İzafiyetin Sirayeti/Serhad Koser

Çatı Partisi Girişimi Koordinasyonu'nun düzenlediği 'Demokrasi İçin Birlik Konferansı'nın açılış konuşmasını yapan Ahmet Türk, 'Sol üzerine düşeni yapsaydı acılar bu kadar uzun sürmezdi' demişti. Aynı süreçte Emek Partisi, Çatı Partisi girişiminden çekildiğini kamuoyuna açıkladı. Kürt siyasetçilerinin affına sığınarak bu konu ile ilgili birkaç tiz şeyi söylemenin zamanının gelip geçtiğini düşünüyorum.

Ahmet Türk aslında her zamanki gibi mütevaziliğini koruyarak solu sadece gıdıklamıştır. Oysa Türkiye'de büyük bir kesim solun gıdıklanmaya değil soğuk bir duşa ihtiyacı olduğunu söyler. Tabii ki herkesin Ahmet Türk gibi mütevazi olmayacağını başta söylemek isterim.

Kurulduğu günden bu yana mütemadiyen amip gibi bölünüp çoğalmayı yöntem haline getirenleri mi eleştireceksiniz, gittikçe CHP'ye özenenleri mi, yoksa sadece sosyalist fraksiyonların içinde ideolojik travma geçirenleri ve Kürt mücadelesinde tutunamayanları oynayan küçük bir kesimi örgütlemeyi esas alan, devletin sempatisini kazanmış komünistleri mi eleştireceksiniz?

Ahmet Türk aslında çok az şey söylemiş. Zaten olmayan bir şeyin eleştirisi nasıl yapılır ki? Olmayan şey nedir?

Şöyle ki:

a- Demokrasinin bel kemiği olan parlamenter sistemde amiyane bir tabirle günden güne çuvallayan,

b- Sosyalizme ödenen bedellerden daha büyük bedellerle halklara bahşedilen demokrasiyi Avrupalıların icadıdır diye küçümseyen (sanki sosyalizm ve solculuk Ortadoğuluların icadıymış gibi),

c- Dar-kaba materyalist bir sınıf anlayışıyla Marxizm'i ve onun toplumsal zemindeki pratiği sosyalizmi dogmatikleştiren,

d- Bütün sol-sosyalist değerleri kendi bakiyesine alıp bu bakiyeyi sonuna kadar tüketen,

e- En önemlisi halktan bihaber ütopyaların esiri olmuş ve zincirlerini bile kaybetmiş bir sınıf oluştuşturan,

f- Sosyalist olanı sosyalist olmamakla suçlayıp, sosyalist zannetiği ile de akrabalık düzeyinde ilişki geliştirerek, enternasyonalizm ilkesini mahalle ilişkisine dönüştüren,

g- İşçiler ve emekçilerden çok; yazar, şair ve teorisyenlerin sınıfına dönüşmüş bir solun nesi olabilir ki?

İşçiye ve emekçiye vereceği değeri teorisyene, yazara ve çizere kurban eden bir solun durumu başlıbaşına sorgulanması gereken bir olgu değil midir? Elitleşen bir sol ile hem Türk emekçilerinin, hem de Kürtlerin alacağı yol tartışılmaya müstahak bir durum teşkil etmiyor mu? Teoriye boğulup pratiğini sıfırlayan bir soldan olsa olsa yeni yetme bir sağ çıkmaz mı?

Türkiye'de böyle anlayışların takip ettiği ve herkesin şahit olduğu bir geleneğin varlığı herkesçe bilinen bir olgu. CHP, İşçi Partisi ya da daha radikal bir söylemle Kızıl Elmacılar bunun bariz örnekleridir. Onlar, sanırım devrimin elma toplamaktan daha zor bir iş olduğunu anlayınca bu sefer bayrak toplamaya başladılar. Tepemizde sallanan nesnenin ay-yıldızlı bir bayrak olduğunu onlardan öğendik. O dönemler onları Alman nasyonal sosyalistlerine benzetenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktu.

Açık ve net olan bir şey var ki bazı postmodern solcular Kürtleri kendi mabedinde istemiyorlar. İç dökebilirsiniz, şikayet edebilirsiniz, şikayetiniz sadece Türkiye soluna büyük emeği geçen insanları bir nebze üzecektir. Eğer Zeki Baştımar'lar, Sabahattin Ali'ler, Hikmet Kıvılcımlı'lar ya da Denizler, Mahirler, Hüseyinler hatta ve hatta Erdal İnönü bile olsaydı eleştirilerin dikkate alınma olasılığı yüksek olurdu.

Kürtler ne yapmalıdır?

Kürtler halkaların kardeşliği ve onurlu barıştaki ısrarından kesinlikle vazgeçmemelidirler. Sol felsefenin feleğini şaşırtan, bugüne kadar kendisine bile faydası dokunmamış ve tüm olumsuzluklara rağmen burnunun dikine giden bu muhit, koca bir yanılsamanın içinde olduğunu muhtemelen anlayacaktır. Kürtlerin bu parçalanan gidişata baştan beri bir itirazı vardı, o itiraz hep olmalıdır. Örgütlü bir toplum yaratmak temel amaç olmalıdır (iş, eğitim, sağlık, eşitlik, özgürlük ve insanı merkezine koyan örgütlü bir toplumdan bahsediyorum.)

Özgürlük, demokrasi, eşitlik, adalet ve benzeri evrensel değerlerin yaşatılması için illa ki bir çatı olacaksa bu değerleri savunan her kesimle ortaklık yapılmalıdır. Bu anlamda demokrasiye bağlılık çok ciddi bir önem ihtiva eder. Churchill 'demokrasi iyi bir yönetim şekli değildir ama ondan da iyisi yoktur' diyerek demokrasinin vazgeçilmez bir olgu olduğundan bizi haberdar eder.

Kürtler bu demokratik çabayı temel ilkelerinden taviz vermeden (bu ilkeler konusunda herkesimin bir fikri-zikri vardır herhalde) toplumsal barışın selameti adına göstermelidir. Aynı şeyler sosyalist soldaki bazı muteber çevreler için de geçerlidir. Ya onurlu bir beraberlik ya da bu kısır döngünün sonlanması. Özellikle seksen sonrası sosyalist sol, bırakın iktidarı hedeflemeyi, taban örgütlenmesinden ve halkın iradesinden o kadar uzak durdu ki; Kürtlerin artık bu performansı görmemesi abesle iştigaldir!

Kısacası Kürtler ne benimsedikleri, ne de ret edebildikleri iflas etmiş bu kara sevdayı tekrardan gözden geçirmelidir.

Aşk öykülerinde olduğu gibi en küçük hatalar bile ayrılma sebebi haline gelmişse ne kör gecelerde yazılan şiirler bu aşkı kurtarabilir, ne gazeller, ne fanteziler. Böylesi aşklar aldatmaya, tırmalamaya ve kavgaya kadar götürebilir.

Sonuç itibariyle Kürtler sosyalizmin varlığından önce de Türklerle bir arada yaşıyordu ve şimdi de yaşamaya devam edecektir. Kürtlerdeki bu özgüveni ve rahatlığı başka kesimlerde de görmek herkesin yararına olacaktır. Bana göre de Kürtler, Türklerle beraber 'saklanıp korunması gereken tarihsel değerlere' (Octavia Paz'a aittir) sahip olup kendi payına düşen sorumluluğun refakatinde bu değerlere sahip çıkmakla mükelleftir.

Önemli bir husus ise şudur; bu yazıda sosyalizmin reddinden çok demokrasiyi esas almayan, sosyalist ideolojinin değil kişilerin belirlediği alanlarda örgütlenen, toplumsal yaralar konusunda seçici davranmaya çalışan ve en önemlisi Kürt Sorunu konusunda vasat davranan bir toplumun sosyalizmi içselleştirip yaşamasının mümkün olmadığıdır. Şu bilinmelidir ki; ancak demokratikleşen bir toplum sosyalizme geçiş yapabilir. Tarih bu konuda öğreticiliğini sürdürüyor...