Geçiş Programı ve Geçişsel Talepler Üzerine
22 Yıl Sonra Dijitalizasyon Vesilesiyle Önsöz
Biz de tam bu sıralarda, o güne kadar içinde bulunduğumuz “doktorcu” kabuğu, faşist çetelere karşı öz savunma, Sovyet devletinin sınıf karakteri, Üçüncü Enternesyonal’in lağvı gibi konulardan hareketle kırmaya başlamış ve el yordamıyla yaptığımız bu yeni keşifler sırasında “Troçkist” denen, aslında klasik mirası savunan ve bu mirasın yöntemine dayanarak, yirminci yüzyılın faşizm, geri ülkelerde sosyalist devrimler, Sovyet devletinin sınıf karakteri gibi olgu ve sorunlarını açıklayan gelenekle karşılaşmıştık. Bizim el yordamıyla yeni bulduğumuzu sandıklarımızın bu gelenek tarafından, yıllardır ve çok daha mükemmel bir şekilde, savunulduğunu görünce bu geleneğe katılmakta bir an için bile tereddüt etmemiştik.
Tabii her ilk karşılaşmada olduğu gibi, önceleri müthiş bir açlıkla bu yeni olanı tanıma dönemi geçince, o gelenek içinde de dünyadaki bütün hareketlerde bulunan sorunların aynen var olduğun görmekte gecikmedik.
Bir politikanın ya da bir teorinin sonuçlarını bilmek ve onları kabullenmek, o programın ardındaki birikimin özümlendiği anlamına gelmez[2]. Bu çok daha karmaşık ve uzun bir süreçtir. Olan aynısıydı, bu yeni ulaştığımız gelenek içindekiler, aslında belki o sonuçları tanıyorlardı ama, o sonuçlara yol açan muazzam birikim konusunda o noktaya el yordamıyla ve yaşayarak gelenlerden çok daha gerilerde bulunuyorlardı.
Bizlerin henüz gencecik bir insanken Türkiye İşçi Partisi (TİP) saflarında, daha sonra Devrimci Öğrenci Birliği ve Dev Genç (FKF – TDGF) içinde, işçi hareketlerinde, 12 Mart’ın illegalitesinde, hapislerde, eylemlerde, küçük örgütlü grupların o dünyası ve özel jargonu içinde kafa göz yararak öğrendiğimiz, nice çok temel bilgiler, tecrübeler ve birikim yoktu bu karşılaştıklarımızda. Onların tüm dünyası bir bakıma Sürekli Devrim Teorisi, Faşizm Teorisi ve Sovyet Devletinin Sınıf Karakterine ilişkin teorinin sonuçlarının savunulmasından ibaretti. Bunların bilinmesinin ya da kabulünün hayatın ve devrimci mücadelenin daha bin bir başka alanında da otomatik bir doğruluğu ve haklılığı garanti edeceği sanılıyordu.
Dolayısıyla bu yeni katıldığımız gelenek ile Türkiye Devrimci ve Sosyalist Hareketinin kendi deneylerinden hareketle benzer sonuçlara ulaşmasını sembolize eden bizler arasında bir gerilim ortaya çıkıyordu.
Onlar daha baştan “Troçkist” oldukları ve bizden çok önce “Troçkist” olarak politik hayata atıldıkları için, bu önceliğin kendilerine her şeyi bizden daha iyi bilecekleri yönünde bir özellik kazandırdığını düşünüyorlar ve kendilerinin otoritesi önünde eğilmemizi bekliyorlardı.
Biz ise, aslında yıllar önce aştığımız hatta bir zamanlar kendileriyle uğraştığımızı bile unuttuğumuz en basit sorunların ve bilgilerin bile bu “Troçkist” denenler tarafından henüz yaşanmadığını ve kavranmadığını gördüğümüzden, Troçkizmi tanımadan yaşadığımız çok zengin siyasi tecrübe ve teorik birikimin değerini daha fazla anlıyorduk. Bizler 1960’ların ve 70’lerin o muazzam işçi, köylü öğrenci hareketlerinin ve örgütlerinin tam ortasında ve çoğu kez de “ilk saatin işçilerinden biri” olarak yer almıştık.
Eğer teorik kazanımları bir sermaye veya servet gibi görmek gerekirse, bizler en alttan başlayarak, çekirdekten yetişerek, kanla, terle, bin bir meşakkatle, kendi deneylerimizle o teorik zenginliklere ulaşmıştık ve onları adeta yeniden keşfetmiştik.
Ama bu ulaştığımız yerde karşılaştıklarımız ise oraya hazır bir mirasın üzerine konar gibi gelmişlerdi, aynı veya benzer tecrübeleri hiçbir şekilde yaşamadan, sadece kültürel ve maddi arka planlarının gücüyle (dil bilmek vs. ) orada bulunuyorlardı.
Aradaki bu kökten fark, bu uyumsuzluk her adımda, her durumda ortaya çıkıyordu. Örneğin biz yıllar ve yıllar önce, daha 1970’lerin başında, Kıvılcımlı’nın çıkardığı Sosyalist gazetesindeki tartışmalar aracılığıyla Genel Grev sloganlarının baştan çıkarıcılığına karşı şerbetlenmiştik[3]. Şimdi burada, o şerbetli olduğumuz hastalıkların yeni bir ambalaj içinde karşımıza çıktığını görüyorduk[4].
Bir slogan atmayla sorunların çözüleceği anlayışına ancak gülebilirdik biz, ama Troçkistlerin çıkardığı dergiler tam da böyle hayallere dayanıyordu, oralarda en önemli tartışma konularından biri, “doğru slogan”ın ne olduğuydu. Hasılı her alanda korkunç bir uyumsuzluk yaşıyorduk. Bizlerin eskiden aştığımızı düşündüğümüz bütün sorunlar, burada karşımıza yeni elbiseler içinde tekrar çıkıyorlardı.
İşin kötüsü, bu hazır mirasa konanlar, bu tecrübeleri almaya yatkın bir anlayış içinde de bulunmuyordu. Bizlere ve bizlerin deneylerine karşı zor gizleyebildikleri bir küçümseme içindeydiler[5].
İşte bu yeni bulunduğumuz yerde karşılaştıklarımızın, hemen hemen istisnasız hepsinin benimsediği ve öve öve bitiremediği kitaptı bu M. Yenice’nin kitabı ve bizlerin henüz Troçkist olmadan önce Program konusunda aştığımız en temel yanılgılar, burada karşımıza çıkıyor ve işin kötüsü Marksizm’e Troçkizm’in bir katkısıymış gibi sunuluyor ve anlaşılıyordu.
Biz belki Sovyet devletinin sınıf karakteri konusunda yanlış teorilere dayanmıştık; biz belki faşizm ilişkin yıllarca hiç de doğru dürüst bir teoriye dayanmamıştık ama en azından şu program konusunda şimdi karşılaştıklarımızdan çok daha ileri bir anlayışa sahiptik. Ama şimdi yeni karşılaştıklarımız, Sovyet devleti ya da faşizm konularında daha ileri bir teoriye hazırca konmuş olmalarının onları örneğin Program anlayışı konusunda da daha doğru ve ileri anlayışlara sahip kılacağını sanıyorlardı. Madem ki diğer konularda daha önce doğru şeyler söylemişlerdi o halde bu konuda da doğru olmalıydılar, dolayısıyla bunları da kabul etmemiz gerekiyordu.
Bu çocuksu dayatmaya elbette prim vermezdik ve aslında kimi en temel sorunlarda ne kadar geri olduklarını; önlerinde yemeleri gereken daha kaç fırın ekmek olduğunu bu yeni karşılaştıklarımıza somut olarak da göstermek gerekiyordu. M. Yenice’nin kitabı bunu somut olarak göstermek için ideal bir örnek sunuyordu. Hem de son derece temel bir sorunda, program anlayışı sorununda.
Bu da aslında daha derinden başka sorunlarla ilgiliydi: sınıfın ve kitlelerin ve insanın tarihsel eyleminde projelerin, programların ve hayallerin yeri sorunuyla. Bu düşüncelerle program konusunda bir uzun çalışma hazırlama ve onun içinde de bu M. Yenice’nin kitabının eleştirisi için ayrı bir bölüm için yazma işine giriştik. ,
Bu eleştiriyi yazarken kitabın yazarının kim olduğunu bilmiyorduk. Yalnız bir yerlerden “Orhan”ın yazdığı kulağımıza çalınmıştı. Bu Orhan’ın da Orhan Dilber olduğunu sanıyorduk. Yıllar sonra kitabın yazarının Orhan Dilber değil, Orhan Koçak olduğunu öğrendik.
Şimdilerde Virgül dergisini çıkaran ve Türkiye’nin gerçekten iyi yetişmiş aydınlarından biri olan Orhan Koçak, o zamanlar “Troçkist”miş ve bu kitabı “Troçkist” iken yazmış. Orhan Koçak artık muhtemelen politik olarak “Troçkist” değildir ama onun “Troçkist” iken yazdığı bu kitap hala Troçkistlerin program anlayışlarını belirlemektedir.
Bizim Orhan Koçak’ın bu kitabına yönelik bu şimdi dijitalize edilmiş ve elinize elinizde bulunan eleştirimiz ise hemen hemen bilinmez kaldı.
İlk yazdığımız sıralar, el yazmasından cezaevindeki arkadaşlar okumuştu. Yazının bir nüshası gizlice dışarıya çıkarılmıştı. O da çıkarıldığı yerlerde unutulup gitmiş. Sonra Niğde Cezaevi’nden sürgünlerle “Özel E Tipi” Cezaevlerine dağılınca, eldeki yazıdan iz toz bile kalmamıştı.
Sonra seksenlerin ortasında, Avrupa’da, bu yazının cezaevinden gizlice çıkarılmış bir kopyasına rastladık. O sıralar bu bulduğumuz kopyayı daktilo ettik bir de Önsöz yazdık ve “Öncü İçin Forum” diye bir Bülten’in ilk sayısı olarak birkaç nüsha çoğaltıp yine tanıdık birkaç kişiye iletebildik. Hepsi bu kadar.
Sonra gündemimize başka konular girdi. Dünya alt üst oldu ve neredeyse yirmi yıl boyunca, varlığını biz bile unuttuk.
İşte şimdi bu metni oturup dijitalize ettik ve en azından İnternet aracılığıyla olsun yayınlayalım dedik.
Bunca iş arasında böyle yıllarca önce yazılmış bir yazıyı dijitalize etmek için bunca çabanın ne gereği var? Hele sosyalistlerin ve devrimcilerin çoğuna çok yabancı bir konuda ve neredeyse onlara çok özel gibi gelebilecek bir jargonla yazılmış, daha baştan okunma ve anlaşılma şansı olmayan bir yazıyı bu gün tekrar piyasaya çıkarmanın ne gereği var? Bu günün çok daha önemli ve can alıcı sorunları dururken böyle bir işe güç ve zaman harcamak boşuna bir çaba değil midir?
Yapılabilecek böyle itirazların hiç de yersiz olmadığını biz de düşündük. Zaten belki de bu nedenle bu dijitalizasyon işini bunca geciktirdik. Ancak şimdi yine de değebileceğini düşünüyoruz.
Türkiye’de yeni bir radikalleşme ve politizasyon dalgası ortaya çıkmadığı sürece, yine de politik ve teorik sorunlara az çok ilgi duyanlar, şu veya bu taşlaşmış örgütlerin, grupların, çevrelerin taraftarlarından başkaları değildir. Beğensek de beğenmesek de bu böyledir. Ve bir şeyler yapılacaksa bu gökten inmiş mükemmel insanlarla olmayacaktır. Elde ne varsa onunla başlamak gerekir.
Diğer yandan, biz gerçi bu gün bambaşka sorunlar ve paradigmalarla meşgulüz ama onlar, yani Troçkistler hala yirmi yıl öncesinin konu ve bakışlarına saplanıp kalmışlar. Onlara onların dili ve sorunlarıyla hitap etmek belki bir şeyleri tekrar harekete geçirebilir.
Elinizdeki kitapta dile gelen görüşler bizim kişisel tarihimiz açısından, tarih öncesinden kalmadırlar. Ama Türkiye’nin Troçkistleri için hala gündeme bile alınmamış ve aşılamamış, sorunları tartışmaktadırlar.
Türkiye’nin Troçkistleri, Orhan Koçak’ın kitabında ifade edilen (belki bu gün Koçak’ın kendisinin bile savunmadığı) ve bizim elinizdeki kitapta eleştirdiğimiz program anlayışında takıldılar kaldılar.
Biz ise bu arada program konusunda bambaşka paradigmalara geldik. Bir bakıma, öylesine farklı türler olduk ki, artık dölümüz tutmaz. Bilinir biyolojide, belli bir farklılık bir süre sonra farklı bir tür olmaya vardığında, o canlıların birbirine dölü tutmaz hale gelir.
Bu farklı evrimi şöyle bir benzetmeyle açıklayabiliriz belki.
Politikada küçük gruplar, tıpkı büyük kıtalardan tecrit olmuş adalar gibidir. Madagaskar adasındaki Lemurlar, bu adanın henüz maymunlar ortaya çıkmadan önce, kıtadan koptuğunu gösterir. Madagaskar bir yaşayan fosiller adası olarak kalır. Avustralya da öyledir. Orası daha da eski bir dönemde kopmuştur. Orada evrim keseliler aşamasında takılıp kalmıştır. Avustralya’nın sömürgeleştirilmesinden önce orada bulunan tek memeli hayvan, Homo Sapiens ve onunla birlikte gelen Dingo köpeklerdir ama onlar da, Afrika ve Avrasya’daki evrimin sonucunda ortaya çıkıp çok sonradan, muhtemelen insanın köpeği ehlileştirmesinden sonraki bir dönemde oraya gelmişlerdir.
Bütün içine kapalı gruplar gibi, Türkiye’deki Troçkistler de, ki şu an bütün Türkiye sosyalist hareketi fiilen aynı durumdadır, Madagaskar’ın Lemurları ya da Avustralya’nın keseli memelileri gibi yaşayan fosillerdir[6]. Onlar evrimin bir noktasında takılmışlar ve kendi içlerine kapanmışlardır. Bu nedenle yirmi küsur yıl önce yazılmış bu metin, bu yaşayan fosil adalarının zamanına göre aktüalitesinden hiçbir şey kaybetmiş değildir. Çünkü Orhan Koçak’ın yirmi beş yıl önce yazdığı ve artık belki kendisinin bile hatırlamadığı ve hatırlamak istemeyebileceği bu kitaptaki program anlayışları Türkiye’nin Troçkistleri tarafından hala savunulmaktadır. Bir Allah’ın Troçkist kulu çıkıp da bu anlayışları eleştirmiş değildir.
1984 yılında Avrupa’da sürgün yaşamına başladığınızda önce Dördüncü Enternasyonal’in Fransız seksiyonu olan LCR (Devrimci Komünist Liga), daha sora da Alman seksiyonu olan GIM (Enternasyonal Marksist Grup) içindeki çalışmalarda şunu gördük. M. Yenice’nin kitabında eleştirdiğimiz program anlayışı aynen Avrupa’daki seksiyonlarda da geçerliydi.
Yani, devrimden sonra nasıl bir siyasi ve ekonomik düzen hedeflendiği konusu, bir program konusu olmaktan bütünüyle çıkmıştı, sadece belki bir teorik eğitim konusuydu.
Program olarak ise, aslında bir devrimci dönemde somut bir eylem sloganı anlamı kazanabilecek olan geçişsel talepler sıralanıyordu genellikle.
Ama devrimci bir dönem olmadığı sürece bunlar da bir Propaganda Sloganı olmaktan öte bir anlam taşımadığı için, pratik politikada fazla bir anlamları bulunmuyordu. Böylece aslında hedeflenen toplumdan bile söz etmeyen, onun “kıyısına kadar getiren” Geçişsel Talepler ancak propaganda sloganı olarak bir anlam taşıyordu. Bu da fiilen sınıfın ve kitlelerin aslında sosyalist bir toplumu bile hayal edemez hale gelmesi anlamına geliyordu.
Ama bu geçişsel talepler politik mücadelede fiilen hemen hemen hiç savunulmadığından, izlenen aktüel politika boğazına kadar reformizmin batağına saplanmış bulunuyordu.
Troçkistlerin (Anarşistlerin veya diğer radikal grupların) sosyal demokrat partilerden tek farkı onların, daha militan ve mücadeleci yöntemleri benimsemelerinde, yani muhalefetin aşırı bir kanadını oluşturmalarındaydı. Ayrı bir programa dayanan bir profilleri bulunmuyordu.
Diyelim ki, hedefiniz, ekonomik alanda meta üretimine, yani kar için üretime son vermek ve toplumun ihtiyaçlarına dayanan planlı bir ekonomi temelini örgütlemek. Ve buna toplumun gerçekten acil olarak ihtiyacı var. Bu günkü dünyada bu aslında son derece acil bir hedeftir.
Ama, elinizdeki kitapta eleştirilmiş ve yanlışlığı kanıtlanmış bir anlayışa dayanıyorsunuz ve “program ulaşmak istediğiniz toplumu içermemelidir” gibi bir anlayışa dayandığınızdan bu acil ve gerekli dönüşümü programınıza koymuyorsunuz.
Bu hedef sadece örgütün teorik eğitim seminerlerinin bir konusu haline geliyor ya da öyle kalıyor. Geniş yığınların ve sınıfın bilincinden ve hafızasından ve gündeminden demokratik planlamaya dayanan ve kara dayanmayan bir ekonominin nasıl bir şey olacağı bütünüyle uzaklaşıyor ve unutuluyor. Yani bir propaganda sloganı olarak bile politik faaliyetinizde bir yeri bulunmuyor bu hedefinizin.
Peki hangi gerekçeyle yapılıyor bu? Geçiş Programı’nda bunların yer almadığı gerekçesiyle. Geçiş Programı’nın Proletaryayı iktidarın eşiğine kadar getirdiği, aslında bir çıtlatma olduğu, tamamlanmamış olduğu. Hiç göz önüne alınmıyor ve onun eksiklikleri üstünlükmüş gibi koyuluyor.
Böylece kapıdan kovulmuş bulunan reformizm, yani devrimci değişikliklerin günün acil bir sorunu olmadığı; kısmi reformların gerçek politikayı belirlediği bir politika, “geçiş programı” penceresinden giriyor.
Peki, Üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılması ve planlı ekonomiye geçmeyi gerektirecek geçişsel talepler nelerdir?
Örneğin, var olan işlerin tüm çalışabilir nüfus arasında paylaştırılması; bütün sanayi ve ticari sırların açıklanması; fabrikalarda ve şirketlerde işçilerin denetimi vs. . bunlara Geçişsel Tedbirler denir.
Dikkat edilsin, bunlar henüz sosyalist devrim talepleri değildir. Bunlar bir bunalım durumunda ya da devrim öncesi bir durumda işsizlik, açlık gibi acil sorulara karşı somut tedbirlerdir ama gerçekleştirilmeleri ister istemez, işçileri kapitalizmle ve onun siyasi iktidarı ve biçimleriyle yüzleşmeye ve çatışmaya getirir.
Ancak bu sloganlar veya böyle Geçişsel Talepler ancak bir bunalım, bir devrim öncesi, bir toplumsal mobilizasyon döneminde somut bir eylem sloganı anlamı kazanabilirler. Bunun haricindeki dönemlerde ise bir propaganda sloganı olmaktan öte bir anlamları yoktur.
Ama eğer bunlar propaganda sloganıysa, o halde niçin sosyalist bir karakteri bile olmayan bu sloganlarla ve programla toplumun hayal gücü kaybına yol açılmaktadır ki?
Ancak, gelişmiş kapitalist ülkelerde hemen hemen devrimci bunalım dönemleri olmadığından, işçiler de genellikle, normal politik hayat içinde, bu geçişsel taleplerin de hiçbir pratik ve fiili anlamı bulunmamaktadır. Günlük politika son derece sıradan reformist talepler etrafında döner. En büyük tartışma konularından biri, seçimlerde gerici partiler karşısında sosyal demokrat partilere oy verilip verilmeyeceği noktasında döner. Daha radikal ve sekter kanatlar buna karşı çıkarlar, daha kitle ilişkileri güçlü olanlar, yani sendikalardaki görevliler falan, oy vermeyi savunurlar. Genellikle karşı çıkanlar bile, hamamın namusunu kurtarmanın iç ve gönül rahatlığıyla, gidip oylarını verirler. Bazen radikal sol bir araya gelip bir ittifak kurar ama genellikle kısa süre sonra dağılırlar. Böylece herkesin memnun olduğu bir oyun sürer gider.
Yani, meta üretiminin tasfiyesi ve bir planlı ekonomi, bir acil hedef olmaktan çıkmış, bir örgüt içi teorik eğitim konusu haline gelmiştir. Onu hedef olmaktan çıkaran ve daha hayatla bağlı olduğu söylenen geçişsel denen talepler ise (işlerin tüm çalışır nüfus arasında dağıtılması veya ticari sırların tanınmaması gibi) bırakalım bir propaganda sloganı olmayı, unutulmuş bir program metni olarak kalır: somut politika, şu veya bu iş kolunda şu veya bu sendikanın bir talebini desteklemek, bir reform talebi için, sosyal demokratları veya sendikacıları, doğru dürüst savaşmamakla veya ihanetle eleştirmekten ibaret olur.
İşte Troçkistler veya radikal Avrupa solunun politikasının özü budur. Bu sapına kadar reformist bir politikadır aslında. Tıpkı Türkiye’deki reformistlerin politikası gibidir. Onlar da devrimin gerekliliğini, kapitalizmin tasfiye edilmesi gerektiğini inkar etmezler; onlar da yığınları eğitmek ve mobilize etmek adına o devrim programını uzak bir geleceğe erteleyerek, son derece sıradan reformlar için mücadeleyi öne alırlar.
Birinde, minima maksima program ayrımının sağladığı bu devrimci talepler uğrun mücadeleyi uzak bir geleceğe atma sonucuna; diğerinde “geleceğin toplumunu programa sokmak yanlıştır” gerekçesinin ardına saklanan “geçişsel talepler” bahane olur.
Ancak burada, buraya kadar söylenenlerin daha iyi anlaşılması için, her biri “Geçiş” sözünü içeren “Geçiş Dönemi”, “Geçiş Programı” ve “Geçişsel Talepler” kavramlarının ayrımına biraz dikkati çekmek gerekiyor. Çünkü bu kavramlar klasik Marksist geleneği bilmeyenler, özellikle Stalinist partiler geleneğinden gelen sosyalistler için oldukça yabancı ve anlaşılmaz kavramlardır. Ama bırakalım Stalinist ya da Merkezcileri bir yana, Troçkistler bile bu ayrımların pek bilincinde değildirler.
“Geçiş Dönemi” klasik Marksist literatürde, kapitalizm ile sosyalizm (sınıfsız toplum) arasındaki, siyasi biçimi “Proletarya Diktatörlüğü” olan dönemin karşılığı olarak kullanılır. Türkiye’de bu geçiş dönemi, yani Proletarya Diktatörlüğü, yaygın ve yanlış olarak, sosyalizm ile karıştırılmaktadır. Sanılmaktadır ki, Sosyalizm ve Proletarya Diktatörlüğü aynı şeydir. Bu nedenle Türkiye’nin sosyalistleri, örneğin Tek ülkede sosyalizm olur mu olmaz mı gibi en sıradan tartışmaları bile anlayamazlar. Böyle bir tartışmayı örneğin, tek ülkede işçiler iktidara gelemezmiş ve bir işçi sınıfı iktidarı kuramazmış gibi anlarlar.
Yani yukarıda sosyalist tedbirler dediklerimiz bile aslında, Sosyalist Toplumun değil, Geçiş Döneminin tedbirleridir; Proletarya Diktatörlüğünün tedbirleridir. Sosyalizm ondan sonradır gerçekte. Sosyalizm sınıfsız toplumdur. Onun, “Sosyalizm” veya “komünizmin alt aşaması” de denen alt aşamasında iş bölümü vardır, genel olarak “komünizm” veya komünizmin üst aşaması” da denen üst aşamasında o da yoktur.
“Geçiş Programı” ise, Dördüncü Enternasyonal’in, Üçüncü Enternasyonal’in ilk dört kongresinin kararlarına da dayanan, programının adıdır. Çağımızın sosyalist devrimlere geçiş çağı olduğundan hareket eder; adını da buradan alır. Yani “Geçiş” kavramıyla vurgulamak istediği, sosyalizmin uzak bir geleceğin değil, günümüzün acil bir sorunu olduğudur. Bu nedenle kendine “Geçiş Programı” demektedir. Yani eğer “Geçiş” kavramının farklı kullanımlarını vurgulamak için ifade etmek gerekirse, Geçiş Programı, dünyanın Kapitalizmden Geçiş Dönemi’ne (Proletarya İktidarına) geçiş çağının programıdır. Bu devrimler çağını vurgulamak için öyle bir isim verilmiştir. Geçiş Programı, dünyada Geçiş Dönemi’ne ulaşmak için bir programdır; diğer bir deyişle, sosyalist devrimler çağının programı anlamına gelmektedir[7].
Bu Program Troçki tarafından yazılmıştır ve tamamlanmamış bir programdır. Programın orijinal adı: “Can Çekişen Kapitalizm ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri” dir. Sosyalist devrim, yirminci yüzyılda dünyanın üç sektöründe de acil bir sorun olarak görülmektedir. Kapitalist ileri ülkelerde sosyalist devrim; bürokratik İşçi devletlerinde bürokrasiyi iktidardan alaşağı edecek ve gerçek işçi sınıfının demokratik iktidarını kuracak politik devrim ve geri ülkelerde de yirminci yüzyılın bütün devrimlerinin gösterdiği gibi, demokratik devrimin tamamlanması ama bunun işçi ve köylüler eliyle tamamlanması nedeniyle bu devrimin sosyalist bir devrime dönüşmesi (namı diğer Sürekli Devrim).
Aslında Troçki’nin yazdığı metin, somut bir program bile olmaktan ziyade bir program gerekçesi gibidir. Troçki’nin bizzat kendisi de saten bu metinde bir programda yer alması gerekmeyen bir çok şeyin yer aldığını ve olması gerekenlerin olmadığını belirtmiştir.
Peki “Geçişsel Talepler” nedir? Genellikle Geçişsel Talepler de Geçiş Programı ile karıştırılmaktadır. Geçişsel Talepler, kapitalist toplumda yaşanan acil sorunlara acil cevaplar anlamına gelen, mahiyetleri gereği sosyalist olmayan ama gerçekleştirilmeleri ister istemez ezilenleri ve işçileri var olan sistemle karşı karşıya getiren taleplerdir. Sınıfın kendi deneyleriyle bulduğu girişimlerin sistematik ifadesi olduğu kadar[8], onun eğitimini hedeflerler aynı zamanda. Bunun en tipik örneği, Lenin’in meşhur Yaklaşan Felaket adlı yazısıdır.
Kapitalist toplumda, özellikle büyük alt üstlük ya da bunalım dönemlerinde, bu tür taleplerin ikili iktidara yol açma potansiyelleri vardır.
Mesela yetmişli yıllarda Türkiye’de, dünyanın en büyük ve hızlı büyüyen faşist hareketi devlet destekli olarak muazzam bir saldırıya geçmişti. Bu saldırıya karşı fiilen, bütün sol hareketlerin yaptığı, bu saldırılara karşı kitlelerin öz savunmasını örgütlemekti. Kim bunu daha iyi yaptı ise onun etkisi hızla gelişti o dönemde.
Bu faşist saldırılar karşısında, tipik reformist talep veya tedbir, “Faşist partilerin yasaklanması” gibi sloganlar ve tedbirlerdir. Devrimcilerin Geçişsel Tedbiri veya sloganı, saldırılara karşı polisler ya da mahkemeler değil, halkın ve işçilerin kendi savunmasını kendisinin örgütlemesi; işçilerin ve köylülerin silahlanması olur.
Bu henüz ne burjuva devletine ne de kapitalizme karşı bir talep değildir, soyut olarak düşünüldüğünde. Silahlı halk illa da sosyalizmi seçecek diye bir şart yoktur. Bu pek ala bir burjuva iktidarına, halkın silahlı olduğu ideal bir demokratik cumhuriyete de karşılık düşebilir. ABD veya İsviçre bunun en tipik örneğidir. İkisinde de halk silahlıdır ama bu silahlı halk kapitalizmi seçer.
Ama somutta öz savunma gerçekleştiği an, fiilen silahlı bir halk ve ordusu demektir. Fiilen ikili bir iktidar demektir aynı zamanda. Çünkü bir süre sonra o öz savunma birlikleri, faşistleri destekleyen devlet cihazıyla da karşı karşıya gelecektir. Yani Öz savunma örgütlenmesi aynı zamanda devrimci ordunun çekirdeği sayılabilir. Burjuvazi bir azınlık olduğundan, baskıcı ve bürokratik bir cihaz olmadan egemenliğin sürdüremeyeceğinden, otomatik olarak var olan eski cihazdan yana, bu yeni olana karşı olur. Bu da iç dinamiğiyle o öz örgütlenmelerin burjuvazinin direncini kırmak için bir sosyalist devrimin araçlarına dönüşmesine yol açar.
Başka bir örnek alınabilir. Mesela İzmit Depremi’nde halk, Devletin hantallığı, neme lazımcılığına ve daha bin bir çürümüşlüğüne karşı, kendiliğinden göçük altında kalanları çıkarmak, onlara iaşe ve ibade sağlamak için örgütlenmelere gitti. Meşhur o Akut’a duyulan ilgi özünde bu tür bir öz örgütlenmeye duyulan özlemi ve sempatiyi ifade ediyordu. Böyle bir durumda pek ala, o bölgedeki halkın bu kendiliğinden örgütlenmeleri, fiilen o bürokratik mekanizmayı parçalayarak ve tanımayarak ve onun yanı sıra, gelen yardımların dağıtılmasından, enkazların kaldırılmasına, makinelerin organizasyonuna kadar bir çok işi üstlenebilir ve fiili bir ikinci iktidar olarak ortaya çıkabilirdi. Ve bu yönde güçlü eğilimler vardı. Devletin en çok korktuğu bu oldu. Bunun nasıl bir yığınları örgütleyici, inisiyatifini geliştirici, eğitici ve patlayıcı bir potansiyel taşıdığını en iyi egemen sınıflar bilmektedir. Çünkü insanların o anki acil ihtiyaçları ile, kapitalizmin kar ekonomisi, özel mülkiyet tabusu ve bürokratik bir devlet uyuşmaz.
Bu nedenle devlet hemen ikili bir strateji izledi, bu tür girişimleri, yani aşağıdan gelme kitle inisiyatif ve örgütlenmelerini, yasakladı ve dağıttı, Akut gibi itibar kazanmış ve doğrudan hedeflenemeyecekleri de, kendi sistemine entegre etti, devletleştirdi. Zaten onların da buna belli bir yatkınlığı vardı.
İşte bu tür talep veya tedbirlere Geçişsel Talepler veya Tedbirler denir. Bunların işçi ve kitle hareketlerinden çıkarılmış belli biçimleri varsa da hazır bir klişeleri olamaz, hiç ön görülemeyecek ve hesaplanamayacak her durumda o duruma uygun bu tür geçişsel talepler geliştirilebilir. Aslında çoğu kez bunlar kendiliğinden, bilinçsiz eğilimler halinde ortaya çıkarlar; talepler bunlara bilinçli bir ifade verir. Devrimci politikanın görevi de zaten budur var olan kendiliğinden gelişen bu eğilimlere bilinçli bir ifade vermek, onları sistemleştirmek ve örgütlemek.
Geçiş Programı’nın içinde, Geçişsel Talepler de vardır. Ama Geçiş Programı Geçişsel Taleplerin toplamı değildir. “Geçiş Programı” başlığındaki “Geçiş” sözcüğü, kapitalizmden “Geçiş Dönemi”ne (Sosyalist Devrime, Proletarya Diktatörlüğü’ne) geçiş çağının programı anlamındadır. Geçiş sözcüğü, sosyalist devrimin uzak bir geleceğin değil, günümüzün acil bir sorunu olduğu anlamına ve vurgusuna sahiptir.
Tabii bugünün sosyalist kuşakları bu sorunları ve kavramları çoktan unutmuş bulunuyorlar. Bu nedenle gerek bu önsözdeki, gerek M. Yenice’nin kitabının eleştirisindeki tartışmaları anlamaları zordur: bu nedenle bu kısa açıklamayı yaptık ve şimdi tekrar kaldığımız yere dönelim.
İşte Avrupa ve Türkiye’deki Troçkistlerin yaptığının ne olduğu şimdi daha iyi anlaşılabilir: Geçiş Programı ve Geçişsel Talepler (Tedbirler) aslında sosyalist devrimin aktüelliği ve acilliğinden yola çıkar ve buna hizmet etmesi gerekirken, gerek Avrupa’daki Troçkistlerde gerek Türkiye’dekilerde sosyalizmi programdan ve gündemden çıkarmanın bir aracı haline dönüşüyordu. Hem de sosyalizmin uzak bir geleceğin değil, günün acil bir sorunu olduğu söylemiyle. Tıpkı Muaviye’nin Kuran’ı Kerim yapraklarını askerlerinin mızraklarına koydurarak karşı bir devrimi başarması gibi. Burjuva sosyalizmi ve reformizm, kendisine karşı geliştirilmiş bir programı ve söylemi, politikasının reformist karakterini gizlemenin bir aracı haline getiriyordu.
Her zaman olduğu gibi gerçeklik somuttu ve o somut gerçeklik içinde, her şey kendi zıddına dönüyordu. Çünkü somut koşulların somut çözümlemesinden, yani Marksizm’in özünden hareket edilmiyordu.
Değişen neydi, anlamadıkları ve de anlaşılmasının istemedikleri neydi?
Sürekli Devrim teorisinin sonuç olarak öngördükleri, demokratik bir devrimin programı olan Demokratik Bir Cumhuriyet için mücadeleyi dışlamazdı. Rus İşçileri ve köylüleri, tam da Bir Demokratik Cumhuriyet parolasıyla hareket etmişlerdi. Ancak böyle bir hedef ile hareket edildiği takdirde, bu demokratik devrimin sosyalist devrime dönüşme sorunuyla karşı karşıya gelebileceği bir noktaya ulaşılabilirdi.
Bizzat Geçiş Programı bile bunu açıkça belirtiyordu. Örneğin şöyle yazıyordu:
“Demokratik programın bir başına reddi mümkün değildir; kitlelerin kendilerinin mücadele içinde bu programı aşmaları zorunludur. (. . . ) İlk adım olarak işçiler bu demokratik program ile silahlanmalıdır. Yalnız onlar, köylülere çağrıda bulunarak onları birleştirebileceklerdir. ” (Geçiş Programı)
Geçiş Programı’ndan alınan bu satırlarda, Devrimci Demokrasi yani Demokratik bir Cumhuriyet talebinin reddine dair en küçük bir ima bile yoktur, aksine bunun kitleler tarafından benimsenmesi bir “zorunluluk” olarak görülmektedir.
Şimdi bu günün Türkiye’sinde Troçki’nin sözlerini somutlarsak, köylülük demek Türkiye’de Kürt Sorunu demek olduğundan, İşçi sınıfının, ulusun tanımından dili, dini, etniyi kaldırmak için mücadeleye girmesi ve köylüleri, yani Kürtleri bunun için mücadeleye kazanması gerekir yukarıdaki sözler. Yani İşçilerin Demokratik Cumhuriyet bayrağını yükseltmesi gerekir. İşçilerin bu bayrağı yükseltmesi için ise, İşçilerin önce kendilerinin Demokratik Cumhuriyet bayrağıyla silahlanması gerekir. Türkiye’nin Sosyalistleri ve Troçkistleri ise, İşçileri demokratik talepler için mücadeleye çağırmıyor; aksine, İşçileri, ekonomik düzeyde talepler etrafında toplamaya çalışıyorlar. Yani Lenin’in Ne Yapmalı’da eleştirdiği ilkelliği, sendikalizmi, ekonomizmi ebedileştiriyorlar. Bu kimilerinde bir işçicilik, kimilerinde bir sosyalizm vurgusu, kimilerinde de Troçkistlerde olduğu gibi, sözde geçiş programı ve sürekli devrim sözlerinin ardına gizlenerek yapılıyor[9].
Böylece, acil bir hedef olarak Demokratik Cumhuriyet, bol bol Sürekli Devrim’den, Geçişsel Tedbirlerden söz edilip, programatik bir hedef olmaktan çıkarılınca, var olar devletin parçalanması; (Fransız devrimi veya ABD’deki gibi, aslında proletarya diktatörlüğünün de özgül bir biçimi olan Demokratik Cumhuriyet) gündemden düşürülmüş oluyor; Geçişsel Talepler diye de aslında bir takım reformları içeren önlemler sıralanmış oluyordu. “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” sözünde olduğu gibi, bu günkü var olan askerci, bürokratik, pahalı devletin yıkılması ve parçalanması görevi gündemden düşürülmüş, tam da Geçiş Programı’nın kendisine karşı bir panzehir olmaya çalıştığı politika yine egemen kılınmış oluyordu.
Halbuki Demokratik bir Cumhuriyet, iktidarı halkın temsilcilerine veren mekanizmaları ve yapısıyla; gerçek bir laiklik, diller, kültürler arasındaki eşitliği ile; bir köyün bile ayrılmasını garanti eden gönüllü birliğe dayanışıyla hem işçilerin burjuvaziden bağımsızlaşmasını; hem de ezilen ulusların, dinlerin kendi bayrağı altında birleşmesini mümkün kılar böylece işçilerin ve köylülerin iktidarı almalarının yolunu açabilirdi.
Troçki Geçiş Programı’nı yazarken Proletarya Diktatörlüğü, Sosyalizm gibi kavramlar henüz kirlenmemişlerdi; zaten kendisi bu kirlenmeye karşı mücadeleyi temsil ediyordu. Bu nedenle, bunların ne olduğuna dair geniş yığınlarda bir fikir olduğu veri kabul edilebilir ve programın böyle bir eksiklikle formüle edilmiş olması anlaşılabilirdi.
Ama arada geçen zamanda, milyarlarca ezilenin kafasında bu sosyalizm imgesi baştan aşağı çarpılmış ve bürokratik diktatörlüklerle özdeşleşmişti. Bu koşulda, Geçiş Programı’nın eksikliklerini üstünlük gibi koyarak ve gelecekte kurmak istediğimiz toplumdan söz etmeyi de kategorik olarak reddederek, tıpkı bir Demokratik Cumhuriyet gibi sosyalizmin ne olduğunun da bilinmesi engellenmiş, gündemden düşürülmüş oluyordu. Geçişsel Talepler, sosyalist bir devrimi ve sosyalist önlemleri uzağa atmanın, gündemden düşürmenin araçları haline geliyorlardı.
Somut sınıf ilişkilerinin tahlilinin yerine bir takım formülleri bir kurşun geçirmez hamaylısı gibi boynuna takmak, gerçekte sapmalara karşı hiçbir koruma sağlamaz. Bir zamanlar Troçki tarafından Burjuva sosyalizminin reformizmine karşı geliştirilmiş formüller ve sloganların şimdi bizzat kendileri o eğilimin kendini dışa vuruşunun araçları haline geliyorlardı.
Paris Komüncülerinin bilincinde sosyalist ve anarşistlerin devletin niteliğine ilişkin uzun çalışmalarının tortusu olmasaydı, Engels’in “Proletarya Diktatörlüğü mü? İşte o Paris Komünü’dür” dediği önlemleri akıl edebilirler miydi?
Troçkistler gerçek duruma uygun olmayan Geçişsel Talepler ile propaganda faaliyetlerini sınırlayarak, saatleri durdurmayı, devleti parçalamayı artık tasavvur bile edemeyecek duruma gelmiş işçilerin geriliğini ebedileştirmekten başka bir iş yapmış olmuyorlardı.
Troçkistlerin Geçişsel Taleplerinden başka bir programla karşılaşmamış; bırakalım Paris komünü tipi devleti bir yana, demokratik bir cumhuriyeti bile tasavvur edemez hale gelmiş 20 Yüzyılın proleterleri, eğer tesadüfen bir yerde iktidara gelselerdi, Paris Komünarlarının önlemlerinin hiç birini akıl edemezlerdi.
Peki niye ve nasıl Türkiye’nin ve Avrupa’nın Troçkistlerinde, Geçiş Programı ve Geçişsel Talepler böyle reformizmin kendini devrimci bir elbise içinde satmasının aracı haline gelmişti ve gelebiliyordu. ?
Elbette bütün bunların ardında nesnel sınıfsal eğilimler yatıyordu. Bütün dünyada gelişmiş ülkelerin işçileri burjuvazileriyle kesin bir uzlaşma içindeydiler. Dolayısıyla reformizm çok güçlü sosyal temellere sahipti ve yukarıda ele alınan program anlayışlarında ifadesini bulan da bu sosyal eğilimin, kendini Troçkist bir terminoloji içinde ifadesinden başka bir şey değildi.
Türkiye gibi geri bir ülkede ise, bu reformizmin pek bir sosyal temeli olmadığı sanılabilir. Ama durum tam tersinedir. Türkiye’deki devletin baskıcı, bürokratik ve militer yapısı; finans kapital ile tefeci bezirganlığın ittifakı, liberal burjuvazinin işçilere yaklaşmasına; işçi bürokrasisiyle tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş bir tamamlayıcılık ilişkisine girmesine yol açmıştır. Dolayısıyla liberal burjuva zümrelerin eğilimleri kendilerini genellikle sosyalizm biçiminde ifade etmişlerdir: bu nedenle, Türkiye’de çok güçlü bir burjuva sosyalizm eğilimi olagelmiştir. TİP’ten, 70’lerin TSİP; TİP; TKP’sine kadar bu akım Türkiye’deki sosyalist hareketin çok büyük bir kesimine damgasını vurmuştur.
İşte bu toplumsal eğilim Türkiye’deki Troçkist akıma da daha doğarken damgasını vurmuş bulunuyordu. Türkiye’de Troçkizm bir tür burjuva sosyalizmi olarak doğdu tıpkı Türkiye sosyalist hareketi gibi. Ve karşısında da, kendini mücadele biçimlerinde radikal formlarla tanımlayan küçük burjuva sosyalizmini ve devrimciliğini.
Troçkizm, klasik Marksizm’den kaynaklanan yüksek teorik ve entelektüel düzeyi ile elbette burjuva kültürünü almış; o toplumsal temelden gelen aydınlar için her zaman daha büyük bir çekim gücüne sahipti. Dolayısıyla Troçkist akım Türkiye’de daha doğarken toplumsal olarak burjuva sosyalizminin eğilimleriyle damgalı olmasını bu da etkilemiştir.
Ve Burjuva sosyalizmi karşısında nasıl küçük burjuvazinin kendini mücadele biçimlerinde ifade eden bir radikalizmi varsa, aynısı Troçkist akım içinde de görülüyordu. Küçük burjuva sosyalizmi kendini programatik düzeyde değil, mücadele biçimleri ve rozet sloganlarla ifade etme eğilimli olduğu için, Troçkist burjuva sosyalizminin bu programatik gericiliği hiçbir zaman tartışma konusu olmuyor ve gündem bile gelmiyordu. Dolayısıyla bu Troçkist burjuva sosyalizminin program anlayışına karşı çıkış hiçbir şekilde görülmüyordu. Tek karşı çıkan elinizdeki yazı ise “farelerin kemirici eleştirisi”ne terkedilmiş bulunuyordu.
Bizim açımızdan aynı filmi ikinci defa görmekti bu. Türkiye’deki sosyalist hareketin içinde, bir yanda reformist programlara dayanan; bir demokratik cumhuriyeti uzak bir geleceğe atıp onun önüne kısmi reform programları koyan ve işçileri burjuvazinin kuyruğuna takan burjuva sosyalizmi; diğer tarafta bu reformizme karşı tepkisini özellikle rozet sloganlar ve mücadele biçimleri ifade eden ama onun programatik ve stratejik temellerine yönelmeyen radikal küçük burjuva sosyalizmi ve bunların kayıkçı dövüşü vardı ve biz bu ikilemin dışına çıkarak Troçkizme giden evrimi yaşadı idiysek; Troçkizm içinde de aynı şey bu sefer Geçiş Programı formülasyonları içinde ortaya çıkıyordu. Troçkist Burjuva sosyalizmine karşı, Troçkist küçük burjuva sosyalizmi de aynı şekilde sloganlar ve mücadele biçimleri içinde karşı çıkıyor ama onun program anlayışına karşı çıkmayı aklından bile getirmiyordu.
Biz ise tıpkı Türkiye Sosyalist hareketi içinde olduğu gibi yine bu kayıkçı dövüşünün, bu ikilemin dışına çıkıyorduk. Bu nedenle eleştirimiz program sorunlarında yoğunlaşıyordu. Ve nasıl Türkiye Sosyalist hareketi içindeki ayrılıklarda bu ikilemin dışına çıkış bizi Troçkizm denen Klasik otantik Marksizme getirmişse, Troçkistlerin bu ikileminin dışına çıkış da Program konusunda tüm bilinen ve alışılmış anlayışları alt üst eden yepyeni bir programa ulaşmamıza yol açıyordu.
Türkiye’deki Troçkistleri için, bu bizim ulaştığımız bambaşka Program ve onun dayandığı anlayışlar, galaksiler kadar uzak ve anlaşılmazdır.
Örneğin biz “Demokratik Bir Cumhuriyet ve Ulusun Yeniden Tanımlanması”ndan mı söz ediyoruz? Bunun hangi paradigma içinde ifade edildiğini ve ne anlama geldiğini kavrama değil, düşünme, böyle bir olasılığa kafa patlatma yeteneğinde bile değildirler.
Eski refleksleriyle, “aha bakın Demir demokratik cumhuriyet diyor; demek ki aşamalı devrim stratejisini savunuyor. İşte Ekim devriminde yanlışlığı gösterilmiş ve Stalinizm’in savunduğu anlayış” diye tepki göstermekten başka bir şey yapma yetenekleri yoktur.
1) Demokratik Cumhuriyet, Geçiş Programı’nın çok açık olarak ifade ettiği gibi, zaten o zaman da yanlış değildi. İşçiler Ekim Devrimi’ne Demokratik Cumhuriyet programıyla varmışlardı. Demokratik Cumhuriyet cebirsel bir formül karakteri taşırdı devrimde sınıfların gücü ve konumuna bağlı olarak değişebilen.
2) Troçkistler de, diğer reformistler gibi Demokratik Cumhuriyet’ten, aynı zamanda proletarya diktatörlüğünün özgül bir biçimi olan bir devleti değil, yani pahalı, baskıcı, militer, bürokratik olmayan bir devleti değil; var olan devlet içinde belli reformları anlıyorlardı. Diğer bir deyişle, onlar Engels’in eleştirdiği, Erfurt programını yazanlar gibi bir anlayıştaydılar. Demokratik Cumhuriyet diye anladıkları reformlar gerçekleşseydi bile bu Demokratik Cumhuriyet olmaz, ona ulaşmak için belki daha elverişli koşullar olurdu Engels’in dediği gibi.
3) Ama bu yanlış anlayışlara sahip olmasalardı bile, bu günkü dünyada Demokratik Cumhuriyet programının nesnel toplumsal gerekliliği ile bu programa yüklenen, eskiyi de içeren, yepyeni anlamı, kavramış olmazlardı. Gerek dünyada, yani olaylardaki değişimler gerek o dünyayı kavrayışta kullanılan kavramsal araçlardaki evrim- yani örneğin ulus teorisi - Troçkistlerin ufkunun dışındadır.
Bu kavrama yeteneğinden uzaklık zaten onların kendilerini hala Troçkist olarak tanımlamalarında da açığa vurur.
Bu günün dünyasında kendini hala Troçkist olarak tanımlamak, kendini hala Ali-Muaviye ayrılığı ile tanımlamak gibidir.
O çatışmada nasıl Ali haklı ve doğru tarafı temsil ediyorsa ve bir anlamda bizler hala Ali çizgisinin devamcıları sayılabilirsek; Stalin Troçki ayrılığında da, Troçki elbette doğru ve haklı tarafı temsil ediyordu ve bu anlamda geleceğin sosyalizmi de, tıpkı bizlerin Ali’nin mirasının devamcıları ve savunucuları olmamız gibi, Troçki’nin mirasının devamcısı ve savunucusu olacaktır.
Geleceğin bir sosyalisti için, Sovyetlerin bürokratik bir diktatörlük olduğu; yirminci yüzyılda demokratik görevlerin burjuvazinin korkaklığı ve işçilerin öne çıkması nedeniyle sosyalizm için olgunlaşmamış ülkelerde sosyalist devrimlere yol açtığı; tek ülkede sosyalizm olamayacağı gibi sonuçlar zaten olaylarca da kanıtlandıkları için, kendiliğinden içerilen görüşler olacaktır.
Ama o geleceğin sosyalisti, nasıl bu günün sosyalistleri kendilerini Ali taraftarı olarak tanımlamıyorlarsa, kendini Troçkist olarak da tanımlamayacaktır. Çünkü bu tartışma olaylarca aşılmış bulunmaktadır. Bu tartışmaya ve ayrılıklara takılıp kalmak yaşayan bir fosil olmaktır. Geleceğin sosyalisti kendini tek ülkede sosyalizm olmayacağı ya da demokratik görevlerin sosyalist devrimlere yol açmasıyla değil, bambaşka sorunlara göre tanımlayacaktır.
İşte bu nedenle bu gün hala kendini Troçkist olarak tanımlamak, bu bambaşka sorunlara göre tanımlamayı reddetmek, bunlara gözlerini kapamak, kendini yaşayan bir fosil olmaya mahkum etmekten başka bir şey değildir.
Onlar hala bu sorunlara saplandıkları, kendilerini hala bu sorunlarla tanımladıkları için birer fosildirler. Elinizdeki bu çalışma da o fosillere fosillerin dilinden bir eleştiridir, eğer onlarda hala bir yaşam emaresi kalmışsa onu tekrar harekete geçirip uyandırmak için.
Yoksa bizim bu gün program sorununa bakışımız çok başka yerlerde, başka paradigmalar içindedir. Bunun açıklamasını ise Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Manifestolar’a yazacağımız Önsöz’de yapmayı deneriz.
http://www. comlnik. de/demir/
[1] M. Yenice, Devrimci Marksizm’de “Geçiş Programı” Anlayışı, Eleştiri Yayınları, Devrimci Sosyalizm Dizisi: 3, Nisan 1980
[2] Lenin’in de bir çok kereler sosyalist teorinin ulaştığı sonuçların benimsenmesinin sosyalist olmaya yeteceğini sanmanın yanlışlığına değinir.
[3] Bu konuda Orhan Müstecaplı’nın ölümü vesilesiyle yazdığımız makaleye bakılabilir. Makale şurada bulunabilir: http://f22. parsimony. net/forum41888/messages/3498. htm
[4] Örneğin şimdi Bianet’in “Kürt Sorunu” uzmanı ve gerici bir Kürt milliyetçisi olan Ümit Fırat, o sıralar böyle bir küçük Troçkist grubun önderlerindendi ve Genel Grev sloganları atıyordu o sıra çıkardıkları gazetede. Bu gün bulundukları yer o nedenle bizleri hiç şaşırtmıyor.
[5] Bu küçümseme ve sonuçları tekrarlamanın tipik bir örneği olarak o dönemde Ne Yapmalı dergisinde çıkmış olan Kıvılcımlı eleştirisi okunabilir. Bunu hafızamıza dayanarak belirtiyoruz ne bu dergi elimizde var ve ne de yazarının ve yazının adını tam olarak hatırlayabiliyoruz.
[6] Avustralya kıtasının ve keseli memelilerin Türkiye sosyalist hareketindeki karşılığı Partizan, TİKKO falan olsa gerektir. Çünkü onlar hem Avustralya gibi daha büyük bir alanı kaplarlar hem daha eski bir problematiğe göre şekillenmişlerdir. Troçkistlerin payına ise, nispeten biraz daha gelişmiş bir aşamayı (Maymuna geçişi temsil eden Lemurlar) ama aynı zamanda oldukça küçük bir alanı kaplayan Madagaskar düşer.
[7] Çağın gerçekten öyle olup olmadığı ayrı bir sorundur. Yazarken Troçki öyle olacağını düşünüyordu ve o nedenle öyle adlandırıyordu ve 70’lerin başında bile dünyaya baktığınızda öyle oluyormuş gibi görünüyordu.
[8] Lenin’in de bir çok kereler belirttiği gibi, örgüt ve mücadele biçimleri sistem kurucularının kafalarında oluşmaz, onlar canlı mücadelenin içinde çıkarlar. Devrimcinin görevi onları sistemleştirmek, tarihsel anlamını görmek, açığa çıkarmak ve bilinçli bir ifade vermektir. Bu bakımdan Geçişsel talepler sınıfın ve Kitlelerin kendi deneyleriyle bulduğu örgüt ve mücadele biçimlerinin sistematik ifadeleridir.
[9] Tipik bir örnek siyasi Gazete’nin 11. sayısının manşeti: “Onların Gündemi AB, bizimki Sosyal Adalet”. Sanki yığınlar, en başta da işçiler AB’yi sosyal adalet için istemiyormuş gibi. Kaldı ki, sosyal Adalet, politik literatürde somut olarak, ekonomik haklara vurgu yapar, demokratik özgürlüklere değil, yani sosyal bakımdan adil ama ulusları ezen bir sistem pek ala mümkündür. Yani ekonomizm yapılıyor. Ama ekonomizm bile aptalca savunuluyor. Eğer Türkiye Avrupa’ya girse, oradaki işçi sınıfının elde ettiği haklarla standartlaşma zorunluluğu nedeniyle gerek elde etilen siyasi özgürlükler, gerek kimi asgari normlar nedeniyle, Türkiye’de elbette bu güne göre daha çok sosyal adalet olur. Söylenmesi gereken, sorunun sosyal adalet olmadığı, öncelikle demokrasi ve demokratik bir cumhuriyet olduğudur. Bunun yan ürün olarak sosyal adaleti de sağlayacağıdır.
| Ek | Boyut |
|---|---|
| 2005-01-29 - Kitap - Gecis Programi Uzerine.pdf | 614.11 KB |
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

