Kovduklarımız (1)

Başbakan Erdoğan, “Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticeydi” dedi ve kıyamet koptu. Faşistler, ülkücü faşistler, Kemalist faşistler, sosyal faşistler, serbest faşistler, bilumum faşistler vaveylayı kopardılar.

İnsan haklarına saygılı bazı kimseler ise “kovmak” kelimesini şık bulmadılar. Bazıları bu resmi beyanın tazminat taleplerini, el konulmuş gayri menkullerin geri istenmesini getirebileceğini söylediler.

Pişkinliğin böylesi görülmemiş: Haydutluk yap, üç milyon insanı gönder, daha doğrusu hem öldür, hem gönder, öz be öz Türk burjuvası yaratacağım diye mallarını, işyerlerini iş adamı Türkler’e, topraklarını Türk ve işbirlikçi Kürt beylerine ver, böylece hem ticari rakiplerinden kurtulsunlar, hem de onların boşalttıkları iş alanlarına konsunlar. Mesela Varlık Vergisi sermaye biriktirmekte olan Ankaralı Vehbi Koç’a ya da Adana’da çırçır yağ fabrikaları sahibi Kayserili Hacı Ömer Ağa’ya (Sabancı) acaba niçin dokunmamıştı? [Tersine, Koç’un daha hızlı sermaye biriktirmesine yaramıştı.]

Kovduklarımızın çoğunun emlâklerinin tapu sicillerini yok et, “oh, oldu bitti, bu iş unutuldu” diye memnun ol, şimdi tarihsel olgular resmi ağızdan itiraf edilince, “gönderdiklerimizin, yok ettiklerimizin torunları mallarını geri isterlerse, devletimizden tazminat talep ederlerse” diye mülkün asli sahiplerinin meşru varislerini suçla. Kimisi “ya varisler tazminat isterlerse” diye korkuyor, kimisi de “yok, canım istemezler” diye onları teskin ediyor.

Savunma Bakanı Da Demişti

Başbakana niçin kızıyorlar? Savunma Bakanı 10 Kasım 2008 günü Brüksel’de aynı saptamayı (ama olumlayarak) yaptığında alkışlamışlardı. Başbakanın da, Savunma Bakanın da tespitleri aynı olduğuna göre, birileri bu ülkeden gönderilmişlerdi, hem de az buz değil, bir kaç milyon kişiydi gönderilenler.

Ne demişti Savunma Bakanı? İzmir Ticaret Odasının kurucuları arasında Tek bir Türk ve Müslüman olmadığını, hepsinin Levanten olduğunu görmüş. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da sadece bir Müslüman Mahallesi varmış, diğerleri Ermeni, Rum ve Yahudi semtleriymiş. Ege’de verimli topraklar azınlıklara aitmiş. Ulus inşa etme (nation building) sürecinde atılan en önemli adım Mübadele’ymiş. Ege’de Rumlar ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseymiş bugün acaba böyle bir milli devlet olabilir miymişiz? [Arat Dink, cümle düşüklüğü yapan, 'devam etseydi...' sözündeki eksik sözcüğü tamamlamış ve ‘Rumlar, Ermeniler yaşamaya devam etseydi’ diye yanlışı düzeltmişti. (Taraf, 13 Kasım 2008)]

Yani Bakan Gönül ve temsil ettiği kesimler de Ege’den Rumları, Anadolu’nun pek çok kesiminden Ermenileri KOVDUĞUMUZU kabul ediyorlar, kovmak kelimesi şık kaçmadığı için “gönderdik” diyorlar. Demek ki, Erdoğan’a olan öfke azınlıkları kovduğumuz tespitinde değil, onları kovmakla kötü bir şey yaptığımız noktasında.

90 yıldır, 50 yıldır üstünü örte örte, konuşmaya konuşmaya daha doğrusu konuşturmaya konuşturmaya unutturduğumuzu sandığımız kabahatlerimiz son zamanlarda bir kâbus gibi üstümüze çullanmaya başladı. Başbakanın söylediklerini önce bizler söylüyorduk, vatan haini oluyorduk, 301’den sığaya çekiliyorduk, Üniversitede Ermeni konferansı düzenleyenlere Başbakanın gözde bakanlarından Cemil Çiçek “hainler arkadan hançerliyorlar” diyordu, Ermeni meselesinden dolayı adliyeye verilenlerin duruşmalarına faşist ve sosyal faşist bilumum Ergenekon taifesi gidip hakaret ediyorlardı, Orhan Pamuk’u az daha linç ediyorlardı, 6-7 Eylül 1955’in 50. Yıldönümünde Tarih Vakfı olayların fotoğraflarını sergileyince, Muhsin Yazıcıoğlu’nun Alperen’leri gidip sergiyi basıyorlar, vurup, kırıyorlardı, şimdi ise başbakan ovmakla faşistlik yapıldı diyerek paralel bir beyan veriyor.

Burjuva Kozmopolitan

Zaten tepkinin böyle büyük olmasının nedeni tam da budur: O sözleri söyleyen kişinin Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olmasıdır. Gerçi Erdoğan “Ya sev ye terket” de der, kaçak çalışan Ermenistan yurttaşlarına göz yumduklarını söyleyerek gözdağı verir. Fakat yeri gelir, azınlıkların kovulduklarını söylemekten de kendisini alamaz.

Erdoğan kamuya ait işletmelerin ya da gayrimenkullerinin yabancı firmalar tarafından alınmasına sık sık “sermayenin milliyeti” olmaz der. Galataport ihalesinde, başka KİT satışlarında yabancıların, özellikle İsrailli iş adamlarının ihaleyi kazanmalarına dini ya da milli sebeplerle karşı çıkanları sık sık ırkçılıkla suçlar. Kendisi her ne kadar Türk ve Müslüman olsa da, sermayenin kozmopolit niteliğini kavramış birisidir.

AKP’nin oy potansiyelinde rol oynayan ve bu parti hükümetleri zamanında iyiden iyiye serpilip, gelişen, kamu ihaleleriyle, teşvikleriyle, TOKİ’lerle, belediye imkânlarıyla sermaye birikimini hayli ilerleten burjuva kesimi yüzde yüz İslam ve Türk olsa da, Batı’lı ya da Arap veya İsrailli kim olursa olsun yabancı sermaye konusunda Erdoğan kozmopolittir.

[Küreselleşmeye tapınan yeni liberal eski Marksistler Marksizmin enternasyonalizmini artık uluslararası burjuvazinin temsil ettiğini söyleyip dururlar. Oysa enternasyonalizm işçi sınıfı ve emekçi halklar içindir, küreselleşme ise ülkeler arasındaki uçurumu daha fazla açmıştır, bırakınız emekçileri, burjuvalar için bile böyle bir adalet düzlemi asla öngörmemiştir. Çünkü oyunun kuralı (piyasa ekonomisinin esası) “altta kalanın canı çıksın”dır. Güçlü olanın, diğerlerini ezmesi, silmesi ya da sürdürülmesidir.

Son dünya bunalımında bu husus açıkça görüldüğü için küreselci buldumcukların sesi eskisi kadar gür çıkmaz oldu. Dolayısıyla, eski Marksistler, nafile yere uluslararası sermayeye enternasyonalizm atfetmesinler. Unuttuklarını –ya da hiç öğrenmediklerini- hatırlatalım: Literatürde burjuvazinin uluslararasılaşmasına enternasyonalizm denilmiyor, kozmopolitizm deniliyor.]

Fikriyat Türk, Fiiliyat Gayri Türk

Ulus kapitalizmin gündoğumunda doğduğu için bir burjuva kavramdır. Bizde ideolojik burjuvalaşma Genç Türklerle, ekonomik burjuvalaşma ise- daha sonra ekalliyet (azınlık) denilecek- Yahudi, Ermeni ve Rumlarla başlamıştır. Gerçi Genç Türkler arasında azınlıklara mensup olanlar da bulunmuştur (mesela en ünlüsü Yahudi Emmanuel Karasu), ama Osmanlı’da başlayan burjuva sınıflaşmasının fikriyatını yapanlar Türk’türler, pratiğini yapanlar ise yabancı sermayedarlarla Gayrimüslim denilen Türk olmayan Osmanlı vatandaşlarıdır.

Milli burjuvazinin yetişmesi 1910’lu yılların savaşları ortasında serpilen cılız Anadolu ticaret burjuvazisidir. Onların devrim yapacak güçleri bulunmadığından tarihsel misyonlarını asker-sivil bürokrat kesim üstlenmiştir. Ülkedeki işgale son vermek silahın namlusundan geçtiğinden, silahı elinde bulunduranlar fiilen burjuvazinin kendisi olmuşlardır.

Devleti kuranlar kapitülasyonları kaldırarak, yabancı sermayenin elindeki reji, şimendifer, deniz ulaşımı, yeraltı kaynakları gibi işletmeleri millileştirerek, milli burjuvazi adına devlet yatırımlarıyla ve Sovyet yardımlarıyla Sümerbank fabrikalarını kurarak devletçilik yolundan iyi-kötü bir milli iktisat yaratmaya çalışmışlardır.

Gerçi İzmir İktisat Kongresi’yle ve İş Bankası’nın Celal Bey’e (Bayar) kurdurulmasıyla liberal ekonomiye adım atmışlardır, ama Birinci Genel Savaş sonrası koşulların üstüne gelen 1929-32 Büyük Bunalımı bu liberalleşmeye ve özel sektörü yaratmaya izin vermemiştir. [Bu nedenledir ki, Başvekil ismet Paşa’nın himayesinde çıkartılan ve Şevket Süreyya Bey (Aydemir) gibi bazı eski komünistlerin de içinde yer aldığı Kadro Dergisi bu devletçi iktisadiyatın fikriyatını yapmıştır.]

Ama kriz atlatıldıktan sonra liberalizme adım atılmış, Celal Bayar bizzat Kemal Atatürk tarafından (İsmet İnönü’ye rağmen) önce İktisat Vekili, sonra da İsmet Paşa’nın azliyle itilip Başvekil yapılmıştır. Derken, Ebedi Şef’in ölümünden sonra, İnönü’nün Cumhurreisi seçilmesi, onu izleyen İkinci Savaş yılları devletçiliği devam ettirmiştir, ama Varlık Vergisi örneğin ve Aşkale deportasyonuyla özel sektör burjuvazisini Türkleştirmek devam etmiştir.

1950’de Demokrat Parti iktidarıyla piyasaya ekonomisi güçlendirilirken, devletin 6-7 tertibi Eylül sermayenin Türkleştirilme politikasının devam ettiğini göstermiştir. 1964 Kararnamesiyle Başbakan İsmet İnönü Rumları göndererek aynı doğrultuda yeni bir adım atmıştır. Demek ki, İttihatçı parti, İtilafçı parti, tek parti, çok parti farketmemiş, hepsi aynı doğrultuda yürümüştür.

Bütün bu özel sektör burjuvası yaratma çabaları 1910’larda İttihat ve Terakki iktidarıyla başlamış ve BMM ve Cumhuriyet Hükümetleriyle (çetelerle gayrı hukuki olarak, Mübadele’yle kılıfına uydurulmuş biçimde) devam etmiş olan sermayenin Türkleştirilmesi (yani Türk ve Müslüman olan burjuvaların yaratılması) uygulamalarının devamıdır.

Prusya Militarizmine Teslim Türkçülük

Ulus bir burjuva kavramdır dedik. Ulusçuluk da uluslaşmayla birlikte onun ideolojisi olarak doğmuştur. Bu nedenle çok milliyetli Osmanlı İmparatorluğunda ulus yaratmak Türkçülüğü getirmiştir. Sadece burjuvaziyi Türkleştirmekle ulus olunamayacağı için Türkçülük ideolojik olarak da yürütülmüş, Merkez’in Türkleştirilmesi İttihat ve Terakki yönetiminin politikası olmuştur. Cumhuriyet’te imparatorluk kalmasa da, hâlâ da ülke çok milliyetli, çok etnili karakterdedir.

Kısacası: Osmanlı’da Türk uluslaşmasının başlangıcından itibaren önce İttihat ve Terakki Fırkası, sonra devamı Cumhuriyet Halk fırkası ekalliyet (azınlık) denilen cemaatleri gönderme politikası izlemiştir.

Bunlardan Ermeni Tehciri denilen olay resmiyette deportasyon, fiiliyatta etnik temizliktir. Jenosit kelimesi uluslararası literatüre 2. Dünya Savaşından sonra girdiği için 1. Savaş yıllarında Ermenilere yapılanlar uluslararası organlara bu terimle girmemiştir.

Tehcir ise Rumlara yapılandır. Önce sindirme, kaçırtma yoluyla, sonra da Yunanistan’la anlaşarak mübadele tarzıyla (uluslararası hukuka uydurularak) gönderilmişlerdir.

Son yılarda hortlatılan, Ergenekoncularla tırmandırılan ve Ermeni düşmanlığı nedeniyle inadına arttırılan İttihat ve Terakki muhipliği, Türkçülük iddiasındaki İttihatçıların 1. Dünya Savaşı arifesinde ne ölçüde gayri milli olduklarını, ülkeyi Alman emperyalizminin savaş stratejisine nasıl teslim ettiklerini düşünmez.

14 Ekim 1913’te General Moltke ile Osmanlı hükümeti arasında gizli bir anlaşma imzalanır ve bir ay sonra Liman von Sanders ile Yardımcısı Bronsard Paşa ile kalabalık bir askeri heyet gelir İstanbul’a yerleşir.

İttihatçıların ipleri Alman militarizminin eline nasıl verdiklerini biz değil onların içinden çıkıp gelmiş İsmet Paşa (İnönü) anılarında yeterince açık vurguluyor: “Bir devletin orduda, siyasette, memleket idaresinde sır denilebilecek nesi varsa hepsi yabancı devlet memurlarına emanet edilmişti. Bu devlet müttefik de değildi, dünya siyasetinde ikiye ayrılmış saflardan birisini yönetiyordu. Alman Islah Heyeti memleketin içinde olup bitenleri günü gününe izler durumdaydı.”

Sadece bu kadar da değil: Almanya Türkçü Osmanlı hükümetine “birlikte harbetmemiz için ‘arkanı temizlemen’ lazım, Batı’yı Rumlardan, Doğu’yu Ermenilerden temizle” diyecektir. Yunanistan’ın Britanya’ya yakınlığı nedeniyle Anadolu Rumlarını Britanya’nın, Doğu’daki Ermenileri ise Ermenistan vasıtasıyla Rusya’nın müttefiki sayıyordu. Kısacası, çıkacak savaştaki taraflar (İtilaf Devletleri ve İttifak Devletleri saflaşması) bir yıl öncesinden bu kadar beliydi.

Alman Genel Kurmayı’nın istediği etnik temizlik İttihatçı hükümetin planlarına uyuyordu. Ege ve Trakya Rumlarının göçtürülmesi harp patlak vermeden önce başlamıştı. Onu 1915’te Ermeni Tehciri izledi. Ermeni tehcirine Rum tehciri de eşlik etti. Murat Bardakçı’nın belirttiğine göre Talat Paşa’nın kayıtlarında Ermeni tehcirinin ilk aylarında 93 bin Rum’un da iç kesimlere tehcir edildiği belirtiliyordu.

Kronoloji

Erdoğan’ın söylediklerine kızanlara sırasıyla hatırlatalım:

» 1911-14: Rum Tehciri,

» 1914: Gidenin pek dönemediği, ya öldüğü veya dağa kaçıp eşkıya olduğu Amele Taburları,

» 1915: Ermeni jenosidi (ve aynı anda 93 bin Rum’un iç bölgelere göçtürülmesi),

» 1916: Rum Tehciri,

» 1919-22: Rum Tehciri,

» 1922-24: Mübadele tehciri,

» 1930’lar: Güneş-Dil Teorisi ırkçılığı altında “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasıyla özellikle İstanbul ve İzmir’de azınlıkların sindirilmesi, korkutulması. [Örneğin Türk ve Müslüman olmadıkları anlaşılmasın diye, anneler çocuklarına sokakta “Mama” diye kendilerine hitap etmelerini yasaklamışlar.]

Azınlıklara ait işyerlerinin Türkçe olmayan isimleri Türkçeleştirilmiş. [Örneğin, Hıristiyan ve Arnavut olan İstanbul’daki Baylan pastanelerinin ikinci kuşak sahiplerine ‘Baylan’ın anlamını sormuştum; işletmenin adı ‘Loryan’mış. (l’Orient=Şark). Türkçeleştirme furyasında babaları “Baylan” yapmış. Baylan Çağatay Türkçesinde “kusursuz, mükemmel” demekmiş.

Pek çok şehir, kasaba, köy hatta semt ve sokak isimlerinin Türkçeleştirilmesine başlanmış. [Örneğin İstanbul’un en göze batan Ermeni-Rum semti olan ve Ermeni, Rum, Yahudi ibadethanelerinin ve kabristanlarının bulunduğu Tatavla, ‘Kurtuluş’ olmuş. Yetmemiş ana caddeleri Ergenekon Caddesi, Bozkurt Caddesi, Türkeli Sokak gibi isimler almış.]

» 1934: Trakya Yahudi Tehciri,

» 1941: İşçi Taburları,

» 1943: Varlık Vergisi ve Toplama Kampları,

» 1955: 6-7 Eylül saldırısı,

» 1964: Başbakan İnönü’nün kararnamesiyle Rumların gönderilmesi.

Bütün bu olaylardan sonra, 1913’te 13 milyonda 3 milyon kadar olan Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani nüfustan bugün 72 milyonluk Türkiye’de 100 bin kadarı kalmıştır. Bir fikir edinmek için projeksiyon yaparsak, 1913’teki oran bugün 16.5 Türk ve Müslüman olmayan yurttaşımıza tekabül ederdi. Ekalliyet nüfusun 90 yıl önceki toplam nüfusa oranı 100 kişide 23 kişi iken, bugün 1000 kişide 1,5 kişidir. Yani dikensiz gül bahçesini sağlamışız.

Böylece Türkçülüğün yola çıkmasından bu yana 100 yıl bile geçmeden Türk ve Müslüman olmayanlar konusunda maksat hâsıl olmuştur. Hatta menzile 100 yılda değil, 50 yılda varılmıştır. Geriye Müslüman olan ama Türk olmayan Kürtler kalmıştır.

Devlet Politikası

Çok milliyetli, çok etnili Osmanlı İmparatorluğunun çözülmesi, farklı milliyetlerin uluslaşma ve ulus devlet inşa etme süreçleri çok sancılı olmuştur. Daha sonra gelen Balkan, I. Dünya ve İstiklal Savaşı gibi on yıllık üç savaş milli ve etnik farklılıkların büyük yıkımlara, tarifsiz –ve yığınsal-- insan dramlarına kadar varmasına neden olmuştur.

Bu tarihsel süreçler Osmanlı’nın içinde bir milliyet olan, ama Saray kendisini Türk saymasa da, Merkez’e en yakın olan Türklerin de uluslaşma süreçleri birlikte gelişmiştir.

İttihat ve Terakki iktidarının çok uluslu Osmanlı İmparatorluğunu Türkleştirme çabaları, tehcir ve kıyım yoluyla etnik arındırmanın bir yönüdür. Cumhuriyet’te artık imparatorluk yoktur, ulus devletin inşa edilmesi ulusun inşa edilmesiyle birlikte götürülecektir.

İttihatçı Halil Bey (Menteşe) ‘Talat Bey, Balkan Harbinde hıyanetleri tebarüz eden anasırdan (unsurlardan) memleketi temizlemeyi ön safa koymuştu... Fakat bunu yapmak çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira yeni bir harbe yol açabilirdi. Alınan tedbir şu oldu: Valiler ve diğer memurin resmen bu işe müdahale eder görünmeyecek, Cemiyet’in Teşkilatı (Teşkilat-ı Mahsusa) işleri idare edecek...Rumlar ürkütülecek...’ Menteşe bu şekilde Trakya’da 100 bin Rum Yunanistan’a ‘çekilip gittiler’, İzmir ve civarında ise 200.000 [Celal Bayar’a göre Bergama, Dikili, Foça, Karaburun ve Çeşme’de 130 bin] Rum Adalar’a, Yunanistan’a göçtüler, aynı yol Karadeniz’de de uygulandı, der (Ahmet İnsel, Radikal, 29. 05. 2005.)

Bir alıntı daha yapalım: Fransız tarihçi E. Driault'ya göre "1910'dan itibaren Jöntürkler, bütün İmparatorlukta Rum malı ve Rum tüccarı avına başladı... Rum reayayı ezmek ve bütün İmparatorlukta Rum ticaretini öldürmek söz konusuydu." Konsolos Auguste Boppe, Paris'e gönderdiği bir raporda "Rumlara duyulan nefret, en yüksek noktaya ulaşmıştır. Rumları artık görmek istemiyorlar, onları Türkiye'nin ölüme dek düşmanı sayıyorlar" diyerek durumun ciddiyetine işaret etti. Gerginliğin görünürdeki nedeni Girit'in Yunanistan'la 'Enonis'e gitmesiydi. Mehmed Emin Yurdakul'un "Ben bir Türküm dinim cinsim uludur/Sinem özüm ateş ile doludur/İnsan olan vatanının kuludur/Türk evladı evde durmaz, giderim" diye halkı galeyana getirdiği bu gergin ortamda, "Gavur" İzmir'in camilerinde hocalar gayrimüslimlerden mal alınmasını boykot için vaaz vermeye başladılar. Geceleri Rum dükkânları renkli boyalarla işaretlendi. Yerli-yabancı tüm kurumlara Rum çalışanları işten çıkarma emri verildi. Hızla "milli burjuvazi" yaratılıyordu. (Grevi yasaklayan Tatil-i Eşgal Kanunu iki yıl önce çıkarılmıştı.) ABD Büyükelçisi Morgenthau olayı şöyle yorumlar: "Türkler... bütün Hıristiyanlara karşı, yalnız Küçük Asya'da değil, İstanbul'da da resmi boykota giriştiler... Bu boykotu, Türkiye'nin tepetaklak [giden] milli düzeninin belirtisi saydım. Zira bir millet, kendi uyruklarına karşı ticari boykota girişiyordu." (Ayşe Hür, Radikal2, 31. 07. 2005.)

Dikkat edilirse burada yazılanlar Balkan Savaşından da öncesine dairdir. Nitekim andığımız bu kampanyalardan sonra, Balkanları işgal etmek, kaybedilen toprakları geri almak için Osmanlının giriştiği savaş hüsranla sonuçlanınca, Türk merkezciliği daha da kinlenecekti. Rum Tehcirlerini, Ermeni temizliği izledi, tekrar Rum tehcirleri geldi ve Cumhuriyet’e kadar büyük bir kalabalıktan kurtulundu. Sıra milli devleti inşa etmeye gelmişti.

Süreç Cumhuriyet’te a) Türk olmayan ve resmiyette “Gayrimüslim” denilen azınlıkları göndermeye devam etmek, b) 19. yy. başlarından beri sorun çıkaran ve Cumhuriyet’te de bir türlü uslanmayan Kürtleri tedip etmek, Kürt feodalitesiyle işbirliği halinde (feodaliteyi koruyarak) kitleyi kontrol etmek, okumuş kesimleri mümkün olduğu kadar asimile etmek, c) Türk olmayan Çerkezleri, Lazları, Abazaları, Arapları, Pomakları asimile etmek, d) Buna karşılık sıkı bir Türkçülük ve Türkleştirme politikası izlemek, e) Burjuvazinin az çok sermaye biriktirmiş ya da biriktirmekte olan kesimini Rum, Ermeni, Yahudi ve Süryaniler oluşturduğundan onların sermayesini (işletmelerini) Türkleştirerek bir Türk burjuvazisi yaratmak şeklinde devam edecekti.

ermeni_tehcir_TE.jpg