korkarım gelip giderken sen öleceksin!” diye takılırdı.
2- Biçer İstasyonu ufak bir çiftlik olduğu için bir kahvesi vardı. Bu kahve ağalara aitti. Bir gün babamlar kahvede kağıt oyunu oynarlarken ağa gelir ve kahveciyi çağırır. Herkesin duyabileceği bir şekilde bağırarak, “Bu kağıt oyunu amelenin eline düştü artık, bize bu kahvede kağıt oynamak haram oldu” diye söylenir.
Bunu duyan babam çok üzüldü, sabaha kadar uyuyamadı. “Biz cephede dövüşürken bu adamlar askerden kaçıp buradaki arazileri fakir fukaranın elinden zorla alıp zaptetmişler. Şimdi adam olup bize hakaret ediyorlar” diye dert yandı ve bu olaydan sonra kahveye bir daha hiç gitmedi.
3- Hayatımda ilk defa işe gitmiş ve para kazanmıştım. Babam işten gelmiş, ağaçların altında arkadaşları ile birlikte içki içiyorlardı. Ben sevinerek yanına vardım ve kazandığım paraları verdim. “Oo, benim oğlum para kazanmış, bütün içkiler benden” dedi ve kazandığım parayı içkiye verdi.
O zaman fena halde bozuldum. Bunu fark eden babam dedi ki: “Ne bozuluyorsun oğlum? Ben seni senelerdir besliyorum, senin harcadığın paralar için bozulmuyorum da, senin paranı bir defa harcadık diye hemen bozuluyorsun!..”
Bu olayda babam haklı idi, fakat benim bunu görecek kadar tecrübem yoktu. Durumu şimdi değerlendirebiliyorum.
Babam Selimiye isyanlarına karışmış, Arnavutluğa sürgün gitmiş; oradaki isyana karışmış, Arabistan’a sürgün gitmiş… Balkan Harbine, İstiklâl Savaşlarına katılmış ve bir sürü yara almış çok tecrübeli bir kişi idi.
Annem tam Anadolu kadını… Babama yardım olsun diye evde koyun ve hayvan besler, onlara bakar, babama yardım ederdi. Çok çilekeş bir kadın, bütün ömrü çalışmakla geçti gitti.
Bunları yazmamdaki maksat: Anne ve babamın tutumlarının bana bütün ömrümde örnek olduğunu belirtmek içindir. Bütün bunlara rağmen anne ve babamın arzu ettiği insan olamadım.
Babamın sağlığında ortaokul 1. sınıfa kadar okudum, fakat başarılı bir talebe olamadım. Askere gittim. Askerlik dönüşü kendime iş aradım ve bir Topografın yanında iş buldum. Ondan çok şeyler öğrendim. Onunla birlikte Türkiye’nin ziraat sahalarını gezdim ve 12.500 mikyastı haritalarını yaptık.
Bu çalışma devresinin önemli anılarını sıralayayım:
1- Topograf (Ferit Koper) Türkiye Şeker Fabrikalarında görev aldı. Beni de birlikte götürdü. Söylediğim 12.500 mikyastı haritaları Türkiye Şeker Fabrikaları için yapmıştık.
O zaman vasıta yok, yaylı dediğimiz arabalar var. Onunla her tarafa birlikte gidemiyoruz. Çünkü atların yiyeceği yem büyük sorun oluyordu. Bu nedenle bütün köylere yaya gidiyor, akşamları köylerde kalıyorduk. Böylece haritaları yapıyorduk.
Bu çalışmalarımıza Ziraat Mühendisleri de katılıyordu. Köylülere: nasıl tarla sürüleceğini, nasıl ikileme yapılıp pancar ekileceğini anlatıyor, birlikte getirdiğimiz çayı, şekeri, çocuk ayakkabılarını, fistanları dağıtıyor, pancar ekiminin önemini anlatmaya çalışıyorduk. Fakat köylüler, ana ve babasından gördüğü gelenek ve göreneklere göre tarlasını sürüyor, tabii bu sürüm işi iyi olmadığı için netice alınmıyordu. Köylüler bir türlü yeni sürüm işini kabul edemiyorlardı.
Bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Ziraat Müdürü ile köylere gitmiştik. Köylüler tarlayı yeni sürmüşler, fakat yapılan sürüm pancar ekimine elverişli değil. Büyük tezekler halinde tarla… Köylüler Ziraat Müdürü’nün arabasını uzaktan tanıyorlar. Köylünün biri elinde kürek büyük tezekleri kırmaya başlıyor. Diğer bir köylü de büyük tezekleri arabaya yüklemeye başlıyor. Netice: Köylülerin yanına Müdürle birlikte geldik, Müdür köylüye sordu: “Tarlanın toprağını nereye götüreceksin böyle, arabaya dolduruyorsun?” Köylü korkudan bir şey söylemedi. Müdür arabaya yüklenen toprağı boşalttırdı ve tarlayı yeniden tırmıklattı. Tarla ekilebilir hale geldi. Şimdi o köylülerin hepsi şehirde apartman sahibi oldular.
Bu olay beni çok düşündürdü. Demek insan örf ve adetinin dışında birtakım yenilikleri kolay kolay kabul edemiyor. Büyük çıkarları söz konusu olsa dahi…
2- Çalışmaya başlamadan önce çok dar bir dünya görüşüne sahiptim. Bir kişi ile konuşsam utançtan yüzüm gözüm kızarırdı. Bu nedenle bir aşağılık kompleksi içinde idim.
Bir gün şehir içindeki birtakım arazileri ölçmeye çalışıyordum. Kılık kıyafeti yerinde bir zat yanıma yaklaştı ve “Bu araziyi ölçemezsin” dedi. “Ben bu memlekette valilik yaptım” diye kendini tanıttı. Bu arazi ölçme işleminin kendisi ile bir ilişkisi olmadığını anlattım. Fakat adam direniyor, “Bu araziyi ölçtürmem” diyordu.
Adamın gereksiz yere direnmesi bende bazı çağrışımlar yaptı. Tarlasını sürmesini bilmeyen köylü ile okumuş bu adam arasında cahillik bakımından hiç fark yoktu. Ben ise bu tip adamları daima gözümde büyütür dururdum. Çünkü beni bu yolda uyaran olmamıştı. Artık utanmanın benim için yeri olmadığı, rasgele kişilerin benden daha bilgili olmadığı kanaatine vardım.
Bu olay üzerine, “Devlet dairelerine bu tip insanlar nasıl gelebiliyor, üst mevkilerde nasıl yer alabiliyor?” diye uzun uzun düşünmeye başladım. Fakat o günkü tecrübelerime göre bir türlü değerlendirme İmkânı bulamadım. Bu olayın nedenlerini çözme imkânını ancak daha sonra bulabildim. Bu adamlar finans-kapitalin uşakları imiş. Kültürlü olmalarına gerek yok, sıkı sıkıya bağlı olmaları yeterli imiş.
3- Çalışmalar ilerledikçe ve insanlarla çeşitli temaslar kurdukça insan tecrübe sahibi oluyor ve her geçen gün yeni şeyler öğrendikçe okuma ihtiyacını duyuyor. Bu nedenle içimde okumaya karşı bir sevgi uyanmaya başladı. Okuyacaktım, fakat neyi? Bir türlü bilemiyor, okumaya başlayamıyordum.
Konya civarında çalışmak için görev verilmişti. İşe başlamak üzere Konya’ya gittim. İşte o an Konya’da Mevlâna’nın Türbesini ziyaret ettim. Yazılmış birçok eseri olduğunu söylediler. Bende bunu incelemek için “Mesnevî” kitabını aldım ve ondan sonra Mevlâna ile ilgili bütün kitapları okudum. Mevlâna gerçekten zamanının ilmini bilen kişi, eserleri insan uyarıcı. Benim de uyanmama neden oldu. Her zaman saygı ile anarım. İnsan âlemi bu sebepten kendisini anmaktadır.
4- Trakya bölgesine görev verildi. Bu görevler benim her geçen gün uyanmama sebep oldu. Trakya’da her köy, İç Anadolu köylerinin aksine, uyanık… Arazi kıymetli… Çeşitli lisanla konuşmalar yapılıyor. İlk zamanlar ben bu durumu çok yadırgadım. Fakat insanları tanıdıkça yanlış düşündüğümü anladım. Trakya köylüsünün İç Anadolu’ya göre çok uyanık olmasının nedeni Avrupa ile ilişkili.
Trakya’da çalıştığım müddetçe en önemli bir olayı anlatayım. Edirne’de Bulgaristan hudutlarında Arpalı karakolu civarında çalışıyorduk. Birden etrafımızı köylüler çevirdiler. Bizi alıp köye getirdiler. Edirne’ye telefon ettiler: “Bulgar hududunda casus yakaladık, gelin alın” diye. Oradan: “Arpalı karakoluna teslim edin, onlar bize getirirler” diye emir verildi.
Bizi köyden tekrar Arpalı karakoluna götürdüler, askerlere teslim ettiler. Askerlerin başında bir kumandan yok. Derdimizi anlatamıyoruz. Askerler bizim ısrarımız üzerine Edirne’ye tekrar telefon açtılar. Verilen emir şu oldu: “Ellerini bağlayın, Tunca nehrine yaklaştırmadan buraya alın gelin!..”
Yapılacak iş yoktu. Ellerimiz bağlı olarak Edirne’ye yaya yola çıktık. Nihayet Yanık Kışla’ya geldik. Bizi bir üsteğmene çıkardılar. Üsteğmen, birtakım yerlerle konuştuktan sonra, “Bizim sizinle ilgimiz yok, Edirne’ye gideceksiniz” dedi. Bir araba ile gitmek istedik, müsaade etmediler.
Ellerimiz bağlı Edirne sokaklarında gidiyoruz. Halk, “Bulgar casusları yakalanmış” diye, bize durmadan küfürler ediyor. Neticede Birinci Şube’ye geldik. Nezarete aldılar. İlk gün sorgu yapıldı. Nezarete geri götürdüler. Aradan bir hafta geçti, arayan soran yok. Biz başladık ileri geri söylenmeye. Bu sefer iki memur geldi. Bizi güzelce bir dövdüler ve söylenirsek daha kötü döveceklerini söyleyip gittiler. Tam bir ay nezarette yattık. Sonra “çıkın!” dediler.
Bizde hal kalmamıştı. Nezaretteki farelerden uyumak imkânı yoktu. En küçüğü bir kedi yavrusu kadar vardılar. Perişan bir halde bir otele yerleştik ve ilgili makamlara durumu duyurduk. Fakat neticede olan bize olmuştu.
Bu olay beni çok üzmüştü. İlk defa böyle bir olayla karşı karşıya gelmiştik. Derdimizi anlatacak bir yer olmaması çok düşündürücü idi. Elimizde Genelkurmaydan çalışma İznini gösterir bir belgenin olmasına rağmen bu hale düşmemiz bana çok dokundu. Şimdi ise çok normal karşılıyorum. Çünkü sebeplerini öğrenmiş oldum.
Buraya kadar gezdiğim köylerin örf-âdet ve geleneklerinden gözüme çarpanları anlatayım.
Trakya köylerinde genellikle bir bekçi vardır. Köye misafir geldi mi, onları alır, köy odasına veya hali vakti yerinde olup da oda sahibi evlere götürür. Misafir ederler. Bu köylerin dışında Bekçi teşkilâtı var, fakat böyle bir usul yok. O zaman köyde hem aç kalır, hem de yatacak yer bulamazdık. Köy şoselere yakın ise kaza merkezlerine gider, sokak döverdik. Uzakta ise, sabaha kadar açıkta kalırdık.
İç Anadolu köylerine gelince, durum tamamen değişik. Çok az yerde Köy Bekçileri gelen misafirleri karşılar, onlara yatacak ve yiyecek şey ikram ederdi. Genellikle köy ihtiyarları gelen misafirleri karşılar, köy odasına götürür veya hali vakti düzgün olanların odaları varsa oraya yerleştirirdi. Misafirlere gereken ilgiyi gösterirlerdi.
Söğüt civarında bir köy ilgimi çekti. Akşam köye geldiğimizde bizi misafir odasına aldılar. Yemek vakti geldi. Bütün köy odaya yemek gönderdi. Ve arkasından da hane sahipleri geldiler, oturup birlikte yemek yedik. Bu âdete başka hiç bir yerde rastlamadım. Hatırıma gelmişken yazdım.
Buraya kadar, sonuç: şunu itiraf etmek zorundayım. 30 yaşına geldim, hiç bir şey bilmiyorum.
Bugünden sonra öğrendiklerim beni gerçek hayata kavuşturdu. Bu bakımdan şimdiye kadar öğrendiklerimin tamamını kafamdan silip atmak gerekti. Ve bunu yaptım. Fakat çok zor olduğunu da söylemek zorundayım. Şimdiye kadar değer yargıları olan birtakım inançları silip atmak ve yeniden işe başlamak oldukça zor fakat zevkli.
Zorluğu şuradan geliyor. Yeni öğrendiğim bilgiler üstünde pratik bir çalışma olmadığından, yanlış iş yaptığım kanısına insan elinde olmayarak kapılıyor ve eski inançtan koparken insanın içi burkuluyor, tüyleri diken diken oluyor. Fakat atılan adım sağlam olunca bu düşünce yargısının ne kadar saçma olduğunu insan öğrenmiş oluyor ve ileriye daha emin adımlarla ilerliyor.
30 yıl sürece içimde bir his beni, bir boşluk olduğunu ve bunun doldurulması gerektiğini dürttü durdu.
Bu dürtünün gerekçesi ortaya çıktı. İnsan kendi kişiliğine kavuştukça, toplum içinde yerini aldıkça, çalışma zevkine daha çok inanıyor. İnandıkça da bütün zorlukları yok ederek ileri bir adım atıyor.
Daha önceleri sol lâfını duymuştuk. Fakat ne demek olduğunu bilmiyorduk, öğrendik ki, sol demek, insanın kendisi ve kişiliğe kavuşması demekmiş. Bunu öğrenmeni istemeyen bir sürü kuvvetler var. Fakat insan bunları yok eder. Kendi kişiliğine kavuşur.
Günlerce kafamı meşgul eden düşünceyi artık çözmüştüm. Bundan sonra yeni bir yol çizmem gerekiyordu. Onu yaptım. Bu olaya başlarken de, daha önce öğrendiğim bütün değer yargılarını, maddi manevî ne varsa silkip attım. Yeni bir dünyaya başladım.
Örneğin:
— Daha önce arkadaşlık kurduğum kişilerden ve bulundukları muhitlerden uzaklaştım.
— Devlet dairelerinde iyi bir maaşla çalışıyordum. Ayrıldım. Kendimi işsizliğin pençesine attım.
Bütün bunlar bir anda verilen karar değil, öğrendiğim düşünce sonunda vardığım karar idi. Bu kararda beni en çok zorlayan bir olay vardı. O da evli olmam. 4 çocuk vardı. Bu işe de onları yok sayarak harekete geçmem gerekiyordu. Ve öyle de yaptım.
Bu hususta beni çok suçlayan olacaktır. Fakat ben kendimi, bir ailenin değil, toplumun ferdi olarak kabul ettiğimden, bundan sonra yapacağım mücadeleyi de bireylere değil topluma hediye etmek amacında idim. Ve öyle de yaptım.
Çocuklarımla olan ilişkim kesilmedi. Fakat gerektiği kadar ilgi gösteremedim. Şimdi onlar okudular, yeni yeni şeyler öğreniyorlar. Ve yaptığımız mücadelenin kutsallığına inanmışlardır.
Bu durum beni çok mutlu etti. En zor iş böylece çözüme kavuştu. Yalnız bu işte beni anlamayan bir tek kişi kaldı, o da ailem. Ona da hak veriyorum. Cefakâr bir kadın… Çocukların büyümesinde büyük rolü oldu.
Eski hikâyeyi burada kapatıyorum. Yaşamımın 2’nci kısmına geçeceğim.
İsveç, 24–2–1978
Kaynak: İsmet Demir
GREVLER ve DİRENİŞLER ÜZERİNE ANILAR–DENEYLER,
İşçi Sınıfı Mücadelesinden Bir Kesit (1962–1975)
Ayrıca Facebbok'taşu rada bir İsmet Demir sayfası bulunuyor.
http://www.facebook.com/group.php?gid=51658941364#/group.php?gid=5165894...