Teorik ve Politik Evrimim (4) - Psikoloji Üzerine Çalışmalar
Buraya kadar "Diyalektik Materyalizm" veya "Marksist Felsefe" denen bağlamda ele alınan konuları, diğer Politik ve Tarihsel Maddeciliğe ilişkin çalışmaların yanı sıra, bir tür hobi gibi, bir tür yan uğraş gibi götürüyordum.
Tarihsel Maddecilik ve o çalışmaların motoru olan Politik sorunlar konusundaki evrime geçmeden önce Doğa ve Toplum arasında geçiş karakteri taşıyan iki konu ayrı birer başlık altında ele alınabilir. Çünkü bunlar o zamanki çalışmalarım ve kavrayışım içinde de böyle bir yerde bulunuyorlardı. Bu iki konu: Psikoloji ve Ekolojidir
Üniversite'de Psikoloji ile ilk ilişkim, Sosyoloji'de okuduğum ilk yılda, J.L. Moreno'nun Sosyometri'si aracılığıyla oldu. Moreno tedavi için, bir tür kolektif psikanaliz yöntemi geliştirmişti. Bir de savaşta ya da iş yerinde etkinliği ve verimliliği arttırmaya yönelik küçük grupları analiz etmeye yarayan teknikler üzerinde yoğunlaşmıştı. Örneğin insanlarla anketler yapılıyor bir grup içindeki liderler ve gizli liderler belirleniyor, diyelim bir savaş timi bu ilk bakışta görülmeyen gerçek ilişkilere göre şekillendiriliyor ve böylece tim içindeki kişisel sürtüşmeler azaltılıyor ve daha etkili sonuç alınıyordu vs..
Tabii burada bir teknik söz konusuydu. O aralarında daha az çatışan pilotlar veya timler örneğin daha iyi ve daha çok Vietnamlı öldürüyorlardı. Ya da bir fabrikada daha üretken oluyorlar karlılığı arttırıyorlardı. Psikoloji'nin bu anlamda kullanılışının bizim için hiçbir ilgi çekici yanı yoktu.
*
Politikada ise esas sorun, toplumu insan psikolojisiyle açıklayanlardan çıkıyordu. Bunlar, örneğin "insanların bencilliği" gibi tarih ve toplum üstü bir insan özünden hareketle tarihi ve toplumu açıklamaya çalışıyorlardı.
Toplumun insan psikolojisinden hareketle değil, insan psikolojisinin toplumdan hareketle anlaşılabileceğini düşünüyordum. Psikoloji, toplumu açıklama iddiasında olmadığı sürece bir bilim olarak görülebilirdi, ama toplumu açıklamaya kalktığı an, bir gerici ideoloji, Marksizm'e karşı bir ideolojik mücadele aracı haline dönüşüyordu.
Bu nedenle psikolojiden hareketle, toplumu açıklama iddialarına karşı daha iyi daha iyi ideolojik mücadele verebilmek için, üniversitede ikinci senede, zaman buldukça Genel Psikoloji sertifikasının derslerine de katılıyordum. Bu bağlamda, Freud, Jung, Adler vs. hakkında, daha kısa ifadeyle Psikanaliz hakkında, bir asgari bir bilgi ediniyordum.
Bu derslerin sonucunda, konu üzerinde kısmen de okumayla[1] ama daha ziyade, gözlemler ve iç gözlemler düzeyinde yoğunlaşarak ve düşünerek, Psikoloji ve Psikanaliz hakkında kendi kendime bazı sonuçlara ulaşmıştım. Bunlar şöyle özetlenebilirdi.
Freud'un büyüklüğü, Güdük Filler, (dil sürçmeleri, unutmalar vs.) Rüyalar ve Nevrozların ardında bir neden aramasında ve bu nedenin insanın bilinçaltında bulunduğunu söylemesinde ve bu bilinçaltının oluşmasında cinsel içgüdünün ve bastırılmasının tayin edici önemini ileri sürmesindeydi.
Ama Freud'un bunun ötesinde söylediklerinin neredeyse hepsi yanlıştı ve önünde sonunda tarih ve toplum ötesi bir insan özü fikrine geliyordu. Bu tarih ve toplum üstü insan özü de son duruşmada Viyanalı veya orta Avrupalı bir küçük burjuva veya burjuvadan başka bir şey değildi. Sonra gelenler, ondaki devrimci, derinleşmek gereken yanı değil, yanlış yanı alıp bir ur gibi geliştirmişlerdi[2].
Örneğin "Oudipus Kompleksi", en azından, babanın bilindiği bir toplumu ve bir çekirdek aileyi var sayar. Hâlbuki insanın binlerce yıllık tarihinde, bir belirli baba oldukça yeni bir fenomendir. O insanlar belirli bir baba kavramı bile olmadan nasıl Oudipus Kompleksi içinde olacaklardı ki? Viyanalı bir küçük burjuvada bu kompleks olabilir, ama bu da bu kompleksin tarihsel ve toplumsal olarak ortaya çıkabileceğini ve anlaşılabileceğini gösterir. Yani toplumu insanlardan hareketle değil, insanları toplumdan hareketle anlayabilirdik.
Bunun yanı sıra daha önce Engels'in "Ailenin Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni"ni okuduğumuzdan beri, cinsel yasaklarla akrabalık sistemlerinin biri olmadan diğerinin olamayacağı sonucuna ulaşmıştık. Akrabalık sistemi ise, evrenseldi ve toplumun örgütlenmesinin temelini oluşturuyordu. Yani akrabalık sistemi demek, Soyu, Gens'i, Komün'ü, yani toplumu sembolize eden Totem demekti. Ve bir akrabalık sistemi bir cinsel yasak olmadan var olamazdı.
Buradan da şu sonuca ulaşıyordum: Cinsel yasak hem insanın toplumsal örgütlenmesinin temelinde vardır hem de insanın bilinçaltının, ruhunun temelinde. Aslında bir bakıma, eski toplumlar üzerine araştırmalar, soruna böyle yaklaşıldığında Freud'un bu teorisinin dolaylı bir doğrulanışı olarak görülebilirdi. Böylece gerek Toplumun, gerek İnsanın kökenini, çıkışını anlamak için cinsel yasakların tayin edici olabileceğini, bunu araştırmak gerektiğini düşünüyordum. Burada Freud'un teorisiyle, Marksizm'in bir buluşma noktasını bulduğumu düşünüyordum.
*
Psikolojiden hareketle toplumu açıklamaya kalkanlarda hep şöyle bir yaklaşım, bir gizli varsayım görülmekteydi: "Nasıl madde atomlardan oluşuyorsa, toplum da bireylerden oluşmaktadır. Nasıl biz atomu anladığımızda maddenin sırrına varabilirsek, bireyin sırrına vardığımızda da toplumun sırrına varırız. Bireyi anlamak ise her şeyden önce onun psikolojisini anlamaktan geçer. İnsanlar düzeldiğinde toplum da düzelir. İnsanları düzeltmek için de psikoloji bilmek gerekir vs.."
Bu görüşteki yanlışı seziyor ama yanlışın nerede olduğunu bir türlü çıkaramıyordum. Sonra bunu şöyle çözdüm. Bu benzetme analojiyi saçma kuruyordu. "Bireyler" "toplumun atomları" değildi. Toplum bambaşka bir var oluş ve hareket tarzıydı. Tabiri caiz ise, onun kendisi, çekirdeğinde üretici güçler veya üretim ilişkileri bulunan bir tek atom gibiydi.
Toplum bambaşka hareket yasalarına dayanan, başka bir var oluş tarzıdır. Nasıl atomlar canlının en küçük parçaları değilse, bireyler de toplumun en küçük parçaları değildi. Böylece, en kabadayı Marksistlerin bu gün bile yaptığı temel metodolojik yanlışlara karşı şerbetlenmiş oluyordum.
*
Elbette insanın tarih ve toplum üstü denebilecek sabit bir yanı vardır. Örneğin bütün insanlar yaşayabilmek için yemek, içmek, barınmak zorundadır. Bütün insanların kalbi, midesi, beyni vardır. Ama bu sabit yan, tam da sabit olduğu için, bütün insanlarda aynı olduğu için, toplumdaki değişmeleri açıklamaz.
Her insanda, insan türünde, diğer hayvanlardan ayrı olarak bulunan bilinçaltı, eğilimler, "ruh" vardır. Ama bu ruh, tıpkı konuşma yetisi gibi her insanda var olan, toplumsal değişimleri açıklayamayacak bir "tarih ve toplum üstü" değişmez özelliktir. Bütün insanlarda bir omurga olduğu gibi bir bilinçaltı da vardır. Bu bir canlı olarak insanın özüdür, toplumun değil. Psikolojinin konusu da bu ruhu incelemektir. Tam da bu nedenle psikoloji toplumu açıklayamaz. Ama bu "Ruh"un ortaya çıkışı ve evrimi, toplum olmadan açıklanamaz.
Yani Psikoloji, bir tür olarak insanın ve toplum denen şeyin ortaya çıkışı ile ilgiliydi esas olarak. Nasıl dünyanın jeolojik evrimi hala devam etmekle birlikte, biz onu bu gün sabit kabul edebilirsek, insan psikolojisini de sabit kabul edebilirdik. Psikolojinin esas konusu, bu gün sabit kabul edilenin insanın oluş sürecindeki ortaya çıkışını ve evrimini ortaya çıkarmak, bu özün nasıl oluştuğunu bulmak olmalıydı.
Ama sorunu böyle ele alarak, aslında Psikolojinin konusunu, bir canlı türü olarak insanın, "ruhunun" bilinçaltının oluşması, yani insanın insan olarak oluşması dönemine, yani Homo Sapiens ile onun maymun benzeri atası arasındaki döneme; yani toplumun ortaya çıkış sürecine taşıyorduk. Bu anlamda Psikoloji, sosyoloji ve biyoloji arasında bir geçiş bilimi özelliği taşıyordu.
Nasıl her insan, örneğin memeli bir canlıysa; aynı şekilde, bilinçaltı da olan bir canlıdır. Biyoloji nasıl bu memelerin ortaya çıkış ve gelişimini incelerse, psikoloji de "ruhun", bilinçaltının ortaya çıkış ve evrimini incelemelidir. Bu anlamda, "Ruh" ya da "Bilinçaltı" bir sabit, değişmez insan özü gibi kabul edilebilir, tıpkı bir omurganın, omurgalıların "özü" olması gibi; bir tür olarak insanın bir "özü" de bir "ruhun", bilinçaltının varlığıdır.
Bu ise insanın insan oluş sürecinde ortaya çıkmıştır ve bu gün için sabit kabul edilebilir. Toplumun hareketini anlamak için psikoloji bir araç olamaz, ama toplumun, dolayısıyla insan türünün ortaya çıkışı psikolojisiz anlaşılamaz. Ama öte yandan, Psikolojinin konusu olan ruhun, yani insan türünün ortaya çıkışı ve gelişimi de Toplum olmadan anlaşılamaz.
Maymundan insana geçiş sürecini anlamak bir iki milyon yılı kaplıyordu belki ama bu döneme ilişkin veriler, yüz milyonlarca yıl önce yaşamış türler kadar bile değildi. Çünkü bilinçaltının fosilleri yoktu. Belki bunlar çok dolaylı biçimlerde, belli organik özelliklerin belli psikolojik özelliklerle ilişkili olması bağlamında çok ilerde çıkarılabilirdi[3].
Canlıların ortaya çıkışı ve evrimi ile ruhun ve insan türünün ortaya çıkışı ve evrimi arasında bir paralellik kurulabilirdi. Doğada ontojenez ve filojenez yasası vardı. Canlılar milyonlarca yıllık organik evrimi, minyatür ölçülerde, sadeleşmiş bir biçimde ana karnında veya yumurtada yaşıyorlardı. Bu embiryonal evrim, tarihsel evrimin genel gidişi hakkında bir ölçüde çıkarsama ve genellemelere olanak sunuyordu. İnsan doğduğunda toplumun rahmine düşen bir embiryon olduğundan, benzer biçimde sadece düşüncenin değil, ruhun oluşumu ve evrimini doğumdan sonra minyatür ölçülerde ve sadeleşmiş bir biçimde yaşadığı düşünülebilirdi.
Bu bakımdan çocukluktan erişkin insan olmaya geçiş, bir bakıma bizlere bu evrimin izlediği yol hakkında bir fikir verebilirdi. Nasıl bir çocuğun iyi gıda almaması onun organizmasında zayıflıklara, hastalıklara yatkınlığa ve çarpıklıklara yol açarsa; toplumsal çarpıklıklar, sağlıksız bir toplumsal rahim anlamına geleceğinden, bir çocuğun ruhunun gelişim sürecini de etkileyerek; hastalıklı ve zayıf bir ruhun ortaya çıkmasına da yol açabilirdi.
Bu bakımdan bizlere bilinçaltının evriminin fosillerini bırakmamış o çağlar hakkında bir fikir sahibi olabilmek için, bebeğin gelişimi önemli ipuçları sağlayabilir. Freud'un açıklamaları yanlıştı ama çocukluğun önemini fark etmesi önemliydi ve esas devrimci yanını bu oluşturuyordu.
Ayrıca nasıl büyük gerilimler fay hatlarında, eski çağların birikimlerinin parçalanmış bir doku gibi kat kat görünmesine yol açarsa; insan üzerindeki benzer gerilimler de, ruhta ve bilinçte derin fay hatları yaratıp, psikolojik hastalarda, nevrozlularda olduğu gibi, o derin katların görülebilir olmasına yol açabilirdi.
İşte psikanaliz bu ruhun derinliklerine sondajlar, faylardaki kırılmaları açıklamalar olmalıydı. Ama bunların gerçekten açıklayıcı olması için, Oidipus kompleksleri veya hadımlaşma korkuları gibi kavramları bir yana atması gerekiyordu.
Jeoloji nasıl, var olan yeryüzü şekillerini açıklamak için, dünyanın merkezindeki yoğun ve sıcak magma tabakası ve soğuyan kabuk arasındaki gerilimlere dayanan bir teori oluşturmak zorunda kaldıysa; psikanaliz de karşılaştığı bu fenomenleri açıklayabilmek için, toplum, cinsel içgüdüler ve bilinçaltı çelişkilerine dayanan bir teori oluşturmak zorunda kalmıştı.
Bu anlamda Psikanalizin yaptığı, bir jeologun, yerin derinliklerine sondaj salıp dipte neler olduğuna veya büyük kırılmalarda, dağ veya faylarda (örneğin ruhsal kırılmalarda, nevrozlarda vs.) açıkça görülen şekillere ve özelliklere bakarak, yeryüzünü evrimi anlamaya çalışmasına benzetilebilirdi.
Kıtaların hareketleri vs. doğrudan fizik yasaların sonucuydu. Dünyanın kabuğunun altındaki sıcak çekirdek ve sıvı magma tabakası kıta hareketlerini, yanardağ patlamalarını, zelzeleleri vs. yaratıyordu. Bütün bunlar bir bakıma insanın biyolojisi, içgüdüler gibiydi.
Tıpkı memelilerin psikolojisinin biyolojik evrim yasasıyla açıklanabilmesi gibi, hayatın olmadığı katı gezegenlerdeki bütün şekiller bu fizik yasalarla açıklanabilirdi.
Ama dünya gibi, canlı hayatın olduğu bir gezegende, yeryüzünün şekillerini açıklamakta, bu fizik açıklama yetersiz kalır. Orada canlılar, atmosferi değiştirir. O değişik atmosfer başka bileşikler kullanan canlıların ortaya çıkmasına yol açar. Bu da örneğin kimi canlıların daha başarılı olmak için kabuklar veya kemikler geliştirmesine, sonra bu ölen canlıların çökeltilerine yol açar. Keza değişen atmosfer karalarda bir hayata, bitkilere, bunların fosillerine, petrollere, kömürlere, gazlara, kalkerlere, mermerlere; bu çökeltilerin kıta plakalarının birleşme yerlerinde eriyip sonradan püskürmesiyle bambaşka yapıda lavlara vs. sebep olur. Pratik olarak neredeyse bu gün yeryüzündeki bütün karalar, bu canlı hayatın sonucu olarak şekillenmişlerdir. Yanardağların püskürdüğü lavlar bile, bir anlamda erimiş çökeltilerdir.
Yani yeryüzünün jeolojisini, dağları, kayaları anlamak için, biyoloji ve canlıların evrim tarihini bilmek gerekir. Bu tarih bilinmeden yeryüzünün yapısı kavranamaz. Canlı hayatın olduğu gezegenlerde, biyoloji olmadan jeoloji olamaz. Öte yandan, jeolojinin verileri olmadan da, canlıların nasıl ortaya çıktığı ve evrimi anlaşılamaz. Bu gün bu süreç devam etmekle birlikte, biz jeolojiyi sabit kabul edebiliriz. Çünkü jeolojik zamanlar çok uzundurlar bizim hareketimizin zaman ölçülerine göre.
Benzer şekilde de, hayat olmayan başka katı gezegenlerde, sırf fizik yasalara dayanan bir jeolojik hareketler gibi, elbette başka ve özellikle yüksek memelilerde de, biyolojik yasalara dayanan ve insanda görülene benzer kimi psikolojik özellikler bulunur. Ama nasıl üzerinde hayat olan dünyanın jeolojisini açıklamak için fizik yasalar yetmez, biyolojik evrimin yasalarını bilmek gerekirse ve bu biyolojik evrim ve fiziksel evrim birbirini karşılıklı olarak belirleyip etkiledilerse ve jeoloji tam da bu kesişme noktasını inceliyorsa; benzer şekilde, insanın psikolojisini açıklamak için, biyolojik yasalar ve evrim yetmez. Toplumsal evrim bilinmeden, psikolojik evrim, psikolojik evrim bilinmeden de toplumsal evrim anlaşılamaz.
*
Bu evrimin mekanizmaları hakkında da aşağı yukarı şöyle bir "Teori" geliştirmiştim.
İnsanın bütün tanımlarını göz önüne getirelim: Alet yapan hayvan, konuşan hayvan, sosyal hayvan, düşünen hayvan vs.. Bütün bu tanımlar insanın sosyal yanıyla ilgilidir. Ama insanın bir de hayvan temeli vardır. Nasıl olmuştur da bu ayırıcı özelliklere sahip olmuştur. Nasıl olmuştur da bir Sürü, giderek bir Toplum, bir Gens, bir Komün haline gelebilmiştir?
İnsan'ın en doğru tanımlarından biri elbette düşünen, yani akıllı hayvan olmasıdır.
Ama insan akıllı veya düşünen hayvandır, önermesinin zıttı olan insan çıldıran hayvandır önermesi de en azından onun kadar doğrudur[4].
Yani insanın çıldırması ile akıllı olmasın arasında diyalektik bir ilişki, bir birliktelik vardır. İnsan çıldıran hayvan olmasaydı, akıllı bir hayvan da olamazdı; ya da tam da akıllı ve düşünen bir hayvan olduğu için çıldırmaktadır. Yani bilinçaltı olmadan bilinç de olamazdı, ya da tersinden, tam da bilinçli, akıllı bir yaratık olduğumuz için bilinçaltımız vardır. O bilinç ile bilinç altı arasında bu insanı çıldıran-düşünen hayvan yapan korelasyon, diyalektik birlik olduğuna göre, insanın sırrına ermek: toplumun nasıl ortaya çıktığını, sürünün nasıl toplum olduğunu anlamak, tam da bu bilinçaltını ve onun varlığını ve ortaya çıkışını anlamakla olabilir.
Sürüden çıkış ve Toplum oluş ile insan oluş, yani bilinçaltı ve toplum arasında cinsel yasaklarla ilgili bir bağlantı bulunmaktadır. Bunu sadece psikanaliz değil, ilkel toplumlara ilişkin, komüne ilişkin bilgiler ve araştırmalar da göstermektedir. Morgan'ın ya da Beachefon'un ele aldığı toplumlar, akrabalık sistemlerinin toplumsal örgütlenmeye ve bu toplumsal örgütlenmenin de cinsel yasaklara bağlı olduğunu gösteriyordu. Yani cinsel yasaklar hem toplumun örgütlenmesini yaratmaktadır; hem de bilinçaltını, yani bastırmayı.
Peki, neden cinsel içgüdüdür bastırılan ve toplumsal örgütlenmede temel olan?
Buna da kendime göre şöyle bir açıklama getiriyordum.
Elbet her canlı, yaşam kavgasında ona üstünlük sağlayacak bir takım içgüdüler, yani sonradan öğrenilmeyen yetenekler geliştirmiştir. Örneğin tehlikeleri görüp onlardan kaçma, acı duyma, ölüm tehlikesini görüp kaçma vs. gibi. Ya da aç kalınca saldırganlık gibi. Öte yandan her canlı, canlı olarak var oluşunu sürdürmek için yemek, içmek, soluk almak ve nihayet tür olarak çoğalmak zorundadır. Doğa cinsleri keşfettiğinden beri çoğalmanın, geni aktarmanın, tür olarak devamı sağlayan en temel güdüsü cinsel içgüdüdür. Cinsel içgüdü olmadan canlı çoğalamaz ve genini aktaramaz.
Ne var ki, cinsel içgüdü aynı zamanda bir çelişkiyi içinde barındırır. Yaratılan yeni canlı aynı zamanda rakiptir. Hayvanlar âlemi sürekli kıtlık içinde yaşar, ne engelleyecektir yavruyu ana ya da babasının aç kaldığında yemesini. Doğa buna dişilerdeki analık içgüdüsüyle cevap vermiştir. Çocuklarını yiyenler döllerini aktaramadıkları için yok olmuş, yemeyenler, bakanlar koruyanlar yaşayabilmiştir.
Ama bu örnekte, farklı içgüdüler arasındaki çelişkiler yine içgüdüler aracılığıyla çözülmektedir. Örneğin "Yüksek" memelilerde, cinsel içgüdünün yanı sıra, yeni doğmuş yavruyu, bağımsız bir hayvan oluncaya kadar kollamak, beslemek yönünde bir analık içgüdüsü de gelişmiştir ve bu yaşam savaşında onlara türün devamı bakımından bir avantaj sağlamıştır.
Keza sürü halinde yaşama da öyledir. Her canlı öncelikle kendini korumak içgüdüsüne sahipken, diğer hemcinsleri onun rakibi iken, nasıl olur da sürü halinde yaşar? Doğa sürü halinde yaşamayı mümkün kılan ve sürü yaşamına zıt olan içgüdüleri dengeleyen içgüdüler ortaya çıkarmıştır. Bunlar muhtemelen ilerde insanın ortaya çıkmasını sağlayacak temelleri sağlamıştır. Ama bütün bu çözümler henüz içgüdüseldir, biyolojiktir, türlerin oluşum ve gelişimini belirleyen Darvin'in bulduğu yasalara tabidirler dolayısıyla da bunlar sürüdürler toplum değil.
Bir sürü basit bir aritmetik toplama gibidir. Bir toplum ise, cebirsel bir toplama benzer. Hiçbir sürüde, sürünün bir ferdi, sürü için bilerek kendini feda etmez. Parça hiçbir zaman bütüne tabi değildir. Sürüde bir arada bulunmak bütün bireylerin çıkarınadır. (Parçayı bütüne tabi kılmaya en yakın içgüdü anaların yavrularını korumasında görülür. Toplumun ortaya çıkışında kadının bu içgüdüsü ilk katalizatör olabilir.)
Ama insan toplumunda, parçanın bütüne tabi olması temeldir. Sürüyü toplumdan ayıran, sürünün basit aritmetik toplam gibi olmasıdır. Toplum bir cebirsel toplum gibidir. Onda eksilerin eksilerle çarpımı artı sonuç verir. Sürüde ortak çıkar vardır; ama Toplumda genelin çıkarı için parçayı feda vardır. Yani ölümden kaçma, acıdan kaçma, yiyeceği önce kendi yeme ve açlığını giderme içgüdülerini baskı altına alıp, bir tür "Süper ego", bütün uğruna, toplum uğruna ölmek veya acı duymak veya aç kalmaya katlanmaktır insan olmak. Diğer bir ifadeyle düşüncenin, toplumun iç güdülere üstünlük kurmasıdır.
Bu da içgüdüsel değil, öğrenilen bir özellik olabilir. Bu yaşam savaşında bir üstünlük sağlıyorsa, bu canlı varlığını sürdürebilir. Ama bu nasıl bir mekanizmayla ortaya çıkabilir?
Akıl demek içgüdüleri baskı altına almak demektir. Nasıl oldu da bir canlı, bu eşiği aşabildi? Bu nasıl bir mekanizmayla oluşabildi.
Kullanılmaması ve baskı altına alınması, canlının varlığını tehlikeye atmayacak tek içgüdü cinsel içgüdüdür. Bir tehlike karşısında kaçmayan, açlığını gidermeyen, tehlikeden kaçmayan, susuzluğunu gidermeyen, bu içgüdülerine uymayan canlı ölür ve genlerini sonraki kuşağa aktaramaz. Ama Cinsel içgüdüsünü bastıran canlı ölmez, sadece erteler. Yüksek memelilerde, sürünün en güçlüsü erkek tüm tohumu verir, diğerleri filen bir cinsel perhiz yaşarlar. Ama bu henüz toplum değildir. Ama bu bir ipucudur.
Peki nasıl oldu da, bu içgüdüyü toplum adına bastırmak noktasına gelinebildi.
Elleri kavramaya uygun ve ayağa kalkabilen maymun benzeri canlı, sürekli olarak bir taş veya bir sopa kullanmaya başladığında, kendini besleyen bir süreç yaratır. Ellerinde alet olduğu için ellerini harekette değil aleti kullanmak ve taşımakta kullanmak yani dik durmak zorundadır, dik durdukça da aleti daha iyi kullanacak, yaşamı için ona bağımlılığı artacaktır.
Hele o alet taşlar birbirine sürtülerek üretildiğinde, bu artık bu aleti üretmek ve kullanmak içgüdülerle olamayacağından, onu öğrenmek ve öğretmek gerekir. Bu ise başlangıçta taklitle bile olsa daha uzun bir çocukluk ve bakım dönemini gerektirir.
Ama aletin esas açtığı yol, insanın alet aracılığıyla Ateş'i kontrol altına alabilmesidir. Bu günkü insan tümüyle ateşin çocuğudur. Ama ateşin kendisini yakmak, korumak da ekstradan bir eğitim ve bilgi gerektirir. Keza ateş, dik durmanın yanı sıra, pişmiş yiyecekler vs. aracılığıyla daha küçük bir çene ve çene kaslarına olanak sağlayarak, dik durmanın yanı sıra ek bir olanak daha da sunar beynin gelişmesi için.
Ama bütün bunlar çocukluğun ve gebeliğin uzamasını getirmiş olmalıdır. Bu ise, sürüdeki dişi erkek ilişkilerinde köklü dönüşümleri mümkün ve gerekli kılmış olmalıdır. Örneğin dişiler daha uzun bir dönem hamile kalıp çocuk baktıkları için muhtemelen en güçlü değil, kendilerine daha çok yiyecek getirebilen erkekleri seçmeye başlamış olabilirler. Yani insan oluş, sonuçları bizzat birbirini ve kendini besleyen bir süreç olmalıdır.
Bütün bu gelişmeler sonucunda bir noktada, muhtemelen öğrenilen şeylerin artması ve bunun hamilelik ve çocukluğu uzatması nedeniyle her hangi bir yasak gelmiş olmalıdır. Yasak ortaya çıktığı an, otomatik olarak, toplum da ortaya çıkar, çünkü bir yasak, bir kavrama dayanmasa, dorudan bir gözleme dayansa bile. Yani örneğin aynı anadan doğan kardeşler uzun beraber çocukluk nedeniyle birbirlerini tanısalar bile. Bunların arasında bir yasak ortaya çıktığında otomatikman o kardeşleri diğerlerinden ayırır. Bu toplumsal bir örgütlenme demektir. Öte yandan, birbirine yasaklı olanlar aynı zamanda en yakın, birbirine yükümlü olanlardır.
Yani yasak ve yükümlülük, yani parçanın bütüne tabi olması birbiriyle ilişkili görülmektedir. Bu otomatikman bir akrabalık sistemi demektir. Örneğin, bir anadan doğan kardeşler birbirileriyle ilişki kuramayacaklardır, başka analardan doğanlarla kurabilirler. Kardeşler kendi soylarını koruyacaklardır. Ama bu mekanizmanın çalışabilmesi için, müthiş bir baskı gerekir cinsel içgüdüye karşı.
Ama bu sadece burada da kalmaz, bir kere bastırma olanağı ortaya çıkınca, bu ölüm ve acıdan kaçma güdülerinin bile baskı altına alınmasını da hem mümkün hem de gerekli kılar. Kardeşleriyle cinsel ilişkide bulunamayacak ama onlar için aç kalacak, ölecektir. Yani cinsel baskı ile birlikte, toplum, yani parçanın bütünü tabi olması, bununla birlikte de bu bastırılan cinsel enerjiyi süblime etme, örneğin acılara, ölüme, açlığa dayanma da mümkün ve gerekli hale gelir. Ölüm ve açlığın olmadığı noktada bu süblimasyon bir sanat olarak ortaya çıkar.
Cinsel içgüdü, dünyanın orta sıcak çekirdeği gibidir. Onun bastırılması muazzam bir enerji birikimine yol açar. Bastırma yıldızların ortaya çıkışındaki termonükleer reaksiyonların başlaması gibidir. Bu süreç, tıpkı bir yıldızın kendi ağırlığı altında merkezinin çok ısınması ve bunun termonükleer reaksiyonlara yol açması gibidir. Bastırılması, bir tür ısınma ve nükleer reaksiyonlar yaratır. Hem toplumsal olanı (Parçanın bütüne tabi olması, açlık ölüm içgüdülerini bastırmak); hem toplumsal örgütlenmeyi (Akrabalık sistemleri), hem dini (Totem), hem ruhu (bilinçaltını), hem bilinci (aklı), ham sanatı (süblimasyon-yüceltim) mümkün ve gerekli kılar.
Ama toplum gibi doğa da hiçbir şeyi karşılıksız vermez, bütün bunların bir de karşılığı vardır. Bu insanın çıldıran hayvan olmasıdır.
İşte bu bastırmanın ortaya çıkardığı bilinçaltıdır, nevrozları; rüyaları, güdük fiilleri mümkün kılan, insanı "Ruhu" olan bir varlık yapan, onu çıldıran hayvan yapan. İnsanın ruhu olduğu için aklı vardır. Ruh olmadan akıl da olamazdı. Metafiziğin birbirine karşı olarak koyduğu akıl ve ruh; akıl ve eğilimler, aslında diyalektik olarak birbirinden ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Bu anlamda insanı ruhun yarattığı bile söylenebilir[5].
İşte aşağı yukarı böyle düşünüyordum ve konusu ve insanın insan oluşuyla ilgili; psikolojinin konusunun ortaya çıkışını ve evrimini açıklayan böyle bir teori geliştirmiş bulunuyordum. Kendime göre bir aydınlığa kavuştuğumu düşünüyordum.
12 Mart döneminde Kıvılcımlı'nın eski kitaplarını kütüphanelerde okurken, onun kitaplarından birinde, "Diyalektik Psikoloji, Psikanalizin Tenkidi Geliştirimi" adlı bir kitabının yayınlanacak kitaplar listesinde adını görmüştüm. Kendisini aynı zamanda "ruh doktoru" da olduğunu da biliyordum[6]. Kitabının adının verdiği izlenime göre demek ki o da psikanalizi reddetmiyor, ama eleştirel bir şekilde geliştirmek gerektiğini söylüyor diye düşünüyordum. Demek ki pek yanlış yolda değilim diye düşünüyor ve Kıvılcımlı'nın kitabının içeriğini çok merak ediyordum (Hala da ediyorum)[7].
Bu kitap hiçbir zaman yayınlanmadı ve bunu bilmedim. Ama 1974 yılında tam hapse girdiğim sıralarda, TSİP'i kuracak olanlar ellerinde kalan malzemelerden birini, Kıvılcımlı'nın Tarih Öncesi, Tarih, Devrim, Sosyalizm adlı eserinin, Kıvılcımlı'nın yayınlayamadığı "Tarih Öncesi" bölümünü, başka bir iki yazıyla birlikte "Tarih Tezi" adıyla yayınladılar[8].
Bu kitapta çok daha net olarak Kıvılcımlı'nın psikolojiye ilişkin değinmeleri bulunuyordu. Kıvılcımlı da, cinsel yasakların önemini vurguluyordu. Totem ve tabu konusuyla ilgileniyor ve insanın insan oluş sürecinde totemin önemini açıklıyordu. Ama işte her şey yerli yerine de oturuyordu. Totem bir tür "Süper Ego", Toplum ve Toplumsal örgütlenmeydi. Çünkü kandaşlar o totemden geldiklerinden bu aynı zamanda akrabalık sistemi, din ve toplumsal örgütlenmenin kendisi anlamına geliyordu.
Kıvılcımlı ayrıca insanın bilinçli olduğu kadar aynı zamanda bilinçsiz varlık oluşuna bu diyalektiğe de dikkati çekiyordu. Bu harika bir buluşmaydı. Böyle mükemmel biçimde değil ama çocuksu ve ilkel de olsa, aşağı yukarı benzer sonuçlara ulaşmış onları sezmiştim.
Kıvılcımlı'nın şu satırlarında adeta kendimi buluyordum:
"diyebiliriz ki, ilk toplumcul düzen: İnsanı insan, topluluğunu toplum (cemiyet) yapan güç Cinsel yasak'la başladı. Âlet nasıl hiç bir hayvanda görülmeyen sonsuz gelişimli uzuv olduysa insanı bir anda bütün öteki uzuvlu hayvanların üstüne çıkardıysa, tıpkı öyle, cinsel yasakta insanı hiçbir hayvanda görülmeyen sonsuz gelişimli ruha kavuşturdu. Sürüyü toplum yapan madde âletse, ruh da cinsel yasaktır. Cinsel yasağın toplum içindeki etkisi, Totem teşkilâtı; kişi içindeki etkisi, bütün toplumcul heyecanların gergin yayı olarak pusuda yatan ŞUUR-ALTŞUUR tezadıdır. İnsanda kişiyi haberi olmaksızın iteleyen o yaman dinamitli ve inanılmaz patlangıçlı Alt şuur (inconsieent), her hayvanda kişi ölçüsünde israf edilen nev'i yaran (döl yetiştirme) içgüdüsünü toplum yararına yöneltti. Cinsel yasak yüzünden, Totem teşkilâtı su sızdırmaz çelik bir kap, alt şuur o kabın içine hapsedilmiş barut oldu. Böylece hem hayvan cinsel içgüdüsünden, toplumcul TEŞKİLÂT ve ÜLKÜ sentezleri doğdu. İlk insanda, bugün toplumcul psikoz sanılacak kesinlikte aşırıca etkili bulunan TOTEM İNANÇLARI ancak cinsel yasakla izah edilebilir." (Dr. H. Kıvılcımlı, Tarih Tezi)
Benzer birçok satır bulunuyordu Kıvılcımlı'da[9]. Sonraki yıllarda Kıvılcımlı'nın bu harika satırlarının hiç dikkati çekmemesi ve tartışılmaması beni çok düşündürdü. Bunun elbette metafizik sosyolojilerle, burjuvaziyle, sınıfsal çıkarlarla ilişkisi olduğunu düşünüyor ve seziyordum. Bu elbette, bilimlerin tarihi, düşüncenin tarihi bağlamındaki çalışmalarımın da konusuydu. Ama bu somut tarihle ilgiliydi. Yani gerilemelerle, çarpılmalarla gerçek tarih, kavramların hareketi olarak soyut tarih değil.
Psikoloji ve psikanalizin tarihine de bu bağlamda bir ölçüde yönelmiştim. Erik Fromm'da bu konuda ipucu olacak, ilham verici satırlar bulunuyordu özellikle Psikanalizin ABD'deki durumuyla ilgili olarak. Ama bizzat kendisi de aynı mutlak insan özü yanlışını yapıyor görünüyordu. Psikanaliz ve Marksizm'i birleştirmeye yönelik bütün girişimler, eninde sonunda bu temel yanlışı yapıyor görünüyorlardı. Bunun karşı ucunda da Psikanalizi tümden bir reddediş bulunuyordu. Psikolojik süreçler tümüyle fizyolojik süreçlere indirgeniyordu. Bu süreci de incelemeliydi.
*
Bir bilim olarak Psikolojinin evrimi bağlamında, Psikoloji'nin ortaya çıkışı da kafamı epey meşgul ediyordu.
Psikolojinin ortaya çıkışı biraz bulutsuz gökte çakan bir şimşek gibiydi. Bütün bilimler bağımsız bir bilim olmadan önce, felsefe biçiminde bir şekilde var oluyorlar, çocukluklarını yaşıyorlardı. Tarih ve toplum felsefeleri bir bakıma sosyolojinin atalarıydı. Ama psikolojide böyle bir durum görülmüyordu. Psikolojinin atası olacak bir ruh felsefesi yoktu. Felsefede Ruh, eğilimler değil, akıl anlamına sahipti. Okuduğum geçmişe ait orijinal metinlerde de, yani edebi eserlerde de bugün bizim psikoloji dediğimiz anlamda pek bir şeyler bulunmuyordu.
Modern roman bir bakıma, bireyin psikolojisini anlatıyordu. Ama eski destanlarda, lirik şiirlerde insanların bu günkü gibi bir psikolojileri yoktu. Onlarda gerçekten bu olmadığı için mi yoktu, yoksa vardı da bunu görecek bakış tarzı mı yoktu? Niye böyleydi?
Bunun cevabını daha sonra Roman kuramı ve sanat, estetik üzerine vs. okunanlarımda bulduğumu düşünüyordum. Bu son duruşmada Marks'ın Kapital'deki çözümlemesi ile ilgiliydi, özgür, her türlü "Feodal" bağdan özgür, işgücünün varlığındaydı, birey'in ortaya çıkışındaydı bu sır.
Roman denen tür, Birey ile birlikte ortaya çıkmıştı. Ama birey de, "Feodal bağların" çözülmesiyle. Roman sanatı bir bakıma Psikolojinin atası gibi görünüyordu. Paralellikleri en kör göze bile batacak kadardı. Bu da ortak kökenleriyle ilgiliydi zaten. Nasıl kapitalizm öncesinde birey olmadığı için Roman yoktuysa, aynı şekilde Psikoloji de yoktu. İnsan ancak, tüm toplumsal bağlarından koptuğu için, bir birey olarak var olabildiği için psikoloji ortaya çıkıyordu. Bu anlamda muhtemelen en sağlıklı görünen modern birey bile ruhsal bakımdan patalojik bir vakaydı muhtemelen. Ama kapitalizmle birlikte bütün insanlar patalojik bir vaka olduğundan, kapitalizm öncesinin insanlarını kendimiz gibi sanıyorduk muhtemelen.
Kapitalizm öncesinde, roman yoktu, çünkü romanın konusu yoktu, birey yoktu, dolayısıyla onun dramı yoktu. Psikoloji de muhtemelen tam bu nedenle yoktu muhtemelen. Bu nokta derinliğine incelenmeliydi. Bu gün de epik sanat, lirik sanat yoktur, çünkü kapitalizm öncesinin insanı yoktur. Buradan giderek Tarihi Roman olamayacağı, çünkü tarihte romanın konusu olacak insanlar olmadığı, tarihi romanın aslında bu günün insanlarını tarihe taşımak, bir tür onları başka bir dekor içinde yaşatmak olduğu sonucuna ulaşıyordum.
Bütün bu akıl yürütmelerden şöyle bir sonuç da çıkıyordu. Bu günün insanı muhtemelen eski çağların insanından çok daha fazla psikolojik olarak hastaydı. Yani insanın insan oluş sürecinin, yani bilincin ve bilinç altının oluşum sürecinin çocuklukta embiryonal boyutlarda tekrarlanması için, kapitalizm hiç de elverişli bir rahim oluşturmuyordu muhtemelen. Bu nedenle ruhlar kapitalizm öncesi olduğundan daha çarpık oluyordu büyük olasılıkla. Psikanalizin orta çıkışının bir nedeni bireyin varlığı ise, bir diğer nedeni de, modern toplumun insanı olan bireyin ruhunun çocukluktaki şekillenmesinin sağlıklı bir ruhsal oluşuma olanak vermeyen bir ortamda gerçekleşmesi olmalıydı.
Soruna böyle bakınca, toplumun birey atomlarından meydana geldiği şeklindeki anlayışın da, ancak kapitalizmde var olabilecek bir anlayış olduğu; bunun aslında kapitalist toplumun örgütlenmesinin, kapitalist toplumdaki bireyin zihinde bir yansıması olduğu görülüyordu.
Dolayısıyla, hep bu anlayışa dayanan psikanaliz aynı zamanda doğrudan savunmasa bile, hep bireye yönelerek, onu anlamaya çalışarak, ondan hareketle toplumu anlamaya çalışarak, tıpkı romanın kapitalist toplumun sanatı olması gibi; en antikapitalist gibi görünen şekillerinde bile varlığıyla, bireyi ele alarak kapitalizmin ideolojisini yeniden üretmesi gibi[10], ideolojik bir işlevi bulunuyor ve bireyin olmadığı bir tarih ve toplumu kavrayış dışında tutuyordu.
Bu konular üzerine yoğunlaşmayı düşünüyordum ilerde. Ama hiçbir zaman buna fırsat olmadı. Ne var ki özellikle romanları okurken hep kafamın bir kenarında bu sorular olarak okudum. Bu birikimler ilerde, dinin tümüyle üstyapı olduğu; dinin dışında hiçbir "üstyapı kurumu" bulunmadığını görmeyi kolaylaştırdı muhtemelen.
*
Daha sonra Troçki ile karşılaşıp onu öğrenmeye çalıştığım dönemlerde Psikoloji ve psikanaliz ile ilgili değinmelere Troçki'de rastladım.
Troçki'nin Freud ve Pavlov'un yöntemleriyle ilgili olarak yaptığı kuyunun ağzından bakma ve onun dibinde araştırma benzetmeleri tıpkı benim jeologların sondaj benzetmesine benziyordu ve o da üstte toplumun altında organik ve fizyolojik süreçlerin bulunduğu bir geçiş alanı olarak görüyordu psikolojinin konusunu. Şöyle yazıyordu:
"İdealistler Ruhu bir dipsiz kuyuya benzetirler. Hem Freud hem de Pawlow kuyunun dibinde fizyolojinin olduğuna inanırlar. Pawlow dalgıç misali daha derinlere dalar ve kuyuyu dipten yukarı doğru titizce tarar ve araştırır. Freud ise yukarda kenarda durur ve suları delercesine bir bakışla dipteki olayları ve objeleri araştırmaya çalışır.[11]"
Troçki'nin Kıvılcımlı gibi psikanalize olumlu yaklaşması ve onu biyoloji ve sosyoloji arasında bir geçiş bilimi olarak görmesi hiç de rastlantı olamazdı: bu onların birbirilerinden bağımsızca benzer yaklaşım ve sonuçlara sahip olduğu şeklindeki düşüncemin yeni bir desteğini oluşturuyordu.
Stalinizmin Psikanalizi reddederken Troçki, Kıvılcımlı gibilerin onu eleştirel olarak sahiplenmesi ve geliştirmeye çalışması veya geliştirilmesi gereğinden söz etmesi bir rastlantı olamazdı.
Daha sonra batı Marksizm'i ile özellikle Frankfurt Okulu veya Eleştirel Teori ile tanıştıktan Onların Freud ve Marks'ı bir teorik senteze kavuşturma çabalarının varlığını ve Reich ve Fromm gibilerinin bile bu gelenekle bağları olduğunu öğrendikten sonra, Kıvılcımlı, Troçki ve Eleştirel teori arasındaki bu ortaklığın hiç de rastlantısal olmayacağı sonucuna ulaştım.
Ne var ki, kimi sonuçları okudukça Troçki ve Kıvılcımlı'daki doygunluğu bulamadım. Onlarda eksik ve yanlış olan bir yan vardı. İster istemez, modern toplumun bireyini evrensel bir insan gibi anlama hatasına düştüklerini düşünüyordum.
*
Ulusların ruhsal durumları üzerine, özellikle Avrupa'da yaşayıp farklı ulusların ortak ve farklı özelliklerini gözledikten sonra daha fazla düşünmeye başladım. Burada kastedilen gelenekler, tarihsel gelişimin yarattığı farklar, mentalite farkları değildir. Örneğin İngilizlerin ve Fransızların Irkçılığı ile Almanların ırkçılığı oldukça farklıdır. Onlar büyük sömürge imparatorlukları olduğu için çok rafine bir ırkçılıktır, ama Alman büyük sömürge imparatorluklarına sahip olmadığından ve hep bunun için savaşlara girdiğinden çok kaba ırkçıdır. Kastedilen böyle farklar değildir burada.
Ama bu farkları yaratan süreçler, aynı zamanda başka mekanizmalar aracılığıyla muhtemelen koca bir ulusu psikolojik olarak da hastalıklı bir hale getiriyordu, kapitalizmin zaten yarattığına ek olarak.
Özellikle Almanya'da kapitalizme geç girme, bu nedenle sermayenin ihtiyaçlarına uygun insan yetiştirmek için yeni kuşaklara korkunç bir yüklenme, bunun çocukların ruhunda yaptığı tahribat, sonra bu ruhsal bakımdan sakat bırakılmış kuşakların aynı sakatlığı kendi çocuklarına devretmeleri tarzında bir fenomenin varlığını sezdiriyordu.
Bir ulusal devlette yaşayanlar, aynı tarzda eğitim görüyorlardı. Bu eğitim, çocuğun ruhsal şekillenme döneminde, çocuğun ruhunda büyük tahribatlar yapıyordu. Böylece koca bir ulus, hastalıklı ruhlardan insanlardan oluşuyor ve bunlar da çocuklarını kendileri gibi hastalıklı eğitiyorlardı büyük ölçüde.
Benzeri Türk ulusunda da görülüyordu. Türkler, hafıza kaybına uğramış bir ulus görünümü arz ediyorlardı. Kültürel ve Genetik olarak büyük ölçüde Ermeni, Rum, Kürt, Kafkaslı ve Balkanlı olmalarına rağmen, kendilerini tanımlamaları bütün bu gerçeği unutma ve reddetmeye dayanıyordu. Bu da koca bir ulusun tıpkı bir insanda olduğu gibi, ruhsal bakımdan sakat olmasına yol açabiliyor. Bu sakatlık da büyük ölçüde en kanlı gericiliğe uygun bir bitek toprak oluşturuyordu.
Bu "Uluslar psikolojisi" denilebilecek alan gerçekten incelemeye değer bir alan oluşturuyordu. Bunu mümkün kılan Ulusal devletlerin standartlaşmış eğitimi ve insan tipleri yaratmasıydı. Bu kapitalizmin sakatlamasına ek bir sakatlamaydı. Diyelim ki, demokratik bir ulusçuluğa dayanan ülkelerin insanlarında böyle ek bir sakatlama bulunmayabilirdi. Bu aynı zamanda, kapitalizmin de insanı oluşum sürecinde psikolojik olarak sakatladığı gerçeğiyle birlikte, akıl almaz gibi görünen birçok fenomeni açıklıyor olabilirdi.
Eğer bu toplum hala tümüyle hastalardan oluşmuyorsa, bunu büyük ölçüde hala kapitalizm öncesinin kalıntısı olan, ailelerdeki geleneklere, yeterince kapitalizme geçememiş köy topluluklarına, eskinin kalıntısı başka geleneklere borçluydu.
Bütün bunlarda sorun, şöyle anlaşılabilirdi. Örneğin ana karnındaki embiryon yeterli gıda alamaması gibi durumlarda nasıl hastalıklı ve güçsüz hatta sakat bir organizmaya sahip olursa; benzer şekilde toplumun rahmindeki çocuk da yeterince sevgi, ilgi görmemişse onun ruhu de hastalıklı, güçsüz hatta sakat olur.
İşte kapitalizmin ruhun böyle sağlıklı bir gelişiminin koşullarını ortadan kaldırdığı noktasındaydı sorun. Buna ayrıca kapitalizme geç girişlerde; gerici ulusçuluğun ekstradan bu sakatlıkları etkilemesi söz konusuydu. Sonra da bu ruhsal olarak sakatlanmış nesillerin kendi çocuklarına da bu sakatlığı aktarmaları söz konusu oluyordu.
Psikoloji ve Marksizm'in bu anlamda bir sentezinden söz edilebilirdi. Yani sadece insanın değil, modern insanın ruhunu anlayacak anahtarı bize yine Marksizm verebilirdi. Çünkü modern insanın çarpık ruhunu yaratan bireyi ve ulusları açıklayacak kavramları Marksizm verebilirdi. Böylece psikoloji de, her zaman kendisini baştan çıkarmış, psikolojik süreçlerle toplumu açıklama tuzağından kurtulup, toplum aracılığıyla psikolojiyi anlama olanağına kavuşabilirdi.
*
Elbette bütün burada anlatılan Psikoloji hakkındaki görüşler her zaman spekülatif ve daha ziyade araştırmalara yol gösterecek teorik önermeler olarak kaldı ve hiçbir zaman çalışmalarımda pratik bir sonuçları olmadı.
[1] Örneğin Freud'un Totem ve Tabu'sunu Engels'in Kökeni'ni okuduktan sonra acaba benzer sonuçlar var mı diye merakla okumuş ve hiç tutmamıştım
[2] Niye böyle olmuştu bunun açıklaması gerekirdi ama bu açıklama Psikoloji'nin kendisinde değil, bütün bilimlerin somut gelişiminde olduğu gibi, bizzat toplumsal koşullarda araştırılmalıydı.
[3] Örneğin kafatasının gelişiminin hangi yönlerde ve bölgelerde olduğunun haritası çıkarılarak, bu günkü gelişmiş tekniklerle beynin hangi bölgelerinde hangi işlevlerin yoğunlaştığı belirlenerek, bu ruhun oluşumu ve evrimi hakkında bazı ön görülerde bulunulabilir diye düşünüyorduk. Benzeri sadece fosillerde değil, bizzat bebeklerin beyninde de incelenebilirdi mesela. Bu da bir fikir verebilirdi.
[4] Hegel'in "Bütün insanlar iyi doğarlar onların bazılarını toplum kötü yapar" önermesinde ifadesini bulan gizli tarih ve toplum üstü insan özü anlayışının bayağılığını göstermek için yaptığı itirazda "bütün insanlar kötü doğarlar onların bazılarını toplum iyi yapar" demesi gibi, insan çıldıran hayvandır önermesi de akıllı veya düşünen hayvandır önermesi kadar doğrudur.
[5] Felsefede Ruh aklın karşılığı olarak kullanılır. Örneğin Hegel'in Ruhu gibi. Ya da Felsefedeki Ruh mu önce gelir Madde mi tartışmasında olduğu gibi. Bu akıl karşılığı Ruh ile, Psikolojinin konusu olan, Eğilimler, bilinçaltı, nefis anlamındaki ruh farklıdırlar. Almanca'da Akıl anlamında Ruh için Geist; Eğilimler, Nefis anlamında ruh için Seele kavramı vardır. Türkçede Ruh daha ziyade Seele karşılığı olarak kullanılmaktadır. Geist karşılığı olarak ise Akıl kullanımı yaygındır.
[6] Sanırım bu Türbe'nin oralardaki Fahrettin Kerim Gökay kütüphanesinde bir kitaptaydı ve kitap galiba el yazısıyla Kıvılcımlı tarafından F. K. Gökay'a ithaf edilmişti. F. K. G'nin daha sonra Kıvılcımlı'nın bir çalışmasını alıp kendi adıyla yayınladığını Kıvılcımlı anılarında bir yerde anlatır.
[7] 2000 yıllarını başında Kıvılcımlı'nın Komün Gücü adlı bir kitabı yayınlandı. Kitabın orijinal metinlere dayanıp dayanmadığı belli değil. Kitabı yayınlayan ısrarla orijinalleri sunmaktan kaçınıyor. Ama kitabın Kıvılcımlı'nın bir kitap hazırlığı olduğu düşünülebilir. O daha ziyade serbest notlar tarzında bir kitap. Orada Kıvılcımlı tam da bu topumun ve İnsanın ortaya çıkışıyla ilgileniyor ve bu bağlamda birkaç kez Freud'u ele alıp eleştiriyor.
[8] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, 1974, Tarih ve Devrim Yayınları:1
[9] "Aşağı Vahşet konağında ilksel lobut ve kaba çakmak taşından âletler insanın bedenini (iki ayak üstüne dikleşip, iki el sahibi: Aygıt kullanıcı organ sahibi olmak üzere) maymundan ayırırken, ilk cinsel yasakların yarattığı Tös (TOTEM) ayırdı insan beyninde "RUH" denen ENKONSİYAN'ı (insanın içinde ikinci kişiliği), ve insanla insan arasında LİSAN dediğimiz "soyut dilleşme = Langage abstrait"yi geliştirir.
Klâsik bilim Totemin hangi toplum konağında çıktığını belirtmez. Yerinde göreceğiz. Toplum varlığının gelişiminde Totem, insanın hayvanlar âleminden ayrılışında, insan oluşunda en az aygıt kullanış kadar önemli rol oynar. Bugün maymunlardan ve başka hayvanlardan gelişi güzel sopa, taş vs. cansız nesne kullananlar görülüyor, Totem görülmüyor. Totem cinsel yasağa dayanan ilk sosyal düzen kuralıdır. Totemin temsil ettiği yasaklar, toplum içinde bölünmeleri ve örgütlenmeyi yarattığı gibi, kişi içinde de birbirinden habersizmişce iki ayrı dünya kurar; Cinsel arzuların içe püskürtümü ile doğan bilinmez enkonsiyon dünyamızla, yüzeyde görünen bilinir ve bildirir şuur (konsiyan) dünyamız...
Hiç bir hayvanda bulunmayan bu ikilik tezaddı: İnsan kadar aydın şuurlu bir varlıkta şuursuzluğun (enkonsiyanın) örgütleşmesi, insan davranışlarında şuur dışı, elde olmayan güçlerin rol oynadığını insana sezdirmekte gecikmedi. İlk insanda bedenden ayrı bir ruh düşüncesi bu mekanizmanın yaratığıdır. Klâsik bilimin "ikilik" gibi gördüğü ve bu vüzden binyıllardır içinden çıkamadığı, "muamma" saydığı problem, insan varlığının iç dinamizmindeki o tezatlı birliğin metafiziğe sığmayışından ileri gelir. Onun için bedenle ruh tezaddını ölüm veya rüya ile izaha kalkmak, netice ile sebebin karşılıklı bağıntılarını unutmak olur.
Düpedüz ölüm olayı, hiçbir hayvanda bedenden "ayrı" bir ruh sezişi yaratamaz: Tersine insan, hayvanlar âleminden uzaklaştıkça, ölüm olayına daha büyük önem verir. Ölüm, bedenden ayrı ruh sezisi vermemiş; tersine,daha önce insanın: kendi içinde ve toplum içinde bilinirle bilinmezin, konsiyanla enkonsiyanın örgütlendiğinin görmesi, ölümün de başka bir yaşantıya diriliş olabileceği kavramını ortaya çıkarmıştır. Rüya ise, psikanalizin belirttiği gibi, enkonsiyanın sembolü ve işidir. İnsanda ölüm gibi rüyanın da sosyal ölçülerde önem kazanması, ancak enkonsiyanın örgütlenmesiyle şuura çıkabilir.
Ancak insanda enkonsiyanı, Freud'un yaptığı gibi, mutlak ve bağımsız bir zat, bir tek başına "Entite" saymak yanlıştır. Enkonsiyan bir tabii cevher değil, tarihi olay'dır. Doğrudan doğruya tabiattan değil, toplumdan gelir. Toplumda ilk cinsel yasaklarla birlikte, kişinin kafası, şuurun eremiyeceği bir enkonsiyan dünyasının etkileri altına girer. İnsanın içinde şuura zıt ama onsuz olunmaz bir enkonsiyanın, insanlar arasında kişiye zıt ama onsuz olunmaz bir toplumun doğmaları, birer sözcükle: İnsan RUH'unun ve insan TOPLUM'unun örgütleri TOTEM'in ürünleridir.
İnsanın düşünen varlık oluşu da böyle başlar. Düşünce: Yanlışa karşı savaş demektir. İnsanın bütün hayvanlardan farklı olan bu savaşı, düşüncenin zekâ (intellekt) ve akıl (raison) ile işlemesinden ileri gelir. Zekâ, Tezatları kuran, akıl o tezatlardan ister istemez çıkacak sentezi, gerçek sonucu bulan bir çabadır. İnsanın kendi içinde Şuur-Enkonsiyan örgütlenmemiş olsa, tezatları kurma görevi, yâni zekâ bulunmaz ve bu görevin gerçek sonucunu çıkaran akılın sentezleri imkânsız kalır. Onun için ilk insanın o sapsağlam zekâsı, dürüst aklı, binlerce yıl boyu totemden kopuşamaz.
İnsanın konuşan varlık oluşu daha başka türlü mekanizmaya dayanmaz. Freud, "Soyut dil" sayesinde insanın "iç proseterini verbal tasavvurların kalıntılarına bağlamaya müsteit" (F. TT) bulunduğunu yazar. İçimizde geçenleri "sözcük" biçimine sokup kendimizden dışarıya, bağımsız varlıklar gibi fışkırtmamız, ilksel yasakların (cinsel elemanla enerji kazanıp elektrikleşmiş sosyal yasaklar bütününün; yoksa, Freudizmin metafızikçe soyutlaştırdığı mutlak cinsel yasakların değil) içimizde yarattığı (Konsiyan - Enkonsiyan) tezatlı oluşların kişileşerek dış dünyaya çıkmalarıdır. Demek konuşma (Dil=Lisan) zekâmızın kurduğu Bilinir-Bilinmez (Konsiyan Enkonsiyan) zıtlarını, aklımızın ulaştırdığı düşünce sentez sonuçlarına verilmiş sezilir totem biçimleridir. Söz, Duygu, düşünce, dileklerimizin bir çeşit totemleşmesidir. Sosyal yasaklar kişi içinde (Konsiyan-Enkonsiyan) zıtlıklarını, toplum içinde Kan=Gens zıtlıklarını yarattığı gibi, o tezatlı RUH ve TOPLUM örgütleri içindeki insanla insan arasında da kişi ruhunun totemleşmesi, biçimleşip, kişileşmesi demek olan DİLİ (lisanı) yaratmış olur.
O zaman, sürüden ayrı örgütlü-toplum, bütün öteki hayvanlardan bambaşka davranışlı - insan ortaya çıkar."
[10] Yani "Medyum Mesajdır". Yani Roman'ın savunduğu ideoloji ne olursa olsun, o var oluşuyla kapitalist toplumun ideolojisini yeniden üretir.
[11] Keza şu satırlar da bu bağlamda ele alınabilir:
"Antropoloji, biyoloji, fizyoloji ve psikoloji, tüm kapsamıyla vücut ve ruhu geliştirmek ve mükemmelleştirmek görevini insanoğlunun önüne koymak için dağlarca materyal biriktirdi. Psikanaliz, Sigmund Freud'un ilham veren eliyle, şiirsel olarak "ruh" diye adlandırılan kuyunun kapağını kaldırdı. Ve ortaya ne çıktı? Bizim bilinçli düşüncemiz, karanlık psişik güçlerin işinin yalnızca küçük bir parçasıymış. Bilgin dalgıçlar okyanusun derinliklerine indiler ve orada esrarengiz balıkların fotoğraflarını çektiler. Kendi psişik kaynaklarının derinliklerine inerek, insan düşüncesi ruhun esrarengiz itici güçlerini aydınlatmalı ve onları akıl ve iradeye tâbi kılmalıdır.
Bir zamanlar kendi toplumunun anarşik güçleri için yaptığı gibi, insan bir kimyagerin havan ve imbiğinde kendi üzerinde çalışmaya koyulacaktır. İlk defa insanoğlu kendisine bir hammadde veya en iyisi yarı bitmiş bir fiziksel ve psişik ürün olarak bakacaktır. Sosyalizm, zorunluluk aleminden özgürlük alemine bu anlamda da bir sıçrama anlamına gelecek, tüm çelişkileri ve uyumsuzluğuyla birlikte bugünün insanı yeni ve daha mutlu bir ırkın yolunu açacaktır."
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

Merhaba
Demir Bey Merhaba, İsmim Abdullah Korkmazhan, Kıbrıslıyım, sitenizi ve yazılarınızı devamlı takip ediyorum. Birleşik Kıbrıs Partisi Merkez Yürütme Kurulu Üyesiyim ve sizden Kıbrıs üzerinede yazılar ve görüşler okuyabilirsek sevineceğiz. yeni siteye üye olmaya çalışıyorum fakat sistemi tam anlayamadım. tekrar tarif ederseniz sevinirim. ayrıca partimizin MYK'sında Hikmet Kıvılcımlının öğrencilerinden diyebileceğimiz aradaşlarımızda var. örneğin Hikmet Kıvılcımlının yakın çalışma arkadaşı F
Değerli Korkmazhan, Siteye
Değerli Korkmazhan,
Siteye üye olmaya çalıştığınızdan ama başaramadığınızdan söz ediyorsunuz ama başarmışsınız. Başaramasaydınız bu yazıyı yazıp yollayamazdınız. Çünkü yorum yazmak, Blog veya Forumlara yazı yazmak ancak üye olunca yapılabiliyor.
İstediğiniz bilgiler şurada var.
http://www.koxuz.org/anasayfa/node/177
Elbette Kıbrıs üzerine bir şeyler yazmak isterim, ama işin doğrusu yanlış bir şeyler yazmaktan çekiniyorum. Kıbrıs hakkında çok az biliyorum. Yazdıklarım genel olarak kategorik kalır ve genel sonuçlar olmaktan öteye gidemez. Daha önce yazdığım birkaç yazı da zaten bu nitelikteydi.
Aslında son dönemde uluslar, ulusçuluk, demokratik Cumhuriyet vs. konularında yazdıklarım sorunların genel ve metodolojik temellerine yönelik. Bu teorik arka plan anlaşıldıında olaylrı bilen ve gelişmeleri izleyen herkes gereken sonuçları çıkarabilir kanımca. Ve sanırım bizzat siz de bu tür çıkarsamaları kolaylıkla yapabilirsiniz.
Aslında Marksizm'in Marksist Eleştirisi adlı kitabın Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı bölümü, bu teorik arka planın derli toplu bir sunumunu içeriyor sayılır. Bunu siteye koymuştum. Şu adresten sıkıştırılmış olarak indirebilirsiniz:
http://www.koxuz.org/anasayfa/node/206
Başaramazsanız yazın ben size maille de yollarım.
Sanırım bu site çok karmaşık geliyor bir çok kişiye. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ben de bu işlerden anlamıyorum ve elimden bundan fazlası gelmiyor. Ve bu teknik işler yüzündün yazamaz oldum.
Aslında ben sizden Kıbrıs üzerine yazmanızı isteyeceğim. Kıbrıs konusunda çok zayıf kalıyor Köxüz. Sayın Ulus Irkad yazıyor yıllardır ve ben şahsen çok yararlanıyorum. Ahmet Karaman yazıyordu ama vefat etti. Siz niye yazmıyorsunuz ya da yazmayasınız? O zaman ben de belki sizlerden öğreneceklerimle bir şeyler karalama cesaretini bulabilirim.
Kıvılcımlı'nın çalışma arkadaşı hakkında yazdığınız yarım kalmış galiba. Kim anlayamadım.
Selam ve saygılar
Demir Küçükaydın
http://www.demirden-kapilar.net/
demiraltona@hotmail.com
Kıvılcımlı
Teşekürler, yazdıklarım yarım kalmış kusura bakmayın. bahsettiğim kişi Fuat Fegan. Hikmet Kıvılcımlının yakın çalışma arkadaşı idi. kıvılcımlı vefat ettikten sonra eserlerini Türkçeye çevirmeye başlamıştı. fakat sonra kendisinden bir daha cevap alınamadı. şu an hayattamı, yoksa öldümü bilinmior. Fuat Fegan'ın kardeşi Ali Fegan şu anda partimizde MYK üyesi. kıvılcımlıyı ondan öğrendim. sizi takip etmemide o önerdi. şua an partimizde hatırı sayılır sayıda kıvılcımlıcı arkadaşımız var. kıvılcımlının görüşleri bizlerede ışık tutuyor.
yazı olayına gelirsek. Kıbrıs'ta köşe yazıları yazıyorum. bunlar çeşitli gazetelerde yayınlanıyor. Kıbrıslı Rum arkadaşlarımın yardımı ile yunancaya çevirip, Kıbrıs Rum basınındada yayınlanıyor. uygun gördüğüm yazıları bu sitede sizlerle ve diğer arkadaşlarlada paylaşmak isterim. köşe yazılarını direk olarak sizin adresinizemi göndereyim, yoksa başka bir yolu varmı bu konuda beni bilgilendirirseniz sevinirim.
teşekürler
Yazılarınızı bekliyoruz
Merhaba,
Yazmayı kabul etmeniz çok sevindirici.
Şöyle yapabiliriz. İsterseniz, siteyi tanıyana kadar siz bana yollayın ben yayınlayayım. Ama aslında siz de yayınlayabilirsiniz. Siteye üye olarak girildiğinde solda "Bir içerik oluştur" diye bir yer görürsünüz oradan nasıl bir içerik oluşturacağınızı seçin ve bir de size linkini verdiğim "Yazı yazarken nlere dikkat etmeli" yazısını okuyun kolayca başarabilirsiniz.
Ama dediğim gibi şimdilik ben yayınlayabilirim.
Her üyenin Blog açma ve yazma hakkı var. Yazılarınızı bir blogta mı yayınlamak istersiniz yoksa bir köşe yazarı olarak mı? Bana lütfen bunu bildirin, ona göre teknik bazı kategoriler oluşturmam gerekir.
Köşe yazarı olmak isterseniz bir de küçük bir portrenizi, resminizi yollamanız gerekiyor. Aslında Köşe yazarlarının sağda menüde resimleri olur ama bu yeni programla nasıl yapıldığını henüz öğrenemediğimden bu sadece yazılarında çıkıyor şimdilik.
Köxüz'ün politik duruşu nedeniyle, orada bir resmin politik bir anlamı oluyor, bu bakımdan önem veriyoruz.
Fuat Fegan'ı iyi tanırdım. Değerli bir insandı. Kıbrıs'taki sosyalist harekette büyük emeği vardır. Bizim kuşak Kıbrıs konusunu Fuat Fegan'ın Aydınlık'ta çıkan yazısından öğrenmişti.
YİS'te iken peryodik olarak gelir ve sendikanın teksir makinesinde Kıbrıslı öğrenciler için bir bülten basardı. (Sirkeci'deki Kıbrıs yurdunda çok kaldım yer bulamadığım gecelerde.) Ona yardım ederdim. İlk öyle tanışmıştık. Bir vesileyle yine bu konuda yazılabilir. Kayboldu. Bir trajedi.
Tekrar selamlar
Demir Küçükaydın
http://www.demirden-kapilar.net
demiraltona@hotmail.com
Teşekürler
Teşekür ederim,
köşe yazısı yazmayı tercik ederim. dolayısı ile ilk yazımla birlikte resmimide size gönderirim. ilk başta siz yayınlayın. daha sonra ben yayınlamaya başlarım. ilk yazı olarak Kıbrıs ve Kıbrıs sorununu özetleyen bir makale ile başlamak bence en iyisi. sorunun ne olduğunu öncelikle anlatmak sitiyorum. daha sonraki yazılarda da gelişmeler konusunda yazarız. şu aralar yoğunum, ilk fırsatta yazıyı hazırlayıp gönderecem
selamlar ve teşekürler
Abdullah Korkmazhan
Büyük olasılıkla F.F
Büyük olasılıkla F.F dir.Sayın abdullah korkmazhan Taşlıtarlalı rauf'un arkadaşı Aydınlı cengiz'im.Kendilerine sevgilerimi ve selamlarımı iletin.Ayrıca kıbrıslı arkadaşlara selamlar.web sayfanız varsa yazınız.Şimdiden teşekkürler.
F'yi elbette tahmin etmistim.
Aydinli Cengiz arkadas,
Yazdiklarinizdan (Taslitarlali olmaniz, F.F.'yi tanimaniz vs.) eskilerden oldugunuz gibi bir sonuca ulastim. Yaniliyor olabilirim. Belki sizinle tanisiyor olabiliriz diye dusundum ve sorayim dedim.
Selamlar
Demir Küçükaydın
http://www.demirden-kapilar.net
demiraltona@hotmail.com