"Çatı Partisi" veya "Demokrasi İçin Birlik" Toplantısı İzlenimleri (2) Protokol Bölümü
Toplantı, "protokol" kısmı ve "esas" toplantı olmak üzere iki bölüme ele alınabilir. Toplantının başında, salonu, dışarıda uydularla naklen yayın yapmak üzere birikmiş arabaları, kabloları, kameraları ile televizyon ekipleri doldurmuştu. Epeyce gazeteci de vardı her halde.
Ne var ki bütün bunlar "Çatı Partisi" için orada değillerdi.
Bu, Kürt Özgürlük Hareketinin bu günkü Türkiye politikasında kazandığı ağırlığı gösteriyordu her şeyden önce.
Burada "Kürt Özgürlük Hareketi"ndan söz etmek gerekiyor, çünkü bütün o medya kalabalığı sadece Ahmet Türk'ün ne diyeceğini, ne gibi mesajlar vereceğini öğrenmek için oradaydı. "Çatı Partisi" için değil.
O kadar kalabalıktılar ki, salonu ortasından bölen sıralar arasındaki boşluğu tamamen doldurmuştular ve arka kısımda oturanların, televizyon kameraları, kameramanlar ve muhabirlerden ön tarafı görmeleri neredeyse olanaksızdı.
Ahmet Türk Konuşmasını bitirdiğinde o kalabalık hızla kablolarını, kameralarını topladı ve geldiği gibi yok oldu.
Onlar kablolarını ve kameralarını toplarken diğer misafirler de konuştu sayılabilir. Toplantının bu bölümüne Protokol kısmı denilebilir.
Kısaca bu bölüme ilişkin izlenimleri burada ele alalım.
Ahmet Türk'ün konuşması, konuşması bile değil, Milletvekillerinden bir heyetle oraya gelişi, Kürt Özgürlük Hareketinin, Çatı Partisi girişimine yönelik olarak, arkanızdayız, sizi desteklemeye devam edeceğiz mesajını veriyordu. Ancak bu mesaj yeni sayılmazdı ve Kürt Özgürlük Hareketi ta başından beri çok çeşitli biçimlerde bu mesajı ve desteği sunmaya çabalamıştı.
Aslında gerçek durum, komadaki bir hastayı canlandırmak veya en azından ölümünü engellemek için kan vermek gibiydi ve öyledir. Eğer Ufuk Uras ve EMEP'in çekilmelerinden sonra, DTP desteğinin sürdüğünü söylemekle birlikte örneğin milletvekillerini ve Ahmet Türk'ü oraya yollamasa, bu fiilen bu girişimin sonu olurdu. Böyle bir davranış, "bu iş bizim için bitmiştir" anlamına gelirdi.
Ancak gerek konuşmalarda, gerek bildiride, gerek davranışlarda bu gerçeğin izine bile rastlanmıyor. Oraya katılanlar sanki keramet kendilerindeymiş gibi, "el kesesinden" yemeye devam ediyorlar. Bu durumu anlatan çok daha güzel bir söz vardır ama onun burada kullanmak olmaz.
Elbet, ticrette başlangıçta alınacak bir kredi, verimli ve karlı bir iş için ilk sermaye birikimi işlevi görebilir. Bir kere bu sermaye ile kar edilmeye başlandı mı, bir süre sonra bu kazançlar ile borçlar ödenip sermaye biriktirilerek bağımsız bir firma haline gelinebilir.
Kürt hareketinin desteği, bu anlamda bir kredi olarak görülebilir. Bu krediyi kullanarak "Çatı Partisi" girişimcilerinin verimli işler kurup, kar ederek bağımsız bir güç haline gelmeleri teorik olarak olanaksız değildir. Ama şimdilik bunun yapılabileceğine dair henüz pek bir işaret bulunmuyor.
Özetle, Türk'ün ne söylediği değil, milletvekilleriyle birlikte orada bulunması en önemli mesajdı "Çatı Partisi" girişimi bakımından.
Bu destek bu biçimde sürdüğü sürece, "Çatı Partisi" girişiminin, oksijen maskesi ve serumla da olsa, ölmeyeceği ve yaşamaya devam edeceği söylenebilir.
Ama bu destek çekildiği an, bu hastanın yaşayacağına dair en küçük bir emare bulunmamaktadır.
Her ne kadar kimsenin hoşuna gitmese ve bunu böylesine çıplak ve kaba olarak ifade etmek pek diplomatik olmasa da, sosyalistler her şeyden önce ezilenlerin kandırılmasına karşı mücadele edebilmek için kendilerini kandırmamayı öğrenmek zorundadırlar.
Kanımca Türk'ün Konuşmasındaki esas önemli mesaj, hem Türklere hem de Askeri Bürokratik Oligarşiye yönelik olarak, cezalandırma ve intikam değil, gerçeklerin peşinde olduklarını vurgulamasıydı.
Bu, Öcalan'ın Güney Afrika'dan esinlenerek önerdiği gerçekler komisyonu benzeri önerinin değişik bir verisyonu ve paraleli sayılabilirdi.
Bu, Sosyalistlerin genellikle sorunu yargılama ve cezalandırma problemi içinde koyup tartıştıkları bir ortamda, Kürt Özgürlük Hareketinin ulaştığı seviyeyi ve olgunluğu gösteriyordu.
Kanımca, salonu dolduran sosyalistlerin çoğu bu mesajı da anlamamıştı.
Çünkü daha sonra örneğin aydınlardan, emekli hukukçulardan, sıradan insanlardan kurulacak ve gerçekleri ortaya çıkarmayı hedefleyecek ve belki tek sonucu sorumluları halkın vicdanında mahkum etmek olacak bir "mahkeme"nin veya "Gerçekleri Ortala Çıkarma Girişimi"nin kurulmasını önermiştim. Öneriyi de soyut olarak bırakmamış, toplantı sonrasında oluşacak ve bir sonraki toplantıya kadar çalışmaları organize edecek kurula bir görev olarak verilmesi yönündeki öneride bulunmuştum. (Bu önerimi de bizim sol basından muhabir, "Bunun için tarafsız bir mahkeme kuralım, başına emekli olmuş bir hakim koyalım" diye aktarmış ve özü yok olmuş. Sol'u böyle olursa gerisi nasıl olur?)
Ama konuşmalarında çok yazmanın önemli olmadığından (bunlar hep adımı zikretmeden bana yönelik eleştirilerdi, yani yazma yeter artık çok yazıyorsun demiş oluyorlardı) esas önemli olanın pratik, sokağa gitmek, fabrikalara gitmek, işçileri örgütlemek, mahalli çalışmalar vs. olduğundan (Daha sonra bunların nesnel olarak ne anlama geldiğini de ele almak gerekiyor kanımca) bahseden "pratik militan", "Laf değil iş yapan" arkadaşlardan, hiç biri nedense bu öneriyi gündemleştirmek için iki söz etmek gereğini bile görmedi.
Aynı durum yayın organı önerisi için de geçerliydi.
Bu nedenle, salonu dolduran sosyalistlerin çoğunun bu mesajı anlamadığı veya bu anlayışa pek katılmadığı sonucunu çıkarıyorum.
Ayrıca bazı konuşmacılar hala yargılama ve cezalandırma kavramlarıyla konuşuyorlardı.
Ahmet Türk'ün konuşmasında dikkatimi çeken bir nokta da Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransa'da olanlara ilişkin söyledikleriydi.
"Cezayir'deki savaş Fransız devrimcilerin karşı duruşu olmasaydı uzun sürerdi."
Cezayir savaşı sırasında Fransız solunun durumu da Türk solunun bu günkü durumundan farklı değildi. Hatta güçler, ideolojik iklim, aradaki büyük yenilgiler falan da hesaplanırsa, Türkiye'deki solun bütün bu hali pür melaline rağmen Cezayir savaşı sırasındaki Fransız solundan daha kötü olmadığı bile söylenebilir.
Bu konuda Sartre'nın Fransızları ve Fransız solunu suçlayan ve isyan eden yazılarına bakmak gerçek durum hakkında bir fikir verir.
Cezayir savaşının daha kısa sürmesi sanırım Fransız solundan değildir, o dönemin güçler ilişkisiyle ilgilidir (Koca Sovyetler vardı. Çin devrimi ve Küba devriminin henüz dumanı tütüyordu. Bağlantısızlar hareketi ve bağımsızlık savaşlarının tam gaz gittiği, Sovyetlerin Uzay'a sputnik yolladığı bir dönemdi. Amerika'da ise siyahlar ayaklanmıştı).
Benzer koşullar olsaydı, Kürt Özgürlük Hareketi bu işi doksanlarda bitirebilirdi.
Kürt Hareketinin talihsizliği dünya çapında bir yükselişle değil bir çöküşle senkronize gelişmesidir.
Buna rağmen varlığını koruması ve bu gün Türkiye'yi esir olduğu İmralı'dan fiilen Abdullah Öcalan'ın yönetmesi, bu hareketin gücü hakkında daha somut bir fikir verir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
