Teorik ve Politik Evrimim (9) - Toplumsal Üsyapı Çalışmaları- İdeoloji

Marksizm'de bir ideoloji teorisi de yoktu. Üstyapıdan söz edilirken bir de ideolojiden söz ediliyordu ama bir büyük harflerle ideoloji teorisi de görülmüyordu.

İdeoloji kavramı aslında Marksizm'de bilimin karşıtı bir anlama sahipti. Marksizm kendini bir bilim olarak görüyor ve ideolojiyi kendi karşıtları için kullanıyordu. Ama Lenin ile birlikte, çelişkili olarak, bilimsel bir ideoloji anlamında, sosyalist ideolojiden, proletaryanın ideolojisinden söz edilir olmuştu.

Bunu "lugatı meşhur galatı fasihten evladır" şeklinde anlamak ve kullanmak gerekiyordu. Yani proletaryanın çıkarlarını savunmanın, bir sınıf çıkarını savunmak anlamında bir ideoloji olduğu, ama ancak bilimsel olduğunda, gerçeği çarpıtmadığında bu çıkarlar savunulabileceği için, yanlışlığını hatırdan çıkarmamak koşuluyla, yaygın ve anlaşılır bir söz anlamında, Proletaryanın ideolojisinden söz edilebilirdi.

70'li yıllarda ideoloji kavramı batıdaki bir çok tartışmanın merkezinde bulunuyordu. Özellikle Birikim'in aktardığı bu tartışmalar Grasmci'e kadar uzanıyor Althusser, Laclau ve benzerleri  tarafından yürütülüyor ve entelektüeller arasında epey ilgi uyandırıyordu.

Bu tartışmalar bana hiçbir şekilde açıcı görünmüyordu. Bunları altmışlı yıllardaki Asya Tipi Üretim tarzı tartışmalarına benzetiyordum. Aynı skolastik karaktere sahiptiler. Olaylardan ve toplumdan değil, Marks'ın metinlerinden hareket ediyorlardı ve onların yorumları, yorumlarının yorumlarıydılar.

Ama 60'ların tartışmalarından daha kötüydüler, o tartışmalar en azından sosyolojik kavramları tartışıyorlardı ve ister istemez tarih ve toplum üzerine bir yönelişe de yol açıyorlardı. Ama 70'lerinh ideoloji tartışmaları öyle görünüyordu ki, tamamen felsefi tartışmalar olarak kalıyorlardı. Hatta sosyoloji ve Tarihten söz ettikleri yerde bile felsefi bir tartışma olarak kalıyorlardı. Bu skolastik ve felsefi tartışmalar hiçbir zaman ilgimi çekmedi, sadece bir fikir sahibi olmak için izledim. Bu ideoloji üzerine tartışmaların bizzat kendisi bir ideolojiydi ve Marks'ın dediği gibi, onlar kendileri hakkında söyledikleriyle anlaşılamazdı, onların anlamı bizzat toplumun temelindeki değişmelerden hareketle, yani sosyolojik analizlerle anlaşılabilirlerdi[1].

Diğer bir ifadeyle onlar ideoloji kavramını sosyolojik bir kavram olarak, üstyapının bir bileşeni olarak değil, daha ziyade felsefi bir kavram olarak tartışıyorlardı. Onlarda ideoloji kavramının bizzat kendisi ideolojikti.

Benim için ideoloji, çarpık bilinç, gerçeğin belli sınıf konum ve çıkarlarını vs. savunmak için çarpıtılması anlamına geliyordu. Dolayısıyla benim için ideolojinin sosyolojik araştırması, bu çarpıtmanın mekanizmlarının, sorunlarının araştırılması demek oluyordu.

O dönemde sorunları ortaya koyuşum ve öngördüğüm çözümler şöyle özetlenebilir.

İdeoloji gerçeğin özünü vermez, çarpıtır. Ama bizim varlık hakkındaki bilgimiz de izafi olduğundan eni sonu bu da bir ölçüde gerçeği çarpıtmakta değil midir? Evet o da bir çarpıtmadır.

Ama bilginin verili düzeyinden gelen, sınıfsal çıkarı koruma gibi bir kaygısı olmayan, aksine gerçeğin anlaşılması yönünde bir adım olan çarpıtma ile belli bir çıkarı ifade etmek ve korumak için yapılan çarpıtma arasında bir ayrım yapmak gerekiyordu.

Örneğin, ilkel komünde bir insanın her şeyin ruhunun olduğundan söz etmesi bir ideoloji değildir. O dünyanın bu günkü ölçülerinize göre çocuksu bir kavranışıdır. Ona karakterini veren gerçeği çarpıtmak değil, aksine onu doğru olarak açıklama çabasıdır. Ama sınıflı bir toplumda, insanları korkutmak veya belli bir çıkarı korumak için ruhlardan söz etmek bir ideolojidir.

Bu fark şöyle bir örnekle somutlanabilir. Bir küçük çocuk radyonun içinde küçük insanlar olduğunu, onların konuştuğunu düşünebilir. Bu karşılaştığı olguyu açıklamak için verili bilgi düzeyinde yapılmış bir açıklama, bir teoridir. Bu ideoloji değildir, burada belli bir çıkarı korumak için gerçeğin çarpıtılması yoktur.

Ama çocuğunun radyoyu kurcalayarak bozacağından ve yeni masraf kapısı açacağından korkan bir anne çocuğunu radyoyla oynamaktan vazgeçirmek için, "bak radyonun içinde küçük adamlar var sen oynarsan onlar kızacaklar şimdi uyumak istiyorlar" derse, bu ideolojidir. Burada gerçeğin bilerek yapılmış, belli bir çıkarı korumak için çarpıtılması vardır.

Elbette bu çarpıtma toplumda böylesine kaba ve basit biçimler içinde gerçekleşmez ama önü sonu hep bu mekanizmaya uyarlar. Örneğin eski Yunanlılar, gökteki tanrılardan bahsederken gerçeği çarpıtmıyorlardı, evreni tıpkı radyonun içinde insanlar olduğun düşünen çocuklar gibi, çocuksu bir şekilde kavrıyorlardı. İdeoloji orada başka yerdeydi,  tanrıların hikâyelerinin içindeydi, örneğin kadınların baskı altına alınmasında ve kadın tanrıların arka plana itilmesindeydi.

Dolayısıyla, buradan şöyle bir sonuca ulaşıyorduk. En eski metinler, özellikle efsaneler, mitler ne kadar otantik iseler o kadar saçma görünürler ama aslında şifreleri çözüldüğü takdirde saçmalıkları ölçüsünde de gerçekçidirler, gerçeği çarpıtmaktan uzaktırlar. Çünkü onlar insanlığın sınıfsız toplumunun izlerini taşırlar[2].

*

Bu bilgi ile ideoloji arasındaki, gerçeği verili durumda az bilmekten gelen çarpıtma ile belli bir çıkarı korumak için yalan çarpıtma arasındaki fark aynen Marksizm öncesi toplum ve tarih felsefeleri ile Marksizm sonrası tarih ve toplum felsefeleri (Ya da daha doğrusu sosyolojiler) arasında da görülebilir (Keza Klasik Ekonomi Politik ile vülger Ekonomi Politik arasında da).

Örneğin klasik ekonomi politik veya tarih ve toplum felsefeleri de, gerçeği belli bir ölçüde çarpıtmış oluyorlardı, ama aslında bunlar belli bir çıkarı savunma adına yapılan bir çarpıtma değildi ve öncekilere göre gerçeğin özüne, daha derinine nüfuz etme anlamı taşıyorlardı.

Ama Marksizm'in doğuşundan sonra bunları kullanmaya kalkmak onları bir ideoloji yapardı. Bu nedenle gerek ekonomi politikte, gerek sosyoloji ve tarihte, hatta bütün toplumsal bilimlerde, Marksizm'in doğuşundan önceki, bizzat Marksizm'in de kendilerine dayandığı ve üzerinde yükseldiği bilgi ve düşünceler ile sonradan onların Marksizm'e karşı kullanılışlarıyla, Marksizm'e karşı geliştirilmişleri ayırmak gerekiyordu. Bu nedenle bütün sosyolojiler asılında bir ideolojiydiler. Çünkü Sosyolojinin kendisi Marksizm'e karşı kurulmuştu.

*

Ama farklı çıkarlar farklı düşünce sistemleri içinde ifade edilir diye bir kural da yoktur. Sınıflar, onların konumları ve çıkarları tamamen nesneldirler, onlar bizlerin iradesi ve istemi dışında vardırlar dolayısıyla kendilerini ifade edecek bir kanalı bir şekilde bulurlar. Yani burjuva ideolojisi ille de kendini liberal bir ideoloji şeklinde ifade etmez. Ya da feodal ideolojinin ille de dinsel bir biçim içinde olması gerekmez.

Sınıf çıkarı, en bilimsel bilinen görüşler içinde bile kendini ifade edecek bir yol bulur. Keza bu nedenle bizzat Marksizm içinde de kendini ifade edecek yollar bulur.

İdeolojiyi yaratan sınıf mücadelesinin çok özel bir niteliğidir. Sınıf mücadelesinde ezenler küçük, ezilenler büyük sayıdadır. Ezenlerin bunu sürdürebilmesi için kendi çıkarını toplumun ve çoğunluğun çıkarına gibi göstermesi gerekir, bunu yapamadığı sürece egemenliğini koruma şansı yoktur. Dolayısıyla, ezilenler arasında ezenlere karşı bir fikir, bir anlayış geliştiğinde ezenler ona karşı direk olarak karşı çıkmazlar. Bu onların tecridine yol açabilir.  Bu çıkarlarını ezilen çoğunluğun kabulleri içinde yeniden tanımlamamın yollarını ararlar.

Bu nedenle, Marksizm ezilenler arasında itibarlı bir fikir akımı olduğu sürece ezenler de, (öyle hiç de planlı ve kötü niyetli olarak değil, doğrudan sınıfsal eğilimleriyle) elbette çıkar ve eğilimlerini onun içinde ifade etmeyi denerler ve hatta onların yorumları bizzat egemen hale gelebilir.

Ama bunu yaparlarken, ister istemez, onun mantık ve metodunda çarpılmalar yapacaklardır. Çünkü gerçeğin her çarpıtılması son duruşmada mantıksal veya metodik bir yanlışa dayanır. Metodolojinin bu bakımdan büyük önemi vardır. İşçi sınıfının çıkarına olmayan, gerçeği çarpıtan veya ideoloji olan, metodolojik yanlışlar ve çarpıtmalardan hareketle bulunabilir. Teorisyenin ve "İdeolojik mücadele"nin esas görevi budur.

Böylece örneğin Marksizm içinde başka bir sınıfın çıkarını savunmanın zorunlu olarak mantık ve metotta tahrifat yapmak zorunda olması, buradan giderek, görünüşte bizi aldatabilen ama onun anatomisinin (mantık ve metodunun) çok farklı olanı görebilmemize yarar. Yani bizler mantık ve metottan giderek bir çarpıtma olduğunu, bir balık gibi görünenin balık olmadığını, başka bir anatomisi olduğunu, tespit edebiler ve buradan da bura başka sınıfların çıkarının gizlendiğini açığa çıkarabiliriz.

Bu nedenle diyalektik mantık ve metot eğitimi başka sınıfların kandırmalarına karşı uyanıklığın ve direnişin temelini oluşturur.

*

Ama sadece ezenler ezilenlerin arasında egemen görüşler içinde kendi eğilimlerini ifade etmezler, ezenlerin yerleşik görüşleri içinde, ezilenlerin eğilimleri de kendini ifade edecek kanallar bulur.

Yani ister milliyetçilik, ister din, ister sosyalizm maskesi takmış bir reformizm olsun, bunların içinde de bizzat küçük burjuvazinin ve işçilerin eğilimleri kendini ifade edecek kanallar bulur. Ama bu kanallar var olan ideolojinin kabulleri çerçevesinde onları başka yorumlayarak, farklı varsayımlara göre çıkarsamalar yaparak kendilerini ifade ederler.

En faşist partilerde bile avam eğilimleri yer alır. Ama bunlar ideolojik olarak çarpılmış bulunduklarından, plep radikalizmi o ideolojinin en aşırı ve sert biçimlerinin ifadesi de olabilir. Yani belli bir ideoloji içindeki ezilenlerin eğilimlerini ifade eden hareket ve ideolojiler ille de ilerici olacak diye bir şey de yoktur. Hatta aksine bu son derece gerici bir karakter de kazanabilir. Hatta çoğunlukla öyledir de.

Ama bunun da belli sınırları vardır. Örneğin işçi zümreleri değil ama bütün olarak İşçi Sınıfı, başka ideolojiler içinde kendi eğilimlerini ifade edemez. İşçi sınıfı bütünüyle ideolojiyi eleştirerek kendini ifade edebilir. İşçilerin eğilimlerini (İşçi sınıfı ile işçiler aynı değildir) ifade eden akımlar, gerçeği çarpıttıkları için, son duruşmada başka sınıfların değirmenine su taşır.

Farklı sınıfların karşı sınıfların egemen ideolojileri içinde kendi çıkarlarını ifade edebilmelerinde işçi sınıfının aleyhine eşitsiz bir ilişki vardır. Diğer sınıf ve zümreler işçi sınıfının çıkarlarını ifade eden Marksizm çerçevesinde, onu çarpıtarak, kendi eğilimlerini ifade edebilirlerken: işçi sınıfı diğerlerinin kabul ettikleri ideolojiler içinde bunu yapamazlar. Bunu yapabilmelerinin tek yolu, o verili ideolojin eleştirisinden tekrar Marksizmi bulmak ve yaratmak olabilir.

*

İşte bu anlamda bir eğilim de vardır tarihte ve toplumda. Yani insan düşüncesi Marksizm'i birçok kereler, birbirini bilmeden ve bağımsızca keşfetmek zorunda kalabilir.

Çünkü toplumda çok farklı bilgi düzeyleri vardır. Batı Avrupa bakımından bir ideoloji durumunda olan bir bakış, çok başka yerde kapitalizme yeni girmiş başka bir halk bakımından hiç de çarpıtma anlamı taşımayabilir.

Bu durumda, o ülkenin devrimcileri veya İşçi sınıfı, dünya tarihi bakımından bir ideoloji savunur görünürlerken, kendi dayandıkları fikir sistemi bakımından, daha henüz Avrupa'nın Marksizm öncesi yollarını kat ediyor olabilirler. Onların buradaki yanlışları, elbette Marksizm doğduktan sonra ortaya çıkar ideolojilere ve sosyolojilere değil, Marksizmin dayandığı, henüz ilerici karakterdeki bilimsel ilerlemelere benzer.

Yani ideolojiyi toplumsal ve tarihsel somutluğu içinde ele aldığımızda, ideoloji, ideoloji olmayana, tersinden ideoloji olmayan da ideolojiye dönüşebilir. Her fikri kendi somut bağlamı içinde değerlendirmeyi ve analiz etmeyi gerektirir.

Örneğin MDD'cilik, dünya tarihi bakımından baktığımızda kesin olarak bir çarpıtma bir ideolojidir. Ama Türkiye'de 1960 sonrası doğan hareketin kendi iç gelmişimi bakımından baktığımızda, gerçeğin daha üst bir kavranışına, Marksizm'e ulaşma anlamına sahiptir.

Bu anlamda somutluğu içinde nasıl ideolojik olan bilimsel olana dönüşebiliyor veya böyle bir somut anlamı olabiliyorsa, bunun tersine, bilimsel olan da ideolojik olana dönüşebilir. Bizlerin bilgileri sürekli gelişmektedir. Verili bir bilgi düzeyinde bilimsel olan, belli bir süre sonra, o düzeyin aşılmasıyla birlikte bir ideoloji haline gelir. Örneğin Newton ya da Galile'nin dayandığı mekanik dünya kavrayışı, belli bir dönemde bilimseldi. Ama bu günün dünyasında ideolojiktirler. Bu günkü bilgi düzeyimiz de yarın öyle olacaktır.

Böylece ideoloji ve bilimi, sosyolojik olarak sadece zıtlık içinde donmuş olarak değil, aynı zamanda sürekli kendi zıtlarına dönüşümleri olarak ele alıyordum. Ve bu ele alış, aynı zamanda, daha önce değindiğim, bilimlerin hareket yasalarına ilişkin sonuçlarla da tam bir uyum içinde bulunuyordu.

*

Küçük burjuva ve Burjuva ideolojisi temel bazı karakteristikleriyle birbirinden ayrılabiliyordu. Yani bazı farklı metodolojik özellikler gösteriyordu.

Burjuva eğilimleri, örneğin kendini sosyalizm içinde burjuva sosyalimi biçiminde ifade ediyordu. Burjuva sosyalizminin tayin edici metodolojik özelliliği, diyalektik olmaması; mekanik, kaba bir materyalizme dayanmasıydı.

Buna karşılık küçük burjuva sosyalizminin metodolojik özelliği, onun daha ziyade skolâstik bir karakter taşımasıydı. Olaylardan değil daha önce tanımlanmış kavramlardan yola çıkmaları, onlara farklı anlamlar vererek onlardan hareketle gerçeği anlamaya çalışmaları esas karakteristikleriydi.

Küçük burjuva sosyalizminin bir diğer özelliği de idealizmdi. Düşüncenin varlığı belirlediği gizli varsayımı bütün küçük burjuva ideolojilerinin ortak özelliği olarak görülüyordu.

Özetle Burjuva Sosyalizmi metafizik ve kaba maddeci, kaba evrimci ve nesnelci; Küçük Burjuva Sosyalizmi skolâstik, idealist ve iradeci bir özellik gösteriyordu.

Peki niye böyleydi? Bunu da şöyle açıklıyordum.

Küçük burjuvazinin bu özelliği, onun aslında, kapitalizmin kendi has ürünü olmamasından geçmiş üretimin ve ilişkilerin yadigarı olmasından veya modern üretim ilişkilerle dolaylı ilişkisinden dolayısıyla onu aşacak kapasitede bulunmamasından geliyordu.

O burjuvazinin ufkunun ötesine gidemediği için, burjuvazinin var sayımlarını farkına varmadan kabul ediyor, ondan farkını ortaya koyabilmek için ise, o varsayımlardan bambaşka çıkarsamalar yapmanın yollarını arıyordu. Küçük burjuvazinin muhalefeti o nedenle hiçbir zaman programatik değil, esas olarak taktiklere, mücadele ve örgüt biçimlerine yönelik oluyordu.

Onun metodolojik olarak skolastik karakterin de bu sınıfsal konumla ilgiliydi. Burjuvazinin sonuçları ve vargıları, daha geri bir üretim ve düşünce sistemine dayanan bu sınıfa kendisinden gerçeğin çıkarılacağı sonuçlar olarak görünüyordu.

Küçük burjuva sosyalizminin bu mücadele biçimleri, taktikler ve örgüt biçimleri ile ilgili sorunlarla kendini açığa vuran özelliği, aynı zamanda hem burjuva sosyalizmini, hem kendini karşılıklı olarak besleyen bir dinamiği de hareket geçiriyordu. İnsanlar burjuva sosyalizminin reformist programları ile küçük burjuva sosyalizminin devrimci mücadele ve örgüt biçimleri, taktikleri arasında kalıyorlardı. Her biri diğerine karşı kendini haklı kılıyor ama ikisi birlikte de gerçek Marksizm karşısında tam bir suskunluk içinde bulunuyorlardı.

Ama sadece bu kadar da değil, bunlar tam da bu skolastik ve metafizik özellikleri nedeniyle ideolojinin bu karmaşık mekanizmalarını da kavramaktan uzak oldukları için, aynı zamanda ideolojik formlar ve ayrılıklar sınıfsal ayrılıkların yerini alıyor görünüyordu.

*

Böylece Türkiye sosyalist hareketinde görülen onlarca eğilimin varlığını açıklamak da kolayca mümkün olabiliyordu.

Hareketin gelişimin her bir aşamasında, o aşamanın varsayımları çerçevesinde burjuva ve küçük burjuva sosyalizmleri kendilerini ifade ediyorlardı. Böylece aynı sınıfsal eğilimler, farklı aşamaların ifadesi olarak farklı örgüt ve akımlar biçiminde varlığını sürdürüyordu. Bu gidişte eski aşamalar zamanla yok olmuyor ve varlığını sürdürmeye devam ediyordu.

Örneğin Aybar, Aran Boran, TSİP, TİP, TKP vs. hepsi burjuva sosyalist partilerdi. Hepsi aynı mekanik maddeci, metafizik ve kaba evrimci metodolojik özelliklere sahiptiler. Yine hepsi programlarıyla reformisttiler. Ama niye ayrı olarak varlardı?

Bunun cevabı bunların hareketin farklı aşamalarına karşılık düşen varsayımlar çerçevesindeki ifadeleri olmalıydı. Ve eski aşamalar ortadan kalmıyordu. Ve tabii örneğin bunların her birinin kendi içinde de küçük burjuva radikalizminin ifadesi olan eğimler bulunuyordu.

Öte yandan bu aşamaların her birinde o aşamanın varsayımları çerçevesinde ayrıca küçük burjuva hareketler de vardı: Ama bu küçük burjuva hareketlerin içinde de, burjuvazinin eğilimlerini ifade eden eğilimler bulunuyordu. Böylece, toplumdaki sosyal parti ve eğilimlerin çeşitliliğini, temel sınıfların ille de bir o temel sınıfların sayısı kadar parti ve harekette ifadesini bulmamasını, ideoloji ve bilgi düzeylerinin birbirine dönüşmeleri; sınıfsal eğilimlerin kendini her biçim içinde ifade edebilmeleri; önceki biçimlerin yok olmaması ve sonra gelenlerle ilişki ve çelişki içinde varlığını sürdürmesi gibi metodolojik katkılar aracılığıyla tümüyle sınıfsal konumlar ve karakterlerle bağlantı içinde açıklamak mümkün oluyordu. Bu araçları ve sonuçları birçok yazımda eleştirdiğim ve ele aldığım eğilimleri ve partileri açıklamakta kullanıyordum.

O zamanlar farkında değildim ama daha sonra bu yaklaşımlarımın, sınıf kavramına tarihsel bir boyut getirdiğini fark edecektim.

 

[1] "Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir -, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir."

[2] Bu günkü bilimsel araştırmalar da bizim o zamanlar çıkarsamayla bulduğumuz bu fikri kanıtlamaktadır. Benzeri görüşleri zaten daha önce Kıvılcımlı'da da görmüştüm. Ama o zamanlar henüz Kıvılcımlı'nın "Cennet nedir? Nerededir?" gibi yazılarından haberim yoktu ve okumamıştım.