Yarın 1 Mayıs

“Komünistlerin işçi sınıfının çıkarları dışında başka çıkarları yoktur” Karl Marks.

Takip edebildiğim kadarıyla şöyle bir politik ortamı var Türkiye’nin. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, devletin içindeki –bugün adına Ergenekon denilen- silahlı, darbeci güçlere ciddi olarak dokunulmaya başlandı. Aralarında generallerin de olduğu bir kısmı içerde. Her gün yeni silahlar, yeni belgeler ortaya dökülüyor ve arkasının geleceği kesin görünüyor. Salak olmayan herkes, artık durumun vahametinin farkında.

29 Mart günü yapılan seçimlerde Kürtler çok açık ve güçlü şekilde DTP nin arkasında ve yanında durarak, hem egemenlere hem de demokrasi güçlerine çok net bir mesaj verdiler. “Kürt sorununun çözümünün doğru adresini ve içerde olduğunu” söylediler. Ve hemen ardından saldırıya uğradılar. Soğukkanlılıklarını kaybetmeden sağduyulu ve meşru bir direniş gösterdiler. Hıncal Uluç bile,

“DTP’lilerin direnişini destekliyorum” dedi. Ama sorun tüm aciliyeti ile ortada durmaya devam ediyor.

Tüm dünyada ciddi bir ekonomik kriz var. Teğet geçmediğinden, bizde de var. Yüz binlerce insan işini kaybetti. Esnafın ticari yaşamı durma noktasına geldi. Daha yüz binlerce insan her gün “yarın ne olacağını bilemeden”, işini kaybetme, iflas etme vb. korkusuyla yaşıyor.

Ülkede halkın böyle bir politik, ekonomik gündeminin olduğunu görmemek olanaklı değil. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, sol partiler, devrimciler, sendikalar böylesi durumlarda emekten, haktan yana söylemler geliştirip, bunu en uygun dönemlerde en kitlesel biçimde, siyasal iktidarların, egemen sınıfların karşısında gür bir sesle duyurmak isterler. Bunun için uygun günleri en iyi şekilde değerlendirirler. Bu uygun günlerden bir tanesi, hatta belki de en önemlisi, artık tüm dünyada kabul görmüş olan 1 Mayıs’tır.

Konu 1 Mayıs ve bunun konuşulduğu ülke Türkiye olunca işler iyice dallanıp budaklanır. Devlet yetkilileri sanki 1977 yılında emekçilere karşı işlenen suçu sahipleniyormuş gibi, herkese açık olan Taksim Meydanının emekçilere kapalı olduğu ısrarını sürdürür. Devrimciler ve bazı, emek örgütleri de, “herkese açık olan bu alan neden bizlere kapatılır” sorusunu sorar. Emekçilerin Taksim’de 1 Mayıs kutlama isteği yerden göğe haklıdır. Ama bu haklılık her şeyi açıklamaya yetmez.

Çünkü bu “haklılık” “haksızlık” tartışması sonucu, emekçilerin en temel dertlerinin gündemin gerisine düşüp, politik bir fırsatın heba edildiğinin farkında olunduğundan hiç emin değilim. Değilim çünkü bu tartışma emek güçlerini böldüğü gibi, söylemek istediklerimizin etkisini yitirmesine, emekçilerin gerçek gündeminin kaynayıp gitmesine neden olur.

Basit bir mantık yürütmek istiyorum.

1- Çatışma ihtimalinin olduğu bir gösteriye gelecek emekçi sayısının az olacağı ayrı, ama diyelim ki, Emekçilerin bir kısmı ve devrimciler olarak Taksim alanına girmeyi başardık.

2- Taksim alanının bizlere yasaklanması yüreğimizi acıtmaya devam etse de, tüm emekçilerle herhangi bir alanda bir araya gelip, Kürt Sorunu’ndan, ekonomik krize, Ergenekon’dan, çevre sorununa kadar her türlü taleplerimizi büyük bir emekçi kalabalığıyla birlikte haykırdık.

Acaba hangisi işçi sınıfı ve emekçi halkın çıkarınadır?

Üstelik, bizim “işçi sınıfının çıkarları dışında çıkarlarımız yoktur”
Emekçilerin önemli bir kısmının bizim yanımızda olmayıp başka bir alanda olacağı artık kesinleştiğine, ve bizim ikisini birden yapma şansımızın olmadığına göre, bu soru sizce önemli bir soru değil mi?
Geniş emekçi yığınların gündeminin "Taksim'mi Kadıköy'mü" olmadığını bilince, böylesi bir durumda, Marks’ın cümlesini bir yere oturtmakta zorlanıyorum. Çünkü ne onların gündemi gündemimiz oluyor, ne de onların çıkarları bizim çıkarlarımız.

Bence çokönemli bir günü heba ediliyor!