"Çatı Partisi" veya "Demokrasi İçin Birlik" Toplantısı İzlenimleri (4) - Küçük Ayrıntılardan Büyük Sonuçlara
Toplantının bileşimi üzerine gözlem, analiz ve çıkarsamalardan sonra şimdi daha sıradan gibi görünen başka bazı basit, banal ayrıntıları ele alalım.
Toplantının yapıldığı yer, sıcaklık, havalandırma koşulları gibi nedenlerle verimli bir toplantı için gerekli fiziki şartlara sahip değildi.
Bilmiyorum, ama bir çok Ankaralı konuşmacının da belirttiği gibi aynı masrafa çok daha iyi bir yer rahatlıkla bulunabilirmiş.
Benzer aksamalar, toplantı öncesi hazırlıklarda da görülüyordu ve bu gibi ayrıntılar gerçek durum hakkında yüz güzel sözden daha iyi fikir verir.
Bu vesileyle bu gibi teknik görünen aksamalar ile içerik, destek ve katılım arasındaki ilişki üzerine birkaç söz edilebilir.
Toplantı öncesinden bir örnek verelim. Mesela şu "Mail Grubu" ve "Site" meselesi.
Aralık toplantısından çook sonra bir site oluşturulabildi ve bu site, sadece resmi belgelerin yer aldığı ruhsuz ve resmi bir siteydi ve hala da öyledir.
Daha önce mail grubunda da bir yığın teknik sorun vardı, harf kodları, mail gönderenin gönderdiği mailin bir kopyasını almaması gibi.
Sakın bu işleri yapan arkadaşları suçlandığı veya emeklerinin küçümsendiği sanılmasın. Aksine yaptıkları, onların bütün bu imkansızlıklarına rağmen angajmanlarını gösterir.
Ama bütün bunlar başka bir şeyleri daha gösterir. Bizim için politik bakımdan önemli olan da bunlar zaten. Çünkü Çatı Partisi girişiminin yapısına ve gerçek durumuna ilişkin olarak bin sözden daha sağlam veriler sunuyorlar.
Bu gibi aksaklık ve gecikmeler, aslında bu "Çatı Partisi" işinde, olanakları büyük hareketlerin bu işe angajmanlarının öyle çok olmadığını gösterir.
Nasıl mı?
Örneğin eski Kurtuluş geleneğinden gelenlerin, yani SDP ve SP'nin mail grubu kurmak, tartışma odaları örgütlemek, site yapmak gibi konularda geniş bir deneyime sahip olduklarını, kendi aralarında interneti çok etkin ve verimli kullandıklarını, yeterince bu işlerden anlayan elemanlarının olduğunu biliyorum.
Eğer bu çatı partisi girişiminin çalışmalarına gereken önemi verseler, fiilen de başarısını isteseler, teknik işlerin yağdan kıl çekercesine yürümesi için, bu olanaklarının küçük bir kısmını bile "Catı Partisi" girişiminin işlerine yönlendirebilirler ve grupta öyle teknik sorunlar yaşanmaz, site çok önceden açılmış olur; "Çatı Partisi" katılımcıları için haftanın belli günlerinde belli tartışmaların ve sunumların yapılacağı "oda"lar açılır ve bunlar gibi bir sürü iş; çok daha verimli, kaynaştırıcı, canlı tartışmalar yapılabilirdi.
Bu arkadaşlar kendi örgütleri ve iç tartışmaları için bunları yapıyorlar ve gereken güç, bilgi ve zamanı ayırabiliyorlar. Bu sadece bir örnek, muhtemelen diğer örgütler de öyledir.
Aynı şey Kürt Özgürlük hareketi için de geçerli. Onlardaki olanaklar kat kat üstün. Ama onlar da sadece temsilciler düzeyinde bir katılım ve politik bir destek ile sınırlı kalıyorlar.
Ama bunlar aynı zamanda, angajmanın niteliği ve sınırları ve bu çatı partisi işinin sanıldığı kadar iyi gidip gitmediği hakkında bir fikir de verir.
Yer meselesi de öyle, yerin öyle kötü bir yer olması rastlantı olmasa gerek. Onun ardında da kanımca bu angajmanın sanıldığı kadar aktif olmadığı gerçeği var.
*
Bu durumda ne oluyor?
Bu işe en çok ciddiye alanlar, pratik işlerin yürümesi için bütün olanaklarını seferber ediyorlar ama bunlar genellikle tek tek bireyler veya küçük örgüt ve çevreler olduğundan ve işleri yapanlar da fiilen öne çıktığından en çok ortalıkta onlar görülüyor ve onların sesi çıkıyor.
Bu da Çatı Partisi işinin çok geniş bir katılım ve angajmanlı yürüdüğü gibi en azından kimilerinin kendini buna inandırmasını sağlayacak bir görüntünün oluşmasına yol açıyor. (Ki bana duyulan tepkilerin ardında büyük ölçüde bu görünümün gerçeği yansıtmadığını hatırlatmam yatıyor. Tren gidiyormuş gibi yapıca trenin gittiğini sanmak gibi bir şey bu arkadaşların yaptığı.)
Ama bu, gerçek güçleri ve ilişkileri yansıtmıyor. Örneğin onların angajmanı ve sahiplenmesinin dili, sanki bütün bileşenlerin ortalamasının diliymiş gibi bir izlenim doğmasına yol açıyor. Esas büyük ve belirleyici olanların havasının hiç de öyle olmadığı gözlerden kaçıyor. Gerçek ilişkiler ile resmi beyanlar ardındaki fark görmezden geliniyor.
Bu nedenle bu gibi ayrıntılara bakmak ve sonuçlar çıkarmak önem taşıyor. Bunlar, bizlere gerçek durum ile resmi beyanlar arasındaki farkı gösterecek ipuçlarıdır.
Örneğin Avrupa Birliği resmen diyelim ki Türkiye'nin üyeliğini istiyor ve girebilmesi için de demokratik dönüşümler yönünde baskı uyguluyormuş gibi bir görünüm veriyor. Ama gerçekte Avrupa Birliği'nin amacı tam tersidir: Türkiye'yi almamak ama itmeden de kapıda bekletmektir. Avrupa Birliği'nin, Türkiye'nin demokratikleşmesi gibi bir derdi de yoktur, çünkü öyle olursa reddetmesi de güçleşir.
Türkiye'nin liberalleri bu resmi söyleme inanırlar ve bizlerin de inanmasını isterler.
Ama ciddi politikacılar bu resmi söyleme değil, fiili politikalara bakarlar. Örneğin Avrupa Birliği, Türkiye'nin gerçekten demokratikleşmesini istese, Türkiye'deki en büyük ve radikal demokrasi gücü olan Kürt Özgürlük Hareketini desteklerdi; örneğin Öcalan'a Avrupa'da sığınma hakkı sunabilirdi. O zaman bu iş çoktan biterdi. Ama fiiliyatta AB, PKK'ya karşı her hareketi destekler, dolayısıyla Türkiye'de demokratik bir dönüşüme karşıdır.
Şimdi gerçek durum böyleyken, Avrupa Birliği'nin resmi söylemine bakarak, bir politika ve güçlerin mevzilenmesi hakkında sağlam bir fikir oluşturulamaz ve ciddi politika yapılamaz. Ya da bunu ancak ne kendilerine ne de ezilenlere güvenmeyen Türkiye'nin liberalleri yaparlar.
Ama o liberallerin çok çıkan sesleri, güçlerin gerçek konumlarını, çıkarlarını ve ilişkilerini yansıtmaz.
Devrimcinin görevi her şeyden önce o görünen yüzün ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak ve geniş ezilenler kitlesine göstermek, bunun yollarını aramaktır.
İşte biraz bu "Çatı Partisi" de Avrupa Birliği gibi, bir yanda Avrupa Birliği gibi, çok istiyormuş gibi yapıp, ne olduran ne öldüren büyük hareketler var; diğer yanda Türkiye'nin liberalleri gibi onların bunu çok istediğine inanmış veya buna kendini ve herkesi inandırmak isteyen, genellikle bir sürü tek tek örgütsüz kişi ve grupçuklar var. Ve tıpkı Avrupa Birliği ve Liberaller gibi, birbirlerinin varlıklarına güç veriyorlar.
Ve tıpkı liberallerin bizim Avrupa Birliği'nin Genel kurmay ile zımni bir uzlaşma içinde olduğunu söylediğimizde rahatsız olmaları gibi, bunlar da ortada gerçek bir angajman olmadığını söylememizden ve örneğin şu satırlarımızdan rahatsız oluyorlar.
Gerçek bir angajman olsa, üç gün içinde mail grubu da sayfa da kurulurdu ve muhtemelen benzer bir biçimde toplantı yeri de uygun fiziksel koşullara sahip bulunurdu.
Bunlar gerçi önemli değildir bizim devrimciliğimiz açısından. Elbette kaynar kazan gibi bir salonda da toplantı yapılır. Ama bu ayrıntılar, gerçek durum hakkında çok daha sağlam bir fikir edinmeyi de sağlarlar.
*
Gerçek angajman olmayınca, bunu örtmek için ister istemez, görünüme önem verme artıyor. Ve bu kanallardan sistem partilerinin, kurumlarının, anlayışları, davranış kotları, değerleri ilişkilere ve yapıya süzülmeye ve de giderek içeriği belirlemeye başlıyor.
*
Bunu hazırlanmış toplantı dosyası somutuyla örnekleyelim.
Şirketler, sendikalar, sistem partileri vs. kongrelerinde falan dosyalar hazırlarlar. Çok güzeldirler, içinde faaliyet raporları, çalışmalardan resimler ve haberler ve daha bir sürü şey bulunur. Zenginleri, kongre boyunca not tutulması için defterler, kalemler ve daha başka şeyler de verirler bu dosyalarla birlikte. Bunlar, burjuva dünyasının, sistem örgütlerinin rutinleri ve gelenekleri arasındadır. Devrimcilik, radikallik biraz da bu gibi yerleşik rutinlere kafa tutmak, bunların aslında ezilenlere karşı sıradanlığını göstermektir.
Bir zamanlar hiçbir devrimcinin, radikal muhalifin aklına böyle şeyler hazırlamak gelmezdi. Esas hazırlıklar içeriğe ilişkin konularda yapılan tartışmalar, ideolojik ve teorik argümanlar vs. üzerine yoğunlaşırdı. Hatta bu gibi şeyler genellikle TKP gibi, burjuva muhalefeti kazanmak ve onunla iyi ilişkiler kurmak istemek, onlar tarafından kabul edilebilir bir görüntü vermek isteyen hareketler ve partiler tarafından kullanıldığından bunlar devrimciler tarafından son derece sağlıklı bir küçümseme ve hor görü ile karşılanırdı.
Bu stil 12 Eylül'den sonra neredeyse bütün hareketlere yayıldı. ÖDP ile adeta yerleşti. Eski güzel gelenekler unutuldu. "O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler."
Tıpkı bir zamanlar genellikle öğrenci olan devrimcilerin, İstanbul'un merkezindeki yurtlarda, evlerde yaşarlar ama politik faaliyet ve eylemler için, ezilenlerin yaşadığı gecekondulara gider, oralarda bildiriler dağıtırken; şimdi gecekondularda örgütlenenlerin Beyoğlu'na gelip bildiri dağıtmaları gibi bir ters yüz oluş bu. Her şey tersine döndü. Medyaya verilen bu önem, görünümü kurtarma, içerik boşluğunu görünümle doldurma gibi bütün bu semptomlar, bu Çatı Partisi Girişimi'nin çalışmalarına ve bu çalışmaları sergileyişine de sinmişti. Ama daha da kötüsü, bu sinmişliğin kimseyi rahatsız etmemesidir.
*
Şu ana kadar kimseyi rahatsız ettiğini görmedim ya da duymadığım, ama daha gördüğüm an tüylerimi diken diken eden toplantı dosyası örneğinde bunu görelim.
Toplantı öncesinde, gri ve yeşil renklerin egemen olduğu, hoş bir görünüşü olan karton bir dosya herkese verildi. Dosyanın içinde, yine daha küçük, aynı kartondan basılmış davetiye gibi bir "şey" vardı. Ve yine ek olarak sekiz sayfalık, bir dergi veya gazete görünümünde "Demokrasi İçin Birlik" başlıklı, güzel resimlerle süslenmiş, ortada gerçekten çok önemli ve ciddi şeyler olduğu izlenimi veren ve zaten bu izlenimi yaratmak üzere hazırlanmış, faaliyet raporu gibi bir "şey" daha bulunuyordu.
"Şey" diyorum çünkü bunların ne olduğunu, bu arada (35 yıl) bu gibi "Şey"ler için onları tanımlayan bir kavram ortaya çıkıp çıkmadığını bilmiyorum.
Bence, bütün bunların hepsi aslında gereksiz, görünüşü kurtarmaya yönelik şeylerdi ve boşuna bir masraftı da aynı zamanda.
Gerçekten bir angajman olsa, gerçekten içerik üzerine tutkulu tartışmalar olsa, gerçekten bir şeyler yapılsa, bunlara hiçbir gerek olmaz, bunların yerine örneğin çeşitli görüşlerin tutkulu metinleri olur, hatta belki onlara bile gerek olmaz, neredeyse herkesin bir e-maili olduğundan, gerçek tartışmalar, görüşmeler, yapılanlar ve yapılmayanlar herkese oradan iletilmiş olurdu.
Şu paradoksu ve bunun hiç kimseyi rahatsız etmediğini dolayısıyla kimsenin problematize etmediği gerçeğini düşünelim: sadece çatı partisi girişimine katılan ve bunu desteklediğini söyleyen gruplar, partiler vs. bunu ciddiye alsalar; bu konudaki gelişmelerden, tartışmalardan tüm üyelerini haberdar etmek için, tüm üyelerini bu gibi gelişmelerin duyulup ve tartışmaların yapıldığı bu Çatı Partisi Tartışmaları grubuna onları üye ederlerdi. Böyle bir grubun en az on bin üyesi olurdu. En modern, en hızlı ve en demokratik bir biçimde herkes, her şeyi, herkese iletme olanağı bulurdu. Bu çok daha demokratik gerçek temsile uygun bir bileşim ve gündemin kapılarını açardı. Bu yıllardır birbirinin dilini tanımaz oluşlarını aşmaları için bir kanal olurdu. Gerçek bir angajmanın yollarını açardı.
Böyle bir angajman olunca da toplantı öncesinde dağıtılan o bürokratik dosya ve faaliyet raporu gibi "şey"lere hiçbir ihtiyaç kalmazdı; böyle bir hazırlık olunca, herkes her şeyi bildiği ve bütün bunlar da tam bir açıklık içinde yapıldığı için, öyle açılıştaki gibi medya gösterilerine, bu gösterilerin tehlikeye düşmemesi için kimilerine baskı yapmaya vs. de gerek kalmazdı. O zaman böyle şeyler zaten kimsenin aklına bile gelmezdi.
Yani bir takım "şey"lerin yokluğu ile bir takım "şey"lerin varlığı diyalektik bir bütün oluşturuyor.
Ama o yok olan ve var olan şeyler de nedense varlık ve yokluklarıyla kimseyi rahatsız etmiyor.
Ve kimsenin rahatsız olmaması beni çok rahatsız ediyor.
Bu toplantıya katılanlarla ve grupla temel sorun da buradan çıkıyor.
*
Şimdi biraz da o var olan "Şey"i ayrıntılı olarak ele alalım.
Evet, içerik ve angajman olsa o "şey" zaten gereksiz. Ama o gereksizin kendisi de kendi içinde gereksizliklerle dolu.
Birincisi, o dosya kabı tamamen gereksiz bir süs. İçindeki davetiye benzeri, önceden belirlenmiş gündem (yani aslında son derece anti demokratik, tam usul kongrelerine ve toplantılarına has gündem) bir taıim güzel sözlerin yer doldursun diye koyulduğu davetiye benzeri "şey" de gereksiz.
Eğer bu "Şey", "şey" olarak işlevsel olsa, dosya kabı ve o davetiye benzeri "şey"lere hiçbir gerek olmazdı. O gazete benzeri "Şey"in içine de bir resmi çıkartarak, "gündem"i vs. koymak mümkün olurdu.
Böyle bir "Şey" en azından daha işlevsel ve daha ucuz olurdu.
*
O gazete benzeri "şey"in biçimlerini ve içindekileri arıca ele almayalım. Meraklısı bizim baktığımız gözlüklerle bakınca zaten görülmesi gerekenleri görür. Çok uzun yazdığımız şikayetlerini göz önüne alarak, kısa keselim.
Ama çok usta bir fotoğrafçının elinden çıktığı belli olan ve çok önemli ve ciddi işler olduğu izlenimi yaratan fotoğraflar bile ortada nasıl bir görünüm verme kaygısı olduğunu gösterir.
Gerçekte öyle bir durum olsa, hiç de böyle fotoğraflara gerek olmaz, hatta kimsenin aklına fotoğraf çekmek bile gelmezdi. İlk sayfada altta Aralık toplantısının önden arkaya koca bir fotoğrafı. Doğrusu güzel bir fotoğraf, herkes pür dikkat dinliyor ve en az üç kişi heyecenden veya dikkatten bilinçsizce elini ağzına götürmüş.
İkinci sayfada gene solda koca bir fotoğraf, yandan perspektif, herkes büyük bir ciddiyetle elini çenesine götürmüş pür dikkat dinliyor. Fotoğraf olarak çok güzel.
Sayfanın altında petrol iş sendikasında yapılan bir panelin arkadan görünüşü, yani promletarya, taban, mahalli çalışma, katılım vs. her şey var eksik bir şey yok.
Bir sonraki sayfada yine mahalli taban çalışmaların resmi. Bu mahalli taban çalışması fotoğrafları genellikle hep arka plandan, mahalli toplantılarda tabandan katılımın ne kadar güçlü lduğunu göstermeye yönelik belli ki.
Altıncı sayfada yine iki panelden resimler, bu sefer de panelciler ön planda.
Böylece merkezi panellerde panelciler; mahalli toplantılarda toplatıya katılanların öne çıkarılması epey estetik bir denge oluşturuyor.
Ve en son sayfanın en altında yine renkli koca bir Koordinasyon toplantılarına katılanların bir toplu resmi.
Bazsım, mizanpaj ve fotoğrafçılık bakımından gerçekten başarılı bir çalışma denebilir. Ama bütün bu resimler aslında gerek toplantı gündemine, gerek toplantı bileşiminin matematik ve politik çarpıklığını gizleyen ve onu yeniden üreten bir çalışma. Bu gibi şeyler ne kadar güzel ve başarılı ise aslında o kadar tehlikelidirler. En tehlikeli oportunislerin en namuslu oportunistler olması gibi. Onların namuslarının oportunizmin görülmesini ve tehlikesinin anlaşılmasını gizlemeleri gibi, bu gibi başarılı mizanpajlar, fotoğraflar vs. de aynı şekildedirler.
Ve Almanya'dan da biliyorum ki, aslında bunlar hep vitrindirler ve hep çok önemli ve ciddi işler yapıldığı izlenimi vermeye yöneliktirler.
Çünkü gerçekten öyle işlerin yapıldığı yerlerde kimsenin aklına böyle şeyler hazırlamak gelmez.
*
Şimdi o faaliyet raporu gibi şey'in içindeki "Demokrasi İçin Birlik" başlığı altında bulunan, (Çünkü bu başlık o yazıya mı ait o "şey"e mi ait o da belirsiz. Bu belirsizlikler de iyi düşünülmüş doğrusu, isteyen istediği gibi anlar.) yazının ilk paragrafını ele alalım.
Diğerlerini ele almayacağım. Böylece kısa da yazmış oluruz. İlk paragraf benden gerisi okuyucudan.
Önce paragrafı aktaralım:
"Yaşadığımız coğrafya tarihten devraldığı sorunların sarmalında bocalıyor. Sorunların temelinde Anadolu ve Mezopotamya halklarından oluşan zengin Türkiye mozayiğini tek bir politik kalıba dökerek tek uluslu, tek kimlikli, tek dilli, tek inançlı, sözde "Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum" yaratmaya dayalı monolitik düşünce, şoven milliyetçi ideoloji, asimilasyoncu ve inkarcı politikalar yatıyor. Bütün tarihsel süreç boyunca adeta birbirini sembiyotik ilişki içerisinde besleyen, büyüten ve günümüze kadar süregelen bu mantalite sorunların çözülerek aşılmasının önündeki n büyük engeli oluşturdu ve oluşturmaya devam ediyor."
Gerçekten çok kallavi bir paragraf, manda tezeği gibi, lök diye oturmuş. Bunu ele alıp eleştirmek pek kolay olmasa gerek.
İçinde her şey var, tam "mozaik". Eh şu coğrafya ve tarih de "mozak"miş ya, ilk paragraf da o tarih ve coğrafyaya uygun olarak "mozaik" olacak tabii.
Şaka bir yana, gelelim bu bir araba lafın ne anlama geldiğine.
Yine adım adım çözümlemeyi deneylim.
Birinci cümle: sorunların "Tarihten" geldiğini söylüyor.
İkinci Cümle: sorunun nedeninde "politikalar" var diyor.
Üçüncü Cümle: sorunların çözümünün önündeki en büyük engel "mantalite" diyor.
Bu önermeleri tek tek ele alıp analiz etmeden önce şu temel önermelerin mantığını ele alalım.
Dünyadaki her sorunun tarihten geldiği söylenebilir. Bir Çinli, bir Amerikalı da veya dünyanın her hangi bir coğrafyasındaki birisi, örneğin Grönland'daki bir Eskimo da bu cümleyi söylediğinde yanlış bir şey söylemiş olmaz: "Yaşadığımız coğrafya tarihten devraldığı sorunların sarmalında bocalıyor." Ama bir şey de söylemiş olmaz. Her şeyi ve hiçbir şeyi söyleyen bir cümle bu. Gereksiz laf kalabalığı.
İkinci cümle, sorunun nedeni "Politikalar" diyor. O "politikalar"ın neler olduğuna sonra geliriz. Şimdilik kategorik yanlışlarla uğraşalım.
Dünyadaki bütün sorunların nedeninin politikalar olduğu söylenebilir. Kim söylerse söylesin ve bir de üstüne yemin etse başı ağrımaz.
Ama birinci ve ikinci cümleler kategorik olarak birbiriyle çelişirler. Sorunlar "politikalar" ise, sorunlar "tarihten" gelmiyordur, günümüzün ortaya çıkardığı sorunlardır; yok "tarihten" geliyorsa, "politikalar" o sorunların nedeni olamaz; bunu en azından toplumsal yapının özelliklerinde falan aramak gerekir. Yani Tarihten geliyorsaler eğer, politik değil yapısaldır diye tanımlamak gerekir sorunları. Yok yapısal değil, politik ise, yapıyı değil bu politikaları değiştirmek yeter o sorunları gidermek için.
Haydi, sonra gelen öncekini geçersiz kılacağından, bu ikinciyi, yani sorunların politik olduğunu doğru kabul edelim. Birinci cümlenin de bir başlangıç cümlesi olarak, yer doldursun, bir dolgu maddesi olarak kallavi olsun, güzel görünsün diye koyulduğunu var sayalım.
Bu durumda üçüncü cümle hem yanlış hem ikinciyi çürütüyor.
Üçüncü cümlede "mantalite" bu sorunların çözümünün önündeki en büyük engel deniyor. Yani önce tarihseldi, sonra politik oldu şimdi de mantalite. Hangisi doğru?
Eğer sorun "mantalite"yi değiştirmek ise zaten yanmışız. "Mantalite" denen şey öyle bu günden yarına değişen bir şey değildir, onlarca yüzlerce yılda oluşur, o tarih denen şeyin yoğunlaşmış tortusudur aslında. O "mantalite" farkı gibi görünenler aslında tarih farklılıklarıdır.
Ama bu durumda şöyle bir durum ortaya çıkıyor: önce politikaları değiştirmek gerekiyor, onun için de önce "mantaliteyi" değiştireceğiz.
"Ölme eşeğim ölme yaz gelcekte ot yicen".
"Çatı partisi" de bu "mantalite"yi değiştirmenin aracı.
Ama burada da şöyle bir paradoks var. Bu çatı partisi kurucuları da bu tarihin ürünü olduklarına göre, değiştirmek istedikleri mantalite ile aynı aynı mantalitede olduklarından, o mantaliteden söz etmenin kendisi de bizzat o mantalitenin bir ifadesi olduğundan o mantaliteden çıkış mümkün değildir.
Ortada fasit bir daire vardır. Mantalite teşhisi bizzat o mantalitenin ürünüdür.
Yok "biz gökten zembille indik, o toplumda yaşıyoruz, ama o mantalitede değiliz, dünyayı ele geçirmeye gelmiş uzaylılar gibiyiz" diyorlarsa bir şey diyemeyiz tabii.
Ama bu da çıkış oluşturmaz. O toplumun mantalitesi farklı olduğundan bu farklı mantaliteleri kabul etmeyecektir, çünkü yine o paragrafa göre, mantaliteleri zaten farklılıklar kabul etmemektedir, tam da değiştirilmek istenen budur.
Görüldüğü gibi, daha gerçek teorik içeriğine girmeden, sadece mantıki ve kategorik bir eleştiriye bile dayanamayan satırlardan oluşuyor ilk paragraf.
Ama elimize almışken biraz daha kurcalayalım.
Şu "Çatı Partisi" girişimi denen şey aslında, DTP + Sosyalistlerin bir kısmı + Ayhan Bilgen olarak tanımlanabilir.
Ayhan Bilgen ve DTP ise bu sosyalist arkadaşlar yeter ki bir şey yapsınlar havasında olduklarından, bir şeye itiraz etseler de pek ısrar etmezler yapılacak bir işe ilişkin olarak engelleyici olmamak, destek olmak için. Bu nedenle biz bu satırları sosyalist arkadaşların yazdığını var sayabiliriz.
Türkiye'deki sosyalistlerin, hele bu girişimdeki sosyalistlerin neredeyse tamamı Marksist olduklarından, bunu yazanları da Marksist kabul etmek pek yanıltıcı olmaz. Ama o zaman bu arkadaşların Marksist olduklarından şüphe etmek gerekiyor. Ya da arkadaşların kendini Marksist sanan anti Marksistler olduğunu düşünmek gerekiyor.
Marksizm insanların mantalitesini değiştirmek için, önce mülkiyet ilişkilerini, toplumsal ilişkileri değiştirmek gerektiğini söyler. Bunun için de önce politik iktidarı almak; bu iktidar aracı olan devletin kendisi de tarafsız bir nesne olmadığından; devleti parçalayıp başka türde bir devlet cihazı örgütlemek gerektiğinden; eski cihazın parçalanması gerektiğinden söz eder.
Yani Marksizm en azından sorunu böyle koyar. Ama bu "Demokrasi İçinr birlik" "Şey"inin ilk paragrafını yazan veya yazılmasına itiraz etmeyen Marksist arkadaşlar, bunun tam tersini önce mantaliteyi değiştirmek gerektiğinden, bunu aşmadan ve çözmeden hiçbir sorunun aşılıp çözülemeyeceğinden söz ediyorlar.
Burada bırakalım mı? Bu paragrafı yazan, hiçbir itiraz yönetmeyen ve kuzu kuzu kabullenen "Çatı Partisi"nin sosyalist, Marksist Leninist ve bir sıkıyönetim savcısının dediği gibi "ve hatta Maoist" girişimcilerine eleştiriyi burada keselim mi?
Keselim ama birazcık daha. Hiç olmazsa şu ikinci cümlenin savunduğu gericiliği gösterelim.
Am cümle kendi içinde bir sürü yanlış barındırdığından en azından bir ikisini ele alalım:
"sözde "Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum" yaratmaya dayalı monolitik düşünce"
Anlaşılan burada Kemalizm'in "İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz" ilkesi eleştirilmeye çalışılmış. Ama söylenen tam tersi anlamlara geliyor.
Birincisi Kemalizm için ""imtiyazsız sınıfsız bir toplum" yaratmak hedef değildir. Kemalizm verili durumun öyle olduğunu dolayısıyla bunu değiştirmek gerekmediğini söyler.
Gerçekte sınıflar var olduğundan bu bizzat kendisi sınıf mücadelesinin bir ifadesidir ve sınıfların ve konumlarının korunmasına hizmet eder.
Biz sosyalistler için verili durum öyle değildir, Yani "Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum yaratma" sözleri, biz sosyalistleri tanımlar.
Yukarıdaki satırlar bu idealin kendisini yanlış buluyor.
Kaldı ki, post modernizm öylesine işlemiş ki bu sosyalist ve muhtemelen de anti post modernist olduğunu düşünen (çünkü Türkiye'deki sosyalistlerin hepsi de post modernizm karşıtıdır. Ama bu karşıtlıkları tam da post modern bir karşıtlıktır. Ve yukarıdaki gibi ortaya çıkar) yazarın ve ona çıt çıkarmayan diğer girişimcilerin içine, bu sınıfları falan da çok renklilik olarak algılayıp, onların ortadan kaldırılmasını da, tıpkı Kültür farklarını ortadan kaldırmaya çalışmak gibi, monolitik düşünce falan deyip lanetliyor. Eh mozaik falan olduk ya, mozaik kafalı yazarımız hızını alamamış, bütün farkları savunacağım derken sınıf farklarını da savunmaya başlamış.
Post modern alaturka Marksizm böyle bir şey oluyor her halde.
Ama o post modernlik sadece burada da değil. O çok kültürlülüğün çok kültürlülük olduğu, bir liberal ya da post modern şehir efsanesidir. Bir Marksist, çok kültürlülük denen şeyin aslında belli bir "kültürün" kavrayışının ve tanımının diktatörlüğü olduğunu; bunun aksinin mümkün olamayacağını söyler.
Yani çok kültürlülüğü savunmak, kendi iddiasının aksine çk kültürlülüğü savunmak flan değildir.
Nasıl mı?
Bir an için çok kültürlü bir toplum kurduğunuzu düşünsün şu "demokrasi İçin birlik" broşürünün bu cümlesini yazan arkadaşlar.
Ben onların karşınsa bir Müslüman olarak çıkıyorum ve diyorum ki, eh madem ki artık çok kültürlüyüz, benim kültürüme göre, ben devleti tanımıyorum, ben bu devletin yasalarını tanımıyorum. Ben Allah'ı tanıyorum. Ben size vergi vermiyorum. Ben siz askerlik yapmıyorum. Ben sizin mahkemelerinizi falan da tanımıyorum. Benim bir günahım olursa Allah beni zaten cezalandırır öteki dünyada. Madem çok kültürlüyüz, bunlar da benim kültürüm.
O zaman bizim şu mozaik, öylesine mozaik ki, sınıfları bile sırf mozaik diye savunan arkadaşlar,"hop dur bakalım, çok kültürn dediysek de o kadarını demedik" diye itiraz edecekler ve beni jandarma ve polislerle içeriye (hapise veya tımarhaneye) tıkacaklardır. Benim dediğimi yüz binler derse de onlara kendi kültür kavramlarını dayatmak için, yani vergi, mahkeme, askerlik gibi şeylerin kültüre dahil olmadığını tüfekle, tankla, topla harekete geçeceklerdir.
Bu sadece ilsem için böyle değildir. Örneğin bir Alev de çıkıp, benim kültürümde Devlet yok, dolayısıyla ben vergi de vermiyorum, madem çok kültürlüyüz dediği an hayatı kayar. Bunu on binlercesi derse yeni bir "Dersim katliamı" olur.
Görüldüğü gibi, bizim çok kültürlülüğü savunan post modern Marksistimiz aslında belli bir Kültür kavramının diktatörlüğünü savunmaktadır.
Yani Çok Kültürlülük kavramı, çok kültürlülüğün değil, kültür kavramını politik olmayanla tanımlayan belli bir "monolitik" düşüncenin ifadesidir.
Bir Marksistin sorunu böyle koyması gerekir. Bir Marksist çok kültürlülük yavelerine pirim vermez, onunla mücadele eder. Bir Marksist sorurun neyin kültür olarak, yani politik olmayan olarak tanımlanacağında olduğunu gösterir.
Bizim, Türkiye'yi demokratikleştirme iddialı "Çatı Partisi"nin, bildirisinin ilk paragrafının daha ilk cümleleri ise post Modern veya liberal yaveleri tekrarlıyor.
Bu paragrafları muhtemelen, "Emek eksenli", "Sosyal cumhuriyet"çi ve de "Anti kapitalist" ve hatta Marksist arkadaşlar yazmış veya yazılmasına katkıda bulunmuş, bulunmamışsa bile bu bayağılıklardan rahatsız olmamış ve ses çıkarmamış arkadaşlarımız yazmış bulunuyor.
*
Neyse bu işkenceye devam etmeyelim artık.
Sadece okuyucuya değil, bana da işkence oluyor bunlarla uğraşmak.
Meraklısı, biraz Marksist formasyonu varsa, biraz dikkatlice üzerinde durursa, her cümleyi, her paragrafı benzer şekilde, ele alıp yanlışların ve saçmalıkların bir eleştirisini yapabilir ve onları herkese gösterebilir.
Benden bu kadar.
05 Temmuz 2009 Pazar
Demir Küçükaydın
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
