Teorik ve Politik Evrimim (3) – Varlık ve Materyalizm Üzerine Çalışmalar

Buraya kadar, daha ziyade Diyalektik Mantık'tan, bilginin ve düşüncenin hareket yasaları ile ilgili çalışmaların sonuçlarından söz ettik.

Ne var ki, Diyalektik, sadece düşüncenin hareket yasaları olarak değil; düşünce ve varlığın en genel hareket yasalarının bilimi olarak tanımlamıştı. Dolayısıyla, diyalektiğin tam ne olduğunu anlayabilmek, yani Marksizm'in  kavrayabilmek için, düşünceden ayrı olarak bir de varlığın genel hareket yasalarını öğrenmek ve ortaya çıkarmak gerekiyordu. Varlığın en genel hareket yasaları da bize diyalektik metodu verebilirdi.

Yöntemimiz, tıpkı Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Mantık çalışmalarında islediğimiz yöntemin aynıydı.

Elbette nasıl Tarihsel Maddecilik için, Toplum'un tarihini; Diyalektik Mantık için düşüncenin tarihini, bilginin tarihini bilmek gerekiyorduysa, Diyalektik Metot için de aynı şekilde öncelikle Doğanın (ve Toplumun) Tarihini bilmek gerekiyordu. Bu tarihi bilmeden bu yasalar dolayısıyla da bunların arasındaki ortaklıklar ve Diyalektik Metot kavranamazdı.

Böylece Doğanın Tarihi de araştırmalarımızın konusu oluyordu. Doğa ise her şeyden önce, canlı ve cansız doğa olarak iki ana alt bölüme ayrılıyordu. Cansız doğa, yani evrenin tarihi, Fizik ve Astronominin alanına giriyordu. Fizik ve Astronomi giderek bir tek bilim halinde kaynaşmışlardı zaten, fizik hızlandırıcılarla daha büyük enerjilere ve sıcaklıklara erişerek, astronomi teleskoplarla daha uzaklara yani daha eski zamanlara bakarak bu evrimi araştırıyordu.

Canlıların tarihi ise, Biyoloji ve Paleontoloji'nin alanına giriyordu. Biyoloji ve Paleontoloji'nin ilişkisi de bir bakıma Fizik ve Astronomi'nin ilişkisi gibiydi ve aslında onlar da bir tek bilim halinde kaynaşmış bulunuyorlardı.

Jeoloji de, yeryüzü söz konusu olduğunda, bu iki hareketin iç içe geçtiği bir alanı ele alıyordu. Yeryüzünün tarihi, fiziğin ve astronominin ele aldığı yasalar ve süreçler kadar, canlıların evrimi, yani Biyoloji ve Paleontoloji olmadan da anlaşılmazdı.

Psikolojinin yeri de bu çerçevede, tıpkı Jeolojinin yerine benziyordu. Nasıl Jeoloji, Fizik ve Biyolojinin kesiştiği ve birbirinin içine geçtiği bir alanı ele alıyorsa, Psikoloji de Biyoloji ile Sosyolojinin kesiştiği ve birbirinin içine geçtiği bir alanı ele alıyordu. Nasıl yeryüzünün sırrına doğanın ve canlıların tarihi bilinmeden varılamaz ise, insan psikolojisinin sırrına da canlıların evriminin ve toplumun evriminin tarihi bilinmeden varılamazdı.

Böylece Evrenin (Fizik ve Astronomi), Dünyanın (Jeoloji), Canlıların (Biyoloji-Paleantoloji), İnsanın (Psikoloji), tarihi ve evrimi, (Zaten Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Mantık bağlamında incelediğimiz Toplumun ve Düşüncenin tarihini ve evriminin yanı sıra) bu evrimler arasında ortak yasalar bulunup bulunmadığı, varsa bunların neler olduğu,  çalışmalarımızın konusu oluyordu.

Tekrar hatırlatalım ki, doğrudan politik mücadele ile bir ilişkisi görünmese de, bu soyut ve ilgisiz gibi görünen konulara yoğunlaşmamızın esas nedeni bizzat somut politik mücadele idi. Bunları öğrenerek diyalektiği daha iyi kavrayacaktık ki, Marksizm'in özünü, yöntemini anlayalım ve devrimci mücadelede daha az yanlış yapalım. Bu bakımdan bütün bu, somut politik mücadeleyle ilgisizmiş gibi görünen çalışmalar aslında bizim için son derece pratik ve politik çalışmalardı. Teori Pratikti, Pratik de Teori.

*

Doğa bilimlerinin konusu (nesnesi) ile doğa bilimlerinin ilişkisi, düşünce ve toplum bilimlerinin (Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Mantık) konusu (nesnesi) ile bizzat bu bilimlerin ilişkisinden çok farklı bir karakterdeydi.

Düşüncenin (bilginin, bilimlerin) hareketi veya evrimi, hem toplumsal hem de mantıksal bir olaydı. Yani örneğin Tarihsel Maddeciliğin evrimi aynı zamanda Tarihsel Maddecililiğin konusudur, çünkü bizzat Tarihsel Maddeciliğin kendisinin evrimi toplumsal bir olaydır. Dolayısıyla bizzat toplumsal hareket üzerinde bir etkide bulunur ve kendisi bizzat toplumsal hareket tarafından da belirlenir.

Aynı durum düşüncenin hareketi için de geçerlidir, düşüncenin hareketinin bilgisi de bizzat mantığın konusudur, çünkü düşüncenin hareketinin bilgisi de bizzat düşüncenin hareketinin kendisidir ve var olduğu an kendi konusunu da değiştirmiş olur.

Yani bu Bilimler ve Konuları (nesneleri) arasında, sanki Quantum Fiziğindeki "belirsizlik ilkesi" gibi bir ilişki söz konusudur. Düşüncenin hareketi ile bu hareketin bilgisi sürekli olarak birbirilerini etkilediklerinden ikisi de aynı anda bilinemez. Benzeri durum aynı şekilde Tarihsel Maddecilik ile bizzat Toplumun Tarihi arasında da vardır. Çünkü bu bilginizin bizzat kendisi toplumsaldır ve toplum hakkındaki bilgimizin değişimiyle birlikte toplum da değiştirmiştir. Toplumun konumunu biliyorsak, bilgimizin, düşüncemizin konumunu bilemeyiz, düşüncemizin konumunu biliyorsak toplumun konumunu bilemeyiz.

Ama Fizik, Biyoloji, Jeoloji söz konusu olduğunda, böyle bir ilişki yoktur. Fizik biliminin evrimi, fizik doğanın evrimi hakkındaki bildiklerimiz fiziksel bir olay değildir. Dolayısıyla fizik biliminin konusunu oluşturmaz. Fizik biliminin evrimi fiziğin konusuna girmez. (Elbette düşünce bile son duruşmada bir takım protein bileşimleri, bunlar da enerji alışverişlerine ve bir takım parçacıkların hareketlerine indirgenebilir ama bu evrenin ya da canlıların evrimi bakımından hiçbir şey ifade etmez) Biyoloji biliminin evrimi, biyolojik bir olay değildir. Dolayısıyla Biyolojinin evrimi biyolojinin konusuna girmez. Ama Sosyoloji biliminin (Tarihsel Maddeciliğin) evrimi bizzat sosyolojinin konusuna girer. Mantığın evrimi bizzat Mantığın (Diyalektiğin) konusun girer. Bunlar daha var oldukları an bizzat kendi konularını değiştirirler.

Bu çok özel anlamda, bilim ve konusu arasındaki ilişkiler ve karşılıklı etkiler anlamında, Doğanın Tarihine ilişkin bilginin (doğa bilimlerinin) doğa ile diyalektik olmayan bir karakteri vardır. Çünkü bu bilimlerin hareketi, konularının hareketi olarak gerçekleşmez. Ama bu bilimler doğaya olan bu diyalektik borçlarını bir bakıma düşünce ve topluma öderler.

Doğanın tarihinin bilgisi ve bu bilginin (evrimi) tarihi, sosyoloji ve mantığın konusudur. Yani doğa bilimlerinin doğa ile diyalektik olmayan karakteri toplum ve düşünce ile diyalektik bir ilişki içindedir. Doğa hakkındaki bilgilerimiz, toplumsal ve düşünsel oldukları için, bizlerin toplumu ve onun tarihini kavrayışlarımız üzerinde bir etkide bulunurlar. Elbet aynı şekilde, düşüncelerimiz ve düşüncelerin evrimini kavrayışımız üzerinde de.

Ama doğanın evrimi hakkındaki bilgimiz, bizzat doğanın evriminden çıktığından, doğanın evriminin şu veya bu şekilde gerçekleşmiş olması, bu olgulardan çıkarılan bilginin, sonucun da değişmesidir. Dolayısıyla bu da düşünce ve toplum hakkındaki algılarımızın daha değişik olması anlamına geleceğinden, (bu bilgi, bizzat kendisi toplumsal olduğundan ve toplumsal gerçekliği şu veya bu biçimde etkileyip değiştirdiğinden), doğanın tarihi, doğanın tarihinin bilgisiyle diyalektik olmayan ilişkisinin borcunu, toplumla ve düşünceyle böyle dolaylı bir ilişki içinde öder. Doğanın tarihi, kendisi hakkındaki bilginin doğal olmayan, toplumsal olan, mantıksal olan karakteri nedeniyle, toplumu ve düşünceyi etkiler.

Bilgi ve konusu ilişkisini bu şekilde ele alarak, aslında varlık ve düşünce ilişkisini Diyalektik materyalizm kitaplarından bambaşka bir bağlama oturtmuş; bilgisi ve konusu ve bunların diyalektik ilişkisi bağlamına oturtmuş oluyorduk. Ama bunun farkında değildik.

*

O yıllar tam da Biyoloji (Ki o zamanlar paleontolojideki keşiflerden pek haberim yoktu), Astronomi ve Fizik'te nefes kesici buluşların yapıldığı bir dönemdi.

Fizikte, Kara Delikler, Kuasarlar, Big Bang teorileri, Kuarklar, Notrinolar, Hardonlar, Leptonlar vs. çoğu kez matematik modellerle ön görülüp sonradan bulunuyordu.

Aynı şekilde Biyolojide DNA, RNA, ATP, Amino Asitler gibi büyük moleküller bulunmuş, yaşamın kimyasal, moleküler temelinin sırrı çözülmüştü. Ayrıca biyoloji, artık canlıların evrimini karşılıkla etkiler içinde bir dinamik sistem olarak ele alıyor ve ancak öyle açıklayabiliyordu. Örneğin, böcekler ve çiçekli bitkilerin ortaya çıkışı ve gelişimi ancak bunların karşılıklı ilişkisi biçiminde anlaşılabiliyordu. Hatta farklı canlılardan oluşan ekolojik sistemleri bir tek canlı gibi ele almak gerekiyordu.

Bütün bu keşifleri, çok sınırlı kaynakları dikkatlice inceleyerek, tıpkı bir dedektif romanı okurcasına heyecanla ve neredeyse günü gününe izlemeye çalışıyorduk. Elbet meslekten bir fizikçi veya biyolog olmadığımız için birçok ayrıntıyı, mekanizmayı teknik olarak anlayamayabiliyorduk ama esas olarak nelerin araştırıldığı, nelerin bulunduğu, nelerin sorun olduğu hakkında iyi kötü bir fikrimiz oluyordu.

Doğa bilimlerindeki bütün bu nefes kesici gelişmeler ve bizim bunlardan çıkardığımız kimi genellemeler, Tarihsel Maddeciliğin toplumu ve onun tarihini açıklamakta kullandığı genellemelerin benzer şekilde doğada da geçerli olduğunu gösteriyordu.

Örneğin, doğada da toplumda da sürekli bir gidiş ve evrim vardı. Marks ve Engels Tarihsel Maddeciliği daha ortaya koyarlarken Toplumun evrimi, gidişi düşüncesini tüm teorilerinin kilit taşı yapmışlardı. Daha ilk başta, 1848'in arifesinde, Tarihsel Maddeciliğin ilk taslaklarında, "bir tek bilim vardır, tarih bilimi, o da doğa ve toplum tarihi olarak ikiye ayrılır" demişlerdi (Daha doğanın bir tarihinin olmadığı ve bilinmediği zamanlarda). Tarihsel Maddeciliğin, yani kurdukları yeni bilimin, sosyolojinin konusunu da, toplumun gidişinin, tarihin hareket yasalarını araştırmak olarak tanımlamışlardı. O zamanlar henüz hiçbir astronom veya fizikçinin; hiçbir biyologun, biliminin konusunu, evrenin veya canlıların evriminin hareket yasları olarak tanımlamadığı ve tanımlamayı aklından geçirmediği dönemlerdi. Gerçi ortada bir bulutsulardan güneş sisteminin oluştuğu yönünde bir Kant-Laplace Kuramı vardı ama bu bile henüz bilimsel bir sonuç ve teori olmaktan ziyade bilimsel bir spekülasyon karakteri taşıyor ve bunun yanı sıra pek bilinmiyordu.

Darvin ise Türlerin Kökeni'ni yıllar sonra, Marks'ın Kapital'ini yazdığı dönemde yazacaktı. Yani henüz canlıların evrimi ve tarihi fikri bile yoktu Marks ve Engels'in Tarihsel Maddeciliği formüle ettikleri dönemlerde.

Modern Astronomi, Fizik ve Biyoloji, Tarihsel Maddeciliğin daha doğarken öngördüğü ve konusu olarak belirlediğini, yani konusunun tarihini ve evrimini sorun etmeyi, bu tarihin ve evrimin yasalarını bulmayı, ancak şimdi kendi konuları olarak tanımlayabiliyorlardı.

Bu hareketi, evrimi, bunun yasalarını araştırdıklarında ise, yine Tarihsel Maddeciliğin açıklamada kullandığına benzer sonuçlara ulaşıyordu. Örneğin Doğa'da da evrim sıçramalı, toplumdaki devrimler ve sıçramalar gibi ihtilaçlı bir karakter gösteriyordu. Yıldızlar yakıtları tükendiklerinde patlıyorlardı. Gazlar kendi ağırlıklarıyla merkezde büyük basınçlar oluşturduklarında, birdenbire termonükleer reaksiyonlar başlıyor ve yıldızlar doğuyordu.

Ya da Üretici Güçlerin bileşimi ve gelişme düzeyi nasıl toplumun karakterini belirliyorsa ve üretici güçler toplumun çekirdeği gibi ele alınabilirse, canlıların karakterini çekirdekteki DNA kombinasyonları; atomların karakterini çekirdekteki Proton sayıları belirliyordu. Sosyoloji (Tarihsel Maddecilik) nükleer bir bilim olarak doğmuştu bir bakıma daha on dokuzuncu yüzyılda, Fizik ve Biyoloji ise Yirminci yüzyılda nükleer bir bilim haline gelmişlerdi.

Açık ki, doğanın, toplumun ve düşüncenin gidişinde hiç de görmezden gelinemeyecek ortaklıklar, paralellikler bulunuyordu. Doğa bilimleri, Marksizm'in (Toplum Bilimin) daha doğarken dayandığı yaklaşımlara ancak şimdi varabilmişlerdi. Ve bu vardıkları nokta gösteriyordu ki, gerçekten de varlığın farklı biçimlerinin evriminin ortak yasaları olabilirdi.

*

Bütün bu olgular şunu gösteriyordu: Tarihsel Maddecilik, Felsefe Anadan ayrılan en son bilim olmasına rağmen, daha ayrılırken, ondan daha önce ayrılmış olan Fizik, Biyoloji gibi bilimlerin o zaman bulundukları noktanın çok daha ilerisinden doğmuştu. Tabiri caiz ise, diğerleri Metafizik bir metotla doğarken, fizik ve canlılar âlemini bir şeyler yığını olarak kavrayarak doğarlarken, sosyoloji (Tarihsel Maddecilik) daha doğarken diyalektik bir metotla, yani toplumu bir şeyler yığını değil, süreçler karmaşası olarak görerek doğmuştu.

Bu da şunu gösteriyordu, düşüncenin hareketi ya da bilimlerin evrimi, sadece Batı Avrupa Ortaçağında olduğu gibi, geri gidişler, metafizik metot ya da mantıktan skolâstiğe dönüşler göstermiyordu, aynı zamanda, geriden gelip öne fırlamalar da görülüyordu. Yani bizzat bilimler de toplumlar gibi, eşitsiz gelişiyorlardı.

Aslında bilimlerdeki gerek gerilemeler, gerek geriden gelip öne fırlamalar, toplumdaki eşitsiz gelişmenin yansımasıydılar. Örneğin Batı Ortaçağındaki gerilemede, Aristo'nun Formel mantığından manastırlardaki Skolâstiğe dönüşte nasıl Germenlerin uygarlığa geçişleri ve Komün'e doğru bir geri gidiş toplumsal temeli oluşturuyordu ise, Toplum Bilimin doğuşundaki öne fırlamada da, Almanya'nın daha geç bir dönemde kapitalizme geçişinin,  payı açıktı.

Böylece aslında henüz "sürekli devrim" teorisini bilmeden, onun dayandığı mantığı bilimlerin eşitsiz gelişiminde bulmuş oluyorduk. Ama bu fikir zaten bize yabancı da değildi, Kıvılcımlı'nın İlkel Sosyalizmden kapitalizme İlk Geçiş - İngiltere kitabından beri bunun toplumda olduğunu biliyorduk. Şimdi düşüncenin evriminde de karşımıza çıkıyordu.

*

Bilimlerin eşitsiz geliştiği sonucu, bir yan ürün olarak, başka bazı sorunları açıklama, Marksizm'e ve Engels'e yönelik kimi eleştirileri cevaplama ve o eleştirilere yol açan sorunları açıklama olanağı veriyordu.

Marksizm'e yönelik olarak şöyle bir eleştiri sık duyuluyordu. Marks, 19. yüzyıla ait bir bilim adamıdır. Bu arada bilim gelişti. Ama Marksizm hala aynı yerde duruyor. Marksizm'de çağımızın sorunlarına cevap bulunamaz. Marks, toplum ve tarih alanında olsa olsa, Newton ve Galile ile kıyaslanabilir. Şimdi toplum biliminin kendi Einstein'ları gerekmektedir.

Bilimlerin eşitsiz gelişimi olgusundan hareketle, bu eleştiriye şöyle kolayca cevap verilebiliyordu:

Bu eleştiri, bütün bilimlerin aynı aşamalardan aynı sırayla geçtiği gibi bir anlayışa dayanmaktadır. Bu, bir zamanların ilkel, köleci, feodal, kapitalist aşamalardan bütün toplumların geçtiği anlayışının, bu Prokrutes yatağının, bilimlerin tarihine uyarlanmış biçimidir ve onunla aynı mekanik ve şematik tarih kavrayışına dayanır.

Toplumlar nasıl eşitsiz gelişirlerse, bilimler de aynı şekilde eşitsiz gelişirler. Evet, Marksizm 19. yüzyılda doğmuştur, ama onun kronolojik olarak on dokuzuncu yüzyılda doğmuş olması metodolojik ve mantık olarak bir on dokuzuncu yüzyıl bilimi olduğu anlamına gelmez. Eğer kronolojik kavramlarla ifade etmek gerekirse, Marksizm, On dokuzuncu yüzyılda doğmuş bir Yirminci Yüzyıl bilimidir. Marksizm'in eskidiği sonucuna ulaşan fikir sisteminin bizzat kendisi, bilimlerin eşitsiz geliştiği fikrini reddederek, on dokuzuncu yüzyıla ait, ikinci Enternasyonal dönemine ait bir anlayışı yansıtmaktadır. Yani somutta Marksizm'in bir on dokuzuncu yüzyıl bilimi olduğu vargısının kendisi bizzat bir on dokuzuncu yüzyıl bilimi vargısıdır.

Böylece Marksizm'in eskiliğine ilişkin görüşler, dayandıkları metodolojinin tam da on dokuzuncu yüzyıla has olduğu noktasından metodolojik olarak çürütülmüş oluyorlardı.

Bu sonuç aynı zamanda, Marksizm'i aşma iddialı girişimlerin niçin her zaman ondan daha geriye gidişlerle sonuçlandığını da açıklıyordu bir yan ürün olarak. Marksizm'in aşılması, ancak onun içinde taşınması ile olabilirdi, yani Marksizm'i yine ancak Marksistler geliştirebilir ve aşabilirlerdi. Marksizm tabiri caiz ise, bir yirmi birinci yüzyıl bilimi çerçevesinde aşılabilirdi. Ve bu aşma, bir binayı yıkıp yerine başka bir şey yapma gibi değil, bir tepeye tırmanma gibi olabilirdi. Marksizm'i bir paçavra gibi atmaz ve sadece ona dayanabilirdi.

*

Bu bilimlerin eşitsiz gelişiminin kavranmasının bir diğer sonucu Engels'in yanılgısını anlamayı mümkün kılması ve ona ilişkin eleştirilere de bir cevap sunmasıydı.

Elbet biz de Engels'in kimi örneklerinde yanlış, bizi doyurmayan bir yan olduğunu görüyorduk. Ama diğer sözde Marksistlerden farklı olarak biz Engels'in öyle bir kalemde silinip atılmasından yana değildik. Onun örnekleri yanlış olabilirdi, kimi genellemelerinde dayandığı veriler eski olabilirdi, ama bütün bunlar temel fikrin yanlışlığı anlamına gelmez ve onun reddi için bir bahane olarak gösterilemezdi. Biz Engels'in yanlışlarında bile, onun için hafifletici sebepler bulma eğilimindeydik. Tavrımız bir bakıma Lenin'in tavrı gibiydi. Lenin de örneğin, Engels'in örneklerinin yanlışlığına değinir. Ama bir Plekhanov'un yanlışlarıyla Engels'inkileri aynı yere koymaz. Onda örnek yanlıştır, popülarizasyon çabasının kendisinden doğan bir yanlışlık ve bayağılaşma vardır, Plekhanov'da ise, daha derine giden, daha mantıksal ve metodolojik yanlışlar vardır.

Bilimlerin eşitsiz gelişimi vargısı, Engels'in nerede ve neden yanlış yaptığını anlama olanağı da sağlıyordu. Engels'in özellikle Doğa'da diyalektiği anlatırken, diyalektik yasalarını açıklarken verdiği örneklerin bizzat kendileri, doğa bilimleri henüz o dönemde diyalektik bir aşamaya varmadıklarından dolayı, bilimlerin doğayı diyalektik olarak kavramadıkları bir kavrayış dönemini yansıttıklarından yanlıştılar. Esasında Engels'in o yanlış örneklerinin çoğu da bizzat Hegel'den kaynaklanmaktaydı.

Big Bang, Galaksiler, Yıldızlar sürekli değişen bir evreni elen alan bir Fizik ve Astronomi, DNA'lar, evrimin daha farklı mekanizmalarının bilindiği bir Biyoloji ve Paleantoloji (ki Engels zamanında henüz Paleontoloji bile yoktu ve yeni doğuyordu) bilimi düzeyinde, Engels'in, Heraklitos ya da Hegel döneminin, sezgisel diyalektiğinin örneklerine hiç de ihtiyacı olmazdı. Doğa bilimlerinin öyle bir düzeyinde Engels'in suyun kaynaması veya Buğday örneklerini vermeye ihtiyacı olmazdı.

Kaldı ki, Engels'in örnekleri de tam anlamıyla yanlış değildir. Bu örneklere yanlış demek, diyalektiğin kendisinin de, dünyayı değişim ve çelişkiler halinde gören mantığın da hiç değişmediği gibi diyalektik olmayan bir diyalektik kavramına dayanır.

Elbette insanlar en bugünkü bilimden uzak gözlemlerinde bile, doğanın ve toplumun değiştiği, çelişkilerin bu evrimdeki önemi, ilişkisiz gibi görünen şeyler arasındaki ilişki konusunda bir fikir sahibi olmuşlardır. Hatta tanrı ve ruh kavramının temelinde bile bu seziş ve gözlem vardır. Şeyler ve oluşlar arasındaki görünmeyen ilişkilerdir ruh ve tanrı. Günlük hayattaki kendiliğinden diyalektikten, Aristo zamanının bilgi düzeyine uygun bir diyalektiğe (örneğin Herakleitos) oradan da burjuvazinin yükseliş döneminin bilgi düzeyinin diyalektiğine, (yani Hegel'in diyalektiğine) kadar diyalektiğin kendisi de bizzat bir değişim ve derinleşme içindedir. Engels'in yanlışı, 20 Yüzyılın diyalektiğini açıklamak veya kanıtlamak için örneklerini, 18 veya 19. yüzyılın diyalektiğinin dayandığı, henüz yirminci yüzyıl anlamında diyalektik olmaktan çok uzak bulunan doğa bilimlerinden vermesiydi.

Bu örneklerin yanlışlığından hareketle Doğa'da diyalektik olmadığı sonucuna ulaşmak olamazdı. Doğa'da diyalektik olmamasından ancak, doğa bilimleriyle doğanın ilişkisinde söz edilebilirdi. Ama bu apayrı bir konuydu. Marksizm'in eskidiğini söyleyip onu aşmaktan söz edenler, Engels'in örneklerinden hareketle, örneğin doğada diyalektik olmadığı türden sonuçlar çıkarıveriyorlardı. Yanlışın ve sorunun nerede olduğunu kavramıyorlardı çünkü.

Engels'in örneklerinin yanlışlığından çıkarılacak sonuç hiç de doğada diyalektik olmadığı değil, Engels'in zamanının doğa bilimlerinin dolayısıyla da Engels'in örneklerinin diyalektik olmadığı da olabilirdi ve doğrusu da buydu.

Doğada bir diyalektik olup olmadığı elbette tartışılabilir. Ama bunu Engels'in örneklerinden hareketle baştan reddetmek baştan aşağı yanlıştır. Bunu anlamanın tek yolu, bizzat doğanın evrimine bakmaktır. Eğer doğada da bir evrim, bir akış, bir gidiş varsa; bu gidişin temelini çelişkiler oluşturuyorsa, bu gidişi kavramak için çelişkilere dayanan daha esnek bir mantık olmazsa olmaz bir koşul ise, daha özellikli olarak bu gidişin mekanizmaları birbirine benziyorsa, niye daha baştan böyle bir ortaklık olup olmadığını araştırmak reddedilsin ki?

Bizzat Doğa'da diyalektik yoktur diye kestirip atmanın kendisi bir dogmatizmdir. Düşünceye ket vurmaktır, araştırmayı sınırlamaktır. Varlığın farklı hareket biçimlerinde ortak gidiş yasaları olup olmadığını araştırmayı niye başından kendimize engelliyelim ve yasaklayalım ki? Olmayabilir de elbette doğa, toplum ve düşüncede ortak gidiş yasaları. Veya varsa bile, bu günkü bilgi düzeyimiz henüz bunu tespit edecek bir derinlikte de olmayabilir. Veya bize var gibi görünenler yüzeysel gözlemler de olabilir. Belki ilerde bilgimiz derinleştikçe böyle ortaklıklar olmadığı sonucuna da ulaşabiliriz. Bunlar mümkündür, ama bunları, bu olasılıkları baştan reddetmek, tamı tamına dogmatizme karşı çıkma adı altında en alasından dogmatizmdir.

*

Böylece Bizim Doğa Bilimlerine ve doğanın tarihine, yani Diyalektik Metodun ne olduğunu kavramaya yönelik çabalarımız, bir bakıma, bizi bir yandan resmi Diyalektik Materyalizm öğretilerinin, artık skolâstik bir mahiyet kazanmış olan gerilemelerinden kurtulmamıza yol açıyordu. Biz doğanın diyalektiğini, "doğanın diyalektiği"ni anlatan kitaplarda değil bizzat doğada arıyorduk ve doğanın diyalektiği diye sıralanan yasalardan hareketle doğadaki diyalektiği değil, bizzat doğadaki olaylardan hareketle, doğadaki diyalektiği anlamaya çalışıyorduk. Yani yaklaşımımız alışılmışın tam tersine, skolâstik değil diyalektikti

Öte yandan, doğada diyalektiği skolâstik bir takım yasaların tekrarı olarak anlatmaya tepki biçiminde gelişen, bu nedenle hem doğadaki diyalektiği peşin peşin reddeden, hem de doğa bilimlerine zerrece ilgi duymayan ve onlara üvey evlat muamelesi yapan eğilimlere karşı da bağışıklıklı oluyorduk.

*

Varlık ve Düşünce, Mantık ve Metot üzerine bütün bu çalışmalar sonucunda, sadece varlığın değil, toplum ve düşüncenin de gidişinde ortak eğilimler olduğu fikrine ulaşıyorduk.

Ama bunu Engels'in örneklerinden hareketle değil, o örneklere rağmen; bizzat Doğa (Cansız ve Canlı), Toplum, Düşüncede gözlemlediğimiz için kabul ediyorduk. Biz Engels'in söylediklerine bilgilerimizi sıkıştırmaya çalışmıyor, bizzat olaylar ve onların bilgisinden böyle genel eğilimler ve yasalar olduğu ve olabileceği sonucuna ulaşıyorduk.

Örneğin, bilimlerin evrimi ile, toplumun evrimi, toplumsal devrimler ile bilimsel devrimler aşağı yukarı ayrı mekanizmalarla işliyordu.

Bilgide, olaylar ve olgular yığını ve onlar hakkındaki bilgilerimiz tıpkı toplumdaki üretici güçler gibiydi. Nasıl üretici güçlerin belli bir düzeyinde o gün kadar içinde geliştikleri ilişkilerle çatışmaya düşüyorlardı ise, aynı şekilde bilgilerimiz de o güne kadar içinde geliştiği teori ve kavramlarla çatışmaya düşüyor ve bir bunalım dönemi başlıyordu. Tıpkı toplumdaki üretici güçlerin yeni düzeyine uygun ilişikler ve üstyapıyı belirlemeleri gibi, bilimlerde de yeni teorik sistemler ve kavramlar oluşuyordu. Benzeri gidiş bizzat fizik ve biyolojik doğada da görülüyordu. Bu ortaklıkları reddetmek değil, aksine bu ortaklıkları görmek, farklı bilim alanlarında yepyeni bağlantıları görmeye, inspirasyonlara (ilhamlara) yol açabilirdi.

*

Dikkat Edilirse buraya kadar, şu el kitaplarında "Diyalektik Materyalizm" diye sözü edilenin, "Diyalektik" kısmıyla ilgili olarak çalışmaları ve bunların sonuçlarını yazdık.

Ama o kitaplara bakıldığında bir de kocaman "Materyalizm" bölümleri vardır. Hatta bu Materyalizm bölümleri bir "Felsefi ve Tarihsel Materyalizm" olmak üzere iki alt büyük bölüm içinde ele alınırlar. Hatta Materyalizm Diyalektikten çok daha önemlidir ve çok daha büyük yer kaplar. Biraz da şimdi bu Materyalizm kısmına gelelim ve bu bahsi bitirelim.

İlk sorun bizzat materyalizm kavramının kendisinden çıkıyordu. Aslında bu kavramın içeriği çok farklı anlamlarda kullanılıyordu. Örneğin Ahlaki anlamda materyalizm ile, Sosyolojik anlamda materyalizm arasında hiçbir ilişki bulunmuyordu. Ahlaki anlamda materyalizm, Paraya değer vermek, maddi zenginliği her şeyin ölçüsü görmek gibi bir anlama sahipti ve gericiler bu anlam kaymasından hareketle sosyalistlerin maddeci olduklarını iddia edebiliyorlardı.

Bu çok kaba bir örnek oluşturuyordu ama, daha sofistike olmakla birlikte, Tarihsel ve Felsefi Materyalizm arasında da benzer bir karıştırma bulunuyordu.

Sosyolojik anlamda Materyalizm, toplumun maddi üretim hayatının, yani alt yapısının; üst yapısını belirlediği gibi bir anlama sahipti. Yani örneğin, birleri çıkıp dünyayı ve insanları Allah yaratmıştır diyor birileri de hayır Allah'ı insanlar yaratmıştır diyorsa, bir takım insanların niye öyle, diğer insanların niye böyle dediğini veya bir yaratıcı fikrini anlamak için anahtarın toplumun maddi üretim hayatında bulunduğu anlamına geliyordu.

Dolayısıyla Diyalektik Materyalizm veya Diyalektik Felsefe denen şey, Tarihsel maddeciliğin içinde, düşüncenin hareketi bağlamında, sınıflı toplumda sınıf çıkarlarının düşüncede yansıması bağlamında ele alınması gereken, felsefi değil, yani Tarihsel Maddeciliğin de üzerinde değil, altında ve içinde ele alınması gereken bir alanı oluşturuyordu.

Hâlbuki el kitaplarının hemen hepsi, Diyalektik Materyalizm diye başlayıp, Tarihsel maddeciliği onun özgül bir durumu olarak ele alıyorlardı. Bizzat bu ele alışın kendisi, varlığın düşünceden önce geldiğini iddia etmesine rağmen, düşüncenin belli bir anını, momentini başlangıç noktası olarak ele almış, yani idealizm yapmış oluyorlardı. Yani örneğin idealizm, Toplumun maddi hayatından hareketle açıklanmıyor, aksine toplumun maddi hayatının bu açıklamayı verebileceğinin gerekçesi, toplum dışı, tarih ve toplum üstü, maddenin düşünceden önce geldiği düşüncesinden hareketle temellendirilmiş oluyordu. Aslında el kitaplarında Materyalizm diye anlatılan en kötüsünden bir idealizmden başka bir şey değildi.

Zaten temeldeki bu metodik yanlış, niçin en fazla materyalizm sözü edenlerin aslında en saf idealistler oluşlarını ardındaki temeli de açıklamış oluyordu.

Gerçekten de, küçük burjuva devrimcisi hareketler, toplumsal olaylara yaklaşımda tümüyle idealisttirler. Yani düşüncenin varlığı belirlediği gizli varsayımından hareket ederler. Örneğin SBKP Merkez komitesinin çizgisinin değişmesiyle birlikte, o ülke bir gecede kapitalist veya emperyalist olabilir. Bir insanın "Halk saflarında" olup olmadığını, onun ideolojisi belirler. Hâlbuki materyalizme göre, insanların iktisadi ilişkiler içindeki konumu, sınıfını ve dolayısıyla "Halk saflarında" olup olmadığını belirler. Bolşeviklerin, şu veya bu partinin çizgisi bir devrimin karşı devrime dönüşmesi anlamına gelir. Hâlbuki bir devrim veya karşı devrim farklı sınıfların iktidarlarıyla değişir. Böylece aslında bu felsefi materyalizmden çok söz eden materyalistler, kişilere, gruplara, partilere ve hatta fikirlere tarih ve toplum üstü, tüm toplumsal yapıyı belirleyen bir güç atfetmiş olurlar.

Burada da yine diyalektik hükmünü icra ediyor ve özdeki idealizm materyalizm biçiminde görünüyordu. Felsefe (Diyalektik Maddecilik) Tarihsel Maddeciliğin bir alt alanı olarak değil, Tarihsel Maddecilik felsefenin bir alt alanı olarak, bir özel hali olarak ele alınıyordu. Tam da idealizm bu ele alınışın kendisinde gizli bulunuyordu.

Bu şuradan da görülebilir. Örneğin Materyalizm İdealizm tartışması, yani madde mi önce gelir ruh mu, varlık mı düşünce mi tartışması, özünde Tanrı mı evreni yaratmıştır; Evren ve toplum mu tanrıyı yaratmıştır tartışmasıdır.

Tanrı evreni yaratmıştır fikrinin varlığı, ancak sosyolojik olarak açıklanabilir. Yani örneğin bir takım insanların çıkarlarını korumak için, böyle bir yaratıcı fikrine ihtiyaçları olduğu türünden bunun niye öyle olduğunu açıklayan bir açıklama olabilir bu.

Ama eğer böyle ise, yani insanların bir takım çıkarlar için tanrının evreni yarattığı fikrini savundukları açıklanabiliyorsa, o zaman bu anlayışa karşı mücadele, felsefi bir sorun değil, doğrudan siyasi bir sorundur. Yapılması gereken tanrının evreni yaratmadığını kanıtlamaya kalkmak değildir, çünkü çıkarların konuştuğu yerde akıl durur. Eğer insan çıkarlarına aykırı olsaydı matematik aksiyomlar bile tartışma konusu olurdu. Yapılması gereken, bu tartışmanın, bu fikrin öne çıkarılmasının hangi çıkarları korumanın aracı olduğunu göstermektir. Bu ise bütünüyle sosyolojinin konusudur. Ve burada ikna değil, imha söz konusudur.

Kaldı ki, Allah ya da yaratıcı fikri, sadece belli egemen sınıfın çıkarlarını korumanın aracı değildir. Bir adalet duygusunun, bir gün gerçekleşecek bir adil düzen umudunun ifadesi de olabilir. Ama bir kere bu umudun ifadesi olarak ortaya çıktığında kendi bağımsızlığını kazanır. Yani ezilenler, tam da mücadele edebilmek, mücadelelerine bir güç verebilmek için de Allah'ın varlığının ve tüm evreni yarattığının (yani sözde Marksist materyalizmi anlatan el kitaplarının idealizm dediğinin) en militan savunucuları olabilirler.

Ki biz Marksistler, yani ezilenlerin davasına gönül vermişler için, esas muhatap bunlardır. Bu durumda, Tanrı mı doğayı yarattı tartışması, hem tanrının ezilenlerin düşüncesindeki somut anlamını kavramadığı için, hem de ezilenleri bölüp mücadeleden uzaklaştırdığı için saçma ve yanlış bir tartışmadır.

Bir Marksist ezilenlerle tanrı tartışmasına girmez. Aksine o tartışmayı bu düzeye çekmenin ezilenlerin mücadelesini böleceği noktasından hareket eder. Marksist insanların inançlarının onları farklı kılmadığı, aynı şekilde sömürüldükleri noktasından hareket eder. Bu nedenle, Marksist'in görevi, özellikle ezilenler arasında (ki ezenler arasında zaten işimiz yoktur, onları ikna değil imhadır söz konusu olan) materyalizm tartışması ve propagandası yapmak değil; aksine bu yönde tartışmanın ezenlerin ezilenlerin mücadelesini bölme stratejisi olduğunu göstermektir ve bu mücadeleye girmemektir. Düşmanın istediği koşullarda savaşa girmek daha baştan yenilmek demektir. Marksist işçilere allahsızlık propagandası yapmaz, bir komünist partisine üye olmak için Allahsız olmak gerekmez. Aksine Marksist bu tartışmaya girmeyerek, bu tartışmanın sınıfsal özünü göstererek, işçileri ve ezilenleri somut politik hedefler etrafında birleştirmeye ve eyleme sokmaya çalışır.

Sorun böyle koyulduğunda, o Diyalektik Materyalizm kitaplarının aslında nasıl bir gericiliğin aracı haline geldikleri de ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu kitaplar, sözde işçilere sosyalizmi anlatmak için yazılmışlardır. Ama aslında yaptıkları tam da işçileri bölecek olan şeydir. Materyalizm ve idealizm tartışmasını, yani Allah mı dünyayı yarattı toplum mu Allah'ı tartışmasını, gündemin en başına koymaktır.

Bütün bu nedenlerle de Diyalektik Materyalizm'in Materyalizm kısmını daha baştan metodolojik olarak yanlış buluyordum.

*

Ayrıca felsefe tarihinin materyalizm ve idealizm tartışması biçiminde şemalaştırılması ve tüm tarihin bu şemaya sokulmak istenmesi bir başka noktaydı yanlış bulduğum. Ne var ki, belki biraz zihin tembelliğimizden, bunun üzerine yoğunlaşmaya pek gerek de duymadık

Engels'in geçer ayarak yapılmış ve belli bir anlamda elbet de doğru da olan bir genellemesi saçmalığa vardırılıyordu.

Engels'in otoritesinin ardına gizlenerek, tüm felsefe tarihi idealist ve materyalist felsefelerin mücadelesi deli gömleğine sığdırılmaya çalışılıyordu. Tabii bu mücadelede de ezilenlerin payına materyalistler, ezenlerin payına da idealistler düşüyordu.

Ama işin kötüsü, tarihte böyle bir örnek bulmak neredeyse olanaksızdır. Çünkü Allah  epistemolojik veya felsefi bir varlık değil, sosyolojik bir varlıktır. Tam da bu nedenle ezilenlerdir esas Allah fikrini besleyenler ve ona ihtiyacı olanlar. Yani tarihte, neredeyse hep ezilenler felsefi "idealistler" olmuşlardır. Buna karşılık, egemen sınıflar, eşitlikçi Allah fikrine pek ihtiyaçları olmadığından daha "Materyalist" olagelmişlerdir.

Yani olaylar, felsefe tarihini idealizm ve materyalizm çatışması olarak açıklamaya kalkan ve burada da ezilenleri materyalist, ezenleri idealist yapan şemaya uymamakla kalmazlar tam tersidirler.

Daha başından beri, hiçbir zaman, bu Materyalizm kısmına ilgi duymamamız ve onda bizi rahatsız eden bir mekaniklik bir bayağılık görmemiz de bununla ilgiliydi.

*

Hâsılı Diyalektik Materyalizm kitaplarının materyalizm bölümleri, tamamıyla sosyolojinin yöntemine ilişkin bir tartışma konusu olan, Henüz Tarihsel Maddeciliğin keşfetmemiş Marks'ın kavramlarıyla, varlığın mı düşünceden, düşüncenin mi varlıktan önce geldiği; bizzat Tarihsel Maddeciliğin kavramlarıyla, maddi üretim hayatının, yani ekonomi temelinin mi üstyapıyı, üstyapının mı altyapıyı belirlediği tartışmasını; alıp felsefenin alanına taşımaktadır. Temel yanlışı buradadır ve tam da bunu yaparak, tarihsel maddeciliğin tam zıttı bir sonuca göre hareket etmiş olmaktadır.

Düşünce ve Varlık ilişkisi ise, Mantık ve Metot ve bunların ilişkisi olarak Felsefe'nin, yani Mantık ve Metodolojinin konusudur. Diyalektik Materyalizm kitaplarında olmayan ise tam da budur.

Böylece Materyalizmi, Tarihsel Maddecilikteki anlamıyla, Düşünce ve Varlığı da bunların en gelen yasaları ve ilişkileri anlamında ele alarak, aslında bütün alışılmış Marksist eğitim şemalarını ters yüz etmiş, onları reddetmiş ve eleştirmiş oluyorduk. Yani Felsefi Materyalizm denen şey, somutta Tarihsel Materyalizmin inkârından başka bir şey değildi.

Materyalizme, Allah ve Din konusuna böyle yaklaşımımız, yıllar sonra Din'in ne olduğun anlamayı sağlayacak tohumları içinde barındırıyordu. Ama o zamanlar henüz bunu bilmiyorduk.

*