Kopenhag Değil, Botan Kriterleri
Dipnot:
Bilindiği üzere yaşadığımız coğrafyada 90'lı yıllar itibariyle yaşamın birçok alanında ciddi alt üst oluşlar yaşandı ve Türkiye'de olması hayal bile edilemeyecek şeyler oldu. Komünist olmasa da Komünist Partisi adını taşıyan bir parti kuruldu; Kürtçe türküler artık radyo ve televizyonlardan yayınlanıyor; Kürtçe gazete, kitap vs. yayımlanıyor; Devlet televizyonundan bile Kürtçe yayın yapılmaya başlandı; Aleviler "Katıksız, %100 Türkler" olarak ilan edildi; Aleviler için bizzat devlet teşviki ile Cem Evleri açıldı vs. vs...
Uzun lafın kısası, birilerinin deyimi ile "burjuva demokrasisinin tesisi yolunda epeyce bir yol kat edildi." Biz burada bütün bu olanlar iyi midir, kötü müdür bunu tartışmayacağız. Biz burada, bütün bu değişikliklerin nedenlerini ve itici gücünü tartışacağız.
Anlatılana ve Anlatılmayana Dair
Anlatılan odur ki, "bütün bu değişikliklerin nedeni Avrupa Birliği üyeliğine uyumdur ve AB dayattığı içindir ki, Türk devleti, seksen küsur yıldır olmazsa olmazı olan şeyleri tartışmaya başladı ve tartışılmasına kontrollü de olsa müsaade eder oldu."
Bu açıklamanın kısmen de olsa doğruluk payı vardır, doğrudur; AB kendine ait hukuku olan bir yapılanmadır, dolayısıyla da birliğe üye olmak isteyen ülkelerin mevcut hukuka uygun kendilerini yapılandırmalarını şart koşar. Ama Türkiye'deki bu alt üst oluşun ya da yeniden yapılanmanın asıl itici gücü AB olmadığı gibi nedeni de AB üyeliği değil, Kürt ulusal hareketidir.
Bilindiği gibi 1984 yılında, yani Kürt ulusal hareketi açısından bir milat olarak kabul edilen Hakkâri ve Şemdinli karakol baskınlarının olduğu yıllarda, Türkiye henüz askeri cunta koşulları yaşanıyordu. O günlerde Türkiye' de ne kimse AB üyeliğini tartışmaktaydı ne de sistemin gündeminde AB üyeliği ya da AB'ye uyum politikaları var idi.
Öyle ki, toplumun önemli bir kısmı henüz "1960 anayasası bize bol geldi" düşüncesindeydi. Yani cuntacılar ile cuntanın kurbanı olan emekçilerin önemli bir kısmı bu düşüncedeydi.
O tarihlerde toplum içinde hiçbir siyasal etkisi olmayan devrimci hareketi saymazsak; mevcut sistemin ve sistemin dayandığı referansları radikal anlamda reddeden tek güç, Kürt ulusal hareketiydi.
Kürt Ulusal Hareketi, yalnızca Kürtlerin içinde bulunduğu durumu değil, bir bütün olarak sistemi ve toplumsal yapılanmayı sorguluyor; gerek toplumun gerekse de sistemin birçok sosyal, siyasal ve ideolojik dayanaklarına saldırıyordu. Yani, ilk kez taşlar yerinden oynuyordu. Fikret Başkaya'nın deyimi ile "Paradigmanın İflası" gerçekleşiyordu.
Tabii ki bu alt üst oluştan devrimci hareketin de payına düşeni alması kaşınılmazdı. Daha doğrusu devrimci hareketin bunu reddedebilme şansı yoktu. Resmi ideoloji bir ahtapot gibi toplumun bütün hücrelerine nüfuz etmişti, tabii devrimci harekete de. Bundan dolayıdır ki, resmi ideoloji çözülürken devrimci hareketin bundan etkilenmesi kaçınılmazdı.
Kürt hareketinin aşağıdan tazyiki ile devrimci harekette referanslarını, tarihsel ve ideolojik dayanlarını gözden geçirmek zorunda kaldı ve çoğu hareket bir gecede Kürdistan'ın sömürge; Kürtlerin ise sömürge bir halk olduğunu kabul ettiler. O güne kadar "Türkiye'nin kendisi yarı sömürgedir, sömürgenin sömürgesi olmaz" diyerek Kürdistan'ın sömürge olduğunu kabul etmeyenler, birden Kürdistan'ı sömürge ilan ettiler.
Neden? Çünkü o yıllarda devrimci hareketin besleyen insan kaynağının %70-80'ini Kürtler oluşturuyordu. Devrimci hareketin bu kaynaktan faydalanmasının ve elindeki çoğu Kürt kökenli kadrolarını bünyesinde tutabilmesinin yolu; Kürdistan'ın sömürge olduğunun kabulünden geçiyordu. Öyle de oldu. Keşke bu gerçeğin kabulüne sebep olan Kürt Özgürlük Hareketi'nin aşağıdan tazyikiyle değil de, devrimci hareketin kendi iç dinamizmi olsaydı. Ama olmadı. Sonuçta, zorla da olsa, olması gereken oldu. Evet, olan olmuştu ve mızrağın çuvala girmesi artık mümkün değildi.
Eğer hafızamızı zorlarsak görürüz ki, Kürt ulusal hareketinin özellikle 90'lı yıllar boyunca ısrarla söylediği şudur: "Kürtlere Özgürlük, Türkiye'ye Demokrasi!"
Yani henüz ufukta ne AB'ye üyelik vardı, ne AB'ye girmeye yeminli bir siyasal yapı ne de "Avrupa uygarlığının değerlerine" sevdalı bir toplum. Aksine, Avrupalılar bu toplum ile bir ortaklığı akıllarından geçirmedikleri gibi, Türkiye'deki siyasal erk ve Türk toplumu da 1960 anayasasının bile kendilerine "bol" geldiğini söyleyerek, kendilerini aşağılamaktan haz alıp; radyasyonlu çayı höpürdeterek içip, "Biz ne radyasyondan korkarız ne de AİDS'ten" ya da "Türkün Türk'ten başka dostu yoktur!" türünden muhabbetler yapıyordu.
Bu ülkenin ezilenlerinin kendi kendilerini aşağıladığı bir tarihte, ne gariptir ki, hem kendi adına hem de kendini ezen egemen ulusun ezilenleri adına; cuntacıların bu coğrafyanın ezilenlerine layık gördüğü aşağılayıcı statüyü reddeden bir tek Kürt ulusal hareketiydi.
Ne diyordu Kürt Özgürlük Hareketi? "Kürtlere Özgürlük, Türkiye'ye Demokrasi!" Kürtler bunu demekle kalmıyor, bunun için ağır bedeller ödüyorlardı ve beklide tarihte hiçbir özgürlük hareketinin olamayacağı kadar yalnızdı. Buna rağmen yalnızca kendisi için özgürlük değil, aynı zamanda kendisini sokakta linç etmeye yeminli Türk ezilenleri için de "demokrasi" istiyordu.
Kürt Özgürlük Hareketi bu anlamı ile de bir ilk idi; tarihte hiçbir ulusal hareket, kendini ezen ulusun fertleri için de özgürlük istememişti. Bu herkes için bir şanstı ama bunu anlayacak kimse yoktu. Eğer gerçekten Kürt ulusal hareketi klasik anlamda bir ulusal hareket olsaydı, bu coğrafya Bosna'dan, Ruanda'dan daha beter olurdu. On binlerce Kürt öldürüldü, üç binden fazla köy haritadan silindi, Kürdistan'ın ormanları yakıldı, milyonlarca Kürt sürgün edildi, on binlercesi işkenceden geçirilip tutsak edildi ama buna rağmen Kürtlerde karşı bir milliyetçilik gelişmedi. Her şeye rağmen Kürtler, "Kürlere Özgürlük, Türkiye'ye Demokrasi!" demekte ve bunun için mücadele etmekte ısrar ettiler. Ve bu ısrarlı mücadelenin sonucu olarak, toplumda ciddi alt üst oluşlara neden oldular. Kürtlerin aşağıdan tazyiki ile resmi ideoloji çatırdamaya; 70 yıllık büyü etkisini yitirmeye başladı. Kürtlerin açmış olduğu yoldan Aleviler, Süryaniler, Yezidiler, Çerkezler ve birçok sosyal topluluk yürümeye başladı.
Öyle ki, 1491 yılında Kral David'in başında bulunduğu Trabzon'u teslim alan Osmanlılar tarafından zorla Türkleştirilen ve Müslüman yapılan Lazların bir kısmı, Lazların ayrı bir ulus olduğunu söylemeye bile başladı. Artık öyle bir aşamaya gelinmişti ki, egemen çevrelerde bile egemenliğin bekası tartışılmaya başlandı ve egemen çevrelerde ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmaya başladı. Egemen güçlerin bir kısmı eski çizgide ısrar ederken, bir bölümü, ideologları aracılığı ile "ikinci cumhuriyet" fikrini işlemeye; bu yolla pandoranın kutusunu kapatmaya soyundular. Hatta şimdiki Başbakan Erdoğan'ın da içinde yer aldığı dinci çevreler bile Kürt hareketinin yaratmış olduğu aşağıdan tazyik sayesinde resmi ideoloji ile kapışmaya, ona meydan okumaya başladılar.
Burjuvazinin kimi kanatları bile 70 yıl boyunca dile getiremediklerini dile getirir oldular. Yıllarca Kürtlüğü "kart kurt" diye izah edenler bile, "Kürt meselesi" ya da Kürt kökenli yurttaşlarımız" vb. şeylerden söz eder oldular. Özal, anasının Kürt olduğunu keşfetti vs. vs... Cem Boyner'in Yeni Demokrasi Hareketi bile işte bu alt üst oluşun siyasal bir ifadesi olarak siyaset sahnesine çıktı.
Birinci raunt kazanılmıştı; paradigma iflas etmiş ve artık iflahı mümkün değildi. Birinci raunt'un galibi yalnızca Kürtler değil, resmi ideolojinin bütün mağdurlarıydı. Birinci raunt kazanılmıştı ama rövanş kaçınılmazdı.
İkinci Raunt Başlıyor
Resmi ideolojinin temsilcileri birinci raunt'u kaybetmişlerdi ama ikinci raunt'u kazanmakta kararlıydılar. Artık ok yaydan çıkmıştı ve bir geriye dönülmeze doğru yol alıyordu. Ama hedefine ulaşması engellenebilirdi; bunun yapılabilmesi için ise öncelikli olarak: a) Kürt hareketinin açtığı yoldan yürüyen ve Kürt hareketi ile bütünleşmesi durumunda ciddi sıkıntılara yol açabilecek potansiyele sahip, başta Alevi hareketi olmak üzere diğer mağdur sosyal kesimlerin önünü kesmek gerekiyordu; b) Kürt özgürlük hareketini sisteme entegre etmek gerekiyordu. Neyin nasıl ve hangi yöntemlerle yapılacağı hususunda burjuvazi kendi içinde bir bütünlüğe sahip değildi. Dolayısıyla da burjuvazinin kendi bünyesinde bir iç çatışma ve tasfiye sürecine girmesi de kaçınılmazdı. Ama burjuvazinin bütün kesimlerinin üzerinde anlaştığı ortak nokta; Kürt ulusal hareketinin siyasal ve askeri tasfiyesiydi ve bu ortaklık iç ayrılıklardan daha öncelikliydi.
Ve Start verildi. İlk iş olarak burjuvazinin eli kalem tutan silahşorları göreve çağrıldı. Silahşorlar, onca yıl yok sayılanları ve kayıt dışı tutulanları yeniden kayıt altına almaya ve bu toplulukları toplumun zenginliği, buradan hareketle de Türkiye'yi bir kültürler mozaiği olarak tanımlamaya başladılar; oldukçada başarılı oldular. En önemlisi de baskı altında tutulanların; Türkleştirilmiş ve Türk milliyetçiliğinin temel dayanağı haline getirilmiş Lazların, öteki olarak adlandırılanların ya da yok sayılanların, özelliklede Alevilerin Kürt ulusal hareketinin açtığı yola girmesine engel oldular. Bütün bunlarla yetinilmedi, Kürt bölgeleri ile Türkiye metropolleri arasına ve Kürt ulusal hareketi ile Türk Solu arasına kalın çizgiler çekildi. Kürt ulusal hareketi üzerindeki baskı arttırıldıkça, Türk solu, nispi de olsa daha özgür sayılabilecek koşullarda siyaset yapma zemini bulabildi. Sokaklarda bağıra bağıra dergiler satılmaya başlandı; Komünist adını taşıyan legal parti kuruldu; TV'lerde daha önceki yıllarda tasavvur bile edilemeyecek tartışmalar yapılır oldu vs. vs...
Öyle ki, Kürt özgürlük hareketi, Kürtlerin özgürlüğü için mücadele verdikçe, Kürtler dışında, neredeyse herkesi, her kesimi göreceli de olsa özgürleştiriyordu ve ne acıdır ki, kısmen de olsa özgürleşenler kendilerini özgürleştirenin ne olduğunu kavrayamıyorlardı. Kendilerini özgürleştiren Kürt ulusal hareketi ile kader birliği yapmak yerine, onunla aralarına mesafe koymayı yeğliyorlardı. En azından Alevi hareketi açısından bu böyleydi.
Alevi Hareketi Üzerine Bir Dipnot
Neredeyse bütün tarihi boyunca hep öteki olarak görülmüş ve merkezin dışında tutulmuş olan Aleviler, yalnızca ve yalnızca otoritenin merkezinde iktidar kavgaları iyiden iyiye kızıştığı zamanlarda ya da aşağıdan bir özgürleşme hareketi söz konusu olduğunda merkezin dikkatini celp etmiştir. Daha doğrusu Alevi cemaati, en son Kürt özgürlük hareketi karşısında olduğu gibi her daim iktidar kavgalarında adeta bir Truva Atı olarak görülmüş ve çoğu zaman da bu maksatla kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. Alevi topluluğu; gerek AB'nin oluşturmuş olduğu baskının, gerekse de vermiş oldukları mücadelenin sonucu olarak nihayet kendilerini kabul ettirdiklerini düşüyor ve devletle barışmış olmanın, artık "üvey evlat" olmamanın zafer sarhoşluğu yaşıyor. Alevi toplumun bu davranışı, bu tür hareketlerin gerçekliğidir ama bu gerçeklik Alevilerin Kürtlere ihanet etmiş olduğu gerçeğini değiştirmez. En azından ahlaki olarak bu bir ihanettir. İhanettir, çünkü Alevi hareketi, özellikle de söz konusu yıllarda mücadeleci bir karaktere sahip değildi ve mevcut kazanımlarını Kürt ulusal hareketine borçludur.
Alevlere yönelik fiili saldırılar Gazi Mahallesi'ndeki katliama kadar devam etti. 1993 Sivas katliamı sonrası radikalleşen ve Kürt ulusal hareketi ile sıcak bağlar kuran Alevi hareketi, 1995 Gazi Mahallesi katliamıyla birlikte Kürt hareketine daha da yakınlaştı. Bu yakınlaşmayı gören burjuvazi, ateşle oynadığını fark etti. Burjuvazi, Kürtlere karşı verdiği savaşı kazanabilmenin ön koşullarından birinin Alevilerin Kürt hareketi ile bütünleşmesinin önünü kesmek olduğunu anladı ve Alevileri kendi cephesine kazanmak için harekete geçti.
Aleviler, artık devletin "öz evladı" idiler. Aleviler, MHP tarafından bile %100 Türk ilan edildiler. Aleviler, inanılmaz bir hızla, adeta susamışçasına sistemle bütünleşmeye başladılar ve sistem bugün, Alevileri, Burjuva Cumhuriyeti'nin yeniçerisi olarak yapılandırma gayreti içerisinde. Aleviler ise ya bunun farkında değil ya da "Bizden sonrası tufan" düşüncesindedir.
Alevi topluluğu, bugün sahip olduğu nispi özgürlüğü Kürt ulusal hareketine borçlu olduğu halde, bu hareketle dün olduğu gibi bugün de dayanışma içerisinde değildir. Kendi öz örgütlerini inşa edip, Kürtlerle dayanışma içerisinde olacağına; AB bünyesinde kulis yaparak hem mevcut özgürlüklerini garanti altına almaya hem de özgürlüğün sınırlarını genişletmeye çalışıyor. Alevi toplumu nasıl ki şu an sahip olduklarını nasıl ve hangi gücün tazyiki ile elde ettiği hususunda bir yanılgı içerisindeyse, aynı şekilde, mevcut statüsünü devam ettirebilmek ve daha fazla özgürlük elde edebilmek için de yanlış adrestedir.
İkinci Raunt Devam Ediyor Demiştik
Devam edecek olursak, gelenekçi çizgide ısrar eden ve ikinci raundu almakta ısrarlı olan egemen güç, adım adım iktidarını güçlendirip, Kürt ulusal hareketini yalnızlaştırdığı kanaatine varınca; bu kez de PKK'sız bir çözüm için PKK'nın tasfiyesine yöneldi. ABD ve İsrail devletlerinin yardımı ile Abdullah Öcalan'ı önce Suriye'den çıkmaya zorladı. Sonrası malum; CIA ve MOSSAD'tan Kenya'da teslim alıp Türkiye'ye getirdi. Yargıladı ve İmralı Adası'na adeta bir rehine olarak hapsetti.
Egemenlerde artık biliyorlar ki, Kürtler esareti kabul etmeyeceklerdir; Kürtlerle anlaşmaktan başka çare yoktur ama şimdi değil. Önce hareketin siyasal çizgisi, önderliği ve askeri gücü tavsiye edilip, Kürt ulusunun örgütlülüğü dağıtılmalı; daha sonra bir anlaşma sağlanmalı. Yani Kürtler zorla almış olmayacak, devlet yine her zamanki gibi büyüklüğünü yapacak ve lütufta bulunarak Kürtlere bir şeyler verecekti. Bu anlayış, Mustafa Kemal döneminin, "Eğer ülkeye Komünizm gerekiyorsa, onu da biz getiririz" anlayışının ta kendisiydi.
Sonsöz Yerine
Bir yığın çatışmanın iç içe yaşandığı, dengelerin sürekli olarak değiştiği, oldukça çatışmalı bir sürece girilmiştir. Artık kol yene sığmayacak kadar büyümüş, konuşulmayanlar konuşulur olmuş, tabular sarsılmaya başlamıştır. Bütün bunlara sebep olan ise ne AB ne de AB'ye uyum sürecinin zorunlulukları olarak kabul edilen Kopenhag kriterleridir. Bütün bu alt üst oluşların sebebi ve itici gücü; Kürt ulusal hareketidir. Bugüne değin Kürt özgürlük hareketi dayattığı içindir ki, bu ülkede taşlar yerinden oynamış, tabular yıkılmaya başlamış, toplumun ideolojik, sosyal ve tarihsel dayanakları çözülmeye başlamış ve nihayetinde toplumun ezilenleri ve ezilenlerden yana olan güçleri bir takım "mevzilere" sahip olabilmiştirler. Ve bütün bunlara vesile olan AB değil, Kürt özgürlük hareketidir.
Gerek Türk devletinin dayandığı tarihsel, sosyal ve ideolojik referansların sarsıntı geçiriyor olmasının gerekse de "hak ve özgürlükler" alanındaki genişlemenin itici gücü AB ve AB süreci değildir. Bu sürecin belirleyici itici gücü yalnızca ve yalnızca Kürt özgürlük hareketidir.
AB tarafından Türkiye'ye AB'ye girebilmenin kriterleri olarak dayatılanlar esas olarak ekonomiktir. Tabii ki AB tarafından Türk egemenlerine dayatılan bir takım siyasal kriterler de vardır ama bunlar AB'nin olmazsa olmazları değildir. AB için önemli olan ekonomik entegrasyondur. Tabii ki, siyasi reformlar da AB için oldukça önemlidir, çünkü ekonomik entegrasyonun gerçekleşebilmesi ve kalıcı olabilmesi siyasal bir istikrarı gerektirmektedir. Bundan dolayıdır ki AB, siyasal reformlarda da ısrarlıdır. Örneğin, AB, Kürdistan'da fiili bir savaş varken siyasal bir istikrarın olamayacağını, dolayısı ile de Türkiye'nin AB'ye ekonomik ve siyasal entegrasyonunun yolunun Kürt meselesinin bir hal yoluna konulmasından geçtiğini bilir ve bunun içindir ki, Kürt meselesinin çözümünde ısrar eder. Yani, AB'nin gerek Kürt meselesine gerek diğer ezilen, dolayısı ile de patlama potansiyeli taşıyan, yani sistem açısından siyasal istikrarsızlıklara neden olabilecek kesimlerin meselelerine ilgisi onun hak ve özgürlüklere olan bağlılığından değildir.
Gerek Kürtler, gerekse de diğer ezilen, kayıt dışı tutulan topluluklar patlama ve sistemi tehdit etme potansiyeli taşıdıkları içindir ki, AB, bu toplulukları bir şekilde sisteme entegrasyonunu şart koşuyor.
Örneğin Kürtler başkaldırmamış olsalardı, AB "Kürt meselesini halledin sonra gelin" demezdi. Kürtler siyasete ağırlıklarını koyup ta, "Bizsiz çözüme hayır!" dedikleri ve dediklerinde ısrarlı oldukları içindir ki AB, Kürt meselesinin çözümünü şart koşmuştur.
Özcesi, 1984 yılında Botan'dan dünyaya ilan edilen kriterlerin bir kısmı bugün artık AB'nin Türkiye'ye şart koştuğu kriterler olmuştur. Ama şurası bir gerçektir ki, bu kriterleri dayatan asıl güç Kürt hareketi olduğu gibi, gerek bu kriterlerin yerine getirilip getirilmeyeceğinin, gerekse yerine getirilmiş ve getirilecek kriterlerin güvencesi de, kısa vadede yine Kürt hareketi ve onunla aynı cephede olanlardır.
- rozsa ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
