Kullanıcı Girişi

CAPTCHA
Aşağıdaki basit hesabın sonucunu yazın. Bu siteye spam (çöp) yollanmasına karşı bir tedbirdir.
8 + 8 =
Solve this simple math problem and enter the result. E.g. for 1+3, enter 4.

Köxüz'den Yazılar E-Grubu'na Katıl!

Üye olursanız yazılar adresinize otomatik olarak gelir.

Üye olmak için aşağıdaki boşluğa mail adresinizi yazın "Tıkla ve Katıl" tuşunu tıklayın. 


Google Groups
koxuzden-yazilara katıl
E-Mail:
Bu grubu ziyaret et

 

Yapılacak bir şey yok...

Delil Karakoçan kullanıcısının resmi

Başbuğ, Kürt sorunu çözüm potasına girmişken 'çivi oynamaz' diyerek gündemi soğuttu. Soğutmakla da kalmadı, nispeten olumlu gelişen tartışmaları 'ulus-devlet' sınırlarına çekerek köreltti.

Aslında Başbuğ'un ifadeleri 'kişisel görüş' kapsamında hoş görülebilir. 'Düşüncesini belirtmiştir' denip geçilebilir. Hatta tüm orduyu bağlıyor olsa bile rahatsız edici olmayabilir.

Demokratik sınırlar içinde oldukça sorun yok...

Ancak durum farklı.

Askerin siyasal alan (irade ) üzerinde mutlak hakimiyeti var. Türkiye'de temel sorunlar (devletin yapısını doğrudan ilgilendiren yasal ve anayasal sorunlar) söz konusu olduğunda önce askerin ağzına bakılıyor. Yani özünde irade olmayan 'siyasal irade' ve onunla aynı çizgide yürüyen yapılar, askeri görüşe itaat ediyor.

Cumhuriyetten buyana bu hiç değişmedi.

Askerin, asli görevi olan 'güvenlik' alanındaki başarısızlıkları bile sınırlayıcı olmadı.

Hala dediğim dedik.

Hala asil irade...

* * *

Bu durumda DTP Eşbaşkanlarından Ahmet Türk'ün, Başbuğ'un 'siyasete müdahalesi' ne atfen 'bu ülkede konuşması gerekenler konuşmazsa, başkaları konuşur' çığlığı da karşılığını bulmayarak, askerin yarattığı korku denizinde kayboluveriyor.

Peki, doğru düşünceler, muazzam değişim ve demokratikleşme isteği, hep istibdadın esiri olarak mı kalacak?

'Hukuk devletinde asker siyasete müdahale edemez, ulusal politikaları asker değil, iktidarı, muhalefeti, toplum örgütleriyle siviller belirler' diyecek bir irade yok mu?

Demokratik, laik bir ülkenin hükümeti bu kadar mı iradesiz, bu kadar mı bağımlı olur?

Muhalefeti bu kadar mı 'sus-pus'?

Sivil toplum örgütleri bu kadar mı kayıtsız?

Demokratikleşmenin bir parçası olarak Kürt sorunu bu ülkede yaşayan her kesin sorunudur. Demokrasi isteyenler askeri istibdada kaldıkça, Kürt sorunu ile demokratikleşme arasındaki bağı es geçtikçe, beklenen 'güzel şeyler' hep başka baharlara kalacaktır.

* * *

Örselenmiş ruhların, yenik benliklerin kayıtsızlığına inat, doğrulmaya çalışan aydınların 'çözüm çabaları' elbette anlamlıdır. Ancak bu ülkenin 'çoğulları' hala 'bir şeylerin değişeceği, iyi şeylerin olacağı' konusunda umutsuzdur. Dahası, 'rol oynamak' yerine, ilahi kudretten beklenen bir kurtuluş umudu içindedir. Bir şeylerin değişebileceğine dair etkin umut beslemiyor.

İstibdat karşısında irade olamadığı için homurdanmakla yetiniyor; 'yapılacak bir şey yok' diye düşünüyor.

Oysa harekete geçmeyen, kendi içinde patlayan, sonsuz bir umutsuzluk feryadı olarak kalan 'tepkiler', John Holloway'ın dediği gibi, 'kendi kendini kandırır. Karşıt gücünü yitirir ve sonsuz bir kısır döngüye dönüşür. Kinizm -Dünyadan nefret ediyorum ama yapılacak bir şey yok- ekşimeye yüz tutmuş, kendi muhalifliğini yok eden bir feryattır.'

* * *

Kendi muhalifliğini yok eden feryadı da yine en iyi bu ülkenin insanı bilir. Bu gerçeği en çok yaşayan bu ülkenin aydınları, devrimci demokratları olmuştur. Demokratik sol güçlerin, çözüm ve değişim yetilerini önemli oranda kaybederek müzmin bir kısırdöngüye düşmeleri de bu hakikatle bağlantılıdır.

Kendi muhalifliğini yok edenlerin kulağımıza fısıldadığı 'yapılacak bir şey yok' kendini bırakmışlığına karşı diyoruz ki:

-Yapılacak çok şey var.

Bunu da 'muhalifliğimizi yok eden' kayıtsızlık ve umutsuzluğumuzdan kurtularak başarabiliriz.

Ve muhalefet, insani özümüzden değil, yine John Holloway'ın dediği gibi 'kendimizi içinde bulduğumuz durumdan kaynaklanır. İnsan tabiatında bulunduğundan değil, aksine insanlık diye tabir edilen durumdan koparıldığımız için feryat eder ve ileri doğru atılırız. Retçiliğimiz insanlığımızdan değil, insanlığımızın yok sayılmasından, insanlığın henüz- olmayan, onun uğruda savaşılacak bir şey olduğu duygusundan doğar. Bizi eyleme odaklanmaya mecbur kılan insani yaradılışımız değil, çıkış noktamız olan çığlığımızdır.'

Yani sorularımız, birey ve toplum olarak gasp edilen haklarımızdır bizi 'muhalif' yapan...

Bunun bilincinde olmak çok şey değiştirecektir...