Kullanıcı Girişi

CAPTCHA
Aşağıdaki basit hesabın sonucunu yazın. Bu siteye spam (çöp) yollanmasına karşı bir tedbirdir.
5 + 5 =
Solve this simple math problem and enter the result. E.g. for 1+3, enter 4.

Köxüz'den Yazılar E-Grubu'na Katıl!

Üye olursanız yazılar adresinize otomatik olarak gelir.

Üye olmak için aşağıdaki boşluğa mail adresinizi yazın "Tıkla ve Katıl" tuşunu tıklayın. 


Google Groups
koxuzden-yazilara katıl
E-Mail:
Bu grubu ziyaret et

 

"Çatı Partisi" veya "Demokrasi İçin Birlik" Toplantısı İzlenimleri (3) - Toplantının Bileşimi

Demir Küçükaydın kullanıcısının resmi

Toplantının bileşimi üzerine Tuncay Yılmaz'ın aktardığı, muhtemelen girişte toplantıya katılanların doldurduğu listelerden çıkmış olan, şu verilere bakalım:
Toplantıya şu şehirlerden katılım varmış:
"Ankara, İstanbul, İzmir, Denizli, Kütahya, Bursa, Eskişehir, İzmit, Antalya, Mersin, Hatay, Antep, Adana, Samsun, Zonguldak, Corum, Edirne, Diyarbakır, Hamburg ve Kıbrıs"
Bunlardan Hamburg ve Kıbrıs'ı çıkarırsak, 18 şehirden katılım var.
Açık ki, bu bütün Türkiye göz önüne alındığında aşağı yukarı illerin beşte birine karşılık düşüyor. Yani Türkiye'deki şehir veya vilayetlerin üçte birinden bile insan yok, bırakalım çoğunluğu bir yana.
Yine T. Yılmaz'ın ifadesine göre:
"Oluşumun parçası olan tüm siyasal yapılar (DTP, TÖP, SDP, SP, EHP, SEH, SODAP, 14 Mayıs, Anti Kapitalist, Türkiye Gerçeği, BDP)" imiş.
Toplam 11 grup, parti veya eğilim.
Yani aslında bir "Siyasal yapı"ya iki şehir bile düşmüyor. Böylesine dar bir temsil kaabiliyeti olan Türkiye'nin dörtte birini olsun en kaba ve biçimsel olarak bile yansıtmayan bir bileşim var.
*
Toplantıda dağıtılan dosyada bulunan ve iki toplantı arasında Koordinasyon'un faaliyetlerini anlatan bülten veya faaliyet raporu benzeri "Demokrasi İçin Birlik" başlıklı yayında, toplantı öncesi, şu şehirlerde toplantılar yapıldığı yazılıyor:
Ankara, Antakya, Bursa, Denizli, Edirne, Eskişehir, İstanbul Anadolu Yakası, İzmir, Kocaeli, Mersin, Samsun
Yani mahalli toplantı yapılan yerler ile toplantıya katılanların geldiği şehirler çakışıyor. 12 şehirde toplantı yapılmış ve bu şehirlerden toplantıya da katılım var. Toplantı yapılmayıp da toplantıda katılımcısı bulunan iller: Kütahya, Antalya, Antep, Adana, Zonguldak, Çorum, Diyarbakır.
Çatı Partisi güya esas olarak örgütlerin birliği olacaktı her şeyden önce. Bu yönde özellikle Mahir sayın'ın vurguları a var. Ama öyle görülüyor ki, Koordinasyon neredeyse ayrı bir örgüt gibi örgütlenmeye başlamış. Yani moda deyimiyle bir ittifak'tan bir "Organik birlik" anlayışına doğru bir kayma var. Yani temel konsept oldukça değişmiş.
*
Burada ilginç olan şudur: DTP'nin belediyeleri ele geçirdiği illerden hemen hiçbir katılım yoktur. Bir tek Diyarbakır varsa da bu büyük bir şehirden her zaman birileri çıkabileceği içindir ve rastlantısal kabul edilebilir.
Yani bir paradoks görülüyor. Bu girişimin en büyük destekçisi parti sadece üst düzeyden katılıyor ama tabandan hiçbir katılım hatta ilgi bile olmadığı söylenebilir.
Tercih edilen aslında bunun tam tersi bir durum olabilirdi ve olmalıydı. Ne yazık ki bu
*
"Oluşumu oluşturan siyasal yapılar"ın ve katılımın incelemesine devam edelim.
Katılım hiç de temsili değildir.
Önemli ve büyük "siyasal yapılar" (Örneğin SEH, SP gibi) mahalli örgütlerinden birer temsilciyle olsun katılımı düşünmemişlerdir.
Zaten bu "Çatı partisi" girişiminde ve toplantılarında başından beri, katılımda bir tersine oran görülmektedir. Örgüt ne kadar büyük ise, onun tabanının bu girişimden o kadar haberi oktur ama yönetim düzeyinde katılmaktadır. Örgüt veya kişiler ne kadar küçükse, genellikle tabanın ya da mahalli birimlerin katılımında o oranda yükselme görülmektedir.
Örneğin EHP (Emekçi Hareket Partisi) ve TÖP (Toplumsal Özgürlük Platformu) daha yaygın, temsili ve aktif bir katılım gösteriyorlar, DTP, SP ve SDP (Keza katılsalardı muhtemelen EMEP ve Ufuk Uras çevresi için de geçerli olurdu bu kıstas ve eğilim) gibilerine göre.
Eskiden bir örgüt üyesiken şimdi örgütlü olmayan ve kendilerine bir örgüt arayanlarda ise bu katılım neredeyse bire bir hale gelmekte. Örneğin eski TKP-B'liler ve eskiden SODAP'lı olup da ayrılanlarda böyleymiş. Bunların her birinden 20-30 civarında bir katılım varmış.
(Bu arada bir not düşeyim. Ben 10 yıl hapis, 25 yıl da sürgün nedeniyle, Türk solunun birebir ilişkilerinden uzağım ve kimseyi tanımıyorum. Toplantıya katılanlar içinde doğrudan ve eskiden bilip tanıdığım insan sayısı bir elin parmaklarını bulmaz: Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, Mehmet Güneş ve Şamil Altan.
Normal olarak bu işlerin içinde uzun yıllardır bulunan bir insan, bir toplantıya veya topluluğa şöyle bir göz atarak, simalardan, tiplerden, giyinişlerden, halden, tavırdan, bakıştan vs. o toplantı ya da toplulukta bulunanların politik eğilimleri, çapları, çapsızlıkları, yetenekleri ve sınırlılıkları vs. hakkında aşağı yukarı doğru bir bilgiye sahip olur. Ben maalesef bu durumda değilim. Benim için orası kocaman bir kalabalıktır. Henüz renkleri, nüansları ayıracak durumda değilim. Bu analizde büyük ölçüde bana toplantının bileşimi hakkında anlatılanlardan ve benim gözlemlerimin de doğruladığını düşündüklerimden hareket ediyorum.)
Bu kısaca özetlenen ters orantı eğilimi göze alındığında, toplantıların bileşimi ve katılımlar konusunda çok ihtiyatlı olmak gerektiği, görünümün gerçek ilişkileri ve güçleri yansıtmayacağı; katılımcıların ve konuşmacıların gerçek güçleri ve güç ilişkileri temsil etmeyebileceği, dolayısıyla istisnai olarak son derece güçsüz ve etkisiz olanların çok güçlü ve etkili görünebileceği, ayrıca işleyişin de zaten bu tür bir manüplasyona uygun olduğu görülür.
Bu yanıltıcılığı bir matematik ilişki ile ele alalım ve göstermeye çalışalım.
Diyelim ki 500 üye ve sempatizanı olan bir örgüt veya eğilim var (Sanırım SEH, SDP, SP, TOP, EHP üç aşağı beş yukarı bu düzeydeler). Bunlar 250 kişilik bir toplantıya 2 veya 3 temsilciyle katılıyorlar. Ama biz hesap yuvarlak olsun diye 5 diyelim.
Diyelim ki bir de 50 kişilik dağılmış bir örgüt var, bir e-mail grubunda tartışıyorlar, kavga ediyorlar ve hayatlarına anlam verecek bir örgüt arayış ve bekleyişindeler. (TKP-B'liler de buna benziyor) Bunlardan da 25 kişi katılıyor.
Bu çevrelerin sol içinde ve ülke politikasındaki basit matematik olarak oranı (çünkü örgütlü bir yapı daha büyük bir niteliği de temsil eder aslında ama bunu burada ihmal ediyoruz) birinci örgütün lehine bire on iken 500 üyeye 50 kişi iken; katılım söz konusu olduğunda durum tersine dönmekte, dağınık çevre bu örgütün beş katı bir oranda temsil edilmektedir. Yani gerçek güçlerin tam tersi bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Yani eğer örgüt o dağınık eğilimin oranında katılsaydı, 250 kişiyle katılması gerekirdi. Beş kişiyle katıldığından, 250 : 5= 50 misli gerçek ilişkiden sapma söz konusudur. Buna karşılık, küçük ve dağınık grubun, büyük grup oranında katılması halinde, 1 kişiyle katılması gerekirken, 25 misli br temsili görülmektedir.
Görüldüğü gibi oranlar gerçek ilişkileri alt üst edicidir.
Bu tersine orantıların birkaç örgütte ve çevrede birden olduğu ve bu oranların gerçekte çok daha büyük olduğu göz önüne getirildiğinde, Çatı Partisi toplantısına katılımın nasıl yanıltıcı, çarpık olduğu daha iyi kavranabilir.
*
Ancak çarpıklık burada da bitmez.
Eh ÖDP'den beri hepimiz çook demokrat olduk, hepimiz çoook renklilikten yanayız, artık öyle demokratız ki, oylama yapmıyoruz, söz kesmiyoruz falan ya (Bunları ironiyle, taşlamak için yazıyorum. Çünkü toplantıyı yönetenler hep böyle olunduğunu söylüyorlardı büyük bir memnuniyetle ve herkes de yine büyük bir memnuniyetle bunlara katılıyordu, Allahın bir kulu çıkıp da "saçmalamayalım arkadaşlar, reziletimizi fazilet gibi görmeyelim ve göstermeyelim" demiyordu.) Gerçek oranları tamamen alt üst eden çarpıklık, konuşmalarda bir de katmerlenir.
Diyelim ki, 500 kişilik örgütten bir kişi çıkar ve konuşur. On dakika olsun. Ama o 50 kişilik çevreden gelen 25 kişinin neredeyse hepsi konuşur. Ama biz insaflı davranalım, gelenlerin beşte birini konuşmuş var sayalım. Beş kişi konuşmuş olsun. Bunlar da elli dakika konuşmuş olurlar. Yani beşyüz kişinin görüşleri 10 dakika; 50 kişinin görüşleri 50 dakika söylenmiş ve dinlenmiş olur. Eğer gerçek oranlara vurursak, aslında 500 kişilik örgütün 500 dakika yani aşağı yukarı sekiz saat konuşması gerekir. Eğer elli kişilik çevre, 500 kişilik örgütün konuştuğu oranda konuşursa, onların bir dakika konuşmaları gerekir.
Görüldüğü gibi çarpıklık, konuşma sürelerine elince daha da bir katmerlenmektedir.
Bu çarpıklığın birkaç büyük örgüt ve birkaç küçük çevre arasında tekrarlandığı düşünülürse, toplantının havasının (ki konuşmalar bir süre sonra havayı da belirler) gerçek durum ve ilişkileri yansıtmak bir yana, onların tam zıddına bir görünüme yol açtığı ortaya çıkar.
Toplantıda durum tam da böyleydi. DTP'den, SEH'ten, SDP'den, SP'den knuşmacılar hep bir kaç kişiyle sınırlıydı. Ama örneğin eski TKP-B'lilerin neredeyse yarısı konuştu. Bazı örgütlerden gelenler de buna yakın davrandılar.
Elbette gerçek ilişkileri bilen bir gözlemci ve katılımcı, bu konuşmalara, belli görüşlerin ifade ve temsiliyetindeki büyüklüğe fazla bir değer vermez. Esas güçleri ve eğilimleri temsil eden, aslında toplantının küçük bir bölümünü oluşturan konuşmalara göre durumu kavramaya çalışır. Bunlar da esas olarak bir elin parmaklarını geçmez.
Çok nadir olarak bazen, elbette bireysel düzeyde niteliğiyle dinlenmesi gereken konuşmalar olabilir tabii. Ama bunlar genellikle istisnadır ve zaten hemen belli olurlar. Bunların haricindeki konuşmalar, konuşanların ruh halleri, dünyaya bakışları, tepkileri falan hakkında daha doğrudan ve canlı izlenim için, politik ve ideolojik anlamıyla değil, bir sosyolojik gözlem olarak dinlenebilir ve dinlenmelidir.
Bu toplantıda da durum aşağı yukarı böyleydi. Toplantı sonunda o ifade edilen memnuniyet, başarı vs. aslında, toplantıya katlan gerçek büyük güçlerin eğilimlerini değil, toplantıda bulunanların ve gerçek güçlerinden onlarca, yüzlerce defa daha büyük bir görünüm sunanların eğilimlerini ifade ediyordu.
Çünkü hiç de küçümsenmeyecek bir kitle, tamamen psikolojik nedenlerle, hayatına anlam verecek bir örgüt ve çalışma ihtiyacı için oradaydı (elbette bu ihtiyaç da insanidir ve anlaşılır ama biz burada politika yapıyorsak bu ayrı bir sorundur, insanların psikolojik sorunların çözmenin yeri politik toplantılar değildir) ve bu arkadaşların ellerindeki oyuncakları alınmadı. Oyuncağı ilenden alınmamış çocuklar gibi mutlu ayrıldılar oradan.
Ancak gerçek şudur ki, kediye göre budu gerçek gücü temsil eden örgüt ve çevreler, geniş ve yaygın bir katılım göstermeyerek, "çatı partisi" etrafında yürüyen tartışmalara, gelişmelere vs. örgütlerini sokmayarak veya onların dışında durmalarını sağlayarak, katılımlarını sadece üst ve temsili düzeyle sınırlayarak, ortada hiç de öyle ciddi bir angajman, coşku vs. olmadığı, hala ortada dışarıdan verilen kanla ve oksijenle yaşamını bitkisel hayat içinde sürdüren ölüm döşeğinde bir hasta olduğu gerçeğinin görmezden gelinmesine katkıda bulunuyorlar.
Öyle bir hasta ki, komada ama hasta oluğunu kabul etmiyor, birisi ona hastasın dediğinde de, hasta bunu söyleyene, söyleyen sanki onun hastalığını istemiş gibi davranıp kızıyor.
Halbuki iyileşmesinin ilk koşulu, ölmek üzere olduğunu görmesi ve kendine karşı çok radikal tedbirlere dayanan bir tedaviyi kabul etmesi.
Benim yapmaya çalıştığım biraz böyle bir şey.
Bundan rahatsız olanlar, hasta olup da acı ilacı içmek istemeyen, ağlayıp sızlayan çocuklar gibiler.
*
Buraya kadar bileşimi aritmetiksel olarak ele aldık.
Şimdi bu değerleri politik ve ideolojik karşılıklarıyla ele almayı deneyelim.
Buraya kadar görülen matematiksel çarpıklık, pek ala çok farklı görüşler arasında da var olmaya devam edebilirdi. Yani Türkiye'deki sol ve sosyalistleri oluşturan ve bunlardan toplantıya katılan belli başlı akımlar olabilirdi ve çarpıklık bunlar arasına eşit olarak dağılabilirdi. Bu koşulda çarpıklık daha sınırlı olabilir, en azından farklı eğilimler arası ilişki çok çarpık görünmeyebilirdi.
Ne var ki, bu toplantı bileşimine bakıldığında buna ek olarak, bir de eğilimler arası çarpıklık aritmetiksel çarpıklığa eklenmektedir.
Türkiye Sosyalist ve Devrimci hareketini biraz bilen, farklı görüşlerin genel güçleri ve dağılımları hakkında bir kavrayışa sahiptir.
En güçlüler Dev-Yol, TKP, Halkın Kurtuluşu gibi hareket ve partilerdir, bunları Kurtuluş, Partizan, Dev-Sol gibi ikinci derecede güçlüleri izler, bunların altında daha küçükleri vardır ve bu böyle gider.
Bunlar içinde, Doktorcu denenler ya da o kökenden gelenlerin toplamı, bu büyük hareketlerden her hangi birinin onda birine bile ulaşmaz. Benim tahminim budur. Bu konuda farklı tahminler de yapılabilir ama esas olarak kıyas kabul etmez bir ilişki olduğu açıktır.
Fakat bu Çatı Partisi toplantısında, doktorcuların ya da doktorcu kökenden gelenlerin oranı neredeyse yarı yarıyadır.
Yani örgütlü ve örgütsüzlerin temsili ve katılımı arasındaki oransızlık farklı eğilimler arasında uygun olarak da dağılmış değildir. Bu da gerçek güçler ve ilişkiler hakkında ek bir çarpıklığa yol açmaktadır katılımda ve temsilde.
*
Söylenenlerden çıkarıp hesapladığım kadarıyla doktorcu hareketlerin veya o kökenden gelenlerin dağılımı şöyledir.
Toplumsal Özgürlük Platformu, toplantıların örgütlenmesine ve koordinasyon çalışmalarına vs. çok aktif olarak katılmakta olduğu gibi, örgütünün hemen her bölgedeki çalışmalarından da bir iki kişi toplantıya katılmıştı. Böylece Toplumsal Özgürlük, tahminimce 20-30 civarında kişi tarafından temsil ediliyordu. (Ki toplantıdaki gençlerin önemli bir bölümü bu akım ve EHP (Emekçi Hareket Partisi) ve kısmen de (Sosyalist Demokrasi Partisi) çevresindendi.
Elbette bir hareketin, herhangi bir girişimi aktif olarak desteklemesi, oradaki çalışmaları üstlenmesi, etki ve taraftar kitlesini arttırmaya çalışması son derece doğru ve meşrudur. Belli ki TOP da bunu yapmaktadır ve yapmaya çalışmaktadır aynı zamanda. Toplumsal özgürlük hareketine siz niye bir SEH, bir SDP veya bir SP gibi sadece yöneticiler düzeyinde temsilci olarak katılmadınız, niye bütün işlerin hamallık kısmını üstleniyorsunuz, burada gizil ve hain emellerinizi uyguluyorsunuz denemez.
Onlar kendi açılarından doru olanı ve siyasi mücadele veren her hareketin yapması gerekeni yapıyorlar. Belki böyle yapmadıkları için diğerleri eleştirilmeli. Tabii böyle yapmamaları diğer hareketlerin bu işlere yeterince önem vermediğinin de bir göstergesidir.
Bunlar açık şeyler. Ama biz burada nesnel bir durum tablosu çıkarmaya çalışıyoruz. Burada bütün örgütlerin tam isimlerini bilmediğim için, derdimi anlatabilmek ve daha iyi anlaşılabilmek için "devrimci argoyu" veya sembol isimleri kullanırsam kimse alınmasın.
Yine Toplumsal Özgürlüğün daha önce bölünerek ayrıldığı eski SVP (Sosyalist Vatan Partisi, yani Mehmet Özler'in partisi) ki şimdi SODAP adını almış, örgüt veya çevreden katılım vardı. Ama sanırım bu katılım oldukça temsilci düzeyi ile sınırlıydı.
Bundan başka yeni 20-30 cıvarında olduğu söylenen, yine SODAP'tan ayrılmış bir grup katılmış. Böylece aslında Türkiye'de bir çok devrimcinin adını bile bilmediği SVP geleneğinden gelenler aşağı yukarı 60 kişi kadar.
Yani en kötü hesaplamayla 50 kadar kişi, 1978-79 yılında Vatan Partisi'ndeki bölünmede Sosyalist Vatan Partisi tarafında kalmış (yani aslında benim yazdığım tezleri reddetmiş ve eleştirmiş) gelenekten. Yani, ziyaretçileri, temsilcileri falan çıkarırsak, toplantıyla gerçek katılım 250 kişi sayılırsa bunun beşte biri bu gelenekle bağlantılı.
Toplantıda bir de, TKP-B geleneğinden olanlar var. Bunlar da aslında "Doktorcu" kökenlidirler kendilerinden kimileri unutmuş ve hatırlamak istemiyor bile olsa.
Yeni kuşaklar ve sol hareketten gelmeyenler bilmediği için biraz da bu geleneğin kökenini kısaca özetleyelim.
Bu gün bilenen akımların çoğu önce Aydınlık sonra da esas olarak Kırmızı Aydınlık çevresinden gelir. Kırmızı Ayınlık'tan dört akım çıkmıştır. Cephe, Ordu, Mihri, Doktor.
Bunlar içinde ilk ayrılan Ordu (THKO) olmuştur. Parti olmadan dağa çıkarız demiştir. O zanlar Regris Debray'ın yazdığı "Devrim'de Devrim" adlı kitapta ifade edilen "foko" teorisi. Bugünkü EMEP'in kökeni.
Ardından Mihri'nin milli, sınıf ve partiyi önemsemeyen, cuntalarla flört eden yaklaşımı nedeniyle Doktor ve Mahirler'in yollarını ayrış gelir.
Doktor ve Mahirler, bir süre uzaktan aşk ve flörtten ylaşarlar ama İşçi Sınıfının ideolojik öncülüğü mü yoksa temel güç olarak kabul edilmesi mi gibi bir noktada yollar aşrılır.
Ve bizlere şimdi Sınıf ve Sosyal Cumhuriyet diye ders veren sevgili Mahir ve Ertuğrulların bulunduğu ekip, o zamanlar Doktordan "Sovyetik ayaklanmacı" diyerek uzaklaşmıştı.
(Maalesef bu gün bölünmenin cuntacı olup olmamayla ilgili olduğu sanılıyor. Doktorun bu cuntacılığı sonradan çıkmış bir hikayedir ve işin aslında hiçbir karşılığı yoktur. Ama bu ayrı konu. En son bir toplantıda sözleriyle Ertuğrul ve Mahir bu mavi hikayeyi yeniden üretiyorlardı.)
Bu günkü Kurtuluş, SEH vs. Cephe'nin bu döneminin temsil eder ve yankısıdırlar. THKP kökenli diğer hareketler, örneğin Dev-Sol, Acilciler vs. Mahir'in suni denge teorileri döneminin devamcısıdırlar. Bu ikisi farklı dönemlerdir aynı isimle (Mahir Çayan) anılmalarına rağmen.
Yani Mahir Çayan'ın kendi teorik ve politik evriminin iki ayrı aşaması farklı gelenekler biçiminde vardır.
Dev-Yol ise aslında bu geleneklerle ilgili değildir, o Mahir'i bayrak yapmıştır ama, kendisi aslında o geleneğin devamı değildir. 70 sonrası kabarışın doğrudan otantik ürünüdür. Ne teoride ne pratikte o gelenekle bir ilişkisi yoktur. O geleneği sürdüren en özgün akımın Kurtuluş olduğu söylenebilir.
İste Doktor o zamanlar Sosyalist diye bir gazete çıkarmıştı ve bu gazete etrafında belli bir toplanma gerçekleşmişti. Bu gün Doktorcu diye bilinen bütün akımlar da bu Sosyalist gazetesi etrafından gelir.
Bu gazetenin etrafındakiler de 12 Mart karanlıklarında bölündüler. Bu bölünmede bir tarafta ben ve benimde içlerinde bulunduğum çevre vardı, bir de diğer tarafta, TSİP'i kuracak çevre vardı. Yani şimdi bu toplantıda neredeyse 20-30 civarında kişiyle yer alan çevrenin de ataları.
12 Mart döneminde, doktorcuların bir kısmı, "Burjuva Sosyalizmini kullanıyoruz" deyip, Oya Baydar, Yalçın Yusufoğlu gibi bilinen isimlerin bulunduğu "Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik Birliği" adlı bir dergi çıkaran TİP içindeki asistanların falan kurduğu bir ekiple iş birliği yapmışlardı. Bunlara burjuva sosyalizmiyle pratik ve politik işbirliği yapılabilir ama ideolojik işbirliği olmaz diyen ve buna karşı çıkan bizleri ve beni, hakkımda iğrenç iftiralar atarak tecrit etmişler, daha sonra çıkardığım gazeteyi engellemişler ve tutuklanmamdan sonra ortalık kendilerine kalınca TSİP'i kurmuşlardı.
(Bunların uzun bir hikayesini, belgelerini yine bu çevrenin yaptığı "Tarihi Konuşuyoruz" sempozyumuna yollamıştım ama bildiri yolladığımı bile gizleyip, yolladığım bildirileri yayınlamadılar. Yani Tarihi konuşamadılar alında. O yayınlanan kitap benim bildirilerimin sansürüne dayanmaktadır. Meraklısına mail ile yollayabilirim. İlk fırsatta da indirilecek kitap olarak zaten siteye koyacağım.)
İşte bu bölünmede, burjuva sosyalizmini kullanıyoruz diyerek TSİP'i kuran takımın, daha ziyade Dev-Genç'ten gelenleri ile TİP'ten gelenleri daha sonra tekrar bölündüler. Ama daha önce hep birlikte Kıvılcımlı'yı terk etişlerdi. Aslında eleştirimizin doğru olduğunun bir itirafı ve doğrulamasıydı bu.
TİP'ten gelenler TSİP oldu TKP'ye ve Sovyetlere yaklaştı. Bölünenler de TKP-B oldu, Bunlar da Sovyetlere yaklaştı ama daha küçük burjuva radikal bir eğilimi temsil ediyorlardı.
Aslında bunların bölünmesi bunlara yaptığımız, burjuva sosyalizmi ile ideolojik işbirliği yapılmaz eleştirisinin onarca fiilen kabulü anlamına geliyordu ve bu eleştirinin doğruluğunun pratik kanıtlamasıydı.
Ama onların kendileri bile bunu anlayacak durumda değillerdi ve bütün eski bildiklerini de unutmuşlardı. Dolayısıyla bunlar da TSİP'in Doktoru reddi döneminde beraber olduklarından Doktorcu gelenekten gelen ama doktoru reddetmiş, reddi miras eylemiş bir akımı temsil ediyorlardı. Bunların başında da İbrahim Seven vardı. Sonra Sovyetler çökünce bunlar da dağıldı. O zamanki başkanları İbrahim Seven bir liberale dönüştü vs..
İşte bu dağılan örgütün kalıntıları, bu toplantıda 20-30 arasında temsil ediliyordu.
Geride kalanlar içinde bir kesim, yani toplantıya katılanlardan ve ismi bilinen Mehmet Güneş ve daha sonra ta 1974 yılında Doktoru reddedişleriyle ilgili bir özeleştiri yaptı Teori ve Politika dergisinde yani terk ettiği geleneğe döndü.
Ama bu özeleştiriyi 12 Mart döneminin burjuva sosyalizmiyle ilişkiler konusuna, yani benim tasfiyem dönemine kadar götürmediyse de yine de oldukça önemli bir gelişmeydi.
İşte böyle özeleştiri ile falan uğraşmayan, eski doktorcu gelenekli, aslında fiilen hiçbir örgütsel bağı olmayan, siyasi şekillenmesini muhtemelen TKP-B ve TSİP içinde yaşamış, hayatlarına anlam verecek bir örgüt arayan, 14 Mayıs diye bir mail grubunda haberleşip ilişki ve çelişkilerini koruyan TKP-B'liler bu toplantıda neredeyse 20-30 kişi civarındaydı.
Bir beş on kişi de, yine bu geleneklerden gelmiş ama şimdi başka gelenek veya hareketler içinde bulananlar tutabilir. Örneğin Şamil Altan da Doktorcu gelenekten gelir. Haluk Ağabeyoğlu sanırım TKP-B geleneğinden ama şimdi SEH saflında. Bu gibiler de katılırsa, Doktorcu sülaleden gelenlerin aşağı yukarı 100 rakamına yaklaştığı, toplantının esas katılımcılarının da 250 civarında olduğu düşünülürse, Toplamları, Türkiye devrimci hareketinde büyük bir hareketin onda birini oluşturmayanların, bu toplantıya katılanların neredeyse beşte ikisini oluşturduğu görülür.
Bu ekstradan bir çarpılmayı ifade eder gerçek ilişkilerde.
*
Şu denebilir elbet, bu arkadaşların Türkiye devrimci hareketi içindeki yeri çok küçük olabilir, temsilleri oranlarına göre çok büyük olabilir. Ama burada nicelik değil nitelik önemlidir. Doktor gibi bir ustadan kaynaklandıklarına göre bu arkadaşlar belli ki çok birikimli, deneyli vs. bir grubu oluşturabilirler.
Ama durum öyle de değildir.
Aslında bu beşte iki, denebilir ki benimle bölünmelerle ortaya çıkmışlardır.
Varlıklarını da biraz benim içerde ve sürgünde olmama, elimin kolumun bağlı olmasına borçludurlar. Eşit koşullarda olsaydık belki hiç var olmayabilirlerdi.
Birincisi 12 Mart dönemindedir. Ben Kıvılcım gazetesini çıkardım. Diğer taraf Kitle ve İlke'yi çıkardı. Kıvılcım kapatılıp da ben tutuklanınca TSİP'i kuracak ekibin önü açıldı ve TSİP kuruldu.
Yani yuvarlak hesap toplantının beşte biri, yetmişlerin başında benim eleştirdiğim bir pozisyondan gelirler.
Diğer beşte bir ise, yani SODAP, TOP ve yine SODAP'tan bölünenler, yine 78-79 yıllarındaki bölünmeden gelirler ve bu bölünmede de ben diğer tarafın görüşlerini yazıyordum. Aynı saralarda Niğde'de Tünel kazıyorduk. Kaçınca daha iyi bir ideolojik politik mücadele veririm diye düşünüyordum. Olmadı, tünel patladı, içerde kaldık, 12 Eylül geldi, sürgün vs. derken hiçbir zaman görüşlerimi savunma imkanım olmadı
Bu nedenle bu arkadaşların varlığı biraz da benim fiziki yokluğumla diyalektik bir bağlantı içindedir. Tıpkı Türklerin varlığının Ermenilerin yokluğu ile diyalektik ilişkisi gibidir bu.
İşin ilginci aynı hikaye iki kez tekrarlanmıştır. Bu iki ayrılışın kalıntıları yuvarlak hesap ellişer kişilik bir katılımla bulunmaktadır bu toplantılarda.
Bu arkada
Şların bir kısmının burjuva sosyalizmiyle ayrılışları, örneğin TKP-B'nin TSİP'ten ayrılışı, TOP'un ve diğerlerinin SVP geleneğinden ayrılışı, hiçbir zaman yöntemsel, politik, programatik ve stratejik düzeylerde olmadığından, ilk kökendeki bölünme noktalarının bir özeleştirisine gitmediğinden, bu bölünmeleri onların yeniden yolu kaybettikleri yere gelmeleri anlamına gelmiyordu.
Burjuva sosyalizminin ufku ve varsayımları içindeki bölünmelerdi bunlar.
Tabii bu gruplara yeni gelenler de böyle eğitildiklerinden, hatta ilk ortaya çıkıştaki ve bölünmelerdeki ayrılıkları bile bilmediklerinden, her yeni kuşakla birlikte köklerde bulunan bir zamanların olumlu nitelikleri bile unutuluyordu.
Örneğin bir TKP-B'li hiçbir zaman 12 Mart döneminde Kıvılcım gazetesi bize şu eleştirileri yapıyordu, biz de onlara şu eleştirileri yapıyorduk, işte o zamanın orijinal metinleri deyip eğitilmemiştir. Yeni kuşakların eğitiminde eski bilgilerin korunması gibi bir yol izlenmemiştir.
Yine aynı şekilde, sonraki kuşaklardan harekete katılanların hiç birine, SODAP veya TOP'un, Vatan Partisindeki ayrılıkta bize şu eleştiriler yöneltildi, biz de onlara bunları yönelttik, işte orijinal metinler diyerek bir siyasi ve teorik eğitim verdiklerini sanmıyorum. Yeni kuşaklar bu metinlerin varlığından bile habersizdirler.
Canlılar bile yeni kuşaklarında eki evrimi minyatür ölçülerde yaşarlar tüm o kazanımları içlerinde taşıyabilmek için. Ama bu siyasi hareketlerde bu görülmez
Böylece bu hareketlerin yeni kuşakları için, siyasal ve metodolojik DNA'larında bulunan özellikler, kökenlerindeki birikimden yoksundur. Yani bu bölünmeler teorik ve ideolojik olarak olduğu kadar da programatik olarak da bir ilerleme değil, eski kazançların da unutulması, bir geriye gidiş anlamını taşımaktadır.
Benim yazdıklarımın ve söylediklerimin toplantının neredeyse beşte birini oluşturan bu bileşenler tarafından anlaşılmamasının ve tepki duyulmasının nedeni biraz da budur.
Aslında benim söylediğim her şey, Marks, Engels, Lenin, Kıvılcımlı gibilerinin söz ve davranışlarına dayanmaktadır. Ve muhataplarımın da en az benim kadar onlara dayanma ve onların sürdürücüsü olma gibi bir kaygıları ve iddiaları olduğu varsayımına dayanmakta olduklarından, onları onların kabulleri ve varsayımları ile eleştirme, çürütme ve ikna çabasını ifade ederler.
Ama onlar bunlara korkunç tepki gösteriyorlar. Bu tepkiler aslında bana değil, artık unuttukları veya şekillenmelerinde hiç etkisi bulunmamış, ama bir zamanlar sürdürücüsü ve temsilcisi olduklarını iddia ettiklerinedir.
Aslında bana tepkileri kendi köklerinde inkar ettiklerinedir ve bu tepkiler o zamanlar bunlara yaptığım eleştirilerin doğruluğunun bir kanıtıdırlar. O zaman söymediğim, bunların aslında Kıvılcımlıya sahip çıkar görünüp onu inkar ettikleriydi. Şimdi Kıvılcımlı'nın duruşuyla bende somut olarak karşılaştıklarında benim şahsım üzerinden saldırdıkları Kıvılcımlı'dır, Marks, Engels, Lenin'lerin geleneğidir.
Bu sözde Doktorcu kökenli beşte iki, örneğin ir Ertuğrul veya bir Mahir'den bin kat daha uzaktır doktora, dolayısıyla bana da.
Bir Ertuğrul ile, bir Mahir ile teorinin önemin üzerine konuşmak gerekmez örneğin. Onlar birini niye çok yazıyorsun diye eleştirmezler. Bunun kendine Marksist diyen biri için kendini inkar anlamına geldiğini bilirler.
Ama bu arkadaşlar çok yazma, bizim teoriyle işimiz yok, biz pratiğe bakarız gibilerden itirazlarla, pratik ve teori kavramlarını bile birbirinden kopuk, metafizik ve pozitivist olarak anladıklarını, Marksizmi inkar ettiklerini itiraf ederler.
Bu arkadaşların içe işlemiş gerici ve anti Marksist tepki ve önermelerine karşı, Mahir'in dayanamayıp, konuşmasında teorinin önemine vurgu yapması bir rastlantı değildi elbette.
*
Aslında o ayrılıklarda tartışılanlardır bu çatı partisi tartışmalarında olanlar da.
Bunu daha da somutlayalım.
Bir Marksist her şeyden önce, gerçek devrimcidir, ne kadar hoşuma gitmese de böyledir diye düşünür ve gerçeğin açığa çıkması için savaşır. Bir Marksist için gerçeğin gizlenmesi diye bir şey savunulamaz. Bir gerçeğin gizlenmesi veya gizlenmek zorunda hissedilmesi otomatikman egemen sınıfların çıkarını savunmayla ilgilidir.
Ama bu arkadaşlar, toplantının öncesine ilişkin değerlendirmelerimde anlattıklarım karşısında, bu olaylar gerçek midir değil midir diye hiç sormadılar bile. Gerçekse nasıl vahim olduğunu sorgulama yoluna gitmediler bile. Sadece, hem de zımnen gerçek olduğunu kabul ederek, nasıl böyle şeyleri afişe ediyorsun, bizi arkamızdan hançerliyorsun diye tepkiler gösterdiler.
Bu bırakalım bir Marksisti, dünyayı biraz olsun değiştirmeye çalışan bir demokrat için bile kabul edilemez.
Bu davranışın örneğin bir darbe planı dışarı çıkınca, bu planın kendisini değil de niye ve nasıl dışarı çıkarıldığını koğuşturan, onu afişe edeni koğuşturan Genelkurmay anlayışından ne farkı vardır?
Ve işin acısı, bunu yapanlar da hukukçu arkadaşlar
*
Ama bunları geçelim. Daha somut pratik ve programatik sorunlara gelelim. Örnekleri oradan verelim.
Türkiye devrimci hareketinde Program'ın önemi üzerine en çok durmuş insandır Kıvılcımlı. Kıvılcımlıcılar içinde de bu geleneği sürdüren ben olmuşumdur. Program konusunda yazdıkların beş on cildi bulur.
Doktorcu gelenekle yukarıda ifade ettiğim şekilde bağlarını olduklarını bildiğimden, çatı partisi girişiminde ilk yazmaya başladığımda, bana gösterilen tepkilerin, aslında bizzat içerinden geldikleri geleneğe tepki olduğun göstermeye çalıştım.
Örneğin Program mı önce gelir tüzük mü, polemik üzerine, uzun yazmak üzerine vs. bir sürü yazı yolladım ve bu yazıları özellikle Kıvılcımlı'dan alınmış bazı yazılarla da destekledim.
Böyle yapmamın nedeni, o arkadaşlara hem eğer unutmadılarsa, tepkilerinin geldikleri geleneklerin olumlu yanlarının inkarı anlamına geldiğini göstermekti. Ama aynı zamanda o geleneği inkar ettiklerine ilişkin bir zamanlar yaptığım eleştirilerimin doğruluğunun kanıtlandığı anlamına geldiğini göstermiş oluyordum, bu tepki ve davranışlarıyla.
Tabii bu yöntemi uygulamam daha da büyük tepkiye yol açıyordu, çünkü aslında karşı bir argüman getirmeleri olanaksızdı. Bunun üzerine de kişiliğime yönelik saldırılar başlattılar.
Tabii bunca çok adamın bana saldırması, benim hakkımda, ya herkes buna saldırıyorsa demek ortada bir şey var kanısına da yol açıyordu.
Ama aslında bu izlenimin oluşmasına yol açan, Türkiye Devrimci hareketinde olağan üstü küçük ama bu küçüklüğüyle ters orantılı olarak burada olağanüstü büyük olarak temsil edilmeleriyle ilgilydi.
Dünyada yaşıyorsanız, evreni dünya gibi sanabilirsiniz, ama aslında dünya evrende bir istisnadır. Evrenin hala çok büyük bölümü hidrojen ve helyumdur. 0 ile 100 derece arasında bir sıcaklık değil, mutlak sıfır ile milyonlarca derecelik sıcaklıklar kuraldır örneğin evrende. Bu da bunun gibiydi.
*
Ama daha da önemlisi, bu genel ve temel, devrimci mücadelenin geleneklerine ve çok temel varsayımlarına uzaklık değildi ortadaki, aynı zamanda o zamanki programatik sorunlar da oradaydı ve aslında tartışma tam da buydu.
Burjuva sosyalizmi ile proletarya sosyalizmi program sorununda şöyle ayrılır. Burjuva Sosyalizmi, ister sosyalizm, ister Demokratik Cumhuriyet olsun, yerine göre bunu kabul eder, ama "şimdi acil olarak" diyerekten bu programın önüne, bir takim, burjuva tabakaların da kabul edebileceği "acil talepleri" koyar.
En temel programatik ayrılık budur.
Bu kural, burjuva sosyalizminin program konularındaki bu özelliği, ta Erfurt ve Gotha programlarından beri değişmemiştir. Türkiye'de de öyledir.
Vatan Partisi programı bunun tam tersi bir mantığa dayanırdı. Var olan devlet cihazını parçalayıp bir demokratik cumhuriyeti asgari program olarak koyardı. Tabii bu programın ulus sorununda vs. yanlışları vardı ama biz verili teorik düzey içinde burada ele alıyoruz.
İşte TSİP ve SVP'nin program anlayışına temel eleştirimiz de buydu.
Öte yandan burjuva sosyalizmi programı bir yığın saçma ve anlamsız ilke bildirimleriyle doldurur. Buna karşılık proletarya sosyalizmi somut işler koyar. Bunlar son derece somut işlerdir. Çünkü, proletarya, çok farklı inançları, kavramları olan milyonlarca insanın birleştirilmesi olmadan bir değişim olamayacağını bilir. Bunun için de bu farklı inançları, dilleri, terminolojileri birleştirmenin biricik yolu somut işlerdir.
Küçük burjuva sosyalizmi ise, modern bir sınıf olmadığından zaten bir program nosyonundan yoksundur ve programdan ziyade onun için bayraklar, rozetlerdir. Ya da ideolojik formlardır. Örneğin "Mahir, Hüseyin Ulaş Kurtuluşa kadar savaş" gibi, rozet sloganlardır. Hiçbir programatik ufuk açmazlar.
Ya da "Demokratik halk devrimi", "Proletarya diktatörlüğü" "demokratik Halk İktidarı" gibi sözleri program sanırlar.
Teorik bir tartışmada proletarya sosyalizmi elbet bu kavramları kullanabilir ve kullanır, ama program deyince, ne devrim, ne demokratik, ne halk sözlerine ihtiyacı yoktur. Bu kavramlarla program oluşturulamaz. Onun somut biçimleri gerekir.
Ya da anti faşizm, anti emperyalizm gibi ilke beyanları program yerine geçirilir.
Hayır bunlarla da program olmaz ve programın yeri bunlar değildir.
Program denen şey son derece somut değişiklikler olmalıdır ve bunları uzun mücadele yollarında kitlelerin beynine ve hafızasına kazımalıdır. Gün gelip imkanları oluştuğunda ilk yapacakları, birkaç saat içinde yapacakları şeylerdir bunlar. Çünkü devrimlerde yirmi yıllar yirmi dakikada geçerler.
Ama program somut olacak diye, kimi kitle örgütlerinin istemlerinin alt alta yığılması ve toplanması da değildir. Kitle örgütleri mesleki ve sınıf dar görüşlülüğüyle maluldurlar. tabanlarını birleştirebilirler ama bunu yapabilmek için onları diğer ezilenlerle de bölerler, eşyanın tabiatı gereği böyledir bu. İşçileri birleştirecekseniz, işçilerin özel taleplerinde yoğunlaşmak zorundasınızdır.
Bir devrimci parti ise, toplumdaki tüm devrimcileri ve gayrı memnunları birleştirmeyi hedefler. Bu nedenle, program sanıldığından çok dahabasit ve sanıldığından çok daha karmaşık bir ilişkiyi yasıtır.
Program her yerde, bürokratik, militer devlet cihazlarını parçalayıp, işçi ve köylülerin, eğer var olan kapitalist mülkiyet ilişkilerine son vermek isterlerse, ki bunu istemeleri ve bu ihtiyacı hissetmeleri için de en elverişli koşulları sunar. Bu gerçekten demokratik bir cumhuriyettir. Demokratik Cumhuriyet var olan baskıcı cihazı parçalayarak, eşitlikçi bir toplumu, sancısızca ve barışçı yollardan kurmanın, barışçıl bir devrimin koşullarını sunar. Çünkü Demokratik Cumhuriyek Proletarya diktatörlüğünün özgül bir biçiminden başak bir şey de değildir aslında Engels'in dediği gibi.
*
İşet toplantıda benim soruna yaklaşımım bu klasik Marksist geleneğe uygundu, ama oradaki tüm hafızasını kaybetmiş, Marksist gelenekle bağları kopmuş ve tam da bu sorunlardan dolayı, doktorcu bir biçimde kopmuş büyük çoğunluk için bir program nosyonu olmadığından, bir program veya ilkeler bildirisi farkı konusunda hiçbir fikirleri olmadığından, programı kimi istemlerin alt alta yazılması olarak gördüklerinden, benim önerim karşısında blok olarak karşı duruyorlar ve ses çıkarmıyorlardı.
Benim önerim bir demokratik cumhriyet'in temellerini atan somut taleplerdi. Onlarınki bir iman bildirisi, bir ilkeler deklerasyonu, bir boş sözler kırk anbarı idi.
Ve neredeyse her konuşmacı, bana karşı, bütün programların altına imza atabileceğini, programın önemli olmadığını, önemli olanın örgüt ve işleyiş olduğun (kaldı ki bunu da önemsemiyorlardı pratikte), programlarla bir şey olmayacağını söylüyor ve yine benzer düşünen bir çoğunluğun alkışlarını alıyordu.
Ama bu alkışlar aslında açık bir reddi mirastan ve fiilen bir zamanlar ve bu gün yaptığım eleştirilerin ne kadar doğru ve haklı olduğunun bir kez dahi tasdik edilmesinden başka bir anlama gelmiyordu.
*
Toplantıda kapanış bildirisi olarak ben ayrı bir bildiri önerdim. Bu bildiri son derece somut taleplerden oluşuyordu. Bir programdı bu günkü Türkiye için.
Aynı şekilde somut bir eylem programı olarak da bir yayın organı çıkarılması ve bir tür hakikat mahkemeleri kurulmasını önerdim.
Buna karşılık toplantının çoğunluğu, banim karşımda yekpare olarak, birbirlerine ne kadar güzel bir metin çıkardık diye övgüler de düzerek, bir kapanış bildirisi sundu.
Tıpkı açılış bildirisi gibi, bir yığın boş laftan ibaret. Bunu toplantıda da söyledim: bu dedim "herşeyi ve hiçbir şeyi söyleyen bir bildiri" Fransızların deyimini kullanırsak.
Ama buna karşılık, program önemli değil, nemli olan tüzüktür. Örgütsel işleyiştir diyenler, aternatif olarak önerdiğim programın bir alternatif kapanış bildirisi olarak oylanmasını bile engellediler ve biz oylama yapıyoruz dediler.
Ama bununla da yetinmediler, o demokratlığı övülen ve yere göğe kondurulamayan divan, bari alternatif önerimin oylanıp oylanmayacağını oylayın bari önerimi de oylamadı ve fiilen oylama yapmıyoruz sözlerinin ardına gizlenerek, benim alterntif bildirimi fiilen kendisi reddetti. Hem de o koca toplantı adına.
Ve o koca toplantıda bir tek Allahın kulu da çıkıp, "en azından bunu oylamamız gerekir ortada alternatif bir bildiri vardır" diyemedi.
Ve herkes bu utanca, demokrasiyle ilgisi olmayan bu davranışa açıktan veya susarak destek verdi.
Bu nedenle, bu çatı partisi toplantısı aslında şu an gayrı meşru duruma düşmüştür. Burjuva toplumu bile, eşitliği en küçük bir şekilde sarsan bir manüplasyon ve secim hilesi karşısında seçimleri, meclisleri yeniler,
Bu gün büyük çoğunluğun, kahir akseriyetin, bu kanunsuzlukları onaylaması ve ses çıkarmaması, yapılanın gericilik olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Toplantıda da Lenin'den de alıntıyla belirttiğim gibi, genel olarak demokrasi pek ala gericilikle bağdaşabilir.
Kaldı ki bu, genel olarak demokrasi anlamında bile demokrasi yoktu.
Yani gerici bir çoğunluk bile oluşamadı.
En azından biçimsel olarak bile çoğunluğun müsaade edilmesine izin verilmedi.
Fiilen bir darbe biçiminde, başkanlık divanı tarafından karşı önerim hiçbir yetkisi olmadan reddedildi.
*
Lenin eğer insan çıkarlarına aykırı olsaydı, matematik aksiyomlar bile tartışma konusu olurdu diyordu.
Bunu somut olarak görelim.
Tuncayl yılmaz, toplantının bileşimine ilişkin vs. yolladığı metinde, her yerde iyi kötü resmi bir uslupla olguları dile getirirken, tam da benim önerimle ilgili olarak şunları yazıyor:
"iki gunluk toplantinin sonucunda hazirlanan sonuc metni sadece demir kucukaydin'in esasasina iliskin itirazda bulunurken (Kucukaydin komisyonun degil kendi hazirladigi karar metninin oylanmasi konusunda bir oneride bulundu, ancak bu kabul edilmedi)"
İşte çıkarlara aykırı olunca nasıl en ince psikolojik savaş ve dezinformazsyon yöntemleri kullanılır somut örneği.
Tamamen tahrifat var orada.
Nasıl mı?
Görelim.
Birincisi, pasif bir cümle kurarak özneyi gizliyor. Bilinir pasif cümleler, aslında genellikle tevazu için veya diplomaside isteyenin üzerine alınması için falan kullanılır. Çünkü bunlar özneyi gizlerler.
Bunu yapıyor T. Yılmaz. "Kabul edilmedi" diyor. Kimin kabul etmediğinde susuyor. Bunu okuyan her ölümlü adem oğlu, sanki bir oylama yapılmış da toplantı tarafından reddedilmiş, gibi anlar bunu.
Ama bir oylama olmadı ki?
O pasif cümle bu gerçeği gizliyor.
Ama sadece bunu gizlemiyor kimin reddettiğini de gizliyor.
Başkanlık divanı kendisi bunu kabul etmedi. Oylama yapmıyoruz diyerek. Fiilen oylama yapmadan, fiilen toplantının yetkisi olan şeyi kullandı ve önerimi bloke etti oylatmadı.
Ama tahrifler sadece bu kadar değil.
Ben o başkanlık divanının öyle yapacağını tahmin ettiğimden, yıllardır çoğulculuktan ve demokrasiden söz edenlerin ne kadar anti demokratik olduklarını iyi bildiğimden, oylama yapılıp yapılmayacağının oylanmasını önerdim.
Başkan bunu da oylamadı.
Yani oylama yapıp yapmamaya da kendisi karar verdi.
Tuncay Yılmaz, bunu da gizliyor.
Bunun adı nedir?
Kendisi veya okuyanlar karar versin.
Benim burada diyeceğim tek şey vardır.
Herkes layığını bulur.
Her halk kimin tarafından yönetiliyorsa onun tarafından yönetilmeye layıktır.
02 Temmuz 2009 Perşembe
Demir Küçükaydın

sn. demir kucukaydin

yazilarinizi takip etmekteyim. turk sosyalistlerinde ve ertugrul kurkcude irkcilik yaziniz, tanik oldugum ve benim de paylastigim uzere cok kisi tarafindan turkiye solunun kanayan bir yarasinin acik edilmesi olarak begeni topladi, adeta alkislandi. hangi kritere dayandigi belirsiz sekilde kendisini marksizmin temsilcisi sayma ve diger her kesimi bu gozle ele alma, etiketleme, siyaset sahnesinde kodlama, koordinat belirleme, not verme aliskanligi, siyasi etki gucu daraldikca celisik sekilde artan bir davranis halini aldi. turkiye solunun bu basogretmen tutumu, alti kazindiginda elbette belirttiginiz tur bir egemen ulus hastaligi tasiyor. bu anlamda tarihe bir not dustunuz. bu yaziniz ve iddianiz oyle bir surece denk geldi ki, ancak bu kadar yerini bulabilirdi.

bu girizgahtan sonra yukarida son ornegini okudugum cati partisi girisimi uzerine yazilarinizla ilgili elestirilerim olacak. yine sahit oldugum kadariyla yarattiginiz etki bu sonraki yazilar nedeniyle olmamisa dondu. elbette tarihe not dustunuz, fikirleriniz, ki pek cok kisi tarafindan paylasilmaktadir, sabittir, yalanliyor degilsiniz. ancak hem bu sonraki yazilarin icerigi hem de bunlarin sizin somut, politik durusunuza iliskin isaret ettikleri sizin de kusaginizin pek cok temsilcisi gibi, dusuncesi ile davranisini, davranisi ile dusuncesini yalanlayan bir politik durus sorunu ile malul gorunmenize neden oluyor. ustelik bunu yapan bir de doktorcu ise...

kestirmeden soylemek gerekirse, adina ne denilebilir, bilemiyorum ama soyle soyleyeyim; bir aydin tutulmasidir yasadiginiz. teori anlaminda son derece yararli calismalar yapiyor adeta yalnizca turkiye solunun degil, tum modern tarihin hastaligi olan ulusculuk, irkcilik sorunlarini yararli bicimde ele aliyorsunuz. aydinlatiyorsunuz. ancak turkiye solunun bir baska hastaligidir ki teorisiz pratik ya da pratiksiz teori yapar. siz de teorideki oncu konumunuzu esdeger bir politik durusla taclandıramiyorsunuz ve hatta bu konudaki geriliginiz sizin teorinizi de hakketmedigi sinirlara hapsediyor.

bunlar icin somut ornekler isterseniz, ankara toplantisindaki pratiginiz, sizi simaen tanimayanlar icin "o yazilari yazan kisi bu mu?" saskinligina yol acti. elbette siz bundan da daha elle tutulur ornekler isteyeceksiniz. ankara toplantisi sonrasi degerlendirme yazilariniz toplantidaki saskinlik verici pratiginizden de geri bir konumdur.

birincisi, degerlendirmeleriniz oldukca spekulatif. ne soylediginiz belli degil. isteyen istedigini anlayabilir ki bu hic de hos bir durum degil. bitmez spekulasyonlara yol acar. dilediginiz kadar teori anlaminda bir seyleri asin ve irkcilik yazisinda oldugu gibi politik acidan kastindan da ote sonuclar yaratan bir yaziya imza atin, sonucta o yazidaki iddialariniz da bir "politik tutum", bu son derece kritik siyasi surecte aldiniz tutuma gore degerlenir. demek ki siz o yazinizla, cok yaygin bir hastalik olan teori ile politikaci dovme isine girismisiniz, niyetiniz aydinlatmak, sorgulatmak degil, bir dogruyu, bir gercegi, kendi politik tutumunuza gore manipule etmekmis. bu hastalik bugun teori konusunda asmis gorunen neredeyse her cevre, teori dergisi ve grupta var. teori postuna yerlesip, teori sopasiyla politikaci dovuyor, sovuyor veya seviyor, oksuyor, not veriyorlar.

toplanti bilesimi ile ilgili yazdiklarinizda doktorcu gelenegin durumu uzerine kendinizi merkeze koyan bir degerlendirme yapmissiniz, acik acik soyle soylemissiniz: "Aslında bu beşte iki, denebilir ki benimle bölünmelerle ortaya çıkmışlardır. Varlıklarını da biraz benim içerde ve sürgünde olmama, elimin kolumun bağlı olmasına borçludurlar. Eşit koşullarda olsaydık belki hiç var olmayabilirlerdi." ve sonraki satirlarda, doktorcularin bu denli dagilip dna bozulmasina ugramasini, sizin cezaevinde kalmaniza bagliyor ve o donemki liderlikleri alttan alta elestiriyorsunuz.

oncelikle cati partisi tartismalari adi uzerinde cati partisi uzerine yuruyen tartismalar. neden bir gelenegin ic sorunlarini, bir de kendinizi merkeze koyarak bu tartismalarin icine zerk ediyorsunuz? burada birden cok yanlis soz konusu. elbette yazilariniz okunmali, ama kendinizi acaba bir peygamber, bir teori seyhi konumunda mi gormeye basladiniz ki, sizin son derece spekulatif yazilarinizda ne demeye calistiginizi anlamak icin bilmem hangi sempozyuma sundugunuz ama sansurlendigini iddia ettiginiz yuzlerce sayfayi okumaliyiz? kimse buna mecbur degil. bir tas atiyorsunuz bir kuyuya, spekulasyonlari onlemek icin son derece net bir cevap geliyor, deniliyor ki, kendisinden kisaltmasini istedik ancak olumlu yanit alamadik... siz bu aciklamaya dahi yine spekulatif iddialarla cevap veriyor ve kuyuya bir tas daha atiyorsunuz. birilerine sansurcu diyorsunuz. yok eger irkcilik yazisina gelen tepkilerde oldugu gibi buna da "ben buna derinde yatan sansurculuk diyorum, elbette kesip bicmediler, kasten gizlemediler ama onlarin gericiligi boyle davranmalarini, bu cok onemli ve hicbir sekilde kisaltilamayacak tezleri gizlemelerini gerektiriyor" gibi yanitlar uretirseniz artik bu kadarina da el insaf.

doktorcu gelenegin bu denli daginik olmasi, cirkin sekilde ima ettiginiz uzere "cati partisi surecine guc kazanmak adina tesne olmalari", sizin cezaevinde, surgunde olmaniz ve sizin yoklugunuzda suyun basini tutma sirasi gelenlerin beceriksizliginden kaynakli degil. doktorcu gelenegin ciddi bir orgut sorunu var. o nedenle teori pinarina bu kadar yakinken hicbir zaman koklu bir siyasi gelenek olamadilar. o nedenle bugun doktorun zamaninda zortlama dedikleri, kucuk burjuva dedikleri hakkinda koklu gelenekler diyoruz ve turkiye solunun ana govdesini bunlar olusturuyorlar.

o kadar derine inmeye gerek yok, sizin gibi teorik oncu doktorcularin pratigine bakmak yeterli, orgutsuz, yalniz, hic anlasilmaz, hep yalniz, hep elestiren, hic begenmeyen. hele de sirf onerileri bekledigi ilgiyi gormedi diye burjuva medyanin her seye karacalma araci olan, temiz hicbir sey birakmayan teshir etme, didik didik etme, imalarla zehirleme yoluna gitmesi...

su yazilarinizin magazinden ote anlami yoktur. degersizdirler. tam da ankarada bir arkadasin soyledigi gibi, "demir kucukaydinin yazacagi ilk yazi tiklanma rekoru kiracak".

sn. demir kucukaydin, evet iste okunuyorsunuz, memnun olunuz.

Demir Küçükaydın kullanıcısının resmi

Elestirilerinizi paylasmiyorum

Degerli Gulendam,

Elestirilerinizi paylasmiyorum. Ama bunlari normal karsiliyorum. Cunku bazi seylerin anlasilmasi zaman alir. Kisa vadeli ve kismi cikarlar uzun vadeli ve genel cikarlarla her zaman uyusmaz.

Soyle bir ornek vereyim. Ocalan Imrali'da ilk konustugunda herkes hayal kirikligi yasamisti. Ama bu gun onun orada dogru davrandigi anlasiliyor. Insanlarin bazan herkesi karsiya almasi gerekir bazi seyleri kirabilmek icin.

Benim yaptigim da iste oyle bir sey. Zamanla anlasilir.

Toplantiya iliskin yazdigim hic bir sey ylan ya da yanlis degildir. Olgular adayanmaktadir ve o olgulardan yapilmis dogru cikarsamalardir.

Doktorculara iliskin soylediklerime gelince. Anlattigim olgular yalan yanlis mi? Degil.

Siz de genel olarak yaziyorsunuz somut bir sey yok.

Ayrica beim insanlarla iliski kurna tarzimi da bilmiyorsunuz ve bu tarz bilinenlerin zittidir.

Ben insanlarin bana olan saygilarini once yok ederim. Benim de kendileri gibi sacma sapan bir yaratik oldugumu gosteririm ve her seyi yiktiktan sonra bir seyleri insa etmeye baslarim. Bu sarklilarin iliski anlayisinin panzehiridir. O zaman beni hic kimse buyultup yuceltemez.

Elestirileriniz basarili oldugumu, amacima ulastigimi gosteriyor.

Selam ve saygilar

Demir Küçükaydın

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com