Teorik ve Politik Evrimim (5) - Ekoloji Üzerine Çalışmalar
Canlı ve cansız doğanın hareket yasalarını kavramak için doğa bilimlerindeki okumaların bir yan ürünü, enerji ve ekoloji sorunlarına yoğunlaşmam oldu. Yetmişli yılların ortalarında bu konularda henüz ne bir sosyal hareket vardı, ne de gelişmiş bir literatür. Hele Türkiye'de faşistlere karşı mücadelenin insanların gündemindeki esas sorun olduğu bir dönemde bunlara karşı en küçük bir ilgi bile bulunmadığından bu konudaki düşüncelerim tamamen kişisel bir çerçevede oluşuyordu.
Ekoloji sorunlarına ilk ilgim çocukluğumun geçtiği Soma'da başlamıştı. Soma'da Linyitlerin enerjisini arttırmak ve klasifize etmek için, bizzat kendimin de çalıştığı Lavvar'da, Bakır Çayı'nın suyunun kullanılması nedeniyle, bu çayın nasıl siyah aktığını görmüş ve bunun aslında doğayı tahrip etmek anlamına geldiğini çocuk yaşımda sezmiştim.
Yine aynı yıllarda, yanında çıraklık yaptığım fotoğrafçıda, tütün ekimi için belge çıkartmak için gelen köylülerin "bu ilaçlar çıktı çıkalı hastalıklar da arttı" gözlemlerini duymuştum. O yıllarda, mavi küf diye bir hastalık tütünleri mahvediyordu. Buna karşı da çok şiddetli zehir olan folidol diye bir ilaç kullanılıyordu ve her yıl ya nasıl kullanılacağını bilmediği için ya da yanlışlıkla başka yerde kullandığı için ölümler olurdu. Birbirine kavuşamayan aşıklar folidol içerek intihar ederlerdi.
Köylülerin bu değerlendirmelerine, kasabanın okumuş yazmış takımının değer vermediğini, onların gerici olduklarını söylediklerini, yenilikleri kabul etmek istemediklerini duyardım. Ama beni bunca köylünün aynı sonucu çıkarmış olması düşündürüyordu. Böylece, pek bilmeden, ilerlemecilik ile ekoloji sorunlarıyla çok eski bir dönemde, ta çocukluğumda karşılaşmış oluyordum.
Daha sonraki hapisliğimde Niğde çimento fabrikasının yanı başında Niğde cezaevinde yattığımdan ve rüzgar bize doğru estiğinde koğuşun 15x15 metre boyutlarındaki bahçesinde her gün bacadan üzerimize yağmış bir teneke çimento tozu süpürdüğümüzden, çevre kirlenmesinin bir kurbanıydık ve hata devletin bizleri oraya koyarak çimento tozları aracılığıyla sağlığımızı tahrip ederek bizlere bir tür suikast yaptığını bile düşünüyorduk.
Biraz da bu çevre felaketinin bir kurbanı olma nedeniyle, ekoloji her zaman ciddi biçimde ilgimi çekiyordu. Ama sorunla daha bilimsel düzeyde ilgilenmem, doğa bilimlerindeki, varlığın hareket yasalarını bilme bağlamında doğa bilimlerinde okumalarla da ilgiliydi.
Bu da şöyle iki ayrı koldan ortaya çıkıyordu.
Birincisi Modern Biyoloji, hayat birlikleri (ki şimdi ekosistemler deniyor) tıpkı yaşayan bir canlı gibi, canlı bir organizma gibi olduğuna göre, tümüyle dünya bile yaşayan bir organizma gibi kabul edilebileceğine göre, üretim ve yeniden üretim bu makro ve mikro ekosistemleri yıkmamalı onların tabi olduğu yasalara tabi olmalıydı. Aksi takdirde insan türünün varlığı tehlikeye girerdi.
Doğayı itaat altına almak ancak ona itaat etmekle mümkün olabilirdi. Hâlbuki modern kapitalist toplumda, rasyonalitenin ölçüsü kardı. Tek tek her işletme kendi kar amacı açısından rasyonel olsa bile, bu tümlük söz konusu olduğunda irrasyonel oluyor ve var oluşu tehdit ediyordu. Kara dayanan bir ekonomi ile insan ihtiyaçları ve doğa arasında optimum bir denge arayan bir ekonomi bir arada bulunamazdı.
O halde, sosyalizm için, kapitalizme karşı, onun insanın var oluş koşullarını ortadan kaldırması nedeniyle de insanlar mücadeleye çağırılabilirdi. İşin doğrusu bunun niye yapılmadığını, bu sorun niye ilgi çekmediğini hiç anlayamıyordum.
Bir diğer sorun da şuydu. Kapitalizm bir geniş yeniden üretim yordamı olduğuna göre, sürekli büyümek zorundaydı. "Durmayalım düşeriz" onun yasasıydı. Ama bu büyüme bir gün dünyanın fiziksel sınırlarına toslamayacak mıydı? O halde, üretimin doğanın sunduğu olanaklar ve insanların ihtiyaçları arasında bir dengeyi güderek yapılması gerekiyordu. Gelecek kuşakların var oluş koşullarını yok eden bir büyüme kabul edilebilir değildi. Kapitalizmde ise bu mümkün olamazdı.
Demek ki, sadece "kalkınma" için değil, gereğinde "Kalkınmama" için de sosyalizm gerekiyordu. Sermaye var ise büyümemek mümkün değildir, insanlar ancak kullanım değerleri üretimine dayanan bir ekonomide buna kendileri karar verebilirler. O halde, bu sorundan dolayı da insanlar sosyalizm için mücadeleye çağrılabilirlerdi. Bu sorunlar belki Türkiye gibi geri ve gericiliğin egemen olduğu ülkelerde bir yankı bulamasa bile, gelişmiş ülkelerde bir yankı bulabilirdi.
Daha henüz ortada ekoloji hareketi yokken, bir bakıma böyle bir harekete ihtiyaç olduğunu ve bunun muazzam bir anti kapitalist potansiyel taşıdığını düşünüyordum.
Elbet o zamanlar birkaç on yıl içinde dünyaya sosyalizm geleceğini düşündüğümden, bunun bir yan ürün olarak planlı bir ekonomiyle hallolacağını düşünüyordum. Ama insanlar kar yasası ve sürekli büyüme, üretimin ve tüketimin planlı bir düzenlenişine olanak sağlamadığı, bu dünyayı tahrip ettiği için de insanlar sosyalizme çağrılabilirdi. Sosyalistler ise bunu hiç ciddiye almıyorlardı.
O sıralar, Ankara'da kışları hava kirlenmesi çok korkunç boyutlara varmıştı. Bu can alıcı soruna dayanarak, buna karşı bir hareket örgütlenebileceği türünden öneriler yapıyordum dışarıdaki arkadaşlara. Ama tabii kimse böyle şeylere ilgi duymadığı gibi, biraz da alayla karşılanıyordu.
Ayrıca tarih çalışmaları içinde de ekolojik sorunlarla karşı karşıya gelmeye başlamıştım[1].
Yucatan yarımadasındaki Maya kalıntıları, bütün diğer tarihi kalıntılardan farklı olarak, sanki terk edilmiş madenci kasabaları gibiydiler. Yani istilacılar yıkmamıştı ya da bunlar sonra gelen uygarlıkların eserlerinin altında kalmamışlar ve toprağa gömülmemişlerdi. Onları yıkan ve yok eden, Aztek ve İnka uygarlıklarında olduğu gibi, İspanyollar değildi. Çok önceden, birden bire terk edilmişler gibi bir durum vardı. Bu muhtemelen bir ekolojik felaketin hiç de öyle bir uzak olasılık ve fantezi olmadığını gösteriyordu. Bunun nedeni de muhtemelen tropik ormanların çok kritik, hemen kırılabilir dengeleri olabilirdi.
Yucatan yarımadasındaki Maya uygarlığının neden yok olduğu konusunda, o zamanlar sorunu ekoloji bağlamında, toprağın gücünü yitirmesi ve bu nedenle şehirlerin terk edildiği şeklinde açıklayan teoriler okumuştum[2].
*
Doğa Bilimleri ve Tarih'in ortaya çıkardığı bu ekoloji ile yüzleşmelerin yanı sıra, Tarihsel Maddeciliğin bir kategorisi olan Üretici Güçlerin ve Emek Üretkenliğinin, doğa bilimlerindeki kavramlara göre tam ne olduğunu düşünürken de enerji sorunu ve dolayısıyla ekoloji sorunu ile karşılaşıyordum. Bu karşılaşma söyle bir akıl yürütmenin sonucu olarak ortaya çıkıyordu.
Marks'ın öğretisine göre, üretici güçlerdeki gelişme toplum biçimlerindeki değişimin motorudur ve üretici güçlerdeki gelişme, son duruşmada emek üretkenliğinde artış demektir.
Peki ama nasıl olmaktadır da teknik gelişmeye bağlı olarak emek üretkenliği artmaktadır? İnsanın emeği hep aynı emektir. Nicel olarak değişmiyor kabul edilebilir. Enerjinin korunumu yassına göre, yoktan hiçbir şey de var olmayacağına göre, kaybolan nedir ki bu aynı emekle daha çok ürün elde edilmektedir? Başka bir yerde kayıp olması gerekir.
Diğer bir ifadeyle, emek nasıl olmaktadır da kendisinin yeniden üretimi için gerekenden daha fazla bir ürün yaratabilmektedir? Yani artı ürünü yaratan nedir? Bunun nasıl bir fiziksel temeli ve açıklaması bulunmaktadır? Ekonomi politik bunu veri kabul etmektedir. Teknik gelişmeyle emek üretkenliği atıyor demektedir ama fiziksel olarak bu nasıl olmaktadır?
Soruna fiziksel olarak bakıldığında, enerjinin korunumu yasası geçerliliğini sürdürdüğüne göre, diyalektik olarak bu her artışın kendi zıddıyla bir arada bulunması gerektiğinden, eksilen nedir?
Emeğin kullanımının ancak kendisinin yeniden üretimi kadar bir ürün ürettiği bir emek üretkenliği düzeyinde bulunduğu bir durum düşünülebilir. Böyle bir toplumda ne sınıflar, ne kapitalizm mümkün olamaz. Çünkü artı ürün (dolayısıyla artı değer) dolayısıyla sömürü mümkün değildir. Peki, nasıl olmaktadır da işgücü kendisinin tüketiminden daha fazla bir enerjiyi üretmektedir? Bunun kaynağı nedir?
Bunun üzerine düşününce şöyle bir sonuca ulaşıyordum. Emek üretkenliğinin artması, üretim sürecine farklı enerji kaynaklarının sokulması ve bunların kullanılabilmesi demekti. Emek üretkenliğinin, dolayısıyla kendisinin tüketiminden daha fazla üretebilmesinin, yani artı ürünün sırrı, birikmiş enerjinin kullanımı ve bu enerjinin yine bizzat enerji elde edilmesi kullanımı durumunda, tüketilenden daha fazla üretilebilmesindeydi. Eğer bu fiziksel özellik olmasaydı, örneğin enerjiyi elde etmek için harcanan enerji elde edilen enerjiye eşit olsaydı, emek üretkenliğinde bir artış olamazdı.
Yani aslında emek üretkenliğinde artış olarak görülen, enerji üretmekte kullanılan enerjinin, kendisinin tüketiminden daha fazla enerji ortaya çıkarmasındaydı. Bu da son duruşmada depo edilmiş eneriydi. Aynı emeğin giderek daha fazla enerji (ürün) elde etmesinin kökeninde bu vardı. Buradan da şu sonuç çıkıyordu, emek üretkenliğindeki artış son duruşmada, kullanılan enerji kaynaklarındaki artıştır.
Yani eğer üretici güçleri teknik olarak ele alırsak, tekniğin de özü, son duruşmada o tekniğin dayandığı enerji idi. Yani Üretici güçler de, enerji kaynağı ve bu kaynağı üretimde kullanmayı sağlayan makineler, araçlar, yöntemler olarak analiz edilebilirdi.
Tıpkı üretim güçleri ve üretim ilişkileri gibi bir ilişki söz konusuydu enerji ile aletler ve araçlar arasında. Verili bir enerji kaynağı çerçevesinde belirli teknikler var olabiliyordu. Ve bu da emek üretkenliği enerji kaynağına bağlı olduğundan sınırlıyordu. Yani verili bir enerji kaynağı çerçevesinde ancak belli bir sınıra kadar emek üretkenliği arttırılabilirdi. Enerji kaynağının değişmesi ise yepyeni teknikleri gerekli ve mümkün kılıyordu.
Üretici güçler nasıl toplumun çekirdeği ise, bütün üretim ilişkileri ve üst yapı nasıl onun üzerinde veya etrafında şekilleniyorsa ve son duruşmada üretim ilişkilerini üretici güçler belirliyorsa; Üretici güçlerin de, tekniğin de çekirdeği Enerji ve onun kaynağı; "Üstyapısı", "Elektron Sferi"; "Stoplasması" da o enerjiyi kullanan ve üreten aletlerdi. Enerji kaynağı toplumun çekirdeğinin de çekirdeği idi.
Üretici güçlerin gelişme seviyesi nasıl toplumu belirliyorsa, teknoloji ve aletler de son duruşmada enerji kaynağına bağlı olduğundan, üretimde kullanılan enerji, toplum biçimini belirliyor sonucu çıkarılabiliyordu. Bu sonuç gerçekten tamı tamına uyuyordu gerçek tarihsel sürece de.
Böylece insanlık tarihinin komün, antika uygarlık, modern kapitalizm şeklinde; el değirmeni, yel, su veya hayvan gücüne dayanan değirmen, buharlı değirmen tarzında üç teknoloji düzeyiyle tanımlanan bu şemasını, enerji kaynaklarına göre de tanımlayabiliyordu: kol gücü: komün; hayvan, su ve rüzgar gücü: Tarım Uygarlıkları (Antik Uygarlıklar); Fosil yakıtların gücü: Modern Kapitalizm.
Kol veya insanın kas gücünün tek üretim faktörü olduğu dönemde, emek üretkenliğinin sınırlarını bu güç belirler. Ne kadar isabetli oklar, ne kadar keskin baltalar, ne kadar uzağa giden mızraklar, ne kadar keskin kılıç veya bıçaklar olursa olsun, kanoların kürekleri veya biçimleri ne kadar gelişmiş olursa olsun emek üretkenliğinin belli sınırları vardı. Zaten teknikteki gelişmeler bu enerji kaynağını daha efektif kullanmaktan ibarettir.
Benzer şekilde ehlileşmiş hayvanların gücü, rüzgâr ve su gücü de esas olarak toprak temelinde üretime dayanır. Bütün teknik gelişmeler bu güçlerin daha efektif kullanımı çerçevesindedir ve enerji kaynağı bu olduğu sürece emek üretkenliğindeki gelişmeler küçük gelişmeler olarak kalırlar. 5000 yıl boyunca tekniğin gelişmesi tümüyle bu küçük gelişmelerden ibarettir. Aslında çoğu kez farklı kavimlerin geliştirdiği tekniklerin yaygınlaşmasıdır bu, yani farklı coğrafyaların olanaklarıdır.
Aynı şekilde, bu günkü emek üretkenliği yükselişi de bütünüyle kömür ve petrol gücünün (ki bunlar da son duruşmada aslında, depolanmış güneş enerjileriydiler) üretimde kullanılıyor olmasına bağlıydı.
Tabii buradan şu sonuca ulaşıyordum. Bu emek üretkenliği enerji kaynağına bağlı olduğuna göre, emek üretkenliğindeki artışın bu günkü fosil ve nükleer yakıtlar çerçevesinde belli sınırlara takılması gerekir. Çünkü bunlar sınırlı kaynaklardır. Ayrıca bu sınırlılık sadece onların rezervlerinin sınırlılığından değil, aynı zamanda kullanılmaları durumunda dünyada toplumun varlığının doğal koşullarını ortadan kaldırmalarından gelir. Bu sınırları daha da daraltır. Kömür ve petrol son duruşmada hidro karbon bileşikleridir. Bunların yakılması, başta karbondioksit başka karbon bileşiklerinin üretilmesi demektir. Milyonlarca yılda atmosferden alınmış karbonun tekrar serbest kalması, hayatın var oluş koşullarını ortadan kaldırır. (O zamanlar nükleer artıkların atılması diye ciddi bir sorun olduğunu bilmiyordum ve bunun üzerine düşünmüyordum).
Dünyaya gelen güneş enerjisinin kullanıldığını var sayalım. Ama bu da sınırlı bir enerjidir ve bunun kullanılabilir bölümü daha da sınırlıdır.
Bu sınırlı enerji kaynaklarıyla emek üretkenliğini arttırmanın belli sınırları vardır. Halbuki komünist toplum emek üretkenliğinin çok yüksek bir düzeyini var sayar. Enerji kaynağı ve emek üretkenliği arasında doğrudan bir ilişki olduğuna göre, sınırlı bir enerji kaynağıyla sınırsız bir üretim artışı (Ham maddelerin sınırlı olmadığı var sayılsa bile) olamayacağından, fosil yakıtlara dayanarak komünist topluma geçilemez.
Buradan da şöyle bir sonuç çıkarıyordum: Sınırsızlığıyla ancak termonükleer enerji komünizmin enerji kaynağı olabilir. Yani dünyada yaratılacak suni güneşler ile ancak komünist toplama geçilebileceği sonucunu çıkarıyordum. Güneş enerjisi ve fosil yakıtlar olsa olsa buna bir geçiş aracı olabilirler. Eğer fosil yakıtlar olmasaydı emek üretkenliği bir noktada takılabilirdi. Veya teknik olarak belki termonükleer enerjiyi kullanmak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Bu durumda zenginlikler gürül gürül akmayacağından toplumun evrimi örneğin, herkesten emeğine göre, herkese emeği kadar ilkesinde takılabilirdi. Böylece farkına varmadan zenginliklerin veya emek üretkenliğinin sınırlı veya düşük olması veya bizzat buna toplumun zorunlu olması durumunda ne olacağı, yani üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak hedefinin geçerli olmayacağı sorunuyla potansiyel olarak karşılaşma noktasına geliyordum. Ama verili teknik düzeye bakarak düşüncemin akışı bu noktaya değil, aşırı olgunlaşmışlık sorununa kayşıyordu.
Yani üretici güçlerin gelişim düzeyinin, artık gerek elektronik otomasyon, gerek nükleer enerjinin kullanıma başlanmış olması nedeniyle, bırakalım sosyalizmi neredeyse komünizm için bile olgunlaşmış olduğunu; bir bakıma dünyanın sorunlarının bu aşırı olgunlaşmadan dolayı ortaya çıktığını, ortada adeta olgunlaşmayı aşmış bir çürüme olduğunu düşünüyordum. (Tabii o zamanlar nükleer enerjinin kullanımının sorunlarından habersizdim ve termonükleere geçiş için onu bir ara aşama gibi görüyordum. Teorik bir olasılık olarak ön gördüğümü pratik bir sorun olarak görmüyordum.)
Buradan da şöyle bir sonuca ulaşıyordum. Sosyalistlerin ve sosyalist hareketin sorunu, bu aşırı olgunlaşmışlığa uygun bir biçime ulaşmaktır. Yani üretici güçlerin gelişememesi değil, var olan ilişkilere göre aşırı gelişmişliği sorundur. O halde sosyalizm dünya ölçüsünde uzak veya yakın bir geleceğin değil, günümüzün çok acil bir sorunudur.
Böyece ekoloji ve enerji sorunları beni farkına varmadan "aşırı olgunlaşmışlık" tespitiyle, Troçkizmin problematiğine; teorik bir olasılık olarak gördüğüm enerji kaynaklarının ve emek üretkenliğinin sınırlılığı tespitiyle daha sonra karşılaşacağım ekoloji hareketinin problematiklerinin kenarına getirmiş oluyordu. Ama böyle olduğundan bihaberdim. O zamanlar ne Ekoloji hareketi vardı ne de Troçkizm hakkında bir şey biliyordum.
*
Ama bu enerji konusu, başka bir problemi daha önüme koyuyordu.
Marks'ın önermesine göre üretici güçlerin gelişmesinin belli bir seviyesinde, var olan üretim ilişkileri o güçlerle çelişkiye düşüyordu. Yani üretici güçlerin belli bir seviyesi belli üretim ilişkilerine denk düşüyordu. Ve yeni üretici güçlerin, eski üretim ilişkilerinin içinde ortaya çıkması gerekiyordu. Devrim teorisi bütünüyle üretici güçlerin geliştiği kabulüne dayanıyordu.
Eğer böyle ise, bu önermeye göre önce el, yel ve hayvan gücüne dayanan klasik uygarlık (Batı feodalizmi) içinde fosil yakıta dayanan sanayin ortaya çıkması, yani üretici güçlerin gelişmiş olması; sonra bu üretici güçlerin gelişmişlik düzeyine uygun bir üretim ilişkileri ve üstyapı için burjuva devrimlerin olması ve kapitalist topluma geçilmiş olması gerekirdi.
Ama gerçek tarihte durum böyle değildi, kapitalizme geçiş, diğer antika uygarlıklardan hiç de farklı olmayan üretici güçler seviyesinde mümkün olmuştu. Örneğin kapitalizmin ilk doğduğu İngiltere ile Hindistan'ın; ya da Kuzey veya Güney Amerika'ya giden güney ve kuzey Avrupalıların üretici güçler seviyeleri hiç de farklı bir üretim ilişkisini gerektirecek kadar farklı değildi. İspanyollar da İngilizler de rüzgâr gücüne dayanan gemiler kullanıyorlardı. Hatta örneğin Hindistan bir çok bakımlardan, daha bile ileri sayılabilirdi. İngiliz sanayi yıllarca Hindistan mallarına karşı korumacılık yaparak ve Hindistan sanayini tahrip ederek dünyanın atölyesi olabilmişti
Bu ciddi bir sorun oluşturuyordu. Yani, üretici güçlerin gelişmesi önermesi çok genel hatlarıyla tarihsel gidiş hakkında bir fikir veriyordu bir eğilimi ifade ediyordu ama birinden diğerine geçişi açıklamıyordu. Burada durum tam tersine görülüyordu, yani belli ilişkiler, üretici güçlerdeki sıçramayı mümkün kılıyordu. Enerji sorunundan hareketle tekrar Kıvıcımlı'nın "İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş"te ele aldığı sorunla karşı karşıya geliyorduk. Bu sorunla daha önce de tarihsel maddecilik bağlamında kapitalizme nasıl geçilebildiği sorusunda karşılaşmıştım. Şimdi enerji kaynağı ve emek üretkenliği bağlamında bir enerji kaynağından diğerine geçişi araştırırken tekrar karşılaşıyordum.
*
Bir başka sorun kölecilik ile ilgili olarak ortaya çıkıyordu. Aslında kölecilik diye tanımlanan üretim biçimi, klasik uygarlıktan başka bir şey değildi ve tarihte kölecilik diye bir üretim biçimi yoktu. Çünkü kölecilik kavramı, bizim insan kavrayışımızı var sayar. O çağda yaşayanlar için o köleler insan değildiler, biraz daha zeki, daha örgütlenebilir hayvanlardılar. Onların üretim içindeki işlevi sınıfların değil, hayvanların işlevi gibiydi.
Öyle görülüyordu ki, ekonomi politik bakımından değeri yaratan iş gücü, son duruşmada hep kol ve kafa gücüydü. Kol veya kafa gücü dışındaki hiçbir enerji kaynağı değer yaratır kabul edilmiyordu ekonomi politik olarak. Diğerleri hep emek gücü aracılığıyla ürüne katılanlar olarak görülüyordu.
Örneğin bir teknik aracılığıyla bir ineğin ya da öküzün gücünün üretkenliği arttırıldığında, bu öküzün üretkenliğinin artışı olarak değil, o öküzleri kullananın veya sahibinin emek gücünün üretkenliğinin artışı olarak görülüyordu.
Yani Emek bütünüyle Sosyolojik, Ekonomi Politik bir kategoriydi. Ama bu ekonomi politik, bir insan kavramını gerekli kılıyordu. Ekonomi politik bir kategori olarak insan ile biyolojik olarak insan aynı olmayabilir. Ancak ekonomi politik olarak, insanların emek üretkenliği artar.
İnsan, biyolojik bir varlık olarak, aynı zamanda bir hayvandır. Hem de oldukça güçlü konuşma, söyleneni anlama, bir araya gelerek bir şeyler yapma yetenekleri olan bir hayvandır. Antik uygarlıklarda kölelerin insan olduğu düşünülmüyordu. Onlar daha yetenekli hayvanlardı. Onların toplumdaki işlevleri ve o toplumdaki işlevlerinin kavranışları bakımından öküzlerden, atlardan, eşeklerden bir farkı yoktu. Köleler bir üretim aracıydı, tıpkı bir öküz gibi, otomatik bir mekanizmae veya makine gibi ama toplumsal bir sınıf değildiler. Dolayısıyla kölecilik diye bir üretim biçimi yoktu.
Bu farklı kavrayış Aristo'nun veya Platon'un yazılarında vs. çok açıktı. Bizlerin bu gün anladığımız anlamda insan kavramı yoktu o tarihte.
Bu modern çağdaki, örneğin Amerika'nın güney eyaletlerindeki kölecilikten farklıdır. Modern çağda bir insan kavramı ortay çıktıktan sonra, o insanların bir kısmının insan olmadığı teorisini geliştirmek başkadır; kendi kabilesi dışındakini insan görmeyen, ama totemi olan hayvanı insan olarak gören ve insan kavramı çoğu kez kendi soyuyla özdeş olan bir toplumda köleleri insan olarak görmemek başkadır. Köleci üretim tarzı kavramı, bütünüyle aydınlanmanın insan kavramıyla ilgiliydi. Kölelerin insan değil, hayvan oldukları, ama özel yetenekleri olan bir hayvan oldukları gerçeğini görmezden geliyordu. Bu sonuç, yani kölecilik diye bir üretim biçimi olmadığı, insanlık tarihinin aslında komün, uygarlık ve kapitalizm şeklindeki temel şemasına da uyuyordu.
*
Bu insanın biyolojik olarak insan olması ile ekonomi politik ya da sosyolojik olarak insan olması arasındaki fark, tıpkı antik kölelerin insan değil üretim aracı olmaları gibi, geleceğe ilişkin başka sorunları ortaya çıkarıyordu. Daha lisedeyken Huxley'in "Yeni Dünya"sını okumuş ve çok sarsılmıştım.
Şöyle düşünüyordum: Var sayalım ki, kapitalizm daha uzun yıllar yaşadı. İnsanı kontrol altına almaya yönelik teknikler gelişti ve örneğin, Yeni Dünya'daki gibi, zeki, her şeyi bilen ama mutlak itaate programlanmış insanlar üretiliyor ve bunlar diğer insanların hizmetinde kullanılıyor. Bunlar da tıpkı antik çağın köleleri gibi, aslında biyolojik robotlar gibi bir işlev görecekler demektir. O zaman bunlar insan kavramına dahil edilmeyeceklerdir. Çünkü bunların ekonomi politik bakımından işlevi bir üretim aracı olacaktır. Yani insanlık kapitalizm sürdüğü takdirde ikinci bir "köleciliği" yaşayabilir diye sonuç çıkıyordu. Bu kölecilik de tıpkı eski Yunan ve Roma gibi aslında kölecilik olmayan bir kölecilik olabilirdi.
Tabii bunadan da şöyle bir soru ortaya çıkıyordu: Üretimdeki bir insanı, bir sınıfın bir üyesi ya da üretim aracı yapan şey neydi? Onun biyolojik özellikleri değildi, toplumun onu nasıl kabul ettiğiydi. Köle emeğinin, bir öküzün emeğinden farkı olmuyordu. Kölenin emeği, emek değil güç idi. Tıpkı Öküzün gücü gibi, Öküz'ün emeğinden söz edilemeyeceği gibi.
Tür olarak aynı olan iki varlığın, üretimde gücünü harcamasının birini emek diğerini emeğin kullandığı güç olarak; birini üretkenliği artan, diğerini üretkenliği arttıran olarak tanımlama farkını yaratan neydi? Bu o toplumun insan kavramıyla ilgili görünüyordu. Ama insan topluma göre değiştiğinden, emek kavramı da topluma göre değişiyor demekti.
Ama bu da, ekonomi politiğin, bırakalım kendisini, bizzat konusunun, yani ekonominin ideolojik, nesnel olmayan bir karakteri olduğunu gösterirdi. Çünkü ekonomi politiğin konusu, değişimin başladığı yerde, değişim değerinin ortaya çıktığı noktada çıkıyordu ve değeri yoğunlaşmış emek olarak tanımlıyordu. Ama o malın üretimindeki her hangi bir gücün emek olması, yani değer yaratması için bir insana ait olması gerekiyordu. Öküzün gücü hiçbir zaman bir değer yaratmıyordu. Kölenin gücü de öyleydi. O emeğin kattığı değer olarak görülüyordu. İkisi de aynı türden varlığa ait olmasına rağmen, köleyi çalıştıranınki değer yaratıyor, köleninki kendi tüketilen kadar değerini ona katıyor. Biçimsel olarak birbirinde hiç bir farkı olmayan iki eylemde birinde emek değeri yaratıyor diğerinde tüketildiği kadar değeri ona katıyor. Demek ki, emek kategorisi, ki değeri yaratandı, hiç de nesnel bir kategori değildi. Ekonomi politiğin emek ve değer gibi en temel kategorileri bile nesnel değil, topluma göre değişen bir karaktere sahipti. Yani bilimselliği bir fizikteki bir biyolojideki gibi değildi.
Bu noktada kimi sınırlara dayandığımızı hissediyorduk. Buradan daha ileri gidemiyor önümüzü göremiyorduk. Bu sorunlarla yıllar sonra din teorisi bağlamında tekrar yüzleşecektik. O zamanki birikim daha ileri gitmeye el vermiyordu.
*
Bir başka sorun, her biri bir başka üretim biçimine karşılık düşen kol (komün), hayvan-su-rüzgar (Antik Uygarlık) ve fosil yakıtlar (Kapitalizm) güç kaynaklarının karşılıklı etkilerinin toplumsal karmaşıklığı yaratmasıydı. Bu tarihi daha iyi ve kolay anlamayı sağlıyordu.
Verili bir üç kaynağının her birinin kullanımı, sonraki gelişmelerle tekrar önem kazanıp üretkenlik artışlarına yol açabilir ve bu da toplumsal gelişimi iyice karmaşıklaştırır.
Örneğin kol gücü mızrak, balta, ok, yay, kılıç, kürek, kano gibi araçlarla üretim yapar. Ne var ki, bunların her biri zaman içinde, başka yerlerde yapılmış gelişmelerden etkilenerek kendileri de değişirler.
Örneğin kol gücüne dayanan taş baltayı ele alalım. Bu bir bakıma, neoloitik öncesi ve başları döneminin bir üretim aracıdır. Ama daha sonra bir yerlerde tunç, başka bir yerlerde demir keşfedilmiş ve bunlar sadece keşfedilen yerlerle sınırlı kalmamış yaygınlaşmıştır da. Yani taş balta kullanan komünler, tunç balta, daha sonra da demir balta kullanmaya başlamışlardır. Ama bu onların, tunca dayanan bir uygarlığa, sonra demire dayanan bir uyarlığa geçtiği anlamına gelmez. Yani onlar hep komün olarak kalırlar, ama artık tunç ve demir kullanan komünlerdir. Taş baltanın yerini tunç ve demir baltaların alması ile, komün komün olarak bir evrim geçirir. Taş balta döneminin üstyapısı ile, tunç ve demir balta döneminin üstyapısı aynı kalmaz. Aynı nitelik içinde, yani komün üstyapısı içinde bir evrim yaşanır.
Ayrıca burada da kalmaz. Belli bir noktada bu komün uygarlığa da geçebilir. Ama taş baltaya dayanan komünün uygarlığa geçişi ile, tunç baltaya veya demir baltaya dayanan bir komünün uygarlığa geçişi çok farklı uygarlık biçimleri yaratacaktır. Örneğin, Sümer'de obsidyen taşıyla uygarlığa geçilir, taş baltaya dayanan bir uygarlığa geçiş olarak görülebilir. Yunanlılar Tunç balta ile geçerler; Araplar demir balta ile. Yani komünlerin ve uygarlıklara geçişleri de bir evrim geçirir.
Benzeri uygarlıklar için de geçerlidir. Diyelim ki taş veya tunç döneminde uygarlığa geçmiş bir toplum, tıpkı taş veya tunç baltanın yerine demin baltayı alması gibi; demir döneminde uygarlığa geçmiş bir toplumdan demir kullanımını alabilir ama üstyapısı tıpkı komünün üstyapısının hep aynı kalması ve o çerçevede bir evrim geçirmesi gibi; tunca dayanan üstyapısını koruyup o üstyapı çerçevesinde demire uygun değişimler yapabilir.
Benzeri kapitalizmde de olmaktadır. Hatta Amerikan yerlilerinde olduğu gibi, ok ve yayın yerini tüfek de alabilir. Burada bizonları okla değil, tüfekle avlayan bir komün yaşamı oluşur. Bizonları tüfekle avlayan yerliler kapitalizme geçecek diye bir kural yoktur. Hatta tüfek aynı zamanda komün'ün güçlenip serpilmesine de yol açabilir. Eğer yerliler yok edilmeseydi bunları gözlemek mümkün olabilirdi. Ama en azından antik tarihte, uygarlıktan alınan araçların çoğu durumda komün yaşamının güçlenip serpilmesine yol açtığı görülmektedir. Bunlar çoğu durumda daha çok boş vakit ve emek üretkenliği anlamına geldiğinden, komün yaşamı sürdüğü sürece, üstyapıda bir zenginleşme ve çeşitlenme ortayla çıkmaktadır.
Tarihe enerji sorunundan hareketle bu tarz bakışın kökleri zaten düşüncenin tarihini açıklama noktasında kafamızda yer etmişti. Yani skolastik de, metafizik de diyalektik de kendi içinde bir evrim geçirir sonucuna ulaştığımızda bu metodolojik yaklaşımı zaten kullanmış oluyorduk. Şimdi yaptığımız bunu toplumun tarihine uygulamak ve onu açıklamada kullanmak oluyordu.
Bu yaklaşım gerçekten de toplumun tarihini daha anlaşılır kılıyor ve yepyeni olanaklar sunuyordu. Klasik el kitapları anlayışı, komünü örneğin uygarlığın doğduğu yerde yok olmuş, tarihe karışmış sayıyordu. Hâlbuki bu yöntemle bakıldığında, komün var olamaya devam eder ve kendi içinde evrilir.
Ve sadece komün de evirilmez, yani o sadece uygarlıktan demiri ve kimi manevi araçları vs. almaz. Kendisi de uygarlığa, onu fetih ettiğinde, ona nüfuz ettiğinde, kendi eşitlikçi sisteminden bir şeyler aktarır. Başka bir coğrafyadan geliyorsa, uygarlığa daha değişik araçlar da getirir. Toplumların sonsuz çeşitliliği böyle ortaya çıkar.
Böylece tarihi ve toplumları bambaşka bir ışık altında görmeye başlıyorduk. Tarih sadece komün, uygarlık, kapitalizm tarzında bir evrim içinde değildi, uygarlıkların ve komünlerin de kendi evrimleri vardı temel nitelikleri değişmeden. Tıpkı manifaktür, sanayi, kapitalizmi veya su yollarına, demir yollarına ve otomobillere dayanan kapitalizm gibiydi. Bunların her biri de kapitalizmdi, aynı üretim ilişkilerine bağlıydılar ama aynı zamanda teknik bakımdan farklı enerji kaynakları başattı. Kapitalizmdeki bu farklar, kapitalizmin kendi içindeki bu evrim, geçmişte komünün ve uygarlığın, komün ve uygarlık olarak evrimi hakkında bir fikir verebilirdi. Bu bakış çok daha verimliydi ve tarihi daha anlaşılır kılıyordu.
[1] Keza, Kıvılcımlı'da da medeniyetlerde toprağın verimliliğinin azalması konusuna ilişkin değinmeler bulunuyordu
[2] Bugün konuyu açıklayan başka teoriler var. Bunlardan biri de, okyanustaki akıntıların yönünün değişmesi nedeniyle uzun süren kuraklık dönemidir. Sanırım en güçlü teori durumunda olan bu.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

İnsan olabilmek
Sanırım teorik ve politik evrimim yazılarınız şimdilik bitti.İnsanın dönem dönem nerelerden nereye geldim diye kendisine eleştirisel bakmasını,hep erdemli düşünce-davranış olarak düşünmüşümdür..Bunu yapabilmek gerçekten çok zordur.İnsanın kendine objektif bakıp,kavraması duygsallığını sıfır noktasına getirebilmesine bağlıdır.
İnsanın hayvanlığından gelen güdüleri bunu engeller.İnsanın,tüm yaşamı boyunca sadece yaşadığı ortamla savaşması onun hayvanlığından kurtulmasını sağlamıyor.İnsanın egolarından arınma savaşı verdiği sürece hayvansal güdülerinden de uzaklaşabilir.İnsan egosu diğer hayvanlara göre; tüm yaşam için,daha büyük tehlikedir.Gelişkin insan beyni;egemen sınıfsal ve hayvansal güdüleriyle,egolarını doyurmağa şartlandırılırsa insanlığa neler yaşatabildiğini,bilinir gerçekliğimizdir.
Ben bilimsel sosyalizm için savaşan kişileri bir anlamda;insan olabilme savaşı verenler olarak algılarım.Hem toplumun egemenlerine,hemde kendisinin insan olabilme savaşı.Bence en soylu iki savaştır.Ne yazık ki sosyalizm mücadelesi öylesine karikatürleştirildi ki,insan maddesi yok sayılarak,tabular insanın yerini aldı.
İnsan,korktuğu ve sevindirdiği her olayı maddeleştirerek birer totem yaptı.Milyonlarca yıl önceki insan için,bunu anlayış gösterebiliriz.Bugün bu duruma anlayış göstermek,sosyalistçe düşünüş ve davranış biçimi olmaz.Bilimsel sosyalizmin bunca yıllık teorik birikimi,bir takım üstatların egolarını tatmini için miydi?Elbette hayır.Peki dünde ve bugün de yaptığımız bu değil midir?Bir yandan onları tabulaştırıp,bir yandan da kendimize göre görüp,yorumlamaktayız.Bu durum onları yok saymak değil midir?
Ölümsüzleştirmek adına tabu haline getirip,öldürmek bu olsa gerek.
Bizden önce yaşamış insanlaşma mücadelesindeki her devrimci kişiliği yeterince anlayış göstermediğimizi de düşünüyorum.O zamanki toplum yapısından soyutlayıp,bugünün tek sorumlusu gibi sunmak,hatalarımızdan birisi olarak düşünülmelidir.İnsanlık tarihinin sınıflar savaşı olduğunu ve insanın bir hayvan türü olduğunu unutmamak gerekli.İnsan her ne kadar kendi cinsinin yaratığı olsa da aynı zamanda içinde bulunduğu toplumun da yaratığıdır.Önemli olan kendi ayakları üzerinde durmaya başladığında,toplumun egemenlerinin ona dayattığı,biçimlendirmek istediği gibi mi olunacak,ya da toptan herşeyi red edip,toplum dışı varlık mı olunacak?
Sosyalist birey; neleri red edip,neleri bilince çıkartıp,devamında insanlık için nasıl yararlı olacağıdır.Yapması gereken ilk şey,kendini eşit görmeyen şefleri başının üstünden atmalıdır.Kendi başının üzerindeki,tabi olduğu başı atmadan,birlikte herşeyi sorgulayıp,tartışamaz.Bilimsel Sosyalist bir kişi, eşit olarak olarak görüldüğü ,siyasi yapılanmalar içinde hem kendini ve toplumu değiştirecek güç haline gelebilir.Bunu gerçekleştirebildiğinde madden ve ruhen gelişir.
Bu tür siyasi yapılanmalar var olmadığı gibi,karşı çıktığımız toplumun egemenlerince
şartlandırılarak öğretilmiş ve geleneksel hale getirilmiş kulluk anlayışı sosyalist insan olma savaşının engellerinden en önemlisidir.
Yazılarından hiçbir alıntı yapmadığım dikkatinizi çekmiş olmalı.Bunun nedeni yazıların doğruluğu veya yanlışlığı değil.Evrimim dediğin şeylerin,yanlızca sizin doğrularınız olarak kalacağı şüphesidir.Evriminiz,olaylardan daha çok,okuduğunuz üstatlar etkili olmuş.Halbuki üstat kabul ettiklerimiz diyaletik materyalist düşünce metoduyla olayların açıklanmasını yapmışlardır.Tüm bunları yaparken bir siyasi yapılanmanın içindedirler.Bu siyasi yapılanmanın nasıl olmasını da tanımlamışlardır.
Onların tanımlandığı siyasi yapılanma yerel anlamda ve küresel anlamda na mevcut olduğu saklanamaz realite haline gelmiştir.2.emperyalist dünya savaşından sonra kazanılmış olan(beğenmesek te) sosyalist ülkelerden,bugün ne kadarı var?Uluslararası finans-kapitalin yaptıklarına bir bakıp,bizlerin neleri yapamadığımızı hala göremiyorsak,suçlu finans-kapital mi?Finans-kapitale karşı nasıl savaşılması gerektiği onca yazılı birikime karşı,hala körün fili tanımasını yaşıyorsak,birçok yanlışlık yapılıyor olmasındadır.Üstatları,yaşamın içinde birazcık kavramış olsaydık,gelişmemiz kollektif olacaktı.Sağlıklı olan budur diye düşünüyorum.Yoksa yukarıda yazdıklarıma gerek kalmazdı.
Sağlıklı ve esenlikli yaşam dileğiyle çalışmalarınızda başarılar.
Bitmedi Devam ediyor
Değerli Cengiz,
Maalesef bitmedi. Pehlivan Tefrikası devam ediyor. Şimdiye kadar doğa bilimleri ve onun toplum bilimle kesişme alanındaydık ve bütün bunlar aslında esas çalışmalar değil onların yanı sıra biraz hobi gibi yapılan çalışmalardı.
Demir Küçükaydın
http://www.demirden-kapilar.net
demiraltona@hotmail.com
gelecek yazıya
Bitti derken bitmediğini öğrendim.Ne yazmalıyım bilemedim.Bundan sonraki yorum yazısını boyboyun kardeşi aliye yaptıracağım.Pehlivan olmasada becerir herhalde.Gerçi yan çiziyor ama.Demir kadar boş vaktim yok diyor.Selamlar.