Teorik ve Politik Evrimim (01) - (1974'te Hapse Girinceye Kadar)
Geçen Yıl, Marksizmin Marksist Eleştirisi'ne bir önsöz yazmaya giriştiğimde konu çok dağılmış ve bir tür kendi teorim evrimimin hikayesine dönüşmüştü. Daha sonra bu metni Önsöz'de kullanamayacağımı düşündüm ve bir kenara bıraktım. Şimdi Marksizm konusunda ve bunun nasıl öğrenilebileceğine dair tartışma bağlamında kendimin bu yolları nasıl kat ettiğimin hikayesini yayınlamamın yararlı olacağını düşünüyorum.
Yalnız unutmamak gerekir ki bu bir müsfetteydi ve sonra tekrar işlenme fırsatı bulunamamıştır. Bunların göz önüne alınarak okunmasını dilerim. Her gün yeni bir bölümü buraya asmayı deneyeceğim. Aslında burada anlatılan hikayenin bittiği yerde Marksizmin Marksist Eleştirisi'nde anlatılan hikaye başlamaktadır. Bu bakımdan Önsöz'de anlatılan hikayeyi daha iyi anlamak için de yararlı olur. İlk satırlar kimseyi yanıltmamalı , Önsöz'den tamamen farklı bir dönem ve konu söz konusudur.
Demir küçükaydın
2008-01-17
Elinizdeki kitapta Tarihsel Maddeciliği (Marksizm'i) yeniden inşa, ya da daha doğrusu onu Aydınlanma'nın kalıntılarından arındırma yolunda son yıllarda yazdığımız yazıların derli toplu bir sunuluşu yer almaktadır.
Bu görüşler çeşitli yazı ve makalelerde dağınık olarak yer aldı ve esas olarak İnternette yayınlanabildi. Okuyucular için bu makalelerde geliştirilen görüşlerin iç bağlantıları ve anlamlarının kavranması zor oluyordu. Geliştirilen görüşlerin sanal uzaya hapsolmaktan kurtulmuş ve derli toplu bir yayınının yapılması için artan bir talep görülüyordu.
Elinizdeki derleme bu talebe acil bir cevaptır.
Öte yandan, elbette bu parça parça yazılmış yazılarda geliştirilen görüşlerin derli toplu ve sistematik bir sunumu görevi ortada durmaktadır. Ne var ki bu görevin yapılması, pratik ve politik sorunların sürekli olarak daha büyük bir güç ve zamanı kendilerine çekmesi nedeniyle gecikebilir. Bu nedenle, elinizdeki derleme bu gecikmenin yol açacağı açığı kapatmak üzere acil ve geçici bir çözüm olarak görülmelidir.
"Marksizm'in Marksist bir eleştirisi" olarak da tanımlanabilecek, bu görüşlerin nasıl bir evrimle şekillendiği bu önsözde ana çizgileriyle özetlenecektir. Böylece bu acil ve geçici çözümün eksik ve zayıf kalan noktaları, bu önsöz çerçevesinde bir ölçüde olsun tamamlanmaya çalışılacaktır.
Bu önsöz, yazarın, elinizdeki kitapta derlenen yazılarda dile gelen görüşlere nasıl bir evrim sonucu ulaştığını açıklamaya yöneliktir. Ama yazarın teorik evrimi olarak görünen evrim aynı zamanda belli bir noktadan sonra tarihsel maddeciliğin evrimi ve tarihi ile iç içe geçmektedir. Dolayısıyla "Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Bir Katkı" olarak da okunabilir.
Bu özette, yazar, kişisel tarihi bakımından söz konusu evrimin tüm karmaşıklığını göstermek gibi bir amaç gütmemektedir. Böyle bir şey şu an hem mümkün değildir, hem de bu kitabın amaçları açısından gerekli değildir.
Öte yandan, yazar, bu sadeleştirilmiş özette, kişisel teorik evrimi, bu gün bulunduğu noktadan değil, evrimin gerçekleştiği zamanda gördüğü ve yaşadığı biçimiyle anlatmayı hedeflemektedir.
Ne var ki yazar bunun pek mümkün olmadığını bilmektedir ve bu nedenle, evrimi otantik biçimiyle anlatma yönündeki bütün çabalarına rağmen, bu evrimin bu gün bulunduğu noktadan bir hikâyesi olmaktan kurtulamayacağını bilmektedir ve burada okuyucuyu bir kez daha uyarmak için bu satırları bir fırsat olarak görmektedir.
*
Daha henüz çocuk denecek yaşlarda, gördüğüm, duyduğum, okuduğum veya bizzat maruz kaldığım haksızlıklar, baskılar, yoksullukların nasıl yok edilebileceği sorusu beni sürekli meşgul ediyordu. Bir haksızlık, bir yoksulluk gördüğümde, duyduğumda veya bizzat kendim yaşadığımda tarifsiz acılar hissediyor, çoğu zaman bir köşede gizlice ağlıyordum.
Bunları yok etmeyi ne zaman sorun ettiğimi hatırlamıyorum. Çünkü sadece kendimi bu haksızlıklardan azade kılmak gibi bir yaklaşımım olduğunu hiç hatırlamıyorum. Örneğin zengin olmayı hiç hayal etmedim, fakirliğin olmamasını hayal ettim. Bu yaklaşımın nereden içime işlediğini bilmiyorum. Ama içinde yaşadığım çevreden ve aileden aldığım kesin.
Eşitsizliklere ve haksızlıklara tepki duymanın, onları kabullenememenin, böyle bir dünyayı katlanılmaz bulmanın nasıl sağlam bir hareket noktası ve büyük değeri olduğunu, doğrusu şimdi kavrayabiliyorum. Çünkü bu gün öyle bir dünyadayız ki, insanların yaşadıkları dünyayı katlanılmaz bulma gibi bir hareket noktasına sahip olabilmeleri, var olanın dışında başka bir dünyayı hayal edebilmeleri bile giderek olanaksızlaşıyor.
Baskı, sömürüyü, eşitsizlikler vs.yi akıl ve ahlak ve insanlık dışı bulma, o zamanlar toplumda solunan bu atmosfer, giderek yok oluyor. O zamanlar, balıkların suda yaşayıp suda yaşadıkların bilmemeleri gibi, bizler de bilincinde olmadan böyle bir atmosfer içinde yaşıyor, böyle bir atmosferin, ortamın içine doğuyorduk.
Şimdi artık başka bir dünya var. İnsanlar eşitsizliği, baskıyı ve sömürüyü katlanılmaz bulmuyorlar. Kendileri bunların kurbanı olduklarında da, sadece kendilerinin kurtulması için bir şeyler yapıyorlar.
Bu yok oluş, eşitlikçi bir toplum idealinin aldığı derin yaralar kadar; kapitalizmin her şeyi kar tanrısına, rekabete kurban eden, sadece parayla ölçülebilen şeylerin bir değeri olduğu ve parayla ölçülebilir olmayan hiçbir değerin kalmadığı genelleşmiş meta üretiminin karşı durulmaz yayılışı ve toplum hayatının tüm alanlarını, tüm gözeneklerini değer yasasının egemenliği altına almasının da bir sonucu.
Nedeni ne olursa olsun, bu olgu, bu durum bir gerçek. Ve bu gerçek durum çok ciddi başka bir temel sorunu ortaya çıkarıyor. Bu sorunu şöyle açıklamayı deneyelim.
Engels, bilimsel bakımdan değeri olmayan ahlaki itirazların sosyolojik anlamlarını çözümlerken, bir toplumsal sistem tarihsel ömrünü tamamladığında, toplumsal gelişimin önünde bir engel oluşturduğunda, insanlara akıl ve ahlak dışı gelmeye başlar[1] diyordu.
Ama şöyle bir durumu aklından geçirmiyordu, bir olgu, "ömrünü doldurmuş" olmasına rağmen ve hatta fazlasıyla "ömrünü doldurmuş"luğa rağmen, bilinç onun "haksızlığını ilan" etmiyorsa ne olacak?
Engels'in aklına bile getirmediği bu olasılık, bizlerin karşısına bir sorun olarak çıkmış bulunuyor.
Bir toplumun tarihsel ömrünü tamamlamışlığına rağmen yaşaması öyle uzayabilir ve bu öylesine bir çürümeye yol açabilir ki, artık insanlar başka bir dünyanın var olduğunu ve olabileceğini hayal edemez duruma gelebilirler. Sistem insanlara akıl ve ahlak dışı gelmez olur. Böyle bir durumda, her şey olması gibi olduğundan, Hegel'in deyimiyle, "gerçek olan akli" olduğundan, gerçeğin en bilimsel analizleri bile, onun bir olumlaması, meşrulaştırılması haline gelebilir. Çürüme artık öylesine yoğundur ki, tıpkı bir kara deliğin o muazzam çekim gücüyle ışığın bile kaçmasına olanak tanımaması gibi, muazzam boyutlara ulaşan bir çürüme de, bizzat kendisinin görülmesinin, tanınmasının, katlanılmaz bulunmasının koşullarını ortadan kaldırabilir. Diyalektik bir bakış açısından böyle bir olasılık dışlanamaz. Bu gün biraz böyle bir durumda gibi görülüyor insanlık.
Tabakhanede (debbağhanede) çalışan işçiler bir süre sonra o ufunetin kokusunu duymaz olur. Bu gün insanlığın giderek artan bir bölümü, artık uzun bir zamandan beri kapitalizm tabakhanesinde çalışan ve kapitalizmin yaydığı pis kokuları artık duymayan işçiler gibidir. Onlar o ufunetin için doğmuşlardır ve ondan başka bir havanın varlığını bilmemektedirler ve bu nedenle de ufunetin farkına varmaları olanaksızdır.
O işçilerin tekrar bu pis kokuyu hissedebilir hale gelebilmesi, durumu katlanılmaz bulabilmesi için, oraya kırlardan esen şiddetli bir rüzgârın dağların taze havasını, kır çiçeklerinin kokusunu taşıması gerekir. Bu taze rüzgârı ise ancak hayaller taşıyabilir.
Bu nedenle, bu gün, hayal edebilmenin tarihin belki hiç bir döneminde olmadığı kadar hayati önemi bulunmaktadır. Bırakalım geleceğe yönelik bir eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplum hayalini bir yana; artık, şimdiye kadar mücadeleyi engelliyor, insanları tevekküle yöneltiyor diye eleştirilen, haksızlıkların cezalandırılacağı, "hakkın yerini bulacağı" bir öte dünya hayali bile bugün devrimci bir anlama sahiptir.
Çünkü en akıl dışı görülen tanrı ya da öte dünya düşüncesinde bile, bu dünyayı katlanılmaz bulma düşüncesi vardır. Bu düşünce her şeyin başıdır. Başka bir var oluşu düşünemeyenler bu dünyayı katlanılmaz bulamayacaklardır. Artık hayal edemez durumdadır insanlar ve ancak hayallerin aynasında bu günkü dünyanın katlanılmazlığı görülebilir.
Bizler eski dünyanın tam da yok oluşunun arifesinde bu dünyaya geldiğimiz için, çocukluğun sisli anılarının ardında kalmış o dünyayı hatırlayabiliyor ve hatırladıkça bu dünyanın nasıl bir dünya olduğunu, bir zamanlar sırf kırların havasını soluduğumuzu görebiliyor ve bu dünyayı hala katlanılmaz bulabiliyoruz. Bunu görünce, bizlerin de o zamanlar solduğumuz havanın değerini bilmediğimizi görerek, o dünyanın nice değerli olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Ama doğrudan bu ufunetin içine doğun kuşakların, böyle bir kıyaslama, dolayısıyla dünyayı katlanılmaz bulma şansı giderek azalıyor.
*
Bizler, haksızlıkların hiçbir zaman cezasız kalmayacağı; Allah'ın er veya geç, bir gün onları cezalandırılacağı; Allah'ın yapılan her türlü haksızlığı bildiği; bu dünyada olmazsa bile öteki dünyada adaletin yerini bulacağı şeklinde bir atmosferi soluyarak dünyaya gözlerimizi açıyorduk. O dünya eşitsizliği, haksızlığı ve zulmü nasıl yok edeceğini bilmiyordu ve bunu becerememişti, ama katlanılmaz buluyordu; doğru bulmuyordu en azından.
Bizlerin ilk politik ilerleyişi, bunların öte dünyada değil bu dünyada ve bizler tarafından ortadan kaldırılabileceğini savunma biçiminde Allah ile bir polemik içinde gelişiyordu. Ama baskı ve adaletsizliğin normal karşılandığı veya katlanılmaz bulunmadığı bir dünyada, Allah ile polemiklerimiz, artık iyice anlamsız ve saçma kaçıyor.
Artık, eşitsizlik ve adaletsizliği görme ve onu katlanılmaz bulma duygusuna yeniden hayat verebilmek için Allah ile birlikte hareket etmemiz gerekiyor. Artık Allah'ın Allahsızlara, Allahsızların Allah'a ihtiyacı var. Diyalektik ebedi hükmünü icra ediyor ve her şey kendi zıddına dönüyor.
O zamanlar, içine doğduğumuz toplumda, insanlar, en yararsız bilinen böceğe, (örneğin bir kara sineğe ya da eşek arısına) acı çektiren çocuklara, "Onlar da Allah yaratığıdır" derlerdi. Şimdi ekolojinin yeni yeni keşfettiği gibi, en anlamsız ve zararlı görülen varlıkların bile var oluşlarının bir anlamı olduğuna inanılırdı. Zenginler zenginliklerinden utanırlar, bunu gizlerlerdi. Zenginlik utanılacak bir şeydi, çünkü "çok mal haramsız, çok laf yalansız" olmazdı. Belki parası olmayan birisi onu görüp imrenebilir diye sokakta bir şey yemezlerdi. Hediyeler kimin getirdiği bilinmesin diye, görünmez bir yere sıkıştırılırdı, hediyeyi alan altında kalmasın veya başka hediye getirenler olanakları yoksa öyle pahalı bir hediye getiremedikleri için üzülmesinler diye. "Sağ elinin yaptığı iyiliği sol elin bilmeyecek" derlerdi. Emeğe değer verirlerdi, yerde kurumuş, neredeyse taşlaşmış bir ekmek parçası görseler bile, üç defa öpüp başlarına götürdükten sonra yüksekçe bir yere koyarlardı. Bir müsabakada galip gelenlerin övünmesi, sevinç gösterileri yapması ve alkışlanması ayıptı, yenilenin gururu kırılmasın diye. Somut davranışları elbette bu ilkelerle çelişirdi çoğu kez, ama bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için ilkeleri yok etmeyi akıllarına bile getirmezler bu çelişkiyi gizlemenin yolunu ararlardı.
Bunları yaşamamış, görmemiş, duymamış bir dünyaya bu günkü dünyanın akıl ve ahlak dışı görünme şansı olabilir mi?
Şimdi başka bir dünyada yaşıyoruz. Kapitalizm bütün bu gelenekleri silip süpürdü. Artık düğünlerde kimin ne kadar para taktığı ve hangi hediyeyi getirdiği bağıra bağıra ilan ediliyor. Bir gol atan bir sporcu ve takımı sevinç gösterilerinden ne yapacağını bilemiyor. Fakirlik aptallara has görülüyor ve herkes zenginliği ile övünüp onu göstermek için birbiriyle yarışıyor. Markalar belirliyor insanların değerini. Böyle bir dünyaya doğun bir çocuğun başka bir dünyayı tasavvur etme ve bunu saçma bulma şansı neredeyse sıfırdır.
Sağlık gibi ancak kaybedildiklerinde değeri anlaşılan bu adetler, bu ilkeler, bizlerin içine doğduğu bu atmosfer, binlerce yıllık bir birikimin son kalıntılarıydı.
Kökleri Komün'de, kandaş sınıfsız toplumlarda olan ve binlerce yıllık uygarlıklar boyunca, ezilenlerin mücadeleleri aracılığıyla Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi uygarlık dinlerinin ("Hak dinleri") içine işlemiş, bu değerlerle dolu bir dünyaydı bu. Bu dünyaya gözlerimizi açmıştık.
Buna ek olarak, bir de, burjuva aydınlanmasından ve humanizminden kaynaklanan, insanların dillerine, dinlerine, milletlerine hiç bir önem ve ayırıcı nitelik vermeyen; insanları bunlarla değil, iyi veya kötü, zengin veya fakir, cesur veya korkak olarak değerlendiren; her dilden, her milletten, her inançtan insanların içinde iyiler de kötüler de, zenginler de fakirler de, korkaklar da cesurlar da olduğundan söz eden; tüm insanları sevmeyi ve kendini onlara karşı sorumlu görmeyi aşılayan proleterleşmiş aydınlanmacı bir aile ortamına gözlerimizi açtık.
Binlerce yıllık dinlerin ve aydınlanmanın plebiyen değerleri ile bizi kuşatan o aile ve çevre olmasaydı; o geleneklerin son kalıntılarının hala yaşadığı bir dünyaya gözlerimizi açmasaydık, aşağıda anlatılacak hikaye hiç olmayabilirdi.
*
Haksızlıklar ve yoksulluklar yok edilebilir miydi? Bunlar bir kader miydi? Edilebilirse nasıl edilebilirdi?
Babam Allah'a inanmıyordu ve sömürü, baskı ve haksızlıkların, bu dünyada yok edilebileceğini düşünüyor ve Allah'a inananların işleri öte dünyaya havale etmesini, bu dünyadaki düzeltme çabalarının önünde bir engel olarak görüyordu.
Annem ise inanıyordu ve öte dünyada hakkın yerini bulacağını düşünüyordu.
Sanırım yukarıdaki soruya, bu dünyada bu haksızlıkların yok edilebilmesinin mümkün olduğu cevabında babamın payı büyüktü. Babamın payı demek, Aydınlanma'nın payı demekti.
Haksızlıkların bu dünyada yok edilebileceği varsayımı, ilk bilinçli çocukluk günlerimden beri hep hayatımın merkezinde oldu. Bütün hayatım bunun nasıl olabileceğine cevap aramak ve o an bulduğumu düşündüğüm cevap çerçevesinde yapılması gerekeni yapmaya çalışmakla geçti.
Şimdi hayal meyal hatırladığım o çocukluk günlerimde, gördüğüm, duyduğum ve yaşadığım haksızlıkları ortadan kaldırmak için, o sıralar yeni yeni çıkmaya başlayan resimli roman kahramanları, örneğin "Süpermen" gibi, olağanüstü güçlerim olmasını dilediğimi, Allah'ın bana böyle güçler vermesi için dua ettiğimi hatırlıyorum. Allah'ı bu dünyayı düzeltmek için yardıma çağırıyordum, çözümü Allah'a ve öte dünyaya havale etmiyordum.
İlkokulu bitirdiğim yıllarda, 27 Mayıs sonrasının Türkiye'deki gerilik ve adaletsizlikleri sergileyen atmosferi içinde, gazetelerde sıkça görülen, mağaralarda yaşayan köylülere, okulsuz, yolsuz, doktorsuz köylere, toplumdaki diğer yoksulluk ve adaletsizliklere ilişkin birçok yazı okuyordum. Bunlarla mücadele için, okuyup doktor veya öğretmen olmayı, ondan sonra da o yoksul ve geri köylerin en geri ve ücra olanlarından birinde bütün ömrümü geçirmeyi hayal ediyordum.
Allah'tan olağanüstü güçler istemenin yerini, karınca kaderince bir şeyler yapabilmek almıştı. Herkesin benim gibi davranması durumunda da o köylerin gerilik, yoksulluktan ve cehaletten kurtulabileceğini var sayıyordum. Arkadaşlarım arasında böyle hayalleri olan tek insandım belki de. Bir iki kere bu hayallerimden bahsettiğimde alayla karşılaşınca onları kendime saklar olmuştum.
Tam olarak ne zaman bilmiyorum ama sanırım 1965 seçimlerinde, Türkiye İşçi Partisi'nin ilk radyo konuşmalarını dinlediğimde, bu yaklaşımımın değiştiğini sanıyorum.
Türkiye İşçi Partisi'nin adayı konuşmacılar, "İşçiler, Köylüler, Marabalar, Ezilenler, Sömürülenler" diye söze başlıyorlardı. "Bütün zenginlikleri yaratanlar sizlersiniz, ama bu yarattıklarınızdan zerrece nasiplenemeyenler, baskı, yoksulluk, cehalet içinde bırakılanlar da yine sizlersiniz" diyorlar ve çare olarak yoksulların, sömürülenlerin birleşmesi ve siyasi iktidarı alması gerektiğini söylüyorlardı. Ya da en azından söylediklerini ben böyle anlıyordum.
Bu görüşleri bir kere duyunca, köylerde doktorluk veya öğretmenlik yaparak yeryüzündeki adaletsizlikler, sömürü, gerilik ve yoksullukla mücadele edilemeyeceği; bunun sebeplerle değil sonuçlarla uğraşmak olacağı; sebepleri ortadan kaldırmanın yoksulların ve ezilenlerin örgütlenmesi, birleşmesi ve iktidarı alması ile ilgili bir sorun olduğu sonucuna kolaylıkla ulaşabiliyordum.
Tabii buradan da yeryüzündeki baskı, sömürü ve adaletsizliklere karşı mücadele etmek için, ezilenlerin birleşmesi için çalışmak ideali, köy öğretmenliği veya doktorluğu idealinin yerini alıyordu. Kim bilir belki biraz da Çetin Altan'a hayranlığım ve onun yazılarının ve bir gazeteci olmasının da etkisiyle, bu yönde en yararlı olabilmenin yolunun da gazetecilik olduğunu; gazetecilikle hem adaletsizliklerin sergilenebileceğini hem de onlara karşı neler yapılabileceğinin anlatılabileceğini sanıyordum.
Her şey o kadar net ve açıktı ki, insanlara bunu anlatınca onların hemen bunu kabul edeceklerini ve birleşeceklerini düşünüyordum.
*
Ama gerçek hayatta durum hiç de öyle değildi. İnsanlar bu kadar açık şeyleri anlamamak ve kabul etmemekte anlaşılmaz bir direnç gösteriyorlardı. Hatta en çok ezilen ve sömürülenler bu fikirlere en karşı ve tepkililer oluyordu çoğu kez. Bu fikirler o yoksul insanlar tarafından kuşku, korku ve hatta düşmanlıkla karşılanırken, aydınlar, öğrenciler, üst sınıflardan sayılabilecek insanlar bu fikirlere daha yatkın oluyorlar ve savunuyorlardı.
Bu çelişkinin bir izahı ve çözümü gerekiyordu. Demek, biz bir şeyleri yanlış yapıyorduk ki, şeyler olmaları gerektiği gibi değildiler.
Ne yapmak gerekiyordu? Bunun bir açıklaması, bir çözümü olmalıydı? Bunun sırrı nerede bulunabilirdi?
O zamanlar şöyle bir akıl yürütmeyle yolumu bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Bir hastalığı tedavi edebilmek için o hastalığın nedenini anlamak, bunun için de biyoloji, anatomi, fizyoloji, tıp bilmek gerekirdi.
Toplumdaki hastalıklar ve onları ortadan kaldırma mücadelesinde karşılaşılan sorunları çözmek için de, onların nedenlerini bilmek gerekir. Biyoloji nasıl bize canlı organizmadaki işleyişi ve hastalıkları anlama ve onları yok etme olanağı sunuyorsa, toplumun bilimi olan sosyoloji de, toplumun işleyişini ve ondaki hastalıkların nedenlerini anlamamızı sağlayabilir ve onların nasıl yok edileceğini bize gösterebilirdi. Hâsılı, bilimsel olmak gerekiyordu. O halde yapılması gereken şey, öncelikle, Toplum Bilimi, yani Sosyoloji öğrenmekti.
Böyle bir akıl yürütme sonucu, üniversite imtihanlarında girmek istediğim bölümlere ilişkin tercihlerimi hep sosyal bilimler alanında yapmıştım. Bunun sonucu olarak da İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji (Gece) bölümüne kaydolabilmiştim.
Başkaları için üniversiteye gitmek veya sosyoloji bölümüne kaydolmak bir meslek edinmenin aracı iken, benim için anlamı, yeryüzündeki baskı ve sömürünün nedenlerini daha derinden anlamak ve onlarla mücadele edebilmenin yolunu yordamını öğrenmekti. Sosyolojiyi sosyalizm için seçmiştim.
Bu seçim, Sosyoloji hakkında bir bilgisizliğe ve yanılsamaya dayanmakla birlikte, kanımca çok sağlam bir hareket noktasıydı.
Nasıl önceleri adaletsizlik ve sömürüyle mücadele için "süpermen", öğretmen, doktor veya gazeteci olmak istediysem şimdi de sosyolog olmam gerektiğini düşünüyordum. Hedef hep aynıydı: baskı, sömürü, yoksulluk ve adaletsizliklerle mücadele. Ama edinilen tecrübelere bağlı olarak, bu mücadelenin nasıl yapılabileceğine ilişkin tasavvurlar ve dolayısıyla yapılması gereken işler de değişiyordu. Bütün bu değişim içinde değişmeyen bir tek şey vardı: yeryüzünden sömürü, baskı ve adaletsizliği yok etme ideali.
Dolayısıyla benim kafamdaki sosyolog, o zamanlar bunun bilincinde değildim ama şimdi düşününce fark ediyorum ki, bir meslek olarak veya yaygın anlamıyla sosyolog değil, bir devrimciydi, bir sosyalistti. Daha doğrusu bilince çıkmamış ve ifade edilmemiş olmakla birlikte, sosyolojiye yaklaşımım ve onunla ilişkiyi koyuş tarzım böyleydi.
Böylece 1967-68 öğretim yılında, toplumdaki adaletsizlikler ve sömürü ile mücadele edebilmek, bunlara yol açan toplumsal yasaların sırrına varabilmek için İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji - Gece - Bölümü'nde üniversite eğitimine başladım. Gündüzleri hemen Üniversite'nin karşısındaki Beyaz Saray Çarşıları'ndaki bir muhasebecinin yanında boğaz tokluğuna çalışıyor, akşamları da sarı ışıkların, loş ve boş dershane ve koridorlarına garip bir hüzün verdiği Edebiyat Fakültesi'ne gidiyordum.
*
1967-68 Yıllarında İstanbul'da Üniversite Öğrencisi olmanın, hele sosyoloji bölümünde okumanın nasıl büyük bir şans olduğunu ancak yıllar sonra kavrayabilmişimdir.
Türkiye İşçi Partisi yükselişinin zirvesindeydi. Türkiye'nin en iyi aydınları ve en ileri işçilerinin cebinde Türkiye İşçi Partisi üyelik kartı bulunuyordu. İşçi hareketinin yükselişi bizzat TİP ve DİSK'de ifadesini buluyordu. Köylüler de ufaktan ses vermeye başlamışlardı. Doğu Mitingleri ile Kürt hareketi uzun süren bir uykudan uyanmaya başlamıştı. Eski hemşeri gruplarının (Kürtler, Lazlar, Karslılar) ve burjuva partilerinin kontrolündeki öğrenci derneklerinin (TMTF, MTTB, TMGT) kabuğuna sığmayan ve Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) yumurtasında olgunlaşan öğrenci hareketi yumurtanın kabuğunu çatlatmaya hazırlanıyor, gemini kemiriyordu.
Harika bir tartışma ortamı bulunuyordu ve bu tartışmalar soyut ve pratikten uzak değil, son derece somut siyasi görevler bağlamında yürüyordu. Örneğin Osmanlı'nın toprak düzeni veya bir çelişkinin nasıl tanımlanacağı üzerine şu veya bu görüş o günkü politik görevler veya devrim stratejisi tartışmaları bağlamında son derece pratik ve somut bir anlama sahip oluyordu. Müthiş bir açlıkla okunuyor, tutkulu tartışmalar onları izliyordu.
Sosyoloji bölümü de, bu tartışmaların dışında değildi. Derslerde en soyut ve sıkıcı bilinen sosyoloji veya felsefe teorileri bile bu atmosfer içinde somut bir politik anlama bağlanarak tartışılıyor ve öğreniliyordu.
O zamanlar Sosyoloji bölümünde asistan ve TİP üyesi olan Oya Baydar'ın (Sencer) hazırlık sınıfı imtihanlarını başarmak için okunması gereken kitaplar listesi ("Literatür"), o yıllarda Türkçe'ye çevrilmiş kitapların sınırlılığına rağmen, daha sonraki yıllarda devrimci örgütlerin yapacakları "Teorik Eğitim Planları"ndan çok daha geniş bir ufka sahipti ve daha derinlikliydi. Aşağı yukarı o dönemlerde Türkiye'de Sosyalizm ve Marksizm konusunda çıkmış bütün kitapları kapsıyordu. Marks'ın Kapital'inden (Özet), Thomas Morus'un Ütopya'sına; Rousseau'nun kitaplarından Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm üzerine kitaplara kadar bütün önemli kitaplar bu listede bulunuyordu. Ve bu kitapları derslerde okuyor, anlatıyor ve tartışıyorduk.
Oya Baydar'ı kendine asistan yapıp ona böyle bir inisiyatif tanıyan ise, daha küçük bir beylikken Osmanlı ile ittifak yapmış Mihallıçık tekfuru Köse Mihail'in soyundan gelen, artık soyu tükenmiş Osmanlı-Bizans çelebiliğini hoşgörü ve liberallikle birleştirebilmiş, muhtemelen kendi bilimsel sınırlarının bilen ve bunu asistanlarına tanıdığı geniş alanla kapatmaya çalışan Nurettin Şazi Kösemihal isimli bir profesördü.
Kösemihal'in Sosyoloji Tarihi derslerinde okuttuğu Sosyoloji Tarihi adlı kitap, aslında şu bizim Lenin'in, "Bay Pitirim Sorokin'in Kıymetli İtirafları" adlı yazısında sözünü ettiği P. Sorokin'in "Çağdaş Sosyoloji Kuramları" kitabının neredeyse kopyası gibiydi[2].
Bu kitabın temel özelliği, neredeyse o zamana kadarki, bütün önemli sosyoloji kuramlarını bir "somut toplumun analizi" çerçevesinde bir yerlere yerleştirmiş olmasındaydı. Yani her kuram toplumun bir yanını öne çıkardığı veya esas olarak o alanda yoğunlaştığı açısından anlatılıyor, eleştiriliyor ve bu bağlamda sınıflanıyordu. Tabii yazar böylece, aynı zamanda, bütün kuramları kapsayan kendi kuramını da (ki bu sistematik olma iddialı ama eklektik bir kuramdı) açıklamış oluyordu. Bu çerçevede Marksizm de, toplumda ekonomiyi öne çıkaran bir sosyoloji teorisi veya ekolü, ekollerden bir ekol, teorilerden bir teori olarak ele alınıyordu.
Ama bu derslerin önemi, neredeyse bütün sosyoloji okulları, yani "metafizik sosyolojiler" hakkında bir fikir sahibi olmamızı sağlamasıydı. Onları tanıyınca da, bir sosyalist olarak, sosyolojinin kendisinin, bizzat Marksizm'in ifade ettiği sınıf savaşımının bir alanı olduğunu görüyorduk. Sosyoloji öğrenmek için sosyolojiyi seçmemizin çocuksu saflığını görmek bu derslerin en önemli kazancıydı. Marks'ın bir yerde dediği gibi, kazancımız kaybettiğimizdi: ham hayallerimiz.
*
N. Ş. Kösemihal, bütün bilimsel sınırlılığına rağmen çok önemli ve sağlam bir noktayı yakalamıştı. Hep, "düşünceleri kaynağından okuyun. Aslında böyle kitaplar da çok fazla değildir. Sakın ikinci el kitaplardan öğrenmeye kalkmayın. Önemli olan düşüncenin o ilk ifade edilişindeki sıkıntılar, dolambaçlı yollar, zorluklar, tutkulardır" derdi ve buna uygun olarak da derslerinde özellikle Klasik Yunan Felsefesinin, Rönesans ve Aydınlanma döneminin düşünürlerinin kitaplarını veya onlardan bölümleri okuturdu ve bunlar üzerine bizleri tartışmaya teşvik ederdi.
Böylece Aristo'nun Politika veya Organon'undan Macihavelli'nin Prens'ine; Platon'un Şölen veya Devlet'inden Descartes'in Metod Üzerine Konuşma'sına veya Bacon'un Novum Organon'una kadar, listesi daha çok uzatılabilecek olan, modern batı düşüncesinin kaynaklarının en önemlilerini birinci elden okumuş ve tartışmış oluyorduk. Kanımca bu paha biçilmez değerde bir birikimdi.
Yine bu İstanbul çelebisi Kösemihal, sanırım kendi yetkisi çerçevesinde Cemil Meriç'in haftada bir gün Edebiyat Fakültesinde bir dershanede bir konferans vermesine de olanak sağlamıştı. Bunları da kaçırmıyordum. Cemil Meriç, özellikle 19. yüzyıl Fransa'sının ve Fransız kültürünün hayranı, eski İskenderun Komünist Partisi'nden olduğu söylenen, bir tarihçi ve düşün adamıydı.
Özellikle Fransız tarihini ve sosyalizmini anlatıyordu konferanslarında[3]. Ama bunlar öyle kuru, sıradan konferanslar değildi. Önceden hazırlanılmış, zengin çağrışımlar, ufuk açıcı ve düşündürücü değinmelerle dolu, Cemil Meriç'in tutkuyla, kaslarında sinirlerinde yaşayarak olayları anlattığı derslerdi. Örneğin Blanqui'nin bir mahkemesini anlatırken, Blanqui'nin sorgusunda meslek olarak Proleter demesi üzerine, önce yargıç olup, "Böyle meslek yoktur" dedikten sonra, Blanqui olur, "proleter, milyonlarca Fransızın mesleğidir" diye haykırarak, o anı kendince yaşardı ve yaşadığı biçimde de bize yaşatırdı.
Böylece Marksizm'in temel kaynaklarından biri olan, Fransız sosyalizmini de öğrenme olanağımız oluyordu.
Ama dersler sadece batı düşüncesinin kaynakları üzerinden yürümüyordu. Cahit Tanyol adlı yine yeteneksiz ve birikimsiz bir profesör daha vardı. O da Kemal Tahir ve İdris Küçükömer'den kaptığı[4] kimi görüşleri savunur, özellikle Osmanlı ve İslam üzerinde yoğunlaşırdı. Böylece bir yandan bir sosyalist olarak bu devletçi ve mesiyanist (Türklüğün ve Osmanlılığın başka olduğu ve adeta insanlığı kurtarmakla görevli ve buna ehil olduğu tarzında bir yaklaşım. Bu yaklaşım hala bütün İslamcı çevrelerde egemendir. ) görüşlerle tartışırken ve bu tartışmalar içinde kendimizi bilerken; diğer yandan da o tarih üzerine daha geniş bir bilgi edinme olanağımız oluyordu. Osmanlı toplum düzeni, Evliyalar, Mecelle, İslam Hukuku vs. derslerin belli başlı konularıydı. Bu derslerde de Farabi, İbni Haldun gibi İslam uygarlığının düşünürleri okunuyor ve tartışılıyordu. Böylece klasik uygarlıkların birikiminin İslam uygarlığına geçen mirası ile de tanışmış oluyorduk.
Ama bu tartışmalar sadece derslerde sürmüyordu, derslerin dışında sosyalist hareket de bu tartışmaları yapıyor, aynı kitapları okuyordu.
Bütün bu tartışmaların özü, Türkiye'de devrim stratejisinin ve programının ne olacağı idi. Yani içinde bulunulan aşamada hangi güçlere dayanarak, hangi güçleri karşıya alarak bir mücadele yürütmek gerektiği, dolayısıyla da nasıl bir programa sahip olmak gerektiği idi. En soyut ve ilgisiz gibi görünen tartışmalar bile bu bağlamda bir anlam taşıyordu.
Bu dönem Türkiye Tarihi'nin en kritik, canlı, yaratıcı ve önemli dönemlerinden biri, belki de birincisidir ve biriciktir. Daha sonraki bütün bölünmeler, siyasi şekillenmeler hep bu dönemdeki görüş ve varsayımlara göre ortaya çıkmıştır.
*
Bu ilk yıl bittiğinde, Marksizm hakkındaki bilgilerimiz, Çetin Altan'ın veya Orhan Hançerlioğlu'nun makale ve kitaplarının dışına çıkmış oluyordu. Gerçi hala kaynağından uzaktık, bu alanda çevrilmiş birkaç el kitabından ötesini bilmiyorduk, ama bu bile uluslararası sosyalist yazınla ve orijinal kaynaklarla bir bağ anlamına geliyordu.
Ama sanırım esas önemli kazanç, Marksizm'in üzerinde yükseldiği eski Yunan, Rönesans ve Aydınlanma'nın mirasını ve Marksizm'e karşı yükseltilmiş sosyoloji ekolleri ve teorilerini doğrudan veya dolaylı olarak tanımış olmaktı. Bu yıl boyunca, belki Marksizm'i değil ama onun üzerinde yükseldiği birikimi (Felsefe) ve onun üzerine örtülmüş çöpleri (Sosyolojiler) biraz olsun tanımıştık. O hala masalların yedi zorluktan sonra ulaşılan hazinesi gibi derinlerde bir yerdeydi. Yolları yedi başlı ejderhalar tutmuştu.
Tabii o zamanlar bunun böyle olduğunu da bilmiyorduk. Okuduğumuz Marksist el kitaplarından öğrendiklerimizi Marksizm sanıyorduk.
Ama çok önemli bir sonuca ulaşmıştık, Sosyoloji, yani toplum bilimin kendisi bizzat Marksizm'in ifade ettiği sınıf mücadelesinin bir alanıydı. Ve sosyolojiler aslında Marksizm'e karşı savaş yürüten ideolojilerdi.
Buradan da o yıl yaptığımıza tam ters olan şu sonuç çıkıyordu: sosyoloji (toplum bilimi) Üniversitelerin sosyoloji bölümlerinde öğrenilemezdi. Bütün sosyolojiler aslında bunu engellemenin araçlarıydı. Onlar hastalıkların gerçek nedenlerini gizlemek için; sistemi yaşatmak için vardılar. Onlar çözümün yolu değil, sorunun kendisiydiler.
Bir tek sosyoloji vardı: Marksizm yani Tarihsel Maddecilik. Ama o da bizzat bütün o sosyolojiler tarafından, kendilerinden biri gibi, ekonomik faktöre ağırlık veren, tek yanlı bir görüş olarak, bayağılaştırılarak ele alınıyor, tanıtılıyor ve eleştiriliyordu.
Sosyoloji'den öğreneceğimizi öğrenmiştik. Öğrendiğimiz: üniversitelerin sosyoloji bölümlerinde sosyoloji öğrenilemeyeceği idi.
Dolayısıyla Üniversiteye devam etmenin bizim için bir anlamı kalmamıştı. Belki bir meslek olarak, geçimi sağlamak için eğitime devam edilebilirdi.
Ama bu arada edindiğimiz başka bir tecrübe ve çıkarsamaya bağlı olarak onu da bir kenara atmıştık. O da şuydu:
Bizler sınıflı toplumda yaşıyorduk. Bizzat Marksizm öğretiyordu ki, insanın düşüncesini belirleyen varlığıdır. Toplumsal konumumuz da ezilenlerin içinde olmalıydı ki, yarın öbür gün, bilgilerimizi o üst bir konumu meşrulaştırmak için kullanmayalım. İşte bizzat Üniversitede okuduğumuz sosyolojiler bunun örnekleriyle dolu değil miydi?
Diplomalı bir sosyolog olduğum takdirde, kolaylıkla iş bulabilirdim. Yapacağım iş ise, en kötü ihtimalle bu gerici teorileri genç beyinlere şırınga edecek bir öğretmenlik veya bir fabrikada daha rafine sömürü mekanizmalarının kurulmasında veya daha incelmiş ve geniş çaplı benzer projelerde çalışmak olabilirdi. Bu ise, sadece mesleğimde inançlarıma ters işler yapmak anlamına gelmezdi, o işler aynı zamanda oldukça üst ve iyi bir toplumsal konum anlamına geleceğinden, bir süre sonra inançlarım yaptığım işlere uygun hale gelebilirdi.
Böylece sosyoloji eğitimini, sadece sosyolojide sosyoloji öğrenilemeyeceği için değil; aynı zamanda toplumsal konum olarak da hiçbir zaman üst ve imtiyazlı bir konumda bulunmamak için, bırakmaya, daha doğrusu üniversiteye devam etsem de, hiçbir zaman diploma almamaya karar verdim. Ertesi sene imkan buldukça felsefe ve psikoloji bölümlerine de devam ettim ama, oldukça parlak bir öğrenci olmama rağmen, hiçbir zaman diploma almaya çalışmadım ve almadım. Tarık Bin Ziyad gibi gemileri yakmak gerekiyordu.
Üniversite öğreniminde, gerçekten öğrenilebilecek en önemli dersi öğrenmiştim: ancak sosyolojiyle savaşarak ve sosyolog olmayarak gerçek bir sosyolog olunabileceği.
Daha sonraki yıllarda, Hikmet Kıvılcımlı'nın "Metafizik Sosyoloji Eleştirileri" kitabını okuduğumda; onun da, sosyoloji ve Marksizm konusunda bu kendi ulaştığım sonuçları destekleyen aynı özde görüşleri[5] yazdığını gördüğümde, düşüncemin doğruluğuna olan güvenimin de pekiştiğini hatırlıyorum.
Bu gün de bu sonuçların alfabetik doğrular olduğunu düşünüyorum. Sosyal bilimler alanında okuyan ve çalışanlara karşı, şimdi bile son derece sağlıklı olduğuna inandığım bir kuşku ile yaklaşırım. Cellatlar her zaman rahiplerle birlikte var olurlar. Devletin şiddet araçlarını modern toplumun cellatları olarak tanımlarsak, sosyologlar ve sosyal bilimciler de modern toplumun rahipleridirler.
Böylece, sosyoloji eğitimiyle ve üniversiteyle, ne sosyalizm ne de yaşamım açısından hiçbir ilişkim kalmamış bulunuyordu. Üniversiteyi ve Sosyolojiyi bitirmem için bir yıl yetmişti. Bundan sonra üniversite benim için sadece, ilgimi çeken kimi dersleri izlemenin, sosyal mücadelenin ve askerliği tecil etmenin bir alanı ve aracı olacaktı.
*
Ama sosyolojiyi (Marksizmi) nerede nasıl öğrenebilirdim? Sosyal mücadeleye daha da aktif ve verimli olarak nerede nasıl katılacaktım?
Türkiye İşçi Partisi (TİP) ya da Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) artık ne teori ne de sosyal pratikte aradıklarımı sunmuyordu? Tam anlamıyla bir boşluktaydım. Nereye hangi organizasyona gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum.
1968 yılında, çalıştığım muhasebecinin yanındaki işten ayrıldığım bir yaz sonu gününde, sıkıntımı atmak için gittiğim Çınaraltı'nda İzmir'li hemşehrim olan Boyboy Mustafa aracılığıyla Deniz Gezmiş ve diğer arkadaşlarla tanıştım ve aynı gün tanışmamızdan az sonra, "Samsun'dan Ankara'ya yürüyeceğiz, gelir misin?" dediler. "Gelirim" dedim. Yapacak hiçbir işim, hiç bir bağlantım ve geleceğe ilişkin somut hiçbir planım bulunmuyordu. Belki aradığımı bu grup arasında bulabilirdim. Onları epeydir uzaktan izliyor tanışmak için can atıyordum.
İstanbul'daki öğrenci hareketinin öne çıkardığı ve çıkaracağı; sonraki gelişmelere damgasını vuracak, çoğu Devrimci Hukuklular Birliği'ni kurmuş şimdi de Devrimci Öğrenci Birliği'ni kuracak gruba rastladığımı hayal bile edemezdim.
1968-69 yılını İstanbul'da Deniz Gezmiş'in lideri olduğu Devrimci Öğrenci Birliği'nin (DÖB) topu topu 15-20 kişiyi geçmeyen militan çekirdek kadrosunun bir üyesi olarak geçirdim. Bu dönem bütün hayatımın en zengin; en güzel, en yoğun dönemi oldu. Bu dönemde en önemli, siyasi, örgütsel deneyleri edindim. Tarihte yirmi yılların yirmi günde, yirmi günlerin de yirmi yılda geçtiği dönemler vardır. Yirmi yılın yirmi günde geçtiği dönemlerden birini, hem de onun tam merkez üslerinden birinde yaşayacaktım. Daha sonraki hayatımda edindiğim tüm deneyler, tüm güzel anların toplamı o dönemin kenarına bile varamaz.
*
Felaketler asla yalnız gelmez diye bir söz vardır, şanslı rastlantılar da. Bunu iki büyük şans daha izledi. Tabii bunların nasıl bir şans olduğunu ancak sonra görebildim. O zamanlar her şey kendiliğinden öyleydi.
Devrimci Öğrenci Birliği yer bulamayınca, Yapı İşçileri Sendikası (YİS) başkanı olan İsmet Demir, DÖB'e sendika binasında yer vermişti. Böylece DÖB aracılığıyla Türkiye işçi hareketinin modern tarihinin ve halk hareketinin binlerce yıllık birikiminin bileşkesininin ortaya çıkardığı; bir benzerine bir daha rastlamadığım Pugaçyev, Panço Villa, Zapata gibi ezilenlerin kendi içinden çıkardığı liderlerin soyundan, gerçek bir işçi ve halk önderi İsmet Demir ile tanışmak ve birlikte çalışmak imkanı ortaya çıktı.
Ama şans burada da bitmiyordu, DÖB ve Deniz aracılığıyla, YİS ve İsmet Demir ile tanıştığım gibi, İsmet Demir ve YİS aracılığıyla da, yaşayan en büyük ve yaratıcı Marksistlerden biri olan Hikmet Kıvılcımlı'nın eserleri ile tanışacaktım.
Evim ve kalacak yerim olmadığından, İsmet Demir, kendisinin de yatmak için kullandığı, sendikanın üst katındaki odada yatabileceğimi söylemişti. Bu oda aynı zamanda Hikmet Kıvılcımlı'nın, kitapçılar almadığı ve raflarına koymadığı için elde kalmış kitaplarının korunduğu depoydu da. Uyku tulumumu "Tarih Devrim Sosyalizm", "İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş - İngiltere", "Türkiye'de Kapitalizm", "Uyarmak İçin Uyarmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı", "Türkçe'nin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz", "Karl Marks'ın Özel Dünyası" gibi kitapların ve satılmadan kalmış Sosyalist gazetelerinin üzerine seriyordum. Uyuyamadığım geceler, uyumak için onlardan birini alıyor ve sayfalarını karıştırıyordum.
Kaşıkçı elmasını bulduğu rivayet edilen ve elinde nasıl bir hazine bulunduğunu bilmeyen, bu nedenle onu birkaç kaşık karşılığı satan balıkçı gibiydim. Nasıl bir hazinenin üzerinde yattığımın farkında bile değildim. Yaşayan en büyük Marksist teorisyen ve militanlardan birinin, her biri Marksizm'e bir katkı olan kitaplarını uyku getirmek için okuyordum. Alıcılarımın dalga boyları ve frekansları henüz o yayınların frekansları ve dalga boylarını tanımaktan çok uzaktı.
Bu üç mucizevi rastlantı bir bakıma sonraki bütün hayatım ve çalışmalarımın rotasını çizdi; sosyal alt üstlükler mahşerinde ve labirentinde yolumu bulmamı sağladı.
Şans yardım etmiş, sosyoloji eğitimine son verdikten sonra gerçek sosyoloji eğitiminin hem pratiği (Deniz Gezmiş (DÖB, Dev-Genç) ve İsmet Demir (YİS) ) hem teorisi için (Hikmet Kıvılcımlı (Tarihsel Maddecilik Yayınları)) en iyi, eşi bulunmaz öğretmen ve yoldaşlarla karşılaşmıştım.
Elbette o zaman bunu bilmiyordum. Deniz ara sıra yine bir delilik yapmasın diye tutmaya çalıştığımız yerinde duramaz ve sevimli arkadaşımız ve önderimiz; İsmet Demir alkol almadığı zamanlar elleri titreyen ve hiç bilmediğimiz duymadığımız şeyler anlatan bir sendikacıydı; Kıvılcımlı garip, anlayamadığımız şeyler yazmış, polis işkencelerinde hiç konuşmaması ve spartak yaşamı ve en uzun hapis yapan (22 yıl) Komünist olmasıyla efsane olmuş bir "Eski Tüfek"ti.
Hayat sadece değerli sanılanların değersizliğini öğretmez. Değerini bilmediklerimizin değerini de. Gerçekten değerli insanlar, gerçekten değerli her şey gibi, var olduklarında varlıklarını bile fark etmediğimiz, yitirdiğimizde ise eksikliğini gördüğümüz, değerini anladığımız şeyler gibidirler, örneğin sağlık gibi.
*
Evet sosyoloji, yani Marksizm'i sosyalizm mücadelesi içinde öğrenecektik ama, sosyalist ortam Marksizm diye, Üniversitede öğrendiklerimizden bile daha geri skolastik ve Marksizm'le ilgisi bulunmayan bir tartışma içinde bulunuyordu ve el kitaplarından Marksizm diye öğrendiğimizin Marksizm'le ilişkisi bulunmuyordu.
Tabii, tıpkı başlangıçta Sosyoloji'de Sosyoloji öğrenilemeyeceğini bilmememiz gibi, bunu da o an bilmiyorduk, pahalı tecrübeler ve uzun arayışlarla yıllar sonra çıkarılabilecek bir sonuçtu bu.
O dönemde Marksist klasikler henüz yeni yeni yayınlanmaya başlamıştı. Bir çok önemli metnin çevirisi bile yoktu. Marksizm'i öğrenmede genellikle "Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm"i anlatan ikinci el eğitim kitapları kullanılıyordu. Marksizm diye öğrendiğimiz bu mekanik şablonlar ve şemalardı. Bunlara ek olarak, Mao'un Stalin'in kitapları bulunuyordu. Marksizm diye onları öğreniyorduk. O dönemin tartışma ve çıkarsamaları hakkında bir fikir vermek için şu örnek verilebilir.
İlkel, Köleci, Feodal, Kapitalist, Sosyalist Toplum şablonu meşhurudur. Herkes bu şablonu kabul ediyor ve strateji tartışmaları bu ortak kabul üzerinde yürüyordu.
Örneğin Devrim Stratejisi bağlamında Türkiye'nin Kapitalist mi, Feodal mi, yarı Feodal mi olduğu yolunda bir tartışma yürüyordu. "Sosyalist Devrim" diyenler Kapitalist bir ülke olduğunu, "Demokratik Devrim" diyenler de yarı feodal veya feodal bir ülke olduğunu[6] savunuyorlardı.
Ama her iki taraf da, bu şemanın doğru olduğu varsayımından hareket ederek bu tartışmayı yapıyordu. Kimse bu şemanın, bu sıralamanın kendisini ve dayandığı mantığı sorgulamayı aklından bile geçirmiyordu. "Asya Tipi" diyenler de farklı değildi, onlar da bu şemaya, Türkiye'nin istisnai, o kalıplara sığmayan bir yeri olduğunu söylemelerine olanak sağladıklarını düşündükleri bir ek yapıyorlardı, şemaya ve dayandığı mantığa değil, sıralamasınaydı itiraz.
Böylece Türkiye'deki bütün Marksist tartışmalar aslında Marksizm'le ilgisi bulunmayan şemalar ve varsayımlar üzerinden yürüyordu. Tabii o zamanlar kimse bunun farkında değildi. Zaten Marksizm'i öğrenmemizin tarihi, bir bakıma bunun farkına varışımızın tarihidir.
Bir de genellikle Mao'dan ve onun "Çelişkiler Üzerine" yazılarından gelen, Tarihsel Maddeci yani Sosyolojik olmaktan ziyade Felsefi ("Diyalektik Maddecilik" bağlamında) yürütülen tartışmalar vardı.
Sosyoloji "Tarihsel Maddecilik" idiyse, Felsefe karşılığı olarak da "Diyalektik Maddecilik" kullanılıyordu. Bu tartışmalarda aslında sosyolojik bir sorun olan sınıflar ve onların konumları ve çıkarları, yani strateji doğrudan "Diyalektik Maddecilik"in, yani felsefenin kavramlarından çıkarılmaya çalışılıyordu. Tarih ve Sosyolojiden, yani Marksizm'den iyice uzaklaşılıyor ve tam anlamıyla bir ortaçağ skolastiğine düşülüyordu. Bu nedenle o dönemde sosyalistler arasındaki tartışmalar, sadece feodal, kapitalist, sosyalist gibi şematik ve mekanik bir tarih kavrayışına boğulmak değil, tarih ve olgular alanından felsefi spekülasyonlar alanına; Sosyolojiden Felsefeye bir geri gidiş anlamına geliyordu.
Örneğin çelişki gibi bir takım felsefi kavramlardan, doğrudan sınıf ilişkilerine ve stratejik görevlere yönelik çıkarsamalar yapılıyordu. Aslında kullanıldıkları anlamıyla çelişki gibi kavramlar da Marksizm'dekiyle ilgisiz kavramlardı. Marksizm'den ziyade Taocu ve Konfiçyüsçü felsefeyle ilişkileri vardı. Ama bu kavramlar Diyalektik Maddeciliğin kavramları gibi kabul ediliyor ve devrim stratejisine ilişkin tartışmalar bütün bunlar üzerinden yürütülüyordu.
Bu çelişki üzerine bu skolastik tartışma da iki düzeyde yürüyordu.
Birincisi, çelişki kavramının içeriği ve çeşitleri üzerineydi. Örneğin, çatışma; uzlaşmazlık, çelişkinin farklı şeyler olduğu üzerinde duruluyordu. Bunlarda anlaşılsa bile bir de çelişkinin türleri üzerine bir tartışma yürüyordu. "Baş Çelişki", "Aktüel Baş Çelişki", "Ana Çelişki", "Temel Çelişki", "Yan Çelişki" gibi bir sürü çelişki türleri de çıkmıştı ve bunlar herkes tarafından kabul görmüyordu. Kabul görmediği gibi, bunların anlamları üzerinde de bir anlaşma yoktu. Çünkü şu veya bu çelişki türünü kabul veya ona şu ya da bu anlamı vermenin zorunlu olarak devrim stratejisine ilişkin belli çıkarsamaları gerektirdiği var sayılıyordu.
Ama sorun sadece bununla da bitmiyordu. Çelişkinin ne olduğunda ve çelişki türlerinde soyut ve normatif olarak anlaşılsa bile, bu sefer de toplumdaki hangi çelişkinin ne tür bir çelişki olduğu sorunu ortaya çıkıyordu. Örneğin proletarya burjuvazi çelişkisi, kimine göre "baş çelişki", kimine göre "temel çelişki", kimine göre (toplum demokratik devrim aşamasındaysa mesela) "yan çelişki" olarak tanımlanıyordu.
Türkiye'nin sosyal olaylar bakımından en zengin olduğu dönemde en kritik tartışmalar, bırakalım Marksist veya sosyolojik olmayı bir yana, bırakalım onun bayağılaşmış, mekanikleşmiş, şemalara döndürülmüş el kitabı versiyonları bir yana, tam bir skolastik tartışma olarak yapılıyordu. Önceden kabul edilmiş şema ve kategorilere gerçeklikler sığdırmaya çalışılıyordu. İşin kötüsü bu şema ve kategoriler ilkel, köleci (...) sınıflamasında olduğu türden sosyolojik değil, çelişkiler bahsinde örnek verildiği gibi felsefi kategorilerdi. Ama bu kategoriler de de Marksist felsefe (Diyalektik Materyalizm) bağlamında öğretilen çelişkiden de farklı içeriklerdeydi.
Dolayısıyla bu dönemin strateji tartışmaları aslında Marksizm'i ve Tarihsel Maddeciliği daha iyi kavramayı sağlamak bir yana, skolastik tartışmalar içinde yitip gitme ve ondan uzaklaşma sonucu doğuruyordu. Sosyoloji eğitimini bırakıp içinde Marksizm'i öğrenmeyi umduğumuz ortam böyle bir ortamdı. Bunların Marksizm olmadığını öğrenmemiz sosyolojide sosyoloji öğrenilemeyeceğini öğrenmemizden daha uzun, zor ve dolambaçlı bir yol izledi.
Ama tüm bu olumsuzluğa rağmen bütün bu tartışmaları yapanlar, bu tartışmalarla ilgili en iyi kavramsal araçları Marksizm'in sunduğu varsayımından hareket ettiğinden, Marksist Klasiklerin çevrimi ve okunuşu bu tartışmaların esas olumlu ve ilerletici yanını oluşturuyordu. Bu kitaplar çevrilip okundukça da, bu çeviri ve okuma sonucunu veren tartışma ve varsayımların Marksizm'le ilgisinin olmadığı görülüyor veya en azından bu olanak ortaya çıkıyordu.
Ne var ki, bu kazanç bile oldukça sınırlıydı. Bu klasikler anlaşılmak için, en azından üzerlerinde yükseldikleri kültür ve bilgi birikiminin ve genellemelerini yaptıkları, yasaların öne sürdükleri olayların, yani Tarih'in[7] asgari ölçüde olsun bilinmiş ve hazmedilmiş olmasını var sayarlar. Sosyalistlerin çoğu için bu geçerli değildi. Özellikle yeni kuşak ve kitleler halinde sosyalist olanlar için bu ön koşul hiçbir şekilde söz konusu edilemezdi. Yani bu kitapları okuyanlarda bu kitapları anlayacak kültürel, olguların bilgisine ilişkin bir arka plan bulunmuyordu. Dolayısıyla bu kitapların pek anlaşılma şansı yoktu.
Ama tek sorun bu da değildi. El kitaplarından, ikinci elden öğrenilen bayağı Marksizm'in kendisi de, belli bir bakış açısını yaydığı ve güçlendirdiği için, orijinal kitaplar okunduğunda, onların, o el kitapları okumadan anlaşılabilecek şekilde, anlaşılmasının bile önünde bir engel haline geliyorlardı.
El kitaplarından bir kere İlkel, Köleci, Feodal şemasını benimsediniz mi, Engels'in Kökeni'ni veya Marks'ın Grundrisse'ini kavramanız neredeyse olanaksızlaşır.
Örneğin Engels'te çok açık olarak, feodalizm, Roma uygarlığının yıkılışı ile ve İlkel sosyalizmi yaşayan "Barbarlar"ın işgali ile bağlantılı olarak ele alınır, zaman olarak daha sonra, yani kölecilikten sonra gelmesine rağmen sosyolojik olarak komüne daha yakın olarak değerlendirilir. Yani şemanın kavramlarıyla ifade edersek, Feodalizm, İlkel Sosyalizm'e kendisinden sonra sıralandığı Kölecilik'ten daha yakındır. Ama elkitaplarının şemalarıyla beyni şekillenmiş olanlardan bu kitabı okuyanlar artık bunu göremez ve Engels'i anlayamaz.
Ya da kafası bu şemayla şekillenenlerde Engels'in Komün'ün bir kalıntısı olarak Alman Mark'ı (bu Mark, Germen'lerde Komün'ün kalıntısı olan Mark, köy ortaklaşmacılığı; para birimi olan Mark değil) veya Rus Mir'ine; veya İngiltere'de Hasting Savaşı'nda, taş balta kullanıldığına; İrlanda'lılar arasında yaşayan komün geleneklerine ilişkin söyledikleri, yani ilkel sosyalizmden kapitalizme, hatta modern sosyalizme geçiş gibi konular karşısında en küçük bir dikkat ve kavrayış gücü bile görülmez olur.
Keza Marks ve Engels'in bu sıralamayı, teorilerini ilk kez formüle ederlerken, bir fikir vermek için, geçer ayak zikrettikleri, bu sıralamayı yaparken Akdeniz, Ortadoğu, İran, Hint ve Çin uygarlıklarını pek bilmedikleri ve o zamanki tarih bilgisinin eski Greklerden öteye pek gitmediği anlaşılmaz olur.
Ve nihayet bu tartışmalarda bilgiye ve bilime yaklaşımla ilgili, çok daha temel bir sorun bulunuyordu çoğu kimse bakımından.
Bu kitapları okuyanlar, bu kitaplardan öğrendikleri kavramsal araçlarla sosyal gerçekliğin daha derin bir analizini yapıp ondan daha doğru sonuçlar çıkarmak için değil; zaten önceden kafalarında şekillenmiş politika ve stratejileri, Marksist bir söylem içinde teorize edebilmek için okuyorlardı. Politika ve strateji sonda değil, başta bulunuyordu. Yani büyük çoğunluk, bilimsel düşüncenin çok temel bir varsayımından, bilime bilim dışı kaygılarla yaklaşmamak gerektiği ilkesinden ve var sayımından uzak bulunuyordu[8].
Böylece bir yandan pratik olarak tam bir yükseliş dönemi yaşayan İşçi, Köylü, Öğrenci mücadelelerinin tam ortasında bulunuyorken, teorik olarak, bu skolastik tartışmalar ve yukarıda değinilen el kitaplarının yarattığı engellemeler vs. nedeniyle, sosyolojiyi, (yani Tarihsel Maddeciliği) öğrenmek bir yana, ondan uzaklaşmış oluyorduk. Ama bunun farkında bile değildik, çünkü öğrendiğimizin Marksizm ve Tarihsel Maddecilik olduğunu sanıyorduk.
Ve işin ilginci, hareketin yükseliş döneminin sunduğu başarılar nedeniyle, bildiklerimizin doğrulandığını düşünüyorduk, teorimiz doğruydu ki pratikte başarılar elde ediyorduk. Bu varsayımı, yani bir sosyal hareketin başarısının ille de doğru bir teori gerektirmeyeceği ve başarının bir teorinin doğruluğunun ölçüsü olamayacağı gibi bir sorun aklımızdan bile geçmiyordu.
Sosyolojide okurken en azından Tarihsel Maddeciliğin dayandığı birikimi ve onun düşmanlarını tanımış oluyorduk. Ama şimdi o düşman bizzat Tarihsel Maddecilik ve Marksizm postuna bürünmüş olarak karşımıza çıkıyor ve biz onun böyle olduğunu bilmediğimiz için Marksizm ya da Tarihsel Maddecilik (sosyoloji) diye metafizik şemaları ve skolastik tartışmaları öğreniyorduk.
Buna karşılık sosyal mücadeleler pratiğinde buna zıt olarak çok zengin bir bilgi ve tecrübe birikimi ediniyorduk. Bir bakıma biyoloji, anatomi, fizyoloji öğrenmekten uzaklaşsak da, hasta bakıcılık ve hemşireliği, iğne yapmayı, kan almayı öğreniyor, toplumsal mücadelelerin teknik ve örgütsel sorunlarında belli bir tecrübe ve bilgi birikimi sağlıyorduk.
Tabii, bu tecrübelerin birikimi ile Marksizm diye öğrendiklerimiz arasında giderek açılan bir makas ve büyüyen bir çelişki de ortaya çıkıyordu. Zaten bu çelişkidir ki Marksizm diye öğrendiklerimizi kaynaklara dönerek eleştirel bir gözle yeniden gözden geçirmeyi gerektirmiştir. Ama bu yıllara mal olacak bir zaman kaybıdır da aynı zamanda.
*
Bu dönemde politik görüşlerim, MDD'cilik olarak şekillenmişti o zamanın kavram ve tartışmaları içinde. O zamanki Dev-Genç ve DÖB militanlarının aşağı yukarı hepsinin de paylaştığı bu görüşler şöyle özetlenebilir: Dünyanın "Baş Çelişki"si Emperyalizm ve Ezilen Halklar arasındaydı. (Tabii bu kavramsallaştırmaya göre, elbette "Temel Çelişki", Kapitalizm ile Sosyalizm (Proletarya-Burjuvazi) veya diğer deyişle "üretimin sosyal niteliği ile üretim araçları üzerindeki mülkiyetin özel niteliği" arasındaydı. ) Ancak "Baş Çelişki" çözüldükten sonra "Temel Çelişki" çözülebilirdi. (Yani önce anti emperyalist ve demokratik devrim sonra sosyalist devrim. )
Bu durumda yapılması gereken şey yeni bir Vietnam daha yaratıp, ABD'ye karşı yeni bir cephe açmaktı. Mao'nun "Yeni Demokrasi" ve Lin Piao'nun "Yaşasın Halk Savaşının Zaferi" kitapları ihtiyacımız olan bütün teorik arka planı sağlıyordu. Dolayısıyla dünyayı sarsan Çin-Sovyet ayrılığında, Çin'e daha sempatiyle bakıyor, Sovyetler'in "devrimci barutunu artık tükettiğini" düşünüyorduk.
Ayrıca, bu yaklaşımın son derece pratik sorunları bağlamında, Gerillaya Parti mi başlamalı, yani önce Parti'yi mi kurmalı; yoksa önce Gerillaya başlayıp sonra mı Parti'yi bu mücadele içinde yaratmalı ("Foko" teorisi) gibi sorunlar da gündemimizin temel konularıydı.
Ve nihayet, yeni bir Vietnam yaratmak, yeni bir Gerilla savaşına başlamak demekti. Bunun için de Gerilla savaşını öğrenmek gerekiyordu. Bu nedenle o yıl boyunca okuduğumuz kitaplar esas olarak bu konularda yoğunlaşıyordu. Pratiğimize de bu yönelişler yol gösteriyordu. Artık Öğrenci hareketlerinin bile bizim için anlamı, Gerilla için insan bulmak, yeni ilişkiler ve kadrolar devşirmekti.
Burada, daha sonraki yıllarda giderek unutulan enternasyonalist yaklaşıma dikkat etmek gerekir. Biz yeni bir Vietnam yaratmak veya Türkiye'de devrim yapmak isterken, bunu Türkiye'yi kurtarmak için değil, dünya çapındaki anti emperyalist mücadeleye bir katkıda bulunmak için; Vietnam halkının omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletmek için istiyorduk. Türkiye'yi kurtarmak bizler için kendi başına bir hedef değil, dünya çapındaki mücadeleye katkının bir aracıydı. Sonraları sosyalistler için bu araç ve amaç yer değiştirecektir.
O zaman bunun farkında bile değildik belki ama bu çok sağlam bir hareket noktasıydı. Daha sonraki yıllarda Enternasyonalizm, karşılıklı çıkar veya dayanışma veya Türkiye'nin kurtuluşu ve devrim için başka halkların desteği yönünde bir anlam kaymasına uğrayacaktır.
*
Böyle bir düşünce zinciri içinde yapmamız gereken somut işler de özellikle Türkiye'de gerilla savaşının nasıl başlayacağı konusunda yoğunlaşıyordu.
10 Haziran 1969'da öğrenci hareketi en yüksek noktasına aynı zamanında sınırlarına ulaşmış bulunuyordu. Bundan sonra bizlerin öğrenci hareketinin kabuğunu çatlatma denemelerimiz ortaya çıkar. Bir kısmımız Filistin'e, bir kısmımız köylere, biz de İsmet Demir ile birlikte İzmir Aliağa'ya inşaat işçileri arasında işçi örgütlenmelerine gitmiştik.
İnşaat işçileri hem işçi hem de özellikle Türkiye'nin dağlık doğu bölgelerinden oldukları için, (yani hem devrimin esas gücü olan en devrimci ve tutarlı sınıfla, işçi sınıfıyla bağlar kurmak hem de bu işçiler özellikle Türkiye'nin daha dağlık ve yoksul bölgelerinden olduğu için, dolayısıyla gerilla savaşı için ön hazırlık ve kitle bağları sağlama bağlamında) inşaat işçileri arasında çalışmaya yönelmiştik.
Yaz boyu Aliağa'da örgütlenme çalışmalarında bulunduktan sonra, Gerilla savaşını da öğrenmek ve aynı zamanda Filistin halkıyla bir Enternasyonalist olarak da dayanışmak amacıyla Filistin'e gittik.
*
Filistin'de gördüklerimiz ve tecrübelerimiz ise o güne kadar duyduğumuz ve öğrendiklerimizi alt üst ediyordu.
Birincisi, Sovyetlerin revizyonist olduğu, devrimci ulusal kurtuluş savaşlarını desteklemediği; "kapitalist olmayan yol" diyerekten cuntaları desteklediği; Çin'in devrimci olduğu ve kurtuluş savaşlarını desteklediği yolunda duyduklarımız ve öğrendiklerimizle orada görüp yaşadıklarımız çelişiyordu. Durum tam aksineydi. Sovyetler de Çin gibi hatta daha fazla silah ve diğer yardımları yapıyordu Filistin hareketine. Çin ise çok sınırlı yardım ediyor ve çoğu kez bu yardımları Sovyetlere karşı bir tavır koşuluna bağlıyordu.
Diğer yandan, doğrudan tanımadan önce, Çin'in Kültür Devrimi ile Sovyetlerdeki yozlaşmaya karşı bir panzehir bulduğu kanısındaydık. Burjuva basınında okuduğumuz, "Mao'nun sözleri okunan inek daha fazla süt verdi" veya burjuva diye Beethooven'in eserlerinin yasaklandığı türünden hikayelerin Emperyalizmin karalaması ve karşı propagandası olduğunu düşünüyorduk.
Ama orada bizzat Çin'in kendi bastığı dergi ve broşürlerde bunu hiç aratmayacak başka olayların anlatıldığını görünce çok ciddi biçimde şaşırmıştık. Hele insanlığın binlerce yıllık kültür ve bilim mirasının bir çırpıda Burjuva diye lanetlenmesini havsalamız almıyordu. Böylece Çin ve Sovyetler üzerine yargılarımızın doğruluğu hakkında kafamızda soru işaretleri oluşuyordu.
Ayrıca orada Irak'lı ve diğer Arap ülkelerinden Komünistler ile karşılaşmıştık. Bunlar hem örnek davranışları, hem Sovyetler karşısındaki daha saygılı tutumları ve Marksist formasyonlarıyla bizleri, Arap milliyetçiliğinden gelen, daha Çin'e yatkın, Marksizm'e ve işçi sınıfına daha uzak, Demokratik Cephenin diğer önder ve kadrolarından daha fazla etkiliyorlar; hem de bize sürekli Türkiye'de büyük bir işçi sınıfı olduğundan, esas bunlar arasında örgütlenmek gerektiğinden söz ediyorlardı.
Bunlara ek olarak askeri eğitim ve savaş tecrübesi bakımından da ciddi bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Sosyoloji'de nasıl sosyoloji öğrenemeyeceğimizi gördüysek; Filistin'de de gerilla savaşını öğrenemeyeceğimizi görmüştük.
*
Filistin'de, biraz da ilginç bir rastlantı sonucu, o zamana kadar yayınlanmış Marksist klasikleri ve Kıvılcımlı'nın kitaplarını da derinliğine bu yeni gözlemler, çelişkiler ve hayal kırıklıkları içinde kısmen yeniden okuma fırsatı oldu.
Daha önceleri, ilk fırsatta sistemli bir teorik eğitim yapma amacıyla, çıkan orijinal Marksist kitaplardan ve Yapı İşçileri Sendikası'nda üzerlerinde yattığım ve uyumak için okuduğum Kıvılcımlı'nın kitaplarından bir seri yapmıştım. Hatta hepsinin üzerine ismimi bile yazmıştım. Ama sonra bir gün, bu kitapları Deniz benden istemiş ve ben de vermiştim. Meğer bunları Filistin'e getirirken beraberinde götürmüş ve dönerken orada bırakmış. (Denizler de Demokratik Cephe'ye gitmişlerdi ve biz de zaten Demokratik Cephe'ye onların adını vererek girmiştik. ) Filistin'deki üste bu kitaplarla karşılaştık. Kendimiz de bir miktar getirmiştik. Böylece Ürdün mağaralarında Marks, Engels, Lenin ve Kıvılcımlı'yı ve diğer kitapları, sistemli olarak, kaynaklarından inceleme olanağı ortaya çıkmıştı. Bu okuma, o yaz Aliağa'da ve şimdi Filistin'deki gözlemlerin; o zamana kadar kabul ettiklerimiz ve bildiklerimizle bu gözlemler arasındaki çelişkinin ışığında bir okumaydı. Bu okumalar sonucunda hem Marksizmi, hem de Kıvılcımlı'yı anlamaya başladım. Kıvılcımlı'yı anladıkça, Marksizmi, Marksizmi anladıkça Kıvılcımlı'yı daha iyi anlayabileceğimi gördüm.
Ne var ki bu okumalar esnasında Kıvılcımlı'ya yönelişim, doğrudan strateji sorunlarından değil, ki bu konularda bir kitabı yoktu o zaman, Tarihe ve toplumların evrimine ilişkin metodolojik bir sorundan ve onun çözümünü arayıştan kaynaklandı. Onun kaynağında da Aliağa'daki çalışmalarda yapılan bir gözlem ve tecrübe vardı.
O yaz aralarında örgütlenme çalışmaları yaptığımız Aliağa'ya gelen işçilerin çoğunu, Keban barajı inşaatında çalışmış veya oradan ayrılmış veya köyü baraj gölü altında kalacağı için yerinden yurdundan olmuş Dersim'li ve Alevi işçiler oluşturuyordu. Sonradan öğreneceğimiz gibi, Dersim, 1938'lere kadar uygarlığın girip fethedemediği bir Komün dünyası olarak yaşıyagelmişti. Bu nedenle orada komün ve gelenekleri hala çok güçlü olarak yaşıyordu.
Benim gibi bir batılı şehir çocuğu için bu bambaşka bir dünya idi. Orada garip, okuduğum kitaplardakine uymayan bir olgu ile karşılaşmıştım. Bu, çoğu henüz hiç işçilik tecrübesi olmayan, daha dün köyünden kopmuş, aşiret bağlarının çok güçlü olarak yaşadığı işçiler; Batı'dan gelmiş, belki ikinci kuşaktan işçi olan, daha aydın ve kalifiye işçilerden çok daha hızlı ve kolay örgütlenebiliyorlardı. Halbuki o zamana kadar öğrendiklerimizle bunun tam tersi olması gerekirdi. Niye böyleydi? Bu soru kafamızın bir kenarında duruyordu. O zamana kadar kitaplardan öğrendiklerimizle bu gözlem ve tecrübe uyuşmuyordu. Gerçi İsmet Demir, kendi tecrübelerine dayanarak "bunlar kitaplarda yazmaz" diyerekten, bunların böyle olduğunu, çeşitli bölge ve yerlerden insanların farklı özelliklerini çok önceden anlatmıştı ve anlatıyordu ama bir teorik açıklamasını vermiyordu tabii.
Filistin'de, üs olarak kullandığımız mağaralarda klasikleri okurken, Engels'in "Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyet'in Kökeni" adlı eserini okuduğumda, kitapta Aliağa'da karşılaştığım sorunun cevabının bulunduğunu gördüm. "Gens"in yani Komün'ün yaşayan gelenekleri idi Dersimli işçilerin birliği ve kolay örgütlenmesinin cevabı.
Engels, Komün'ü öve öve bitiremiyordu. Yunan, Roma ve Batı Avrupa Tarihini Komün'den uygarlığa geçişin tarihi olarak anlatıyordu. Bu, mekanik ve ilerleyen bir tarihi anlatan Marksist el kitaplarındakinden çok farklı bir yaklaşımdı, hiç onlara benzemiyordu.
Bu, daha önce uyku getirmek için okuduğumuz ve bir türlü anlayamadığımız, Kıvılcımlı'nın kitaplarını Engels okumasının ışığında okumamıza yol açtı. Kıvılcımlı'nın Tarih Devrim Sosyalizm ve İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş - İngiltere gibi kitapları Engels'in kitabının bir devamı ve geliştirilmesi olarak ortaya çıkıyor ve son derece anlaşılır oluyordu.
Ayrıca böylece Kıvılcımlı'yı niye uyku getirmek için okuduğumuzu ve anlayamadığımızı da açıklayabiliyorduk. El kitaplarında öğrendiğimiz şemalar Kıvılcımlı ile, dolayısıyla orijinal, Engels'in anlattığı ve uyguladığı Marksizm'le uyuşmadığı için Kıvılcımlı'yı anlayamamıştık.
Anlayamamızın bir diğer nedeni, Kıvılcımlı'nın ele aldığı ve olaylarından genellemelere ulaştığı Tarih'i de bilmememizdi. Engels, yer olarak Avrupa, zaman olarak Yunan ve Roma uygarlıkları ile sınırlı, en fazla 2500 yıllık bir tarihe ve onun olgularına dayanıyordu. Kıvılcımlı ise, hem birkaç bin yıl daha geriye, ta Sümerlere kadar giden; hem de Avrupa ile sınırlı olmayan, bütün Uygarlıkları (Çin, İran, Hint, İslam, Osmanlı) kapsayan bir tarihin verilerine dayanarak bu genellemeleri yapıyordu. Biz ise, kendisinden genellemeler yapılan bu tarihteki olgular hakkında fazla bir bilgi sahibi değildik ki onlara ilişkin genellemeleri anlayıp eleştirel bir gözle değerlendirebilelim.
Böylece bizzat kendimize yönelik bu gözlemden, bu tarihi öğrenmek ve bu bilgilerin ışığında Kıvılcımlı'yı ve Marksizm'i anlamak ve doğruluğunu kontrol etmek gibi bir görev önümüze çıkıyordu.
*
Ama bu görev, sadece metodolojik bir gereklilik olarak ortaya çıkmıyordu, aynı zamanda pratik mücadele ile de doğrudan ilgiliydi.
Dünyadaki bütün az gelişmiş ülkeler, yani bizlerin yeni Vietnamlar yaratmak istediğimiz ülkeler, ya eski uygarlık beşikleriydi (Çin, Hint, İran, Ortadoğu ve Akdeniz ve bunun uzantısı Latin Amerika) ya da kapitalizm doğuncaya kadar ilkel sosyalizmi yaşayan (Okyanusya, Afrika) ülkelerdi. Bir bakıma, İlkel sosyalizmi yaşayanlar sömürgeler; eski uygarlık beşikleri de yarı sömürgeler olmuşlardı. Dünya haritasına kaba bir bakış bile bunu gösteriyordu. O halde, bu ülkelerdeki mücadeleler ile bu tarih arasında kopmaz bir bağ vardı. Bu tarih bilinmeden bu ülkelerin gerçekliği kavranamaz, dolayısıyla doğru program ve stratejiler geliştirilemezdi.
Öyle görünüyordu ki, bu tarihi anlayacak kavramsal araçlar, bu tarihin en ileri Marksist genellemelerini içeren Kıvılcımlı'nın eserleriydi. Dolayısıyla bu ülkelerin toplumsal yapısının ve tarihinin anlaşılması için Kıvılcımlı'nın iyi ve doğru kavranması gerekiyordu. Kıvılcımlı'yi iyi anlamak için de, o ülkelerin ardındaki "Antik tarih"i iyi bilmeliydi[9]. Böylece yeni Vietnamlar yaratmak ve dünyanın şehirlerini kırlarından kuşatmak için, o kırların toplumsal yapısını ve tarihini anlayabilmek için Tarih, Kıvılcımlı ve otantik Marksizm'i öğrenmeyle pratik bir görev olarak karşı karşıya gelmiş oluyorduk.
*
Tarih ve Kıvılcımlı'yı öğrendikçe de, Türkiye'deki strateji tartışmalarında metodolojik bir yanlış yapıldığı düşüncesi giderek netleşiyordu.
Kıvılcımlı'yı okuyarak, Türkiye'deki devrim stratejisi tartışmalarının dayandığı ortak var sayım olan, İlkel, köleci, feodal vs. biçimindeki şematik, sözde Tarihsel Maddecilikten kopmuş; bambaşka, Marks ve Engels'teki orijinal ve o orijinale dayanarak Kıvılcımlı'nın geliştirdiği Tarihsel Maddeciliğe bağlanmış bulunuyorduk.
Kıvılcımlı'nın yaklaşımı, o birbirini izleyen aşamalar anlayışını yerle bir ediyordu. Bu yaklaşıma göre, ülkeler için, ille de feodalizmden sonra kapitalizm, kapitalizmden sonra sosyalizm gelir, sosyalist devrim için kapitalist olmak gerekir diye bir koşul yoktu. Kitabının adı bile alışılmış şemaları yerle bir ediyordu: "İlkel Sosyalizm'den Kapitalizme". Eğer böyle ise, niye "Feodalizm"den "Sosyalizm"e geçilemesin ki?
Nasıl İngiltere'de "İlkel Sosyalizm'den Kapitalizm"e geçişi uygarlıkların yarattığı bir dünya pazarı olanaklı kılmışsa, aynı şekilde pek ala Dünya kapitalizminin yarattığı koşullarda "feodalizm"den de sosyalizme geçilebilirdi. Kategorik olarak bu reddedilemezdi. Türkiye'deki tartışma ise, bunu kategorik olarak reddeden ve ülkeleri tek tek ele alan yanlış bir varsayım üzerinden; aşamaların birbirini izlediği ve atlanamayacağı varsayımı üzerinden yürütülüyordu. Yani örneğin Türkiye'nin yarı feodal olması, devrimin sosyalist olmasının önünde bir engel olmazdı. İşte Çin ve Vietnam gibi ülkeler aslında yarı feodaldi ama oralarda sosyalist devrimler yapılmıştı.
Yani Kıvılcımlı'yı okuyarak aslında el kitaplarından edinilen birbirini izleyen aşamalar Prokrutes yatağından kurtarmış oluyorduk tarihe ve toplumlara bakışımızı. Bu baha biçilmez bir metodolojik kazançtı.
Böylece Marks'ın Vera Zasuliç'e yazdığı mektuplarda sözünü ettiği, Batıda bir sosyalist devrim olduğu takdirde Rus Komünü'nün "Kapitalist Olmayan Yol"dan sosyalizme geçilebileceği veya Troçki'nin "Sürekli Devrim Teorisi"nde sözünü ettiği, demokratik görevlerin eşitsiz gelişme nedeniyle, burjuvaziyi değil de işçileri iktidara getirebileceği ve buradan da devrimin sosyalist devrime dönüşmek zorunda olabileceği gibi sonuçları kabul etmekte zorlanmayacak ve onları anlayacak metodolojik bir temele geçmiş bulunuyorduk. Ama henüz bunlardan ya haberimiz yoktu ("Sürekli Devrim") veya ne oldukları ("Kapitalist Olmayan Yol") hakkında bildiklerimiz yanlıştı.
Yani sosyalist bir devrim stratejisi için ille de bir ülkenin Kapitalist olduğunu kanıtlamak gerekmezdi, kapitalist olmayan bir ülkede de sosyalist devrim olabilirdi. Türkiye'de Sosyalist ya da demokratik devrim stratejisinin doğruluğunu dolayısıyla ülkenin ne kadar kapitalist veya feodal olduğunu kanıtlamaya yönelik tartışmalar baştan bu metodolojik hatayla maluldü ve yanlış bir zemin üzerinde yürüyordu.
Ama Kıvılcımlı'nın metodolojik katkısı sadece bu da değildi. O tartışmaların ardındaki varsayımları oluşturan şemalarda, sadece aşamalar birbirini izlemiyor, her üst üretim biçimi, diğerini tasfiye ediyor diye düşünülüyordu. Yani Türkiye'de kapitalizm geliştikçe feodalizmin tasfiye olduğu varsayımından hareket ediliyor ve her iki taraf da bu varsayımı kabul ettiği için kapitalizmin gelişmişlik düzeyi üzerinden yürüyordu tartışma. Bu nedenle Türkiye'ye kapitalist bir ülke dendiği takdirde bundan devrim stratejisinin sosyalist devrim olması gerektiği sonucu çıkarılıyordu. Ve tam da her iki taraf da kapitalizmin prekapitalizmi tasfiye ettiği varsayımını paylaştığı için MDD'ciler, Türkiye'nin ne kadar feodal ve yarı feodal olduğunu yani kapitalizmin ne kadar az gelişmiş olduğunu; diğerleri de ne kadar kapitalist olduğunu, dolayısıyla da feodal kalıntılardan arınmış olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlardı.
Kıvılcımlı ise, bütün bu tartışmanın varsayımını sorgulayan ve boş düşüren bambaşka bir yaklaşım içindeydi. O bir yandan Türkiye'deki kapitalizmin gerici finans kapitalizm olarak doğduğunu söyleyerek yine o aşamaları bir de kapitalizmin kendi gelişimi içinde berhava ediyor ve tam da böyle olduğu için, finans kapital çağında kapitalist gelişmenin, prekapitalist ilişkileri, (Yani "feodal" ilişkileri diyelim) tasfiye etmediğini, aksine onlarla simbiyoz bir yaşama girip ("Etle tırnak gibi"), onları güçlendirdiğini söylüyordu. Türkiye'de Finans-Kapital ve Tefeci Bezirgan sınıfları egemendir önermesinin ardında aslında böyle çok farklı bir metodoloji bulunuyordu. Yani üst üretim biçimi alttakini tasfiye etmeyebiliyor, hatta aksine güçlendirebiliyordu. Bir ülke, tam da kapitalist olduğu için, öndeki devrim demokratik karakterli olabilirdi.
Bu yaklaşımda, kapitalizmin güçlü ve yaygın oluşu, finans kapitalizmin güçlü ve yaygın oluşu anlamına geldiğinden, aynı zamanda kapitalizm öncesine ait ilişkilerin ve egemen sınıfların da güçlü olduğu anlamına geliyordu. Yani Türkiye'nin kapitalist bir ülke olması, demokratik tarihsel görevlerin aşıldığı anlamına gelmiyordu. Türkiye tam da kapitalist, hatta rekabetçi kapitalizmden sonra ortaya çıkan, finans kapitalin egemenliğinde bir ülke olduğu için; Türkiye'de kapitalizm adeta Finans-Kapitalizm olarak ortaya çıktığı için; (bu da kapitalizm öncesi egemen sınıfların tasfiyesi bir yana güçlenmesi anlamına geldiğinden) devrimin acil görevleri demokratik karakterde olmalıydı. Kıvılcımlı'dan sadece kapitalist olmayan bir ülkede sosyalist devrim olabileceği gibi bir sonuç çıkmıyor; Kapitalist, hatta finans kapitalist bir ülkede de devrimin demokratik karakterde olabileceği sonuncu da çıkıyordu.
Gerek programatik ve stratejik sonuçları, gerek dayandığı metodoloji bakımından bambaşka bir tarih ve toplumsal gidiş anlayışına dayanıyordu Kıvılcımlı'nın yaklaşımı. Birbirini sırayla izleyen aşamalar değil, başka toplumların birikimlerine dayanarak geriden gelip öne fırlamalar; sadece ilerlemeler ve sonra gelen aşamanın öncekini tasfiye etmesi değil; ilerledikçe gerilemeler; en ileri ve geri olanların karşılıklı bağımlılıkları ve bir sistem oluşturmaları vardı.
Türkiye'deki bütün solun strateji tartışmalarını yürütürken kabul ettikleri varsayımlardan bambaşka bir tarih ve toplum kavramı idi karşımızdaki.
İşin ilginci Türkiye'deki tartışmadaki tarafların hepsi, kendi kabullerini ve metodolojik temellerini sorgulayan bu yaklaşım karşısında tam bir suskunluk ve yok sayma tavrı içinde bulunuyorlardı. Bu tavır öyle etkili olmuştur ki, bu gün bile, aradan neredeyse yarım asır geçmiş olmasına rağmen, Kıvılcımlı'nın bu yaklaşımını bırakalım Türkiye ve dünya sosyalistlerini bir yana "Doktorcu" olduklarını söyleyenler bile bilmez ve bu biçimiyle metodolojik düzeyde tartışmaz. Ve Türkiye solunun bütün bölünmeleri bu yaklaşımlar bilinmeden onun dışında, yanlış varsayımlara dayanarak gerçekleşmiştir.
Kıvılcımlı'yı okuyup kavradığımız ve benimsediğimiz ölçüde, Türkiye'deki solun dayandığı sadece politik ve stratejik değil, mekanik ve bayağı metodolojik yaklaşımlardan uzaklaşmış, otantik, yaratıcı, eleştirel Marksizm'in mecrasına akmış bulunuyorduk.
O zaman farkında değildik ama, bu akış çok derin bir kopuştu. Şimdi geriye baktığımızda, bu kopuşun aynı zamanda sadece Türkiye'deki değil, dünyadaki yaygın ve egemen soldan kopuş; evrimimizin hepsinden ayrı bir mecraya akması anlamına geldiğini daha iyi görüyoruz.
Bir bakıma, Kıvılcımlı'yı okuyarak, bütün Türkiye solundan ayrı bir tür olmamıza yol açan bir mutasyon geçirmiştik, bu mutasyon organizmanın temel yapısına ilişkin bir mutasyon gibiydi, metodolojik bir değişimdi. Bu değişimden (Mutasyon) sonra artık Türkiye solundan farklı bir doku grubundaydık; tür bölünmelerine benzetilirse, artık "dölü tutmaz" olmuştuk. Bütün devrimci hayatımız boyunca bizi terk etmeyecek olan anlaşılmama ve yalnızlık duygusunun temelinde bu metodolojik ya da "anatomik" fark yatıyordu.
Devrimci mücadelenin ihtiyaçları, somut politik tavır alışlarda ve sorunlarda, başka akım ve kişilerle benzerlikler ve paralellikler yaratıyordu ise bile, bu görünüşteydi, o görünen yüzeyin derinliklerinde, metodolojide, anatomide çok temel farklar bulunuyordu.
Bu, canlılarda görülen "konvergens"e (yakınlaşmaya, benzeşmeye) benzetilebilir. Doğa yasaları her yerde aynı olduğu için benzer sorunlar farklı türler tarafından benzer biçimlerde çözülür. Yani doğa aynı çözümü birbirinden bağımsızca birkaç kez keşfedebilir. Bu da aslında anatomik bakımdan birbirinden çok farklı türler arasında benzeşmelere yol açar. Örneğin suda yaşayan memeliler balıklarla aynı hidrolik yasalarla karşı karşıya bulunduklarından, bu memeliler giderek balıklara benzemişlerdir. Yarasalar kuşlar gibi kanatlar geliştirmişlerdir. Bir yumuşakça, yani midye ve istiridyelerin akrabası olan ahtapot son derece gelişmiş bir göz ve zekayı bağımsızca geliştirmiştir vs., vs.. Bütün bu benzerliğe rağmen onların aralarında anatomik olarak çok derin ve köklü farklar vardır. Doğadaki anatomik farkın düşünce ve politikadaki karşılığı metodolojidir, hareket noktası olan varsayımlardır. Politik bir duruş veya taktikler bağlamında aynı toplumsal sorunlarda, benzer sınıf çıkarlarına sahip olduğumuzdan elbette başkalarıyla benzerlik ve yakınlaşmalar içinde bulunuyorduk; ama bu görünüşün ardında metodolojik olarak bambaşka bir tarih ve toplum kavrayışı, bambaşka bir anatomi bulunuyordu. Ve biz Filistin'deki okumalarımızın esas önemli sonucu buydu.
*
Ne var ki, bu arada, Filistin'deki gözlemlerimiz ve deneylerimiz (kısmen de okuduğumuz klasiklerin) sonucu, politik görevlere ilişkin görüşlerimiz de kökten değişmişti.
Başlangıçta, Sovyet Çin çatışmasında Çin'i kendimize daha yakın bulurken (Aslında Küba'yı daha da yakın buluyorduk ama ikisi arasında bir fark olduğunu da düşünmüyorduk. Ha Che'nin "yeni Vietnamlar"ı, ha "dünyanın şehirlerinin kırlardan kuşatılması". İkisi de aynı şeydi) Bizzat Çin kaynaklarını okumalarımız ve gözlemlerimiz sonucu, Çin'in hiç de daha devrimci olmadığı, lafta keskin olduğu; kültür devriminin ise bürokratik yozlaşmaya karşı bir ilaç değil; insanlığın kültür ve bilim mirasını inkar eden, gerici, köylü ve küçük burjuva bir hareket olduğu sonucuna ulaşmıştık.
Mao'nun diyalektik, çelişkiler üzerine yazdıkları, Marksizm'e ve diyalektiğe katkılar değil, olsa olsa köylülere Marksizm'i anlatmaya yarayan popülarizasyon metinleri olabilirdi.
Sovyetler Birliği'ne gelince, o elbette bizlerin devrimci duygu ve beklentilerimize uygun davranışlar göstermiyordu. Göstermemesi de doğruydu. Dünyayı yok edecek silahlar ve dehşet dengesi varken, elbette bir söz söylemeden önce kırk kez düşünmek ve büyük bir sorumlulukla hareket etmek zorundaydı. Sovyetler belki keskin laf etmiyor ama keskin iş yapıyordu. İşte Vietnam her şeyden önce Sovyetler'den gelen silahlar ve yardımlar sayesinde ayakta durabiliyordu. Bizzat Filistin'de Sovyet Klaşinkovlarının ve diğer yardımlarının nasıl aktığını kendi gözlerimizle görmüştük. Sovyetler'in halk savaşına karşı olduğu düşüncesi yanlıştı. Ciddiye alınacak bir hareket nerede varsa, işte orada yardım etmekten kaçınmıyordu.
Dünyanın kırlardan şehirlerin kuşatılması teorisi ise, Çin tecrübesinin kabaca dünya ölçeğine aktarılmasından başka bir şey değildi. Bizler soruna kırlar şehirler gibi coğrafi kategorilerle değil, sınıflar açısından bakmalıydık. Coğrafi kategorilerle devrim stratejisi oluşturulamazdı. Sorun sınıflar idi. Kuşatılacak şehirlerdeki işçiler ancak olabilirdi devrimin öz gücü. Temel güç her zaman olduğu gibi işçi sınıfı olabilirdi. İşçinin şehir veya kırda yaşaması önemli değildi. Köylüleri de ancak bu işçiler örgütleyebilir ve kazanabilirdi.
Ayrıca bir mücadele biçimi üzerinden strateji çizilemezdi. Her türlü mücadele biçimi ve örgüt biçimi ve taktik olabilirdi. Buna ancak bir Parti karar verebilirdi. Parti ise ancak sosyalist aydın ve öncü işçilerin kaynaşmasıyla ortaya çıkabilirdi. Ulaştığımız sonuçlar kabaca böyle özetlenebilirdi.
Böylece Filistin'e gelirken Çin'e sempati besleyen, dünyanın Şehirlerini kırlardan kuşatmak; yeni bir Vietnam yaratmak ve gerilla savaşı vermek için silah kullanmayı öğrenmeye çalışan bir devrimciyken, Filistin'de tam tersi sonuçlara ulaşmıştık. Sovyetler'i hataları olsa da daha aklı başında ve devrimci görüyorduk. Gerilla konusunda ise, sorunu mücadele biçimleriyle tanımlamak yanlıştı. Sınıf ilişkisi olarak koyulmalıydı. Devrimin öz gücü işçi sınıfı olabilirdi. İşçi sınıfı ise ancak devrimci bir parti varsa bağımsız bir sınıf olabilir ve devrim yapabilirdi. İşçi sınıfının partisi ise, sosyalist ve devrimci aydınların işçilerle kaynaşması; işçi mücadeleleri içinde onları örgütlemesiyle mümkün olabilirdi.
O halde yapılacak pratik politik iş, işçiler arasına gidip orada çalışmak ve İşçi sınıfı Partisi'ni yaratmaktı. Bu bir kez ortaya çıkınca, hangi koşulda hangi mücadele biçimi yapılacağına en iyi ve doğru olarak o Parti karar verebilirdi. Prensip olarak hiçbir mücadele biçimi baştan reddedilemezdi.
Öne koyulan görev, işçi sınıfı içinde çalışmak ve bir parti yaratmak olunca, Filistin'de kalmamızın bir anlamı kalmamıştı. Türkiye'de iken işçiler arasına gerilla için gitmiştik; şimdi gerillada işçiler arasına gitmek gerektiği sonucuna ulaşmıştık. Bu durumda elbet pratiğimiz de ulaştığımız görüşlere uygun olmalıydı. Türkiye'ye işçi sınıfı içinde örgütlenmek ve bir Proletarya Partisinin (ya da o zamanların deyimiyle "İşçi Sınıfının Öz Örgütünün") yaratılmasına katkıda bulunmak hedefiyle dönüyorduk.
Filistin'e gitmeden önceki konumumuzu Rus devrim tarihindeki Narodniklere benzetiyorduk. Şimdi ise Marksizm dönemimizin başladığını düşünüyorduk. Nasıl Rus Marksistleri işçilere gitmişler ve onlarla kaynaşıp onları örgütlemişlerse, bizim de yapmamız gereken buydu. Bu değerlendirme her ne kadar yolunu bulmak isteyen bir devrimci militanın Rus Devrim tarihiyle yaptığı bir analojiye dayanıyorsa da, bu gün geriye dönüp bakıldığında pek de yanlış olmadığı görülüyor.
Elbette bu yeni pozisyonumuz aynı zamanda Kıvılcımlı'nın Türkiye'de Finans Kapital egemenliği olduğu için, prekapitalist tefeci bezirganlığın da güçlü olduğu ve tam bu nedenle devrimin aynı zamanda demokratik karakter taşıması gerektiği şeklindeki yaklaşımı ile de uyum içinde bulunuyordu. Demokratik devrim görevleri geçerliliğini sürdürüyor, ama aynı zamanda bu görevleri ancak işçi sınıfının köylülüğü yanına alarak çözebileceği sonucunu çıkarıyorduk. Demokratik Görevleri feodalizmin gücüne ve yetirince kapitalistleşmemişliğe bağlayanlar ise ister istemez buradan köylülere gitmek sonucunu çıkarıyorlardı. Benzer şekilde, Türkiye Kapitalist diyenler ise, Sosyalist Devrim diyerek genellikle şehirlerde ve işçiler arasıda çalışmaya önem veriyorlar, demokratik görevlerin üzerini atlıyorlar ve gerçeğin baskısı altında birer reform programına takılıyorlardı. Bizim pozisyonumuz her ikisinden de ayrıydı, çünkü metodolojik olarak tarafların dayandıkları varsayımları kabul etmiyor ve onları sorguluyordu. İşçi Sınıfı dediğimiz, Kapitalizm dediğimiz için, köylücü ve gerillacıların gözünde diğer işçici burjuva sosyalistlerinden farksız görülüyorduk. Devrimin demokratik karakteri dediğimiz için ise, burjuva sosyalistlerinin gözünde köylücü küçük burjuva sosyalistlerinden farksız görünüyorduk. Gerçekte ise ne biri ne ötekiydik, her ikisinden de özden farklıydık. Biz onların bizi klasifize ederken dayandıkları var sayımları sorguluyorduk. Ama dayandıkları var sayımların bu sorgulanışını gündemden uzak tutmak; tartıştırmamak ve tartışmamak için her ikisi de suç ve kader ortaklığı yapıyorlar, bu metodolojik farklılığı yok sayıyorlar bir susuş komplosu içinde bulunuyorlardı. Ama böylece, Türkiye'de Tarihsel Maddeciliğin veya Marksizm'in derinliğine kavranmasının ve geliştirilmesinin yolunu tıkıyorlardı.
*
Ancak bu politik, acil görevlere ilişkin sonuçlara, yani İşçi sınıfına gitmek ve o zamanın deyimiyle "İşçi sınıfının öz örgütünü yaratmak için çalışmak" sonucuna, Kıvılcımlı'dan tamamen bağımsızca, kendi orada okuduklarımızla ve gördüklerimizle ulaşmıştık. Kıvılcımlı'nın bu konulardaki görüşlerini bilmiyorduk.
Türkiye'ye dönerken Kargamış ve Cerablus arasında, hudutta yakalandık Nizip ve Antep'te hapis yattık. Hapisteyken 15-16 Haziran olayları oldu. Bunlar bizim yeni ulaştığımız görüşlere olan güvenimizi pekiştirdi. İşte ortada koca bir işçi sınıfı vardı. Şimdi işçi sınıfı içinde uzun vadeli çalışmak ve devrimci bir sınıf partisi yaratmak üzere geri dönerken ne kadar doğru bir karara verdiğimizin kanıtlandığını görüyorduk.
Eski arkadaşlarımız ise tam tersi yolda bir evrim geçirmişlerdi ve geçiriyorlardı. Sonra gelen sıkıyönetimden de onlar, artık şehirlerin yaşanmayacağı; şehirlerin emperyalizmin kontrolünde olduğu; onun için kırlara gitmek ve gerilla savaşını başlatmak gerektiği sonucunu çıkarıyorlardı. Yollarımız tamamen ayrılmıştı.
Hapisten çıktığımızda, Türkiye solundaki tartışmalar ve acil görevlerle ilgili, Kıvılcımlı'nın birbiri ardınca çıkmaya başlayan kitaplarıyla karşılaştık[10]. Bunlarda, Filisitin'de okuduğumuz tarih kitaplarından farklı olarak, bambaşka, somut sorunlarda apaçık yazan bir Kıvılcımlı vardı ve bizim kendi başımıza ulaştığımız sonuçların neredeyse aynılarını savunuyordu. İşçi sınıfının devrimin öz ve temel gücü olduğunu; köylülüğün bunda yedek bir güç olacağını; ama bütün bunlar için de, öncelikle bir "Proletarya Partisi" yaratmak gerektiğini; hatta yeni bir şey yaratmak bile değil, 1920'lerde kurulan ve artık yok olduğu söylenen partiyi yeniden organize etmek gerektiğini söylüyordu. Sovyetler'e bakışı da bizler gibiydi. Eleştirel de olsa onun gücünü ve önemini gören ve Çin'den daha doğru ve yakın gören bir bakış.
Bu dönemde bütün bu sonuçlara uygun olarak bir yandan başta Aliağa'da İsmet Demir'in yanında, Necmettin Giritlioğlu'nun öldürüldüğü grev ve direnişlerin örgütlenmesinde işçi sınıfı içinde; diğer yandan da Kıvılcımlı'nın çıkarmaya çalıştığı Sosyalist gazetesinin örgütlenmesinde çalışıyorduk.
*
Ne var ki, "Doktorcu"lar arasında da yapayalnızdım. Diğer "Doktorcu"lardan temel iki farkım vardı. Kıvılcımlı'yı önce tarih ve metodoloji sorunlarından hareketle benimsemiştim. Yani onun özüydü asıl benim ilgimi çeken; onda yaratıcı, eleştirel, devrimci, Marksist olan şeydi. Güncel durum ve görevlere ilişkin olarak, yani strateji tartışmalarında ise Kıvılcımlı'yı okumadan o görüşlere ulaşmış, sonra o görüşlerin çok daha mükemmel ve yetkin olarak Kıvılcımlı tarafından savunulduğunu görünce otomatik olarak "Doktorcu" olmuştum.
Diğer "doktorcular" ise, ya Kıvılcımlı'nın bir insan ve devrimci olarak ahlaki nitelikleri ve bilgisine duydukları hayranlıkla (bunlar daha ziyade esnaf ve köylü karakterli tiplerdi ve Kıvılcımlı'yı bir tarikat pirini benimseyecekleri gibi benimsiyorlardı), ya da tamamen bir yanlış anlama ve yanılsamayla (Örneğin Kıvılcımlı'nın cuntacı olduğunu düşünerek ona sempati duyanlar. Bunların en meşhuru Sarp Kuray'dır) ya da İşçi sınıfı, parti ve sosyalizm vurguları nedeniyle burjuva sosyalizminin kanallarından (Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik Birliği dergisi ve çevresi. Daha sonra TSİP'i oluştururlar, bir tür TİP'in "doktorcu" bir versiyonuydular ve zaten özünü kavramadıkları için asıllarına rücu ettiler, Kıvılcımlı'yı benimsedikleri gibi terk ettiler.) Kıvılcımlı'ya geliyorlardı. Ve nihayet Kıvılcımlı politik çıkışında, çok geç kaldığından[11], o sıra birbiri sıra gerçekleşen bölünmelerde, hiçbir yerde tutunamadıkları için, diğer "trenler kaçtığı" için gelenler de vardı.
Bunların en iyisi için bile Kıvılcımlı'ya yöneliş metodolojik sorunlar değil, stratejik veya taktik sorunlardaki yakınlıklar bağlamındaydı. Bu noktada hepsinden kökten farklı bir durumdaydım. Bu nedenle aslında bütün doktorculara da yabancıydım. Onlar metodolojik olarak diğerlerinden farklı değillerdi. Bu zaten sonraki evrimlerinde de görülür.
Örneğin bu gün bile, Kıvılcımlı hakkında bütün yazılmış yazılar yığınına bakılsın, Kıvılcımlıyı metodolojik düzeyde katkıları bağlamında; Tarih ve Tarihsel Maddecilik bağlamında ele alan yazıların istisnasız hepsi bana aittir. Ve diğerlerinin yazdığı yazılar içinde Kıvılcımlı'yı metodoloji ve tarihsel maddecilik düzeyinde ele alıp tartışan bir tek yazı bile yoktur. Bu bir rastlantı değildir. Bu o temeldeki farkın bir görünümüdür, bir yansımasıdır.
*
12 Mart öncesindeki günlerde ve döneminde Kıvılcımlı'yı ve Türkiye'nin toplumsal yapısını ve az gelişmişliği daha iyi anlayabilmek için tarihe yöneldik ve teorik çalışmalarımızın ağırlıklı bölümünü bu oluşturdu.
İslam ve Osmanlı tarihine yoğunlaşmam aynı zamanda son derece pratik bir gereklilikten de kaynaklanıyordu. Şantiyeciler arasında çalışırken, Türkiye'nin dört bir yerinden gelmiş farklı insanları hiç tanımadığımı, onların bilmediğimiz bir geçmişin ürünü olduklarını görüyordum. Bu bilgi olmadan iyi bir örgütçü olmak mümkün değildi. İsmet Demir'in örgütçülüğünün sırrı da buradaydı zaten.
Ama bu aynı zamanda Türkiye'deki egemen sınıfın ve devletin örgütlenme ve kontrol mekanizmalarını anlamak için de çok gerekliydi. Egemen sınıf ve devlet bunları biliyordu. Halk da biliyordu. Bildiğini bilmeden biliyordu. Ama biz bilmiyorduk ve işin kötüsü bilmediğimizi de bilmiyorduk.
Yani bizzat programatik, stratejik ve metodolojik sorunlar kadar bizzat pratik örgütlenme deneyleri de özellikle İslam ve Osmanlı tarihini iyi bilmeyi dayatıyordu. Bu alanda yoğunlaşmamda bir rastlantının önemli bir yeri oldu.
Bizlere sık sık, biraz kendimizi onarabilmemiz için evini açan, Cağaloğlu'nda küçük bir dükkanda serigrafçılık yapan İsmet Alkaya isimli bir eski Komünist vardı. Bu ilginç insan, "bu Şeyh Bedrettin ne demiş de bu milleti böyle örgütleyip isyan ettirebilmiş" diye kendine sormuş ve bu sorunun cevabı olan sihirli sözlerin ("feylosof taşı"nın) peşine düşmüştü. Tabii bunu bulabilmek için de Tarih, özellikle İslam ve Anadolu tarihi üzerinde yoğunlaşmıştı.
O sıralarda bir gazete, (Milliyet idi yanlış hatırlamıyorsam) "Anadolu'nun Türkleşmesi" üzerine bir tarih araştırması yarışması düzenlemişti. Bu "eski tüfek" de o sıra küçük dükkanın borçları boğazı aştığından, bu tarih bilgilerine dayanan bir çalışma ile, bir ödül alabilme ve böylece bu sıkıntıdan kurtulma umuduyla bu yarışmaya katılmaya karar vermiş, tarihe ilgili olduğumu bildiğinden de benden kendisine yazmada teknik olarak yardımcı olmamı istemişti.
Onunla bir ay eve kapandık bu yarışma için bir şeyler çıkarmak üzere. Bu çalışma İslam ve Anadolu tarihi hakkında birinci elden kaynakları, özellikle vekayınameleri (Kronikler) okumamı, o tarihi o tarihi yaşayanların dilinden daha yakından tanımamı sağladı.
Bütün bu okumalarda gördüğüm, eski öğrendiğimiz şemalarla bu tarihin hiçbir yerinden kavranamayacağı, Kıvılcımlı'nın ise bu tarihi ve onun gidişini anlayabilmek, sırrına erebilmek için biricik metodolojik kaynak olduğu idi. Bu çalışma Kıvılcımlı'ya olan güvenimi sonsuz derecede pekiştirmiş ve onun yaptığı genellemeleri daha iyi anlamamı sağlamıştı.
Tabii bu çalışmanın sonunda hiçbir şey ortaya çıkmadı. Çünkü "Anadolu'nun Türkleşmesi" denen şey bir uydurma, bir efsaneydi. Bu "eski tüfek", üç beş kuruş için gerçeği tahrif etmek ve yalan yazmak yerine, (ki dayandığı geniş kaynaklarla pek ala ödül alabilecek bir şey çıkarabilirdi) borç içinde yüzmeye devam etmeyi tercih etti ve bilime bilim dışı kaygılarla yaklaşmamanın somut bir örneğini sundu.
Daha sonra bu okumalara İzmir'de Milli Kütüphane'de, Beyazıt'daki Belediye Kütüphanesi'nde ve Türbe'deki F. K. Gökay Kütüphanesi'nde zaman buldukça devam ettim. İslam tarihinin yanı sıra Hint, Japon ve Çin tarihleri ve toplumları; İlk uygarlıklar ve uygarlığa geçişler üzerine de olabildiğince okumaya devam ettim. Böylece Kıvılcımlı'nın kendilerinden kapitalizm öncesi tarihin yasalarını çıkardığı olaylar ve tarih hakkında asgari bir temel edinmeye çalıştım.
Yine bu okumalar sonunda, biraz olsun Türkiye'deki insanları anlamaya ve tanımaya başladım. Örneğin, onların birbirilerine daha sözün başında, niye "nerelisin?" diye sorduklarını anlamaya başladım. İnsanların geldikleri yer, aşiret, bölge vs. ayrı bir geçmiş, ayrı bir şekillenme ve hatta karakter demekti. "Nerelisin"in cevabı, aslında koca bir tarihin o insanda yoğunlaşmış sonucunu veriyordu. Kitaplar dolusu bilgi demek oluyordu.
*
Bütün bu okumalardan şöyle bir sonuç ortaya çıkıyordu: Kıvılcımlı hariç, bu tarihi açıklamak bir yana, bu tarihi ele alan, sorun eden Marks ve Engels'ten sonra çıkmış ikinci bir Marksist bile bulunmuyordu. Öyle görülüyordu ki, dünyada tek yaratıcı Marksist vardı ve bu Kıvılcımlı'ydı. Ya da varsa bile biz bilmiyorduk.
Bu gerçekten hayal kırıcıydı, cesaret kırıcıydı. Bunu nasıl açıklamalıydı. Yani Tarihsel Maddeciliğin bu Somut Tarihini nasıl açıklamalıydı?
Böylece Tarihsel Maddeciliğin Tarihi üzerine kafa yormaya başlıyorduk. Ve ilk açıklanması gereken sorun karşımızdaydı: Niçin Marks ve Engels'lerden sonra Tarihsel Maddeciliği geliştiren doğru dürüst Marksist çıkmamıştı? Bu durgunluğun nedeni neydi? Tarihsel Maddecilik bu kendi kaderini nasıl açıklardı?
Bu konuda Kıvılcımlı da daha önce bir şeyler yazmıştı. Kıvılcımlı'nın "Diyalektik Düşünür ve Davranırın Yokluğu ve Çaresi" başlığı altında yazdıkları[12], o günkü bilgilerimizle bizim için iç tutarlılığı olan bir açıklama sunuyordu. Kıvılcımlı bunun nedenini esas olarak, günlük hayatın böyle bir mantık ve metoda ciddi bir gerek duymamasında ve alışkanlıkların gücünde buluyordu. Bu nedenle çok azdı yaratıcı Marksist. Oturup böyle olağanüstü insanların çıkışını beklemek de olmazdı. Parti bir ölçüde olsun, bu sorunu gidermenin biricik yoluydu. Böylece sadece devrim stratejisi tartışmalarından değil, büyük yaratıcı diyalektikçi eksikliğini kapamak için de yollar yine bir Proletarya Partisi'ne çıkıyordu.
Ve bundan sonra bizzat Tarihsel Maddeciliğin yani Marksizm'in tarihi ya da kaderi de bizzat Tarihsel Maddecilik çalışmalarımızın ekseninde bulunacaktı.
Daha o zamanlar, Marksizm'in kendi tarihinin de bizzat kendisinin konusu olduğu üzerine çok net ve özünde doğru olan bir görüşe ulaşmıştık. Fizik biliminin tarihi fiziğin konusu değildir, çünkü fizik biliminin evrimi fiziksel değil, toplumsal ve kavramsal bir olaydır. Ama Tarihsel Maddecilik, yani sosyoloji söz konusu olduğunda Tarihsel Maddeciliğin evriminin kendisi bizzat bir toplumsal olgudur. Yani, doğa .bilimlerinden farklı olarak, kendisi kendisinin konusudur. Bu evrimin somut biçimi, yani ileri ve geri gidişlerle belirlenen somut tarihi sosyolojinin; bu çarpılmalardan soyutlanmış; kavramların ve yöntemlerin evrimi olarak tarihi de mantık ve metodun konusu olabilirdi.
Bize Marksizm'in kaderini, Marksizm'in tarihini de yine bizzat Marksizm açıklayabileceğine göre, Marksizm'in her hangi bir sorundaki açıklamalarının doğru olmasının bir kriteri de, bu açıklamanın aynı zamanda, kendisinin bu sorunu daha önce niye açıklayamadığının, gündeme koymadığının, yanlış açıkladığının ve şimdi nasıl olup da açıkladığının bir açıklaması olması gerektiğiydi. Marksizm'e Sistem karakterini kazandıran da bizzat bu özelliği idi. Her hangi bir toplumsal veya tarihsel olgunun açıklaması, bu açıklamanın açıklamasını da içermiyorsa o açıklama eksik veya yanlış demekti.
Bu bağlamda Hikmet Kıvılcımlı'nın o zamanki açıklaması bizim için yeterli oluyordu. Öte yandan Sovyetler'i ve dünyayı da pek bilmiyorduk. Bu nedenle oralarda muhakkak ki büyük bilim adamları; Marksistler ve düşünürler olduğunu, bunların muhtemelen Marksizm'i geliştirdiğini ama bizim bunları bilmediğimizi düşünüyorduk. Zaten Kıvılcımlı da benzer şekilde açık bir kapı bırakıyordu[13].
Bilmemeye ilişkin rezerv bir yana bırakılırsa, görmeye başladığımız, Marksizm'in neredeyse kurucularının bıraktığı yerde olduğuydu. Türkiye'deki sosyalistler ise böyle bir olgunun varlığını kabul etmiyorlardı ve dolayısıyla onu açıklama gibi bir sorunları da bulunmuyordu. Bizim ise gündemimize böyle bir soru da düşmüş bulunuyordu. Böylece, Marksizm'in tarihsel kaderi bağlamında da bütün Türkiye solundan farklı bir mecraya akıyorduk. Türkiye solunda Tarihsel Maddeciliğin ve Marksizm'in kaderi, ne olgular ne de açıklamalar düzeyinde ciddi bir tartışma inceleme konusu olmaz iken, bu sorun bizim kendi çalışmalarımız içinde giderek önem kazanan merkezi bir noktaya yerleşiyordu.
Aslında, Marksizm'in niye hiç gelişmediği, niye yaratıcı Marksistler çıkmadığı sorusuna Kıvılcımlı'nın verdiği ve o dönemde bizim de benimsediğiniz cevap ise, somut ve tarihsel olmaktan ziyade kategorik sayılabilirdi. Bu cevap belki yanlış değildi ama aslında "Temel neden ekonomiktir" gibi bir cevaptı. Yanlış değildi ama yanlışlığı da kanıtlanamaz, yanlışlanamaz bir cevaptı. Tıpkı çelişki türlerinden strateji çıkarmak gibiydi. Birden mantık ve metod sorunu sözcüklerinden somut sonuca atlıyordu. O mantık ve metodun nasıl hangi şartlarda egemen ya da var olduğu, bunun somut toplumsal koşullarla dolayımlanması ve açıklanması bulunmuyordu.
Ama o zamanlar, hem henüz durumun çok daha korkunç olduğunu, hem de Marksizm'e asıl katkıların çok başka yerlerde yapıldığını da bilmediğimizden, o kategorik cevap bizim için hem yeterli oluyor, hem de politik eylemimizin yönünü belirliyor ve doğruluğunu da böylece pratik bağlamında sağlamış oluyordu: Sadece sınıfın devrimci bir sınıf olarak örgütlenmesi için değil; diyalektik ve düşünür ve davranır eksikliğine bir panzehir olarak da Parti gerekiyordu. Yapmaya çalıştığımız iki kez doğruydu.
Ve farkında değildik ama, bu yaklaşım içinde "Parti" ortaçağ alşimistlerinin "Feylosof Taşı" gibi, her derde deva bir anlam kazanıyordu. Bunu o zaman bilmiyorduk ve göremezdik. Çünkü henüz Marksizm'in tarihini bilmiyorduk. Bir bakıma bundan sonraki evrimimize toplumların tarihi ve yapısı kadar, hatta ondan da daha fazla Marksizm'in tarihi ve o tarihin niye öyle gerçekleştiği sorusu damgasının vuracaktır.
Bu yöndeki ilk açıklama denememiz, niye yaratıcı Marksist çıkmadığına ilişkin olarak söylediklerini kabul ettiğimiz Kıvılcımlı'nın kendisinin nasıl olup da çıkabildiği idi. Çünkü yaratıcı diyalektikçinin niye çıkmadığına ilişkin kategorik cevap, Kıvılcımlı'nın niye çıktığını açıklamıyordu.
Bunun üzerine Kıvılcımlı'nın nasıl olup da çıktığı üzerine kafa yormaya başlamıştık. 12 Mart karanlıkları içinde, Kıvılcımlı'nın nasıl olup da çıktığını, öznel ve nesnel koşullar içinde açıklayan bir teori geliştirmiştik. Geri ülkeler, antik tarih, tefeci bezirgan sermaye ilişkisine dikkati çekiyor, geri ve sömürge ülkeler halklarının tarihin özneleri olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, niye böyleyiz sorusunun geri ülke Marksistlerinde ortaya çıkacağını ve çıktığını, son antik imparatorluğun başkenti ve mirasının bu sorunun cevabı için tıpkı Marks'ın Ekonomi Politik araştırmaları için İngiltere ve Biritish Museum benzeri bir koşul oluşturduğunu söylüyor ve bu nesnel ve öznel koşullar bağlamında açıklamaya çalışıyorduk. Bu açıklama daha sonra, "Marksist Leninist Öğretinin Gelişimi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı" başlıklı yazıda yer almıştı.
*
Teorik düzeyde bu sorunlarla meşgulken, pratikte elbette işçiler arasında çalışıyor, fabrikalarda işçilik yapıyor, bir parti yaratmak için girişim ve çabalar içinde bulunuyorduk. 12 Mart karanlıklarında, oralarda karşılaşılan sorunlar ve çok acı tecrübeler bu Tarihsel maddeciliğin teorik sorunlarıyla doğrudan ilgili olmadığından bu önsöz çerçevesinde onlara girmiyoruz, ama bizzat o çalışmalar nedeniyle, o zaman, 1974'de hapse giriyorduk.
Proletarya Partisi'ni örgütleme amacıyla altı sayı çıkarabildiğimiz bir gazete (Kıvılcım) nedeniyle hapse girince ve daha uzun yıllar yatacağımız, aldığımız 100 üzerinden 36 yıl ile belli olunca, aktif politik ve örgütsel mücadeleden bu zorunlu uzaklaşmayı, tıpkı Kıvılcımlı ve diğer devrimciler gibi, hapishaneyi Üniversiteye çevirerek, Marksizm'i derinliğine öğrenmek için bir olanak ve şans olarak değerlendirmeye çalıştık.
*
[1] "Burjuva ekonomisinin yasalarına göre, ürünün en büyük kısmı, onu üreten işçilere ait değildir. Şimdi tutar da, bu haksızlıktır, böyle olmamalıdır dersek, bu kez de bu sözlerin ekonomi ile doğrudan bir ilgisi kalmamış olur. Böyle söylemekle, bu ekonomik gerçeğin ahlak duygularımızla çeliştiğinden başka bir şey söylememiş oluruz. Bundan ötürü Marx, kendi komünist istemlerini, hiç bir zaman buna değil, kapitalist üretim biçiminin her gün gözlerimiz önünde yer alan ve gittikçe daha büyük ölçülere varan kaçınılmaz çöküşüne dayandırmıştır. Onun söylediği tek şey, artı-değerin ödenmemiş emekten ibaret olduğudur ki, bu da basit bir gerçektir. Ama biçim yönünden ekonomik olarak yanlış olan, dünya tarihi bakış açısından doğru olabilir. Eğer kitlelerin ahlaki bilinci, kölelik ya da toprak köleliği durumlarında olduğu gibi, bir ekonomik olgunun haksızlığını ilan ederse, bu, o olgunun ömrünü doldurmuş bulunduğunun, bir öncekinin çekilmez ve savunulmaz duruma gelmiş olmasından ötürü ortaya başka ekonomik olguların çıkmış bulunduğunun kanıtıdır. Demek ki, çok doğru bir ekonomik içerik, biçimsel ekonomik yanlışlığın ardına gizlenmiş olabilir..." F. Engels, Felsefe'nin Sefaleti'ne Önsöz
[2] Bu "İntihal"i, P. Sorokin'in "Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri" kitabını çeviren Mete Tuncay, kitaptaki bir dipnotta oldukça diplomatik bir dille şöyle ifade ediyor: "İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Profesörü sayın Nurettin Şazi Kösemihail'in Sosyoloji Tarihi adlı kitabının Sorokin'in Çağdaş sosyoloji Kuramları adlı yapıtının geniş ölçüde paralel olduğunu belirtmekte fayda vardır (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1968). -Çev."
[3] Daha sonra bu konferanslarla ilgili tuttuğu notlar yayınlanmış. Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İstanbu, 1999. Kitabın tanıtımında o konferanslarla ilgili olarak şu sözler okunuyor: "Cemil Meriç'in İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde 1965'ten 1969'a kadar anlattığı dersleri, verdiği birkaç konferansın metnini ve bazı sohbetlerinden alınan notları içeriyor. Bu metinlerde Cemil Meriç, ''Cemil Hoca'' yüzüyle görünüyor. Kendini ''yazar ve hocayım'' diye tanımlamamış mıydı? Donmuş bir müfredatı anlatan bir ''hoca'' değil, öğrencileriyle ve dinleyenleriyle birlikte sesli düşünen bir fikir adamı, Cemil Meriç.(...)"
[4] Aslında İdris Küçükömer ve Kemal Tahir'in orijinal gibi piyasaya sürülen ve özellikle sağcılar arasında epey pirim yapan görüşlerinin kaynağı, Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve onun Tarih Tezi'dir. Tabii bu tezin içi boşaltılmış ve devletle uzlaştırılmış hali. Kemal Tahir, Kıvılcımlı ile hapis yattığı yıllarda ondan kaptığı fikir kırıntılarını biçimsizleştirerek ve kendine mal ederek epey nam yapmış ve İdris Küçükömer ve Cahit Tanyol gibi Üniversite profesörleri aracılığıyla epey yankılara yol açmıştı. Bizim sosyoloji bölümünde karşılaştığımız bir bakıma bu suyunun suyu yankılardı.
Buna Hikmet Kıvılcımlı birkaç kez değinir. Örneğin Toplum Biçimlerinin Gelişimi adıyla yayınlanan ve orijinal adı Marks'ta İlkel Komün ve Tarih olan kitabının Önsöz'ünde şöyle yazıyor:
"(...) Bizim "Mister Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor" eleştirimiz, o köpeksiz köyde değneksiz gezenlere karşı deneme idi. Birkaç edebiyatçı bu denemeyi şöyle okuyup geçti. İçlerinden o denemenin lanetlenip unutulacağını düşünen birisi, denemede yazılanları anlayabildiği kadar biçimsizleştirerek eşine dostuna, hatta üniversitemizin bilginlerine kendi orijinal buluşları diye, ucuz pahalı, toptan perakende satmakla yetindi." (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi- Üç Kitap Birarada, s. 442, Diyalektik Yayınları)
Yine başka bir Önsöz'de aynı konuda şu satırlar okunuyor:
"Onun için 1940 yıllarında yazılmış: "Mister Toynbee Tarih bilimini Alt Üst Ediyor" yahut "Tarih ve Allah" polemik denememiz "kursağımızda kaldı". Kişicil ilişkili bir iki edebiyatçı bir iki kez okumakla kaldılar. Kimisi, bizim nasıl olsa "otorite" olmadığımızı düşünerek lütfettiler. Eleştirinin kıyısından köşesinden kestikleri parçaları, eşlerine dostlarına kendi orijinal buluşları olarak sundular. Allah razı olsun: Emeğimizi unutulmaktan kurtardılar. Aslıyla hiç ilgisi kalmamış biçimsizlikte üniversite yankılarına kapı açtılar." (a.g.e., s. 13).
Bu alıntılarda sözü edilen "Birkaç edebiyatçı" Hazım Hikmet ile Kemal Tahir'dir. Kendine mal eden ise, Kemal Tahir. İşte sosyoloji bölümünde, Cahit Tanyol'un derslerinde karşılaştıklarımız "aslıyla ilgisi kalmamış" bu yankılardı.
[5] Örneğin: "Sosyoloji bir bilim olabilir. Tipik burjuva bilimi olarak gönüllü, nesnel, yansız olamaz. Sosyologlar, önlerinde dört kat eğilinerek saygı gösterilen ve ürünleri her gün yeryüzünün dört bucağında göklere çıkarılan kişilerdir. Hepsinin kullandığı gözlük burjuvanın dumanlı görüşüdür. Sosyoloji, "büyük sosyologlar"ın göstermeye çalıştıkları gibi, masum, saf ve ne olursa olsun "gerçek arayıcı" bir bilim değildir. Sosyoloji,19. yüzyılda serbest rekabetçi kapitalizmin, 20. yüzyılda tekelci finans kapitalizmin emrindedir ve her ne pahasına olursa olsun, kapitalizmi haklı çıkarmak için kan teri dökenlerin uydurdukları yığınla tarikatlar mahşerine bugün sosyoloji adı veriliyor." Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Metafizik Sosyolojiler
[6] Evet Feodal. Bu gün kimilerini güldürebilir ama o dönemde örneğin Mihri Belli "Türkiye Toprağından Feodalizm Fışkırıyor" diye yazılar yazıyordu. Bizler de daha sonra fabrikaları ve onların bacalarından çıkan dumanları gösterip, "yine feodalizm fışkırıyor" diyerekten bununla dalga geçerdik.
[7] Marks ve Engels "bir tek bilim vardır Tarih bilimi" diyorlardı.
[8] Marks, bu temel varsayım konusunda çok açıktır."(...) Bir kişi, bilimi, (ne denli yanlış olursa olsun) bilimin kendisinden değil de, dışarıdan, yabancı, dış ilgilerden kaynaklanan bir görüş açısına uydurmaya uğraştığı zaman, ben o kişiye "aşağılık" derim" ("Artık değer Teorileri")
[9] Çok ilginçtir, bizi Kıvılcımlı'ya yönelten neden, yani geri ülkelerin niye geri olduğu; onları anlayabilmek için Kıvılcımlı'yı anlamak gerektiği aynı biçimde Kıvılcımlı'yı da bu tarihe yöneltmiştir. Kendisi bunu bizzat şöyle açıklar: Eğer Kıvılcımlı olmasaydı, biz yine muhtemelen Tarih'e yönelirdik. Ama bu çok geri ve yozlaşmış kavramsal araçlarla olacağından; keza ne batı ne de doğunun birikiminden zerrece nasiplenmemiş bir kuşaktan olduğumuzdan muhtemelen çıkmaz sokaklarda kaybolur giderdi. En iyi ihtimalle, Merkez-Çevre teorilerinin tartışmaları içinde kalırdı.
[10] Özellikle şu üç kitap: Oportunizm Nedir?, Halk Savaşının Planları, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama. Bizim kuşağın şekillenmesinde bu üç kitabın çok büyük etkisi olmuştur. Özellikle, sonra Cephe'yi oluşturacak olan akımda. Bu geleneği sürdüren, (ki Dev-Yol gerçekte Cephe geleneğiyle ilgili değildir. Cephe geleneğine dayandığını söyleyen başka bir harekettir.) Kurtuluş'un teorik temellerinde ve doktrinerliğinde Kıvılcımlı ve bu kitaplar bulunmaktadır.
[11] Aslında Kıvılcımlı'nın daha önce de bir çıkışı vardır. Türk Solu çıkmadan önce 67'de yedi sayı Sosyalist gazetesini çıkarır. Bu ilk çıkışında erkendir. İkinci 15-16 Hazıran sonraki çıkışında ise geç kalmıştır. Tam zamanındayken ise, Kıvılcımlı, yine Türk Solu ve Aydınlık'larda yazar ama ayrı bir program ve strateji ile bir duruş değildir bu. Çıkışları tam bir yükselen hareketle senkronize olamamıştı. Ya erken ya da geç çıkışlar yapmıştı.
[12] "Onun için, en keskin Devrimcinin en çetin savaşı, herşeyden önce, düşünce ve davranışını Skolastik ve Metafizik Mantık ve metottan kurtarmaktır. İslâmlık, çok yerinde bir gözlemle, Kutsal Savaşların en ulusu (Cihad'ı Ekber): insanın kendi "nefsi" (İç dünyası, Psikolojisi, Altbilinci) ile giriştiği savaştır, der. Düşünce ve Davranışta: "nefs" yalnız "eğilim" anlamına gelir; Altbilinçten kaynak alır. Bilinç mutlak: Mantık (Düşünce kuralı) ve Metot (Davranış kuralı) ile yönelir ve sonuç alır.
Devrimci, gerek eğilim-altbilincinde gerek Mantık - Metot bilincinde yatan "Ezelî Şeytan"ı, 7 bin yıllık Sınıflı Toplum Mantık ve Metodunu hiç unutmamak zorundadır. En ulu kutsal savaşı (Cihad'ı Ekberi) düşünce ve davranışının içinin içine işlemiş olan o "Lânetlenesi iblis" (İblis'i aleyhil-lân'e) Skolastik - Metafizik Mantık - Metottur. Açık, İkiyüzlü, yahut Devrimci her türlü Oportunizmin, bir başı kesilince, yedi başı birden fırlıyan en korkunç masal ejderhası, Skolastik ve Metafizik Düşünce - Davranış İblisi, Şeytanıdır.
Diyalektik Maddecilik yüzyıldanberi en anıt usta emeklerle işlenip uygulanmıştır. Doğru. Biz Diyalektik Maddeciliği en ince yollarına dek öğrenir, biliriz. O da olağan şeydir. Bırakalım "sizi-bizi": bir ve çeyrek. yüzyıldan beri kişi olarak yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği en eksiksiz biçimiyle kaç insan uygulamıştır? 19 uncu yüzyılda ikisi bir tek vücut olmuş Marx - Engels insan, 20 nci yüzyılda o iki insanı tek anlamış bulunan Lenin İnsan... Başkaları hep ve yalnız onların öğrencileridir.
Böyle az yetiştiriyor Modern Toplum gerçek ve bütün devrimci maddeci diyalektik düşünür ve davranışı. Bugün yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği öğrenmiş kuşkusuz milyonlarca insan yaşayıp savaşıyor. O milyonlarca Bilen yahut "Bilgin" Diyalektik Maddeci düşünür - davranır içinde, Diyalektik Mantığı ve Metodu tümüyle yanlışsız uygulayabilen, - binleri, yüzleri bir yana bırakalım, -10 kişicik sayabilir mıiyiz? Sayılamaz.
Hâlâ falan seçkin ülkede filân "dahi" Diyalektik Maddeci, iskambil kâğıdının maça beyi gibi bir an en üste çıkıyor, sonra, azıcık düşünce ve davranış alanı çetrefilleşti mi, araya karışarak kaybolup gidiyor. Her uygar ülkede, aşiret reisi gibi "Lider" tipleri olmasa ne hareket ne örgüt kalabalıkları kendiliğinden adım atamıyor. Her Politika için olduğu gibi, Devrimcilik için de bu böyle. Demek, kimse peygamber doğmuyor.
Nedeni ne olursa olsun, bu "Adam kıtlığı", elbet kötümserlik bahanesi yapılamaz. Ancak Devrimcilik alanında da tutarsız ve lüzumsuz Stalin'ler yahut Rinpapa'lar türetip, bir de onlarla uğraşmaktansa, uygar kurallı sınanmış bir Örgüt Düzeni kurulmuştur. Kişicil uyarı ve dürtü yetmez. Adamı belli kuralların çerçevesi içinde oynatmalıdır.
Bunun için "Çete"den daha oturaklı ve sürekli Örgüt Düzeninde aktif işbölümü, dinamik, kollektif ekip çalışması, Uçkun Devrimcilik ile Yapkın Devrimcilik manivelasının momentlerini en az yanlışla işletebilir ve yanıltıları eğilim ve sapıklık olmaktan en çok kurtarma şansına erişebilir. Ancak o zaman, körün değneğini bellemesi biçiminde: ya hep Uçkun Devrimcilik (Saldırı Taktiği, Fransızca Konuşma), ya hep Yapkın Devrimcilik (Direni Taktiği, Almanca Konuşma) sapıtmalarından daha iyi korunulabilir."
[13] "Sovyet bilginlerinin her sosyal araştırması en demokrat ve hürriyeti seçmiş Batı dünyası için içinden yedi başlı ejderha fışkıracak bir kapalı kutu idi. Marks'ın Grundrisse incelemesi üzerine bir Sovyet araştırması varsa bile duyulamazdı. Hele Türkiye kendi kömür perdesi ardında saklambaç oynamaktan, demir perde arkasını işitmeye vakit bulamazdı." (Dr. H. Kıvılcımlı, Toplum Biçimleri'nin Gelişimi'ne Önsöz )
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

DEMOKRATİK CUMHURİYET
sevgili demir küçükaydın daha önceki sitenizde demirden kapılar da demokratik cumhuriyet üzerine yazdığınız uzun bir kaç bölümden oluşan yazı dizisi vardı.
Bahsettiğim bu yazılarınızı tekrar yayaınlarsanız sevinirim en azından demokraik cumhuriyet tam olarak ne olduğu tarihi geçmişini günümüzdeki devletlerden ne farkı veya farkları olduğunu merak ediyorum.
Diğer bir husus ulusçuluğun burjuvazinin kendisini tehlikede görmesiyle gerici bir biçime dönüştüğünüzden bahsettiniz. Ancak tam olarak ne gibi etkenler buna neden olmuştur burjuvazi kendisini her tehlikede gördüğünde ulusçuluğu gericileştirmesi aklıma pek yatmadı aydınlatırsanız sevinirim
Demokratik Cumhuriyet Üzerine Yazılar
Sayın Neo,
İlk fırsatta dediğiniz yazıları koymaya çalışacağım.
Selam ve Saygılar
Demir Küçükaydın
http://www.demirden-kapilar.net
demiraltona@hotmail.com
İŞTE TAMDA BENİM GELİP
İŞTE TAMDA BENİM GELİP DAYANDIĞIM NOKTA BURASI BENİM SİZE SORULARIMDA ANLAMLANDIRMAYA ÇALIŞTIĞIMSORUN BURADA YATIYOR
DİYALEKTİK
MATERYALİZM
DİYALEKTİK MATERYALİZM
TARİHSEL MATERYALİZM
FELSEFİ MATERYALİZM
SÜREKLİ BU NOKTADA TARTIŞIYORUM BUNLAR NASIL ÖĞRENİLİR NEREDEN ÖĞRENİLİR NE NEREDE NASIL UYGULANIR BUNLARIN KATEGORİLERİ VAR MIDIR KATEGORİLERLE Mİ UYGULANIR
ACABA TÜRKİYEDEKİ HATA BUNLARIN BİLİNMEMESİ VEYA YARIM YAMALAK EZBERCİ BİR TARZIN HAKİM OLUŞUMU DOĞRU TAHLİLLER YAPMAYI ÖNLÜYOR DİYE HEP DÜŞÜNÜYORUM SİZİN 2.Bölümde yazdıklarınıza da geçeceğim bu arada alman ideolojisini okuyorum yani ikinci elden öğrendiklerimin beni etkilememesine özen gösteriyorum tabiki bu tehlikenin olduğunu sizin hayat hikayenizden ve çıkarsamalarınızdan öğrendim özellikle tarihsel materyalizm konusunu içerdiği için ama sizin öğrenmedeki
tecrübeleriniz verdiğiniz bilgileride değerlendiriyorum
örneğin
DİYALEKTİK MANTIK
DİYALEKTİK METOD
2.bölümü oldukça dikkatli okuyacağım elbette diğer bölümleride ama asıl temel burada atılıyor bence
Örneğin politzerin kitabı bende var ama o diyalektikteki nicelikten niteliğe geçişi üretici güçlerin gelişmesine uyguluyor diğer diyalektik materyalizmin kategorilerinide uyguluyor toplum bilimine burada sizin sözünü ettiğiniz durum mu ortaya çıkıyor yani felsefi kategorilerden kalkarak toplumbilimsel sonuçlar çıkartmak
sanırım bu alanda oldukça yetkinleşmek gerekiyor ben politzer okumuştum orada stalinin eleştirisinden ziyade diyalektiğe katkıları örnekler içinde veriliyordu o zaman stalin etkisi stalin okumuş olmasamda politzerden geliyor demektir
şöyle bir soru geliyor akla politzerin yazdıklarının problemli olduğunu anlamak için
önce kaynağın kendinden okumak gerekiyor ama onu anlamak içinde bir temel gerekli bu temeli nereden alacaksınız sanırım bu tür tartışmalar faydalı olacak
SAYGILAR
Diyalektik Maddecilik yüzyıldanberi en anıt usta emeklerle işlenip uygulanmıştır. Doğru. Biz Diyalektik Maddeciliği en ince yollarına dek öğrenir, biliriz. O da olağan şeydir. Bırakalım "sizi-bizi": bir ve çeyrek. yüzyıldan beri kişi olarak yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği en eksiksiz biçimiyle kaç insan uygulamıştır? 19 uncu yüzyılda ikisi bir tek vücut olmuş Marx - Engels insan, 20 nci yüzyılda o iki insanı tek anlamış bulunan Lenin İnsan... Başkaları hep ve yalnız onların öğrencileridir.
Böyle az yetiştiriyor Modern Toplum gerçek ve bütün devrimci maddeci diyalektik düşünür ve davranışı. Bugün yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği öğrenmiş kuşkusuz milyonlarca insan yaşayıp savaşıyor. O milyonlarca Bilen yahut "Bilgin" Diyalektik Maddeci düşünür - davranır içinde, Diyalektik Mantığı ve Metodu tümüyle yanlışsız uygulayabilen, - binleri, yüzleri bir yana bırakalım, -10 kişicik sayabilir mıiyiz? Sayılamaz.