Perihan Mağden’in “Şimdi Vicdani Red” Çağrısı Üzerine

Radikal Gazetesi'nde Perihan Mağden'in 8 Ocak 2008 tarihinde bir yazısı yayınlandı. Yazı, "Şimdi vicdani red!" başlığını taşıyordu. Yazının başlığı ve başlangıç kısmı insanda ister istemez, "Galiba bu çağrı Türklere yönelik" düşüncesinin oluşmasına yol açsa da, yazının ilerleyen satırlarında bunun bir yanıltmaca olduğu hemen anlaşılıyor.
Perihan Mağden'in yazdıklarını okuduktan sonra aklımıza hemen şu olasılıklar geliyor; diyoruz ki, ya Perihan Mağden başka bir planette yaşıyor, ya toplumun bilincini dumura uğratmaya soyunanların militanlığına soyunmuş ya da çocuk yaşlardan kalma saflığını henüz kaybetmemiş. Aksi takdirde bir insanın, bugünün dünyasında yaşayan bir insanın yukarıdaki sözleri sarf etmesi olası değil.
Biz, Perihan Mağden'in söz konusu yazısını ve yazısında ileri sürdüğü argümanları ele alırken, kendisinin bu planette yaşadığını ve toplumun bilincini dumura uğratmaya soyunanlarla hiçbir alakasının ve ortaklığının olamayacağını varsayıyoruz.
Biz bu yazıda, Perihan Mağden'in yazısını ve ileri sürdüğü argümanları, onun çocukluk zamanından kalma masumiyetinin bir tezahürü olarak ele alarak, yaşamın gerçek yüzünün, özellikle de yaşamın faturasını ödeyenlere görünen yüzünün Perihan Mağden'in dünyasından göründüğü ve algılandığı gibi olmadığını anlatmaya çalışacağız.
Bu tartışmayı yaparken, elimizde olmadan Perihan Mağden'in kirlenmemiş vicdanını yaşamın kirli gerçekleriyle yüzleştirmek zorunda kalacağımız için şimdiden üzüntülerimizi belirtmekte fayda görüyoruz.
Perihan Mağden'in Türk Devleti'nin Kürtlere karşı yürüttüğü savaşa ilişkin yapmış olduğu "Vicdani red" çağrısından başlayalım:

"Bugün barış için en büyük savaşın, en zoru olduğu ortadadır. Çıkıp Kürtler "Ne TSK'ya, ne PKK'ya verecek çocuğum yok!" diyorlar mı, diyebiliyorlar mıdır? Vicdani Red, nadas için yakılan tarlalar gibi yayılmalıdır. Vicdani Red, barış için savaşmayı göze alanların vereceği en iyi ve tek iyi cevaptır. 'Silahlara Hayır!' demenin, 'Savaşa Hayır' demenin bin tane yolu yoktur. Binbir yolu da yoktur. Karşı koymanın, karşı durmanın BİR TEK yolu vardır: SAVAŞA HAYIR! diyebilmek."

Bu meselede Perihan Mağden'in yüzleşmesi gereken birinci nokta şudur: Kürt başkaldırısı durup dururken ortaya çıkmamıştır. Kürt başkaldırısı, Kürtlerin Türk egemen güçleri ve nüfusu tarafından yok sayılması, baskı altına alınması ve sistamatik olarak katliama uğratılmasına karşı, bir varolma hareketi olarak yeniden tarih sahnesine çıkmıştır.
İkinci nokta, Kürtler, kendilerini ifade edebilmenin bütün yolları tıkalı olduğu için ve her ileriye çıkışları devletin silahlı güçleri tarafından bastırıldığı içindir ki kendilerini ifade edebilmenin bir yolu olarak kendi silahlı güçlerini oluşturmak zorunda kalmışlardır.
Üçüncü nokta, bugün bile Kürtlerin kendilerini ifade edebilme hakları güvence altına alınmamıştır ve onlara "Silahlarınızı bırakın ve gelip kendinizi legal alanlarda ifade edin" diye çağrı yapan hiçbir güç, Kürtlerin kendilerini açık siyasal platformlarda ifade edebilmelerini garanti edemez. Bırakın Kürkleri bir yana, bu çağrıyı yapan sözüm ona "Barışseverler" bile kendi düşüncelerini özgürce ifade etme haklarını garanti edemezler.
Dördüncü nokta, Savaşın son bulmasının önündeki engel Kürtler ve onun siyasal ve askeri gücü olan PKK değil, Kürtlerle "Barış" yapmak için Kürtlerin koşulsuz teslim olmasını şart koşan devlet ve Türk nüfusunun ezici çoğunluğudur. Dolayısıyla da "Vicdani red" çağrısı yapılması gereken cephe Kürt cephesi değil, Türk cephesidir.
Savaşı başlatan ve savaşa yol açan Kürtler ve Kürtlerin tacizi midir ki, "Vicdani red" Kürt cephesine yapılıyor? Mesela, İsrail"in Filistin halkına karşı yürüttüğü savaşta hiçbir güç Filistinlilere "Vicdani red" çağrısı yapmıyor. Tam tersine, "Vicdani red" çağrısı İsrail cephesindeki İsrailli askerlere ve İsrailli asker adaylarına yapılıyor.
Keza ABD'nin Irak'ı işgaline karşı savaşanlara hiç kimse "Vicdani red" çağrısı yapmıyor, çağrı ABD'lilere yapılıyor. Neden? Çünkü her iki örnekte de asıl savaşın nedeni ve savaşı sürdüren egemen olan güçlerdir ve gerek Filistinliler gerekse de Iraklı direnişçiler kendilerini savunmak ve kendilerine dayatılan teslimiyeti bertaraf etmek için silaha sarılmaktadırlar.
Muhtemeldir ki Perihan Mağden de, söz konusu olan Filistin ya da Irak olunca, bizim gibi düşünüyordur, ama söz konusu olan Kürtler olunca, ona da egemen olan Misak-i Milli terbiyesi, meseleyi bizim gibi kavramasına engel oluyor.
Eğer söz konusu olan iki egemen devletin, örneğin Türkiye ile Yunanistan'ın savaşı olsaydı, bu durumda Perihan Mağden, Türklere ya da Yunanlara ya da her iki tarafa birden, "Bu haksız savaşın askeri olmayın ve vicdani red hakkınızı kullanın" türünden bir çağrı yapsaydı, biz bu konularda farklı düşünsek de, böylesi bir durum karşısında Perihan Mağden'in "Vicdani red" çağrısını onaylamamakla birlikte, en azından abes bulmazdık.
Ama söz konusu olan iki egemen devletin savaşı değil, işgalci bir devlet ile yaşamı ve yaşadığı topraklar işgal edilmiş olan bir halkın savaşıdır. Ve bu halk, kendisini başka bir yolla ifade etme hakkı olmadığı için, son evlatlarını dağa çıkararak kendi varlığını ve geleceğini garanti altına alma yolunu tutmuştur. Ama ne yazıktır ki buna rağmen Perihan Mağden, bütün bunları göz ardı ederek, "Çıkıp Kürtler ne TSK'ya, ne PKK'ya verecek çocuğum yok!" diyorlar mı, diyebiliyorlar mıdır?" diye sorabiliyor. Halbuki Perihan Mağden'in söylemesi gereken şuydu: "Türkler ve Kürtler, TSK'ya verecek çocuğumuz yok demedikleri müddetçe bu savaş bitmez!" Perihan Mağden bunu yapmadığı gibi, TSK ile PKK'yı aynı zeminde mütalaa edebiliyor.
Bugün PKK ile TSK'yı aynı zeminde mütalaa etmek demek, İsrail devletiyle FKÖ ya da Hamas'ı aynı zeminde mütalaa etmek demektir.
Sonuç olarak Perihan Mağden şunu anlamalıdır ki, bir savaş ancak ve ancak savaşa neden olan nedenler ortadan kalktığı takdirde son bulabilir.
Savaşa neden olan Kürtlerin değil, varlığını Kürtleri ve Türk olmayanları ve kendi ahlakına karşı çıkanları yok ederek sürdüren egemen Türk Devleti'dir.
Dolayısıyla da savaşı sonlandırmanın yolu, Kürtleri silahsız ve savunmasız bırakmak değil, Kürtlere silahlanmaktan başka bir seçenek bırakmayan Türk Devleti'nin elini bağlamaktır. Bu konuda bir adım öne çıkması gerekenler, Türklerdir. Çünkü Kürtlere karşı yürütülen savaş Kürtlere rağmen yürütülebilir ama Türklere rağmen yürütülemez.
Gelelim Perihan Mağden'in yazısındaki bir başka noktaya:

"SAVAŞMAYA HAYIR!! İnsan öldürmeyeceğim! Hiç kimse, hiçbir güç bana insan öldürtemez! demek. Hiçbir gücün, bir insanın başka bir insanı öldürmesi için emir vermeye hakkı yoktur! demek. Öldürerek kirlenilir- demek. Sonsuza dek. Haklı ölüm yoktur, haklı öldürme yoktur- demek."

Perihan Mağden böyle buyuruyor. İyi hoş ama, binyıllardan bu yana savaş da bir gerçeklik. Öyle ki, günümüzde her yıl yirmi milyon çocuk açlık ve açlığın yol açtığı hastalıklardan dolayı ölmektedir. Yani, üç yılda altmış milyon çocuk ölmektedir. Ve bu rakam II. Emperyalist Savaş'ta ölen insan sayısına eşittir. Bu da demek oluyor ki, kapitalizm tarafından her üç yılda bir yoksul dünyanın çocuklarına karşı II. Emperyalist Savaş çapında ilan edilmemiş bir savaş yürütülmektedir.
Bugün bir buçuk milyar insan açlıktan dolayı ölümle yüz yüzedir. Dünyanın en fakir ülkelerinde insanların %50'si için bugünkü ortalama kalori tüketimi, Nazi dönemi toplama kamplarında ki günlük kalori tüketimine eşit hale gelmiştir. İki milyar insan temiz içme suyundan yoksundur. Yaklaşık iki milyar insan henüz doktor yüzü görmemiştir. Üretilen değerlerin %80'i Dünya Nüfusunun %20'sini oluşturan zenginler tarafından tüketilirken, Nüfusun %80'ini oluşturan fakirler toplam değerlerin %20'si ile yetinmek zorundadır. Almanya'da Kişi Başına Düşen Gelir, Etiyopya'da Kişi Başına Düşen Gelirin yaklaşık 300 mislidir. Etiyopya'da Ortalama Yaşam Süresi 40, Almanya'da 78'dir.
Bugün yoksulluktan dolayı milyonlarca kadın ve çocuk fahişelik yapmak zorundadır.
Ezilenler ve yoksullar açısından bakıldığında tablo budur. Bu tablo karşısında Sayın Perihan Mağden'in önereceği nedir, doğrusu merak ediyoruz.
Mademki Perihan Mağden, "Savaşa hayır, çünkü haklı savaş yoktur ve savaşmak öldürmektir. Hiç kimsenin öldürmeye hakkı yoktur" diye buyuruyor; Bu durumda Sayın Perihan Mağden'in, bu yok edici tablonun mağdurlarına bir çıkış yolu önermesi gerekiyor.
Eğer Savaşmak yanlışsa ki, Perihan Mağden öyle söylüyor, bu durumda ne yapmak gerekiyor? Yoksa Perihan Mağden, bugünkü yaşamın efendilerini kötülük yapmaktan vazgeçirerek mi meseleleri çözmek yanlısıdır?
Eğer Perihan Mağden bu yolu öneriyorsa, yaşamın efendilerinin Perihan Mağden'in bu yaklaşımına tepkileri yalnızca ve yalnızca gülmek olacaktır. Çünkü onlar yaptıklarının ne anlama geldiğini çok iyi bilmektedirler ve bu tablo onların bilinçli eyleminin bir sonucudur.
O halde Perihan Mağden ne önermektedir? Ezilenlere karşı ilan edilmiş ya da ilan edilmemiş savaşları sonlandırmanın yolu nedir, ne olabilir?
Eğer yaşama egemen olanlar mevcut egemenliklerinden gönüllü olarak vazgeçmeyeceklerse ve egemen olanların yol açtıkları mağduriyetlere karşı savaşmak yanlışsa, bu durumda geriye bir tek seçenek kalıyor: Kabullenmek, yani teslim olmak.
Öyle ya, mademki ‘savaş kötüdür', bu durumda ABD işgaline karşı çıkan Iraklıların, direniş cephesine çocuklarını göndermeyi reddetmesi ve ABD işgalini kabullenmesi gerekiyor.
İsrail işgaline karşı çıkan Filistin Halkı'nın İsrail işgaline karşı savaşan Filistin direniş cephesine çocuklarını göndermeyi reddetmesi, bu işgali kabul etmesi gerekiyor.
Keza, üretilen değerlerin %80'i Dünya Nüfusunun %20'sini oluşturan zenginler tarafından tüketilirken, kendisi ürettiği halde üretilen toplam değerlerden geriye kalan %20'si ile yetinmek zorunda kalan Nüfusun %80'ini oluşturan fakirlerin yaşamda kalmak ve kendi geleceklerini kurtarmak için savaşmayı reddetmeleri, kendilerine karşı ilan edilmemiş savaşı kabullenmeleri gerekiyor.
Özcesi; yeryüzünün ezilen ve yok sayılanlarının, kendilerine zor yoluyla dayatılan bugünkü yaşamlarını değiştirmek için savaşmaları yanlışsa, eğer savaş yanlışsa; bu durumda ezilenlerin, yoksulların ve yok sayılanların mevcut durumlarını kabullenmeleri gerekiyor.
Bizim, Sayın Perihan Mağden'in yazdıklarından anladığımız ya da çıkardığımız sonuç maalesef budur. Eğer ezilenler için barış ancak eşit koşullarda yaşamak ise ve bu egemenler için bir savaş ilanı anlamına geliyorsa ve Perihan Mağden, ‘Savaşa hayır' diyorsa; bu durumda Perihan Mağden'in yazdıklarını başka türlü okumak nasıl mümkün olabilir ki?
Yok, eğer Perihan Mağden, ezilenlere ve yoksullara teslimiyeti önermiyorsa, bu durumda ne öneriyor? Öyle ya, nede olsa egemen olanla ezilenin çıkarları aynı değil, dolayısıyla da birisinin barış dediği, diğeri için savaşın adıdır. Birisinin refah dediği, diğeri için yoksulluğun adıdır.
Peki, bu durumda ne olacak? Yoksullar ve ezilenler haklı olarak var olan durumlarını değiştirmek istiyorlar, bu konuda tam da Sayın Perihan Mağden gibi düşünüyorlar; "Kimsenin kimseyi ezmeye, yok saymaya, yok etmeye hakkı yoktur" diyorlar. Buraya kadar Perihan Mağden ile anlaşıyorlar, ama bunu dillendirmeye ve gerçekleştirmek için harekete geçmeye başladıkları an, yaşamın efendileri bu durumu bir başkaldırı olarak mütalaa ediyorlar ve zor kullanmaya, yok etmeye başlıyorlar. Peki, bu durumda ezilen ve yok sayılanlar ne yapmalıdırlar? Eğer Perihan Mağden'i dinleyecek olurlarsa, "SAVAŞMAYA HAYIR!" demeleri, dolayısıyla da var olan durumlarını kabullenmeleri gerekiyor.
Aksi halde savaşmaları gerekecek. Ama Perihan Mağden diyor ki, "Hiç kimse, hiçbir güç bana insan öldürtemez!" İyi ama insanların ölmediği bir savaş nasıl mümkün ki? Ama Perihan Mağden diyor ki, "Öldürerek kirlenilir" insan. Hem de "Sonsuza dek."
Perihan Mağden bununla da kalmıyor, "Haklı ölüm yoktur, haklı öldürme yoktur" diyor.
Özcesi, Perihan Mağden, hem barış diyor, hem de barış için savaşmayın diyor. Yani ezilenlerin ve yok sayılanların ellerini açıp, gözlerini bağlıyor. Bundan dolayıdır ki Perihan Mağden, birileri hakkında hüküm vermeden ve birilerine yol yordam göstermeden önce, Savaş ve Barış olgusunu iyi kavramalıdır. Çünkü bu olgular herkes için aynı anlama gelmemektedir. Savaş ve Barış olgularını yaşama egemen olanlara göre ele alacak olursak, hiyerarşik olarak örgütlenmiş olan bugünkü yaşamda egemen durumda olanlar, kendi egemen durumlarının tehdit edilmediği bir durumu barış olarak mütalaa etmekteyken; bu egemen ilişkinin mağduru olanlar ise, kendilerine dayatılmış olan bu egemen ilişkiyi kendilerine karşı bir savaş durumu olarak mütalaa etmektedirler. Yani, egemenin barıştan kastettiği, kendi egemenliğinin tehdit altında olmadığı bir durum iken; egemen ilişkinin mağduru için ise barış, kendisini mağdur eden egemenlik biçiminin bertaraf edilmesidir.
Bu noktadan devam edecek olursak: Bugün her hangi bir ülke ya da bir topluluk, kendi geleceğini bildiği gibi tayin etmeye kalkıştığında tepesine bombalar yağıyor, ambargoya maruz kalıyorsa, bu egemen ulus ya da topluluk için savaşın değil barışın, barışı korumanın adıdır. Aynı zeminde örnekleri çoğaltacak olursak; şimdi siz bir Türk'e "bu Kürtler ne olacak?" diye sorsanız, alacağınız cevap şu olacaktır: "O da nereden çıktı, neymiş Türk - Kürt biz hepimiz insanız". Onun burada "hepimiz insanız"dan kastettiği, "hepimiz Türküz"dür. Bu durumda siz ona, "madem fark etmiyor, bakın bunca zaman onlar kendilerini biz Türk'üz diye adlandırmak zorunda kaldılar; hadi şimdi de siz bir müddet kendinizi Kürt'üz diye tanımlayın," türünde bir öneri götürecek olursanız; işte o zaman alacağınız cevap şu olur: "benim Türklüğüm ne olacak?" Bu tartışmayı "o zaman Kürtler de Kürtlüklerinden vazgeçmezler" diye noktalarsanız; o zaman Kürt Türkün nazarında barışı ve huzuru bozan olacaktır. Yani Kürdün kendisine karşı yürütülen savaşın sona ermesini istemesi, barış istemesi, Türk tarafından savaş ilanı olarak algılanacaktır, öyle de olmuştur.
Bir patrona sorsanız, deseniz ki, "bütün değerleri işçiler ürettiği halde, neden yöneten ve ayrıcalıklı olan siz patronlarsınız?" Bu soru karşısında patron sizi "barışı ve huzuru" bozmakla suçlayacaktır. Keza aynı tepkiyi Kadınların eşitlik talebi karşısında Erkelerden de duyabilirsiniz.
Demek ki, savaş ve barış olgularının ezilenler ile egemen olanlar için ifade ettiği anlamlar birbirine karşıt ve farklıdır. Herkes için savaş ve barış olgularının aynı anlama gelmesi; ya da bu kavramların anlamlarını yitirmesi, ancak ve ancak, savaş nedeni olan ayrımcılık, sömürü, ezme-ezilme vb. türden ilişkilerin son bulması ve barışın bir ihtiyaç olmaktan çıkması ile mümkündür.
Özcesi, bir savaşın varlığını belirleyen şey, onun biçimi, boyutu, hangi araçlarla yürütüldüğü ve onun açık ya da gizli oluşu değildir. Savaşın varlığını belirleyen, başlı başına savaş nedeni sayılan her hangi bir egemenlik biçiminin varlığıdır. Dolayısı ile de tarihte egemenlik biçimleri ortaya çıktığı günden beri savaş sürekli olarak var olmuştur. Bugüne dek değişen yalnızca ve yalnızca savaşın biçimi, araçları ve boyutu olmuştur; egemenlik biçimleri olduğu müddetçe de olacak olan budur.
Sayın Perihan Mağden, bu tarihsel bakış açısını kavrayamadığı içindir ki, savaşlara yol açan nedenlerin üzerinden atlayarak soyut barış talebinde bulunabiliyor. Yaşamına kasteden karşısında, yaşamda kalma hakkını savunanla, ayrıcalıklı bir yaşam için başkalarını yok edenlerin eylemini aynı görebiliyor. Bu oldukça kaba bir yaklaşımdır. Bu, tecavüze uğrayan bir kadının, kendisini korumak için tecavüzcüyü öldüren bir kadının eylemiyle, tecavüz edenin eylemini aynılaştırmak demektir. Eğer tecavüze uğrayan kadın Perihan Mağden'i dinleyecek olursa, "İnsan öldürmek kirlenmektir" diye düşünerek, kirlenmemek için tecavüzcünün canına kastetmemelidir. Aksi halde kirlenir. Yine aynı şekilde, Iraklı ve Fiistinli direnişçiler temiz kalmak için işgalcilerine kurşun sıkmamalıdırlar. Yoksa maazallah kirlenirler.
Kürtler, Iraklılar, Filistinliler ve diğer ezilen, yok sayılan, yok edilenler yalnızca savaşmayı reddedip, kendilerine dayatılan yaşamları kabul etmelidirler. Yoksa maazallah kirlenirler. Böyle buyuruyor Perihan Abla.

P. Magdelen`in Vicdani Red Cagrisi

P. Magdelen`in „Vicdani Red Simdi!“ baslikli makalesi ile ilgili oldukca yerinde ve kapsamli bir degerlendirme yapmissiniz. P. Magdelen egemen ulus (türk) perspektifinden yazmis oldugu Humanist söylemlerle dolu yazisinda, sözkonusu savasin nedenlerini gözardi etmis. Oysa ki elestirel politik bir Vicdani Red cagrisi aynen sizin formüle ettiginiz bicimiyle olmaliydi: „Türkler ve Kürtler, TSK'ya verecek çocuğumuz yok demedikleri müddetçe bu savaş bitmez!“ Böyle formüle edilmis olsaydi P. Magdelen`in Vicdani Red cagrisi, bunu politik bir anlami olurdu. Gerilla`da yerini almis yada gelecekte HPG saflarinda katilacak olanlara yönelik bir cagri P. Magdelen`lere düsmez bu durmda. Bu durumda Martin Luter`in degil Malcom X`in tavri esastir ezilenler/horlananlar icin.
P. Magdelen`in icerisinde bulundugu paradoxlari da göstermissiniz. Gercektende öldürme arzusu oldukca kabarik agressiv-militarist bir toplumda yasayan feminist birsi olarak P. Magdelen`lerin tavri cok gerilerde. Madem ki bu konuda bir cagri yapiliyor, en azindan örnegin Aysel Tugluk`un Bütce Görüsmeleri esnasinda dile getirgigi talebe (Vicdani Red`in Anayasal bir Hak olarak taninmasi talebine) sahip cikmasi gerekirdi.

Selamlar Saygilar