"Çatı Partisi" veya "Demokrasi İçin Birlik" Toplantısı İzlenimleri (5) - 27-28 Haziran Toplantısındaki Tartışmalar
Aslında bu yazı serisini böyle biraz aralıklı olarak uzatmamın nedeni toplantının protokolünü beklememdi.
Toplantı boyunca sahnenin arka yanında toplantının protokolünü tutan, esas zor işi yapan arkadaşlar vardı ve bir arkadaş elindeki bilgisayara toplantıda konuşulanları neredeyse anı anına geçiriyordu.
Bunu gördüğümden toplantı bittiğinde Tuncay Yılmaz'dan, Toplantı hakkında izlenimlerimi yazacağımı, hafıza yanılgılarına karşı, gruba da yollanacağını düşündüğüm ama belki düzeltmeleri zaman alabilecek olan, protokolün hem de olsa bir suretinin bana da yollanmasını istemiştim. Toplantının, hazırlıkları, bileşimi vs. konusunda yazdıklarımın çoğunu aslında bütün toplantının içine yedirerek yazmayı düşünüyordum. Ama protokol geciktikçe bunları ayrı bölümler halinde yazmak zorunda kaldım.
Dün yapılan Koordinasyon toplantısından önce Tuncay yılmaz, protokolü tutan arkadaşın bir başka yere gittiğini bu nedenle protokolün ele geçmediğini söyleyince iyice gecikmektense, hafızama göre toplantı izlenimlerimi anlatmaktan başka çare kalmıyor. Çünkü herşey hızla eskiyor.
Ama bu gecikmenin kendisi bile, protokolün btün katılanlara ve kamuoyuna derhal ve en seri biçimde sunulması gibi bir problemin kimsenin kafasında ciddi bir sorun olmadığını gösterir. Bir USB ile bu başkalarına da hemen oracıkta verilebilir veya mail ile derhal gruba ve ilgililere yollanabilirdi. Bu bile aslında ne kadar sorunlu bir anlayışın egemen olduğunu gösterir.
Bu arada bir hafta geçti ve dün koordinasyon toplantısı oldu. Oradaki gelişmeler aslında öne geçti. Daha hala da toplantı protokolü gelmiş değil. Bu aslında bir skandaldır. Ama kimsenin bunu problematize etmemesi ve bir skandal olduğunu görmemesi daha da büyük ve esas skandaldır.
*
Bu nedenle burada artık iyice bayatlamadan, kısaca toplantıya ilişkin izlenimlerimi aktarayım. Sonra, bir de "Çatı Partisi" Ankara toplantısının aldığı ve düzeltme görevini ilk Koordinasyon toplantısına bıraktığı kararın, bir eleştirisini yaparız. Bir de ilk koordinasyon toplantısının değerlendirmesini. Böylece bu "Çatı Partisi" faslını burada bitiririz.
Bittiğinde de hepsini derli toplu bir kitap haline getirir, sonradan katılanların geçmişin deneylerini öğrenmesi ve bunların yeniden öğretilmesine enerji ve zaman kaybının asgariye indirilmesi veya gelişen olayların ışığında yanıldıklarını görüp, eski tepkilerini gözden geçirmek isteyecekler vs. için siteye ve grubun dosyalar bölümüne koyarız.
*
Yazdıklarıma gelmiş bütün eleştirileri de bu derlemeye koyacağım. Böylece okuyan hepsini görür. Yani tam bir belge derlemesi olacak.
Bu nedenle yazdıklarıma eleştirisi, itirazı olup da şimdiye kadar yazmamış veya yazamamış olan arkadaşlar varsa (Tabii sadece eleştiri ve itirazlar değil katılanlar ve destekleyenler de) bir an önce yazıp yollasınlar ki derlemeye alabilelim.
*
Genellikle yüzüme söylenen, "dediklerin doğru, düşündürüyor ama çok sert, kendini boşu boşuna haksız bir duruma düşürüyorsun, bu da sana tepki duyulmasına yol açıyor" tarzında.
Yani doğru bir içeriği yanlış bir biçimde savunduğum söyleniyor. Yani esasa değil, usluba ait eleştiri.
Görünüşte doğru gibi görünebilir bu eleştiri ama benim konumumda başka yol yoktur ve ne yapmak istediğim ilerde anlaşılır.
Ne yaptığımı veya ne yapmaya çalıştığımı anlamak isteyenlere şöyle bir örnek uyarıcı olabilir. Öcalan İmralı'ya ilk düştüğü sıralar ilk mücadelesini kendini savunmak isteyenlere karşı vermişti, kendisini savunmak isteyenlere karşı kendisini savunuyordu. O sıralar bu davranış hiç anlaşılamamıştı.
O zaman da Öcalan'ın avukatlarına karşı geliştirdiği bu çizginin doğru olduğunu ve bunun çok derin bir siyasi tecrübenin ifadesi olduğunu yazmıştım. O zaman ne yaptığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. O zaman öyle davranmasaydı şimdi böyle eli kolu serbest olamazdı.
Gerçek bir devrimcinin ve dönüştürücünün hayatı, gücü, esas olarak kendisini destekleyenlere, savunanlara vs. karşı kendini savunmakla geçer.
Tabii benim durumumda buna, bir de unutulmaya ve unutturulmaya karşı bir direniş, bunun otuz beş yıl sürmüş sonuçlarına karşı bir mücadele de eklenmektedir.
Üslubun böyle rahatsız edici bulunmasının nedenleri arasında, çoook uzun zamandır Marksistlerin aralarında polemikler yapmaması, bu nedenle bunun çok yadırganması, aman şimdi birileri kırılacak korkusu vs.. da bulunmaktadır.
Bu nedenle ben uslup eleştirisini haklı bulmuyorum ama anlıyorum.
Duyulan korkular gereksiz korkulardır. Ama bunun için lafa gerek yok. Zaman ve pratik gösterir. Görmek isteyen de görür.
*
Marksistler özellikle teorik ve ideolojik konularda uzlaşmasız ve tavizsiz olmalıdırlar. Ama pratik işlerde bunun zıddına son derece esnek.
Ne var ki, Türkiye'de insanların çoğu pratik işlerde ve kişisel sorunlarda son derece sert ve uzlaşmasızdırlar; buna karşılık teorik ve ideolojik konularda epey meşrepleri geniştir ve çelişkilerle doludurlar. Yani olması gerekenin tam tersidirler.
Bizi de kendileri gibi sandıklarından, teorik konulardaki uzlaşmazlığımızı, pratik ve kişisel konulardaki bir uzlaşmazlıkla karıştırdıklarından, ne yaptığımızı anlayamıyorlar.
Yanlış olduğuna inandığın bir görüşle pratikte ne kadar yakın ve sıkı işbirliği içindeysen teorik ve ideolojik olarak ona karşı o kadar sert ve belirgin çizgilerle sınır çekmek; o kadar sert mücadele etmek gerekir. Ben böyle davranıyorum. Benim sertliğim ideolojik konularda kendime yakın gördüklerimedir. Yakın olmayanlara dokunmam bile. Doğrusu da, Marksist geleneğe ve akideye uygun olan da budur.
*
Bu kısa girizgâhtan sonra gelelim toplantı izlenimlerine.
Aradan bir hafta geçti, çoğunu unuttum. Ardında sadece bir tortu kaldı.
Bu tortuda görülenler ise şunlar.
Konuşmacıların çoğu iş yapan pratik militan oldukları izlenimini veren ve herkesi sokaklara, patiğe, mahalli çalışmaya davet eden bir söylem tutturuyorlardı.
Ben şahsen böyle konuşanları hiç sevmem ve sağlıklı olduğuna inandığım ve şimdiye kadar da doğruluğu hep kanıtlanmış bir kuşkuyla yaklaşırım.
Böyle konuşmaları dinlerken, mahallenin namusuna en düşkün görünenlerin genellikle kendi namuslarına aynı düşkünlüğü göstermeyenler olduğu gerçeği aklıma gelir.
Aslında biraz tecrübesi olan herkes bunu bilir de, politika icabı, onları karşıya itmemek için veya başka bir çatışma içinde onları yedekleyebilmek için, kimse bir şey söylemez, susarak bu geri yanı okşar ve onlar da söylediklerinin kabul gördüğünü falan sanırlar ve böylece onlar daha güçlü olarak o geriliği savunmaya başlarlar. Böylece kendini üreten ve güçlendiren, tersine seleksiyon yaratan mekanizma ortaya çıkar.
(Benim stilim onlardan farklıdır, zaten yadırganmamın ve çok tepki toplamamın nedeni de budur. Ben biraz beğenildim mi, biraz insanlar bana değer verdi mi gene nerede yanlış yaptım, gene nerelerde yerleşik kanaatler ordusuyla uzlaştım diyerek kendimden şüphelenen bir anlayıştayım.)
Bana kalırsa bu "hayatın içinden gelmiş pratik militan"ların daha doğrusu bu role soyunanların, böyle konuşmalarının kendisi, daha baştan politik sorunları ahlaki olarak ele almanın ta kendisidir ve aslında hitap ettiklerine hakaretten başka bir şey değildir.
Kendine sosyalist diyen, bu işe bir ömür veya hayatını adamış insanların arasında çıkıp da onları pratik çalışmaya davet etmek falan, o insanlara hakarettir.
Bu gibi şeyleri o kadar söyleyenler, önce herkesin, en azından şöyle düşünüp davrandığını varsayarak konuşmak zorundadırlar: şu an benim durumumda sosyalizm mücadelesine ne yaparsam azami katkıyı yapmış olurum? Buna herkesin kendisince uygun cevabı verip ona uygun davrandığını var saymak gerekir.
Böyle bir varsayım olduğunda da insanlara yok pratiğe gelin, yok mahallelere gidelim, yok sokağa gidelim gibi şeyler söylemek resmen hakarettir.
Doğrusu o salonda ve e-mail grubunda bulunanlarla hakaret ve sertlik anlayışlarımız da farklı. Ben herkesin iyi niyetli, kendi inançları açısından en doğru olanı yapıp ama nesnel olarak görüşleri ve yaptıklarıyla karşı tarafa hizmet ettiğini göstermeye yönelik olarak yazıyorum. Ben insanların objektif oportunizmleriyle mücadele ediyorum. Bunlarda bir hakaret yoktur. Marksistler böyle davranmalıdır ve bir zamanlar böyle davranıyorlardı.
Ama o toplantıda konuşanların veya yazdıklarıma burada tepki gösterenlerin, pratik ve sokak dersi vermeye kalkanların yaptığı, karşılarındakinin iyi niyeti ve inancından şüphelenmek anlamına gelir, söyledikleri muhataplarının düşünceleriyle tutarlı olmadıkları varsayımına dayanmaktır. Yani inançlarına uygun davranmadıkları yönünde bir sübjektif oportunizm suçlamasıdır. Yani hakarettir.
Mail grubunda olduğu gibi, toplantıda da, bu gibi pratik militan edebiyatının bazen açıkça ifade edilen ama genellikle açıkça ifade edilmemiş muhatabı ben olduğumdan, aslında benim açımdan konuşmaların çoğu bana hakaretti. Ama konuşma oradakilerin tümüne yönelik yapıldığı için aslında salonda bulunanlara hakaretti. Yani onlara sosyalizm inancılarına uygun olarak gerekenleri yapmadıkları, sübjektif bir oportunizm içinde oldukları anlamına geliyordu onların pratik militanlık, yereller, fabrikalar, sokak övgüleri.
Ben ise, onlara açıktan yaptıklarının nesnel anlamının ne olduğunu gösterip uygun sonucu çıkardığımda onlar bunu hakaret olarak algılıyorlardı.
Algılardaki bu 180 derece zıtlık, aslında bütünüyle o eski güzel devrimci geleneklerin unutulması, son çeyrek yüzyıllık gericilik döneminin ideolojisi, kültürü, yaklaşımlarının herkesi ele geçirmesiyle ilgiliydi.
Ben bu zıtlığı tam da göze batırmak, rahatsız etmek için, onu cepheden saldırıyla bozguna uğratmak için böyle yapmak zorundaydım ve zorundayım.
*
Her neyse, benim açımdan bu tür konuşmaların politik hiçbir değeri yoktu. Daha doğrusu bunlar nesnel olarak politik bakımdan aslında benim politik eleştirilerimden bir rahatsızlığın ifadesiydi ama açıktan bir politik tartışma içinde değil, ahlaki bir suçlamanın ardına gizlenerek ifade ediliyorlardı.
Ama bunlar o kadar çoktu ve tek tek çıkıp konuşuyordu ki, havayı bunlar belirliyordu. Bu işlerin böyle olduğunu bilen kimi eski gelenekleri tanımış olanlar ise bunlar karşısında susuyorlardı.
Ve bu konuşmacılardan daha da kötü olan, bu geriliği aradaki yorumları ve tavırlarıyla okşayan ve besleyen divan başkanıydı. Oraya zaten kongreyi kazasız belasız, plana göre götürmesi için getirilmişti ve tam da istenildiği gibi davranıyordu. Ama bununla da yetinmiyor o "Pratik militan" geriliğini ve gericiliğini her davranış ve sözüyle destekliyordu.
Bu geri ve gerici "patik militan"lığın, "tabandan gelmiş"liğin bir görünümü de bölgeler övgüsüydü.
Toplantı boyunca bir "Bölgelerden gelenler" edebiyatıdır gidiyordu. "Bölgelerden gelenler konuşsunlar", "bölgelerin deneyleri konuşulsun burada", gibi sözler ve övgüler gırla gidiyordu. Tabii en başta yine divan başkanı arkadaş olmak üzere.
Buna siyasi literatürde ne denir bilmiyorum ama her halde "Provinziyalizm" "Taşracılık" gibi bir söz uygun düşer. Ve bu taşracılık tam da taşralılığın, taşralı dar görüşlülüğünün bir görünümünden başka bir şey değildi. Tabii taşralı olmak için ille de taşrada yaşamak gerekmez.
Beklerdim ki orada, hiç olmazsa bizim kuşaktan birisi çıksın bu "bölge deneyleri" edebiyatına bir dur desin. Zaman ve imkanım olsa ben derdim ama esas ilişkin söyleyeceklerim nedeniyle bu gibi nice konuya kıyısından olsun değinemedim bile.
Düşünün, ülke ve dünya çapında politikaları, stratejiyi, taktikleri görüşmek için yapılan bir toplantıda geneli, uzun vadeli olanı, özel, bölgesel, parçasal ve kısa vadelinin önünde ele almak gereken bir yerde, toplantıya olaylara yukarıdan bakan, resmin tümünü gören kurmayların "kuşbakışı" değil; olaylara aşağıdan bakan, köyünün ötesini göremeyenlerin "Kurbağa bakışı" egemen oluyor ve yine dünyaya kurbağa perspektifinden bakanlar tarafından övgüler ve alkışlarla karşılanıyor.
Orada vurgulanması gereken tam tersiydi. Kimileri mahalli deneylerini anlatmak için zamanı alıyorlarsa bile (Kaldı ki böyle bir durum da yoktu bu işin de edebiyatı vardı) onlara hatırlatılması gereken, böylesine bir olanağın kimi bölgesel deneylerin anlatılmasıyla harcanmasına müsaade etmemek gerektiği; buranın temel ve genel konulara yönelmesi gerektiği olmalıydı. Özel ve bölgesel, ancak genel bir sorunun görünümü, bir örnek olarak anlamlı olabilirdi.
Haslı bütün bunlar çatı partisi toplantısını oluşturan "malzemenin" son derece kötü kalitesi hakkında belli bir fikir veriyordu. Ve bu malzemeyle bir iş yapılacaksa eğer, yapılması gereken ilk işin, bu malzemeyi işleyip sağlamlaştırmak olduğu görülüyordu.
Tabii bu malzemeyle bu kadar uğraşmaya değip değmeyeceği; malzemenin artık içi iyice kurtlanmış bir ağaç veya paslanmış bir metal mi olduğu, ortada geri dönüşsüz, irreverisbl bir durum olup olmadığı da ayrı bir soru olarak ortada duruyordu.
*
Bir başka sorun da alkışlamalardı.
Zaten böyle toplantılarda alkışlamayı anlamıyorum. Haydi misafirlere olan bir ölçüde anlaşılır da herkesin herkese alkışını anlamıyorum. Bu toplantılardaki konuşmaların kuyruğu birbirine değmeyen tilkiler stili böyle bir şey her halde. Tam post modern duruma, mozaikliğe uygun bir davranış. İki konuşmacı birbirine tamamen zıt fikirleri savunuyor. Herkes ikisini de alkışlıyor. Eh çok renkli oluyoruz ya, böyle oluyor bu işler her halde.
Böylece her konuşma bir protokol konuşması anlamını kazanıyor.
Açık bölünmelerin olduğu parti ve toplantılarda ise, her alkışlama avane ve kliyanların güç ve gövde gösterisi oluyor. Gerçek teorik, ideolojik, politik tartışmaların yerini gövde gösterileri alıyor. ÖDP tam böyleydi. Am sadece ÖDP mi, tüm Türkiye sol hareketi öyle değil mi? Mitingler grupların birer gövde gösterisi aracı değil mi.
"Çatı Partisi" her şeyden önce kelimenin tam anlamıyla bu gövde gösterilerine prim vermemelidir. Yarın öbür gün yine bir mitingte bir pankart ve etrafındaki insanlarla gövdesini gösterme tuzağına düşmekten kaçınmalıdır.
Bugün bütün sol mitingler, solun farklı örgüt, parti, fraksiyonlarının gövde gösterisi yaptıkları müsamerelerden farksızdırlar. Bu müsamerelere katılmamalıdır.
Ama "çatı partisi"nde şimdiki durumda birçoklarının hayali, o mitinglerden birinde bir çatı partisi pankartı altında katılıp da gövde gösterisi yapmaktan baka bir şey değildir.
Bu satırları yazınca birilerinin, sen Merih'te yaşıyorsun, hayattan kopuksun, bu ülkede yaşıyor ve mücadele ediyorsan böyle davranmak gerekir dediğini görür ve duyar gibi oluyorum.
Tabii çatı Partisi toplantısında, "Pratik militan"ların ve memnun olmak oyunu oynayan "Pollyana"ların böyle gövde gösterisi yapmalarına ihtiyacı yoktu, ilke olarak gövde gösterisine karşı olduklarından değil, gövde bütün salonu doldurduğundan, gösterilecek özne yoktu da ondan.
*
Ben iki günde iki kere söz aldım.
İlk günkü konuşmamda önce bu kendinden memnun dar görüşlülüğü hedef aldım. Nasrettin Hoca'nın bir fıkrasını anlattım. Gençlerin hocaya oyun oynamak için yanlarına gizlice birer yumurta almaları, hep birlikte hamama gidince, her birinin gıdaklayıp birer yumurta çıkarması, hocadan da gıdaklayıp bir yumurta çıkarmasını istediklerinde hocanın horoz gibi ötmesi ve niye böyle yaptığını, söylediklerinde Hoca'nın "bu kadar tavuğa bir de horoz gerek" cevabını anlattım. Bu salonu da melekler ve pollyanalar doldurmuş, bu kadar meleğe bir de şeytan gerek dedim.
Sonra daha önceden gündem önerimi mail rubuna yollamış olmama rağmen Divan'ın bunu oylamamasındaki anti demokratik ve manüplatif tavra ve buna hiç birinin itiraz etmeyerek aslında buna ortak olduklarını söyledim. Çalışma tarzının problemli diurumuna ve bunun düzeltilmesi gerektiğine dikkati çektim.
Bu alanda söylenecek daha çok şey olmasına rağmen, esasa geçebilmek için, özellikle Ertuğrul'un, daha önce yazılarında da ifade ettiği ve orada tekrarladığı anlayışa yönelik eleştirilerimi kısaca ve onun örneklerinden hareketle eleştirdim.
Hiçbir yanlış anlamaya imkan vermemek için, sosyalizmin ve sosyalistliğin bu gün Türkiye'de esas ölçüsünün, askeri bürokratik oligarşinin dayanağı devlet cihazının tasfiyesi olması gerektiğini dolayısıyla buna bağlı olarak hedefin sosyalist veya sosyal değil demokratik cumhuriyet olması gerektiğini bir kez daha vurguladım.
İkinci vurgu noktam demokratik ve gerici ulusçuluğun farkı noktasında oldu. Programın demokratik bir ulusçuluğa dayanması gerektiği ve onun ne olduğunu açıklama noktasında yoğunlaştım.
Sorun "Kürt sorunu" değil, Türk sorunudur dedim özetle. Kürt hareketi eğer Türkleri kazanmak istiyorsa Türklüğün politik olanı belirlemesine karşı mücadeleye girmesi gerektiğini, Türkleri Türklüğe karşı mücadeleye çağırdığı takdirde kazanabileceğini söyledim.
Bunları zaten yazmıştım ve yazıyordum ilk kez bir politik toplantıda açıkça ifade ettim ve Türk sosyalistleri (Aynı şekilde Kürtler de) tam da Türk oldukları, yani henüz demokratik bir ulusçu bile değil, gerici bir ulusçu oldukları için bu denilenleri anlamadılar ve anladılarsa da ilgi göstermediler.
Toplantının programatik ve politik birkaç konuşmasından biriydi ve belki de zülfü yare açıktan dokunan tek konuşmaydı.
*
İkinci gün ise konuşmamı daha somut sorunlara yoğunlaştırdım.
Birincisi, bir program önerdim. (Bu programın kapanış bildirisine alternatif olarak hazırlanmış fiilen yk edilen ve oylanmayan versiyonunu bu yazının altına koyuyorum). Sunduğum program sadece bir yapılacak işler planıydı. Böyle bir programın kabulü ve ilanı olmadan bu girişimin hiçbir şey yapamayacağını ifade ettim.
Somut yapılacak işlerden ibaret bir programın, çok farklı söylem, ideoloji ve dili olanları birleştirmek için biricik araç da olduğu noktasından temellendirmeye çalıştım. Zaten bu programı daha önce mail grubuna da yollamıştım. Bu programın daha da açıklanmış ve gerekçelendirilmiş biçimini "Orta Doğu İçin Demokrasi Manifestosu" içinde de ifade etmiştim.
Tabii bu önerim ve söylediklerim kimse tarafından ele alınıp tartışılmadı şimdiye kadar olduğu gibi. Bunu da bekliyordum zaten.
*
İkincisi çatı partisi girişimine ülke çapında politika yapacak bir kanal açmaktı.
Bir yayın organı önerdim. Daha doğrusu farklı işlevleri olan, birkaç yayın organı önerdim.
Birisi tüm bileşenlerin tüm üyelerinin doğrudan herkese ulaşabilmesinin sağlanması. Yani sadece temsilcilerin değil, tüm üyelerin ve isteyen herkesin de katılacağı elektronik doğrudan demokrasi araçları.
İkincisi, her şeyin kamu oyu önünde açık olması, tam bir açıklık, zaafları bsergilemekten korkmama, ve bunu politik bir uslup haline getirmek için araçlar. Örneğin canlı, tüm sorunların herkesin gözü önünde tartışıldığı bir site gibi.
Üçüncüsü ama en önemlisi, ülke çapında politika yapabilmek için politik bir yayın organı. Sekiz ay kadar önce, Ayhan Bilgen ile giriştiğimiz, ama sağlık sorunları nedeniyle epey bir aksamaya uğrayan, radikal veya devrimci demokrat bir çizgideki bir "Taraf" veya bir zamanların her sayısı Türkiye'nin gündemine yeni bir sorunu taşıyan, Türkiye'nin bütün muhalif entelektüel kapasitesini sayfalarında toplayan, bir zamanların Yön'ü gibi bir haftalık dergi veya gazete.
*
Üçüncü önerim de demokratik mücadelenin bayraktarlığını özellikte somut bir sorunda liberallerin elinden alacak, iktidarın ve liberallerin demokrasi anlayışının sınırlarını gösterecek; aynı zamanda ögütlenme potansiyeli taşıyabilecek somut bir proje olarak, derin devlete karşı, belki yaptırım gücü olmayan ama kamu vicdanında yer edecek sözüne güvenilir bir mahkeme, tüm tüm olay, kişi, ve kurumların vs. bağlantılarının herkesçe araştırılıp sergilenebileceği açık bir databank ve bunların birbirini tamamlaması.
Tük konuşmacılardan bu somut öneriler konusundaki görüşlerini de belirtmelerini istedim. Nedense "pratik militan"lar dahil hiç kimse ne bu gibi pratik konularda, ne de programatik öneri konusunda konuşmak istemedi.
*
Toplantı yine yanlış ve yanıltıcı çalışma tarzı ve bileşimine uygun olarak yine yanlış bir biçimde tüm konuşmaların ortalamasından oluşan bir kapanış bildirisi anlayışıyla çalışıyordu.
Buna karşılık bu tarzın yanlışlığını, bunun manüplasyona ve özellikle bu anlayışa temelden karşı anlayışları dışlayıcılığına karşı anti demokratik karakterin dikkati çekerek bu stilin değiştirilmesi gerektiğini; yüzlerce görüş içinde bunların ortalamasının alınmasının demokrasi olmadığını,
Demokrasinin gerçekleşmesi için farklı eğilimler, platformların mücadelesi gerektiğini; Demokrasinin azınlığın çoğunluğa uymasının ilke olarak kabulü olduğunu, bu yöntemle bu çoğunluğun oluşmasına bile olanak tanınmadığını ifade ederek, kendi somut yapılacak işler planı olan programımı ortalamadan çıkarılan ve her şeyi ve hiçbir şeyi söyleyen metnin karşısına alternatif olarak koydum.
Bununla aynı zamanda var olan çalışma yönteminin kendisini de tartışma konusu yapmak ve insanları bunun üzerine düşündürmek istiyordum.
Divan ise, biz oylama yapmıyoruz diyerek benim önerimi fiilen tartışmaya sunmadı.
Ben en azından oylama yapılıp yapılmayacağına toplantının karar vermesi gerektiğini söyleyip bunun oylanmasını istediğimde de yine oylama yapılmadı.
Ve koskoca salonu dolduranlar bu anti demokratik ve kanunsuz tutum karşısında en küçük bir itirazda bulunmadı.
Özetle bütün toplantı kendini gayrı meşru bir pozisyona düşürdü.
Bir tek insanın itirazları karşısında bile, onları tartıştırmamak ve gündemden düşürmek için, bütün demokratik kuralları ayaklar altına alıp çiğneyen bir girişimin nasıl demokrasi mücadelesine öncü olacağı, nasıl kalpleri kazanacağı, ilk adımda bu yaptıklarının kendisini nasıl vuracağı gibi sorular ortada duruyor tabii.
Bu eleştirilerin kamuoyu önünde yapılmasından rahatsız olanlar ile bu açıklıktan rahatsız olanlardan rahatsız olan bizim ifade edip uygulamaya çalıştığımız stil, ve çizginin mücadelesi bizzat şu satırlarda da devam ediyor.
06 Temmuz 2009 Pazartesi
Demir Küçükaydın
Ek: Alternatif kapanış bildirisi önerim. Tamamen farklı bir konsepte dayanmasına rağmen, oylama yapmıyoruz diyerek oylanmadı; oylanıp oylanmamasının oylanması gerektiği yönündeki itirazımıza rağmen başkanlık divanı tarafından bu önerimiz de oylanmadı. Yani fiilen sansür edilerek gündeme alınmadı, tıpkı baştaki gündem önerimiz gibi.
Ve bütün salonu dolduran kalabalık bu hukuksuzluk karşısında sessiz durarak bu kanunsuzluğu onayladı.
Kanunsuzlukların çoğunlukça yapılması onların haklı ve kanuni oldukları anlamına gelmez.
Bu arada bir not düşeyim. Daha sonra Koordinasyon toplantısında bu durumu anlattığımda Mahir Sayın, toplanrtının son blümünün yorgunluğu içinde bunun farkına varmadığını, ama her görüşün çoğunluğu kazanma hakkı olduğu ve bunun sınırlanamayacağını, durumu bilseydi orada itiraz edeceğini söyledi ve bu durumu tasvip etmediğini açık olarak ifade etti.
Aşağıda benim sunduğum toplantı kapanış bildirisi önerisi:
"Demokrasi İçin Birlik" Toplantısına Karar Tasarısı
"Çatı Partisi" adıyla bilinen girişimin bu ikinci toplantısına katılan bizler, Türkiye'deki demokrasi mücadelesinin etrafında veya içinde toplanabileceği ve demokrasi güçlerinin örgütsüzlük ve güçsüzlük zaaafına bir son verebilecek bir partinin programının Demokrasi olarak tanımlanabileceğini ve bu gün esas hedefe koyulması gereken gücün, esas vuruş yönünün "Askeri vesayet rejimi", "Askeri Bürokratik Oligarşi", "Oligarşi", "Devlet Sınıfları" "Kemalist Diktatörlük" vs. gibi bir çok farklı biçimlerde adlandırılan ama gerçek iktidarı elde tuttuğu kimse ve kendileri tarafından bile inkar edilemeyen militer, bürokratik, keyfi, pahalı, imtiyazlı ve kastlaşmış güce karşı yönelmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bu özet ve vurgu hiçbir şekilde ezilen sınıfların çektiklerine ve mücadelelerine ilgisizlik anlamına gelmemektedir. Bizler aksine, demokrasinin bu sınıfların örgütlenmesi ve kendilerini savunabilmesi ve tüm iktisadi eşitsizlikleri yok edebilecek bir mücadeleye girebilmelerinin en önemli koşulu ve yardımcısı olabileceğini düşünüyoruz.
Ayrıca, genel olarak demokrasi kavramının, Bir demokratik Cumhuriyet anlamına gelmeyecek, belki ona ulaşabilmek için daha bazı elverişli koşullar sağlayabilecek, yüzeysel bir takım rötuş ve reformlarla da sınırlanması ve böyle anlaşılmasını da benimsemiyoruz.
Bu liberal demokrasi anlayışından farkı vurgulamak ve Demokrasi Mücadelesi ve Askeri Bürokratik Oligarşiye karşı mücadelenin görevlerinden kaçışını "Sosyalizm" sözcüğü ardına gizlenerek "Sosyalist Cumhuriyet" ve benzeri sloganlarla ortaya koyan ve fiilen bu askeri bürokratik oligarşinin desteği işlevini görenlerden ayrılığımızı ortaya koyabilmek için de kendimizi Radikal Demokrasi olarak tanımlıyoruz.
Bu radikal demokrasiyi en kısa ve özlü biçimde, birbirinden ayrılamayacak şu dönüşümler ve talepler manzumesi olarak ifade ediyoruz.
Biri olmazsa diğerinin de olamayacağı, birbirlerini organik bir bütün olarak tanımlayan bu radikal demokrasi programını şu şekilde öneriyoruz:
1) Gerçek bir eşitlik için, ulusun tanımından her türlü, dil din, tarih, "etni", soy, kültür, "ırk" belirlemesi kalkacak, ulus bunlarla tanımlanmaya karşı tanımlanacaktır.
2) Herkesin ana dilinde eğitim hakkı veridir. Ortak bir dil gerekip gerekmediğine gerekirse bunun ne olacağına yurttaşlar özgürce tartışarak karar vereceklerdir.
3) Devletin tüm inançlar karşısında eşit ve tarafsız olması için, Diyanet lağvedilecek, imam hatipler vs. kapatılacak. Eğer cemaatler bakımı, ücretleri ve masrafları karşılamayı kabul ederlerse bu olanak ve elemanlar kendilerine verilecektir. Bu karar sonucunda kimse ekmeği ve işinden olmayacaktır. Devlet sadece eşitliği sağlamak ve azınlık inançta olanlar aleyhine oluşacak fiili eşitsizlikleri gidermekle yükümlü olacaktır.
4) Sınırsız bir düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü derhal uygulamaya geçilecek, bu özgürlüğü sınırlayan ve bununla çelişen bütün yasalar, kararlar otomatikman geçersiz olacaktır.
5) Tüm düzeylerde yetki ve sorumluluk, seçilmiş yönetici ve organlarda olacaktır. Emniyet ve asayiş kuvvetleri bu seçilmiş yönetici ve organlara tabi olacaktır.
6) Tüm seçilmiş yöneticiler, kendilerini seçenlerin beşte birinin oyuyla geri alınabilecek ve seçim yenilenecektir.
7) Tüm seçilmişlere, seçildikleri süre içinde ve çalışmaları esnasında, ortalama bir çalışanın gelir düzeyinde bir gelir sağlanacaktır.
8) Memurların tayin, terfi, seçim ve emeklilik işlemlerinde bağımsız memur sendikalarının tuttukları siciller esas alınacaktır.
9) Asker sivil adalet ikiliği kalkacaktır. Kanun ve yasalar karşısında mutlak eşitlik.
10) Her düzeyde gizlilik kalkacaktır, devletin, firmaların, örgütlerin, partilerin ve bunların organlarının bütün kararları, bütün tartışmaları tüm yurttaşların bilgisine açık olacaktır.
11) Devlet her yurttaşa, iş bulmak, bulamıyorsa, sendikaların, yurttaş kuruluşlarının bağımsızca belirlediği asgari geçim düzeyine uygun kimseye muhtaç olmadan yaşamasını sağlayacak bir gelir sağlamakla yükümlü olacaktır.
12) Tüm medya ve yayın faaliyeti, matbaalar, frekanslar, kanallar, kağıtlar toplumsallaştırılacak, gerçek oranları yansıtmaları için sık sık ayarlanarak, kullanım olanakları, tüm örgütler, partiler, inançlar, fikirler, akımlar, meslekler, cinsler, yaşlar, bölgeler vs. arasında üye sayılarına ya da nüfus içindeki oranlarına göre dağıtılacaktır.
Bütün bu talepler organik bir bütün oluşturmaktadır ve radikal bir demokrasinin olmazsa olmaz koşullarıdır. Bunlar, zaten kapsadıklarıyla eklektik bir biçimde "tamamlanarak" veya organik bütünlüğü yok edilerek savunulamazlar.
Bunlardan daha ilerisi, güçleri dağıtır, bu günün acil sorunlarına uygun düşmez; daha geri gidilemez, geri gidilmesi Kürtlerin, Alevilerin, İşçilerin ve diğer bütün ezilenlerin birliğini olanaksız kılar, mücadeleden çekilmesine yol açar.
Biz böyle bir programı benimsiyoruz ve böyle bir program için en geniş cepheyi kurmaya hazırız.
Bir sonraki toplantıya kadar bu çalışmaları yürütmek ve bir sonraki toplantıyı hazırlamak üzere bir Yürütme Kurulu seçiyoruz.
Bütün bu çalışmalarda her şey son derece açık olacak ve her gelişmeden tüm girimciler ve kamuoyu bilgilendirilecek ve her aşamada bunların da ayrıca tartışılmasına çalışılacaktır.
Demokrasi İçin Birlik Toplantısı Katılanları
