Sosyo-ontolojik Olarak Kahve Çekirdeği

Sosyo-ontolojik Olarak Kahve Çekirdeği

Bireysel, toplumsal ve kültürel örüntüler içinde yerleşikleşmiş sosyolojik kodları barındırmasından ötürü kimileri için tutku ve tiryaki nesnesine dönüşmüş kahve gibi bir tikellik üzerinden geliştirilen sosyal bilimsel bir yorumsamadan çeşitli kültürel, sosyal ve iktisadi görünümlere ulaşılabilir. Örneğin Anadolu kültürü içerisinde bireysel ahbaplık ve dostluk ilişkilerini kudretlendirdiği düşünülen kahveye atfen “bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı vardır” türünden söylenilegelen deyişte, bireysel düzlemde bir tüketim nesnesi olarak kahvenin mevcut iletişimlerin olası geleceğiyle ilgili bir bağ kurma aracı olduğu ifade edilmektedir. Bu bağ katışıksız ve kopuksuz bir iletişim muhayyilesini içinde barındırdığından dostlukları her açıdan kudretlendirir niteliktedir. Zira kahve güç yetişen, zor elde edilen, yapımı kolay olmayan ve zahmet gerektiren bir içecek türü olduğundan ötürü karşı karşıya oturulup bir kez içilen kahve ilişkiyi gelecek açısından köklendirmektedir.

Anadolu kültüründe kahveyle ilintili bir diğer kültürel kodda da başka bir bağlam barındırılmaktadır; “Gönül ne kahve ister, ne kahvehane; gönül muhabbet ister kahve bahane!” Bu deyişte içerilen anlamda kahveye sosyal iletişim kurmada ve muhabbeti geliştirmede toplumsal araç fonksiyonu atfedilmektedir. Nitekim Anadolu coğrafyasının köy, mahalle ve semtlerinde sıklıkla rastlanılabilir yaygınlıktaki kahvehaneler, erkek bireylerin biraraya gelip sosyal iletişim geliştirmesinde ve arkadaşlıklar kurmasında araçsal mekanı oluşturmaktadır; memleket meseleleri kahvehanede konuşulmakta, siyasal partiler seçim dönemlerinde kampanyalarına kahvehanelerden başlamakta, dostluklar ve dostlukları pekiştiren birincil türden paylaşımsal iletişim biçimleri kahvehanelerde yoğunluk kazanmaktadır.

Dolayısıyla Anadolu kültüründe toplumsal ilişki kurmanın ve sosyalleşmenin aracısı olarak görülen kahve ile onun mekânsal aracı konumundaki kahvehaneler, kahvenin bireysel ve toplumsal bağlamına ilişkin bir veritabanı geliştirilebileceğine işaret etmektedir.
Bireysel ve toplumsal bağlamına ek, kahve değişim değeri içeren bir meta olmasından ötürü, konjonktürel iktisadi değişimlerden bağımsız bir bağlamdan ayrı değerlendirilemez. Zira kapitalistleşme ve endüstrileşme süreçlerinin toplumsal alanın tüm unsurlarını dönüşüme uğratıp yeniden tanımladığı göz önünde bulundurulduğunda örneğin endüstri alanı olarak modernleşen tarımsal alanın zaman içerisinde bütün disiplini, teknolojisi ve ücret ilişkileriyle de fabrika haline dönüştüğünü söylemek kaçınılmazlaşacaktır. Böylesine keskin tarihsel ve iktisadi bir dönüşüm süreci içinde elbette kahvenin üretim ve tüketim biçimlerinde farklılaşma olması maddenin tabiatına uymaktadır, uymuştur da.

Emeğin tarım ve madencilikten endüstriye göç etmesi üzerinden tanımlanan modern kapitalizm, yerini emeğin endüstriden hizmet alanına göç etmesi üzerinden tanımlanan enformatik ya da yeni liberal kapitalizme (neo-liberalizm) bıraktığında kahve de dahil olmak üzere tüm metanın kullanım ve değişim değerlerinde kırılmalar ile evrilmeler gerçekleşmiştir. Büyük plantasyonlar aracılığıyla üretilen kahve, Fordist modelde seri üretim teknolojilerince esir alınmışken vakit neo-liberalizmin Toyotist üretim modeline vardığında, kahve bu sürece dek sahip olmadığı sembolik bir sermayeye ve niteliksel-niceliksel çeşitliliğe sahip olmaya başlamıştır.

Kapitalizmin her bir üretim modeli kahvenin ontolojisini spesifik tüketim biçimleri üzerinden belirlemiştir. Kahvenin üretimi ile tüketimi arasındaki iletişim sistemiyle, yani fabrika ile piyasa arasındaki enformasyon akışıyla ilgili olarak vuk’u bulan bu yapısal değişimde Fordist model, üretim ile tüketim arasında görece sağır bir ilişki kurup, standart kahvelerin seri üretimi ile yeterli bir talebi varsaydığından dolayı piyasanın sesini dinlemeye ihtiyaç duymamıştır.

Oysa neo-liberal çağın üretim metodolojisi olarak Toyotist model, tüm ontolojisini Fordist iletişim yapısını tersyüz etmek üzerinden inşa etmiş ve bu modelle kahvenin üretim planlaması piyasayla sürekli ve doğrudan iletişime girmeye başlamıştır. Örneğin, transnasyonel kapitalizmin tek kutuplu dünyasının metropollerinde 1990’ların ardından yerleşikleşmeye başlayan kahve merkezi zincirlerinden biri olan Starbucks Coffee’nin İçecek Sipariş Rehberi’nin farklı yerlerinde söz konusu bağlamı destekler mahiyette şunlar yazılmıştır: “En sevdiğiniz Starbucks içeceğini tam istediğiniz gibi hazırlıyoruz. Sipariş verirken size özel içeceği yaratın. Kendinizi şımartmak için ekstra karamel sosu, ekstra süt köpüğü sipariş edebilir ya da krema için bardakta boş yer bırakmamızı isteyebilirsiniz. Size özel içeceğinizi hazırlamaktan mutluluk duyarız. Zengin bir mönüden istediğinizi seçin. İçeceğinizi hayal ettiğiniz gibi hazırlayalım.” Bununla birlikte Cafissimo Kahve Sistemi Teknolojileri tanıtım broşüründe, yepyeni bir sektör olarak kahve sistemi teknolojilerinden söz edilmektedir. Kahveyi küçük bir kapsüle sığdıran neo-kapitalist teknolojinin her damak tadına uygun mükemmel süt köpürtme başlıkları olan kahve makinelerinin tanıtıldığı broşür, kahveden çarklanan dönüşüm değerinin geldiği noktayı göstermesi bakımından çarpıcıdır.

Neo-liberalizme özgü Toyotist üretim modelinde kahve, tüketici onu seçmeden ya da satın almadan evvel üretilmez. Önceden üretilmesi standardize edilen kahve ürünlerinde ise muazzam bir çeşitliliğin olduğu gözlemlenilebilir. Örneğin transnasyonel kapitalizmin bir başka kahve zinciri olan Gloria Jean’s Coffees’in tanıtım broşüründe 58 standart içimlik kahve ürününün halihazırda bulunduğu görülebilir. Dolayısıyla neo-liberal dönemde kahve, üretim ile tüketim arasında hızlı iletişim yönünde sürekli ve karşılıklı etkileşim içinde mücadele veren bir model içerisinde pazarlanmaktadır. Bu bağlamda, iletişim ve enformasyon bir önceki dönemden farklı olarak neo-liberal dönemin üretim biçiminde merkezi bir rol oynamaya başlamıştır.

Neo-liberal çağın söz konusu kahve merkezi zincirleri üretimin enformatikleşmesi kapsamında yapılanan mekânlar olarak değerlendirildiğinde meta olarak kahvenin, değişen değişim değerine eklemlenmiş biçimde muazzam sembolik değerler kazandığını ifade etmekte sakınca yoktur. Kahve tüketicisinin kahveyi nerede, nasıl tükettiğine bağlı olarak kazandığı sembolik sermaye, hem yeni kapitalizmin ruhunu yansıtması hem de öznelerin tüketim kültürü içinde idealize edilmiş biçimde tüketicileştirilmesi bakımından mânâlıdır. Geleneksel kahvehanelerin ve modern cafe’lerin yerini almaya başlayan kahve merkezi zincirleri, tüketicisine sembolik sermaye kazandıran işleyiş mekanizmalarına sahip mekansal araçlar olarak metropollü genç jenerasyonları da içine dahil edebilmektedir.

Örneğin bir diğer ulus-ötesi kahve merkezi zinciri olan Robert’s Coffee’nin vaktiyle bir Ermeni pastanesi olan Markiz pastanesini satın almış ve onu kendi formatına dönüştürmüş olmasına karşın ekte sunulan tanıtım broşüründe Markiz’in tarihine hangi eksenlerden yaslandığına bakılması Robert’s Coffee’nin kendisine biçmek istediği tarihi imajı anlamak açısından faydalı olabilir. Robert’s Coffee’nin tanıtım broşüründe şunlar yazılıdır: “Üstün kaliteli ürünleri ve kusursuz hizmet anlayışı ile kısa sürede tanınan Markiz, dönemin ünlü edebiyatçılarının, işadamlarının, sanatçılarının ve kentsoyluların vazgeçilmez mekanı haline geldi. Abidin Dino, Sait Faik, Peyami Safa,......,Mina Urgan gibi pek çok ustayı ağırladı yıllarca. Dünyaca ünlü Limoges porselenleri, gümüş servis setleri ve Christofle armalı yemek takımlarıyla servis yapılan Markiz’e günlük kıyafetlerle gelmenin imkansız olduğu geçmişten günümüze anlatılan hikayeler arasındadır. Öyle ki, kravatsız ve şapkasız girilemediğinden, hemen yakınında şapka kiralayan bir dükkan dahi açılmıştı.”

Neo-liberal dönemde üretimin enformasyon üzerinden yeniden tanımlanması neticesinde gelişen üretimin enformatikleşmesi süreci, daha önceden de ifade edildiği gibi kahve merkezi zincirlerinin değişim değerine eklemli sembolik değer üretmesine zemin sağlamıştır. Starbucks Coffee’nin “Burası Starbucks” isimli tanıtım broşüründe yazılı olan şu cümleler bu kapsamda değerlendirilebilir: “Sıcak bir ortam: Arkanıza yaslanıp rahatlamanın ve kahvenizin tadına varmanın hayalini mi kuruyorsunuz? Starbucks Coffee’lerde sizi rahat ettirmek için gereken her şeyi düşünüyoruz. Müzik seçimimiz son derece özenli. Sandalyelerimiz ise konforlu ve şık olmalarıyla ünlü. Kahvelerimizin lezzetini zaten duymuşsunuzdur. Sadece tatmanız yeterli.” Bu cümleler kahve üretmeyi aşan neo-liberal kahve sektörünün psikolojisini yansıtmaktadır. Zira devreye pazarlama teknikleri ve hizmet teknolojileri gibi enformatikleşen ağlar girmiştir ve bu ağlar dünyanın tüm kentlerini ve kentlilerini tek ve tektip bir konsept içerisinde biçimlendirmektedir. Artık kahve içilen bir mekan, kahve içilen bir mekan olmaktan aşındırılıp içene orta sınıf, orta sınıf üstü, üst sınıf, kentsoylu, modern, postmodern gibi kurgusal imajlar biçmeye aracı sembolik sermaye mekanları haline dönüşmüştür; kahve, tarihi boyunca rastlamadığı çoğul bir ontolojiyle çarpışmış ve birbirinden ayrılığı binlerle ifade edilen niceliksel bir kahve çeşitliliği New York’tan Mexico City’e, Oslo’dan Zagreb’e, Madrid’ten İstanbul’a, Bağdat’tan Tokyo’ya tektip ışıklar altında, tektip müzikler eşliğinde, tektip renklerle, tektip fincanlar içinde müşterilerine sunulmaya başlanmıştır. En ince ayrıntısına dek düşünülen, bakır cezvelerde pişirilen, dostluk kuran ve pekiştiren, muhabbeti koyulaştırılan kahve, yerini neo-liberalizmin hızlıca hazırlanıp hızlıca tüketilebilen 3’ü 1 arada’larına bıraktıkça, kahveyle ilintilendirilen geleneksel anlamlar nostaljik ve romantik bir evrenin içine doğru keskin bir kopuş yaşamıştır. Globalizasyon çağı kahvenin kaderini değiştirmiştir; kıtlık dönemlerinde bulunamadığında Anadolu coğrafyasındaki tiryakilerince kırılıp kahve tadı elde edilmeye çalışılan fındık kabukları, yerini Karadeniz’in fındık aromalı 3’ü 1 arada’larına bırakmıştır. Neo-liberalizm, gerektiğinde glokalize ettiği kahveden globalize bir zihin türetmeyi başarmıştır.

Sonuç olarak denilebilir ki kahve, neo-liberalizm öncesi prekapitalist ve modern dönemde iletişim kurmanın-geliştirmenin ve sosyalleşmenin bir aracı olarak görülüp algılanıyorken, neo-liberalizm kahveye yüklenilen bu anlamları tüketime endeksli yaşam formları lehinde çözünmesine ve kahveyi kullanım değerinden, değişim değeri ve sembolik değeri lehinde aşındırmasına neden olmuştur.

Birol DİNÇEL