"Emeğin Dili" Burjuvazinin Dilidir (1) - E. Kürkçü'nün 27-28 Haziran'da "Yaptığı Konuşmanın Eleştirisi

27-28 Haziran toplantısından önce, Ertuğrul Kürkçü'nün yaklaşımının, Türk Sosyalistleri için tipik ve yaygın olan, özelliklerini ele alıp Çatı Partisi Tartışmaları Grubu'nda eleştirmiştik . Türkiye'nin içeriğe değil de sansasyona meraklı sosyalistleri, bunlardan sadece "Türk Sosyalistleri”nde ve Ertuğrul Kürkçü’de Irkçılık" başlıklı olana dikkat ettiler . Onun da içeriği, olgulara ilişkin yanıyla ilgilenmediler pek, biraz dedikodu gibi "Demir Ertuğrul'a Irkçı demiş" düzeyinde bir ilgiydi bu.
Daha sonra bu eleştirilerimizi bir toplantıdaki konuşmanın son derece dar zamanı içinde ve bu sefer Ertuğrul Kürkçü'nün yine o toplantıda yaptığı konuşmadaki ifade ve fikirlere dayandırmaya çalıştık.
Ancak bu toplantı protokolü yayınlanmadığından toplantıda yaptığımız konuşmayı, toplantı izlenimlerimize alamadık. Ama önceden esas olarak eleştirilerimizi yazdığımız için, bu bizim için büyük bir sorun oluşturmuyordu.
Bu arada toplantı protokolü yayınlanmadı ama toplantının "protokole dahil" olanlarının (Ahmet Türk, Cengiz Güleç, Ertuğrul Kürkçü) konuşmaları yayınlandı.
Bu davranıştaki yanlışlığı, eşitsizliği ve anti demokratik karakteri dünkü yazımızda ele almıştık .
Ertuğrul Kürkçü, toplantıda yaptığı konuşmanın, muhtemelen bu toplantı protokolünde bulunan ve protokolden yayınlanan biçimine dayanarak, ifade bozuklukları düzeltilmiş ve ara başlıklar koyulmuş bir versiyonunu Bianet'te: "Kürtler ve Türkler İçin Ortak Bir Dil: Emeğin Dili" başlığıyla yayınladı.
Biz şimdi Ertuğrul Kürkçü'nün Toplantıda dile getirdiği görüşleri, bu ifade bozukluklarından arındırılmış ve düzeltilmiş versiyonunu esas alarak eleştirmeyi deneyeceğiz.
*
Ertuğrul Kürkçü her şeyden önce bir Marksist'tir. En azından böyle bir iddiası vardır, zaten "Emeğin Dili"nden söz etmesi bile, geçerli politik kültür içinde böyle bir imayı ifade etmektedir.
Kaldı ki, eski bir 68'li ve Dev-Genç'li olarak, Marks'ın biyografisini çevirmiş bir insan olarak, kişisel olarak tanışıklığımızla da biz biliyoruz ki Kürkçü, Türkiye'nin iyi yetişmiş, Marksizm'in temel kavramlarını bilen bir Marksist'idir.
Bu nedenle, Ertuğrul Kürkçü'nün görüşlerinin eleştirisini öncelikle Marksist teori, doktrin düzeyinde yapma hakkı ve görevi ortaya çıkmaktadır.
*
Türkiye'deki çürüme, eski bilinenleri bile unutma, unutulmamışsa bile hatırlatma zahmetine katlanmama o derece yaygın bir hale gelmiştir ki, bizzat Ertuğrul Kürkçü gibi Marksizm'in temel kavramlarını iyi bilen insan bile bu genel eğilimden kurtulamamaktadır.
Bu olgu en basit ve saf haliyle bizzat Kürkçü'nün konuşmasına seçtiği başlıkta görülebilir.
Kürkçü'nün kendi konuşmasına seçtiği başlık şudur: "Kürtler ve Türkler İçin Ortak Bir Dil: Emeğin Dili"
Bu başlık, konuşmanın akışı içinde öylesine söylenmiş, dikkatsizce ağızdan çıkmış değildir. Kürkçü tarafından redakte edilmiş ve fikri en iyi ve özlü biçimde ifade ettiği düşünülerek başlık yapılmıştır.
Böyle bir başlığı, kendine Marksist diyen ve gerçekten de Marksizm'in en azından alfabetik kavramlarını iyi bilen birisinin seçmesi gerçekten düşündürücüdür.
Çünkü, "Emeğin Dili" demek, Marksist teoride ya da doktrinde burjuvazinin dili demektir.
"Emeğin Dili"nde buluşmayı bir hedef olarak koymak ve olumlamak!..
Bir Marksist için anlaşılır değildir.
Bunu bir sendikacı ya da 1960'ların burjuva sosyolojisinden veya vulgar ekonomiden teorik gıdasını almış Behice Boran veya M. Ali Aybar, Sadun Aren gibi bir TİP önderi söylese bir ölçüde anlaşılabilirdi.
O zamanlar Marksizm yeni doğuyordu, TİP dönemi bir bakıma Türkiye'deki sosyalist hareketin henüz "Marksizme Hazırlık" denebilecek bir aşamasıydı.
Bunu 90'ların, dünyada duvarın yıkılışı sonrasının, Türkiye'de özel savaş rejiminin, o korkunç ideolojik gericilik döneminin, Marksizmden zerrece nasiplenmemiş, ilk politik deneylerini 1990 sonrasında, zaten teoriyle pek başı hoş olmayan Dev-Yol geleneğinin güçlü bir etkisinin bulunduğu bir ÖDP'li söylese bir ölçüde anlaşılabilirdi.
Ama bunları söyleyen, örneğin 1960'larda Dr. Hikmet Kıvılcımlı'yı okumuş, teorik gıdasını oralardan da almış bir Marksist'tir.
Ve Kıvılcımlı daha 1960'ların sonunda, TİP programını eleştirirken şunları yazıyordu: ""Emekten Yana": İşverenin de Parolası" başlığı altında:
" Kapitalizm içinde yaşadığımızı kimse unutamaz. Kapitalizmde, İşçi için "emeği" yok İşgücü vardır. İşçi başka satacak hiç bir şeysi kalmamış insan olarak İşgücünü pazara çıkarır. İşgücünün "Emek" olması, İşverenin eline geçtikten sonra, işyerinde başlar. İşgücü işçinin, onun kullanılması ile doğan Emek işverenin "Kişi mülkü" olur.
Demek azıcık bilimsel konulunca: Kapitalizmde Emek: İşverenin mülkü olduğuna ve işveren yanında bulunduğuna göre, "Emekten yana" olmak, işverenden yana olmıya döner. Sosyalizm, Kapitalizmde "İşgücünden yana"dır. İşveren "Emekten yana"dır." (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, "İkinci Basılışa Acı Bir giriş", Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı)
Haydi diyelim unuttu, unutanlara hatırlatmak için, Çatı Partisi Tartışmaları Grubuna 29 Mayıs'ta yolladığımız "1970 Yılında Program ve Tüzük İlişkisi Nasıl Koyuluyordu – Hikmet Kıvılcımlı'nın Program ve Tüzük İlişkisine İlişkin Yazdıkları" başlığı altında yolladığımız derlemede de bu satırlar bulunuyordu.
Bunlar da mı unutulanları hatırlamaya yetmiyordu?
*
Haydi diyelim ki bir siyasal ve ideolojik bir gericilik ve çöküş döneminin çocukları olan ÖDP'liler "Emeğin Avrupası" gibi saçmalıkları sözün güzelliğinin büyüsüne kapılıp söyleyebiliyorlardı.
Ama daha o zamanlar "Emeğin Avrupa'sı Ne demek?" başlığı altında şunları yazıyorduk ÖDP içindeki farklı eğilimlerin tezlerini ve platformlarını ele alırken:
" Merkez'in parolası "Emeğin ve Dayanışmanın Avrupa'sı İçin" başlığını taşıyordu. Bu başlığı görünce, insan, Türk sosyalist hareketi az gitmiş, uz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş demeden edemiyor. Ama bunda şaşacak bir durum yok. Bir yandan 12 Eylül yenilgisi, diğer yandan, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir yenilginin yarattığı muazzam gerici ideolojik atmosfer, bir yandan, Kürt Ulusal Hareketine Karşı imtiyazlarının kölesi olmuş Türklerin milliyetçiliğinin baskısı ve Merkez'i oluşturan Dev-Yol'un zaten Teori ve Doktrine pek değer vermeyen geleneği birleşince, ortaya "Emeğin Avrupası" gibi, Marksist kökenli bir sosyalistin yüzünü kızartacak formüller çıkar.
Nereden nereye gelindiğini görebilmek için önce bir geriye gidelim. Sıradan bir Türk sosyalisti 1970'li yılların başında, Marks'ın ve Engels'in, Ücretli Emek ve Sermaye, Ücret Fiyat Kar gibi eserlerini, ve kısaca emek değer teorisinin temeli olan, İşgücü ve Emeğin ne olduğu; Emeğin, İş gücünün Kullanım Değeri olduğu; İşgücünün tüketimi halinde yeniden üretiminden daha fazla değer üretebilen biricik mal olduğu, bütün kapitalist birikimin temelinde bunun bulunduğu gibi konuları bilirdi. ÖDP adlı partimiz bütün bunları unutmuş görünüyor."
Ve yine aynı yazıda, örneğin şimdiki SEH'in kökeni olan Ekmek ve Gül platformunun Avrupa Birliği'ne ilişkin tutumu ele alınırken şunları yazıyorduk:
"Şimdi sırayla Platformların Avrupa Topluluğu'na ilişkin karar tasarılarının eleştirisine geçebiliriz. İl görülen şudur: Muhalefet: Avrupa Birliğine Hayır diyerek açık bir tavır almakta. Merkez ise "Emeğin Avrupası" sloganını öne çıkararak en azından hayır demeyi öne çıkarmamaktadır. Ekmek ve Gül de merkezle benzerlik içinde, Merkezin "emeğin Avrupası" parolasını, Avrupa'nın kapitalist birleşmesine karşı olmak tarzında ifade etmektedir. İlk bakışta "karşı" vurgusu başlıkta görülmekte", ama karşı olmanın koşulu olarak getirilen "kapitalist birleşme" sözleri gerçekte vurgunun bu noktada bulunmadığını sezdirmektedir.
Avrupa Birliğinin kapitalist devletlerin bir birliği olduğu kimse için bir sır olmadığına göre, keza kimse de programatik olarak şu sıralar somut bir alternatif olarak Sosyalist bir Avrupa önermediğine göre, "kapitalist birleşme" ye karşı ya da "emeğin Avrupa"sından yana olmak, Avrupa Birliği'ne utangaç bir evet demekten başka bir şey olmasa gerektir. "Hayır" denmemekte, ama geçmiş ve söylem açıktan bir "evet"e de imkan sunmamakta, bu da böyle anlaşılması zor formüllere yol açmaktadır.(…)"
" Fazla söze gerek var mı? Demek emekten yana nasıl, İşverenden yana demekse; "Emeğin Avrupa'sı"da işverenlerin Avrupa'sı demektir şu bizim unutulmuş ve ölü köpek muamelesi yapılan Marksizm'e göre.
23.02.2000 20:24 "
Haydi diyelim ki bunları bilmiyordu, okumamıştı, bildiklerini unutmuştu, ama biz bunları 17.06.2009 tarihinde "ÖDP Üzerine Yazılar" başlığı altında "Çatı Partisi Tartışmaları Grubu"na da yollamıştık hafızaları tazelemek, unutulmuş ve inkar edilmiş geleneklere ve temellere bir dönüş sağlamak için.
*
Bu hafıza kaybı ve unutmaları hatırlattıktan sonra, bir Marksist olan ve Marksizmi de iyi bilen Ertuğrul Kürkçü'nün, Marksizm'in bu en temel, Modern toplumun, yani kapitalizmin anlaşılması için olmazsa olmaz olan kavramını yanış ve olur olmaz kullanmasının, Marksizm'e karşı bir ideolojik saldırı, saldırılar karşısında susma olduğu açıktır.
İşgücü ve emek kategorilerin ayrımı, Marksist Ekonomi Politiğin en temel keşfidir. Nasıl Tarihsel maddecilik, en temelinde düşüncenin varlığı değil, varlığın düşünceyi belirlediği önermesine indirgenebilirse, Marksist Ekonomi Politik de, İşgücü ve Emek ayrımına indirgenebilir.
Bunu bizzat Marks ve öğretiyi birlikte kurduğu Engels çok açık olarak yazmaktadır.
Örneğin Marks'ın "Ücretli Emek ve Sermaye" broşürü 1891'de yeniden basılacağında, Engels, bu broşürde Marks yaşasaydı yapacağı bazı değişiklikler yapar. Ve yaptığı değişiklik özünde, Marks'ın henüz bu ayrımı yapamadığı dönemin kavramlarını değiştirmektir, yani emek yerine İşgücü kavramını koyar bir bakıma ve metni buna göre düzeltir.
Şöyle yazar Engels:
"Kırklarda, Marx ekonomi politiğin eleştirisini henüz tamamlamamıştı. Bu, ancak ellilerin sonuna doğru gerçekleşti. Onun için, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın birinci kısmından (1859) önce yayınlanan yazıları, birçok bakımdan, 1859'dan sonra yazdıklarından farklıdır. Bundan önceki yazılarında öyle deyimler, hatta başlıbaşına öyle tümceler vardır ki, sonraki yapıtları açısından talihsiz, hatta yanlış görünürler. Şurası açıktır ki, geniş okur yığınları için yapılan sıradan yayınlarda, yazarın entelektüel gelişiminin bir parçası olarak bu ilk bakış açısının da bir yeri vardır, ve yazarın olduğu kadar okurların da, bu eski yapıtların değiştirmeden basılmasını istemek hakları vardır ve. benim de bunların tek sözcüğünü olsun değiştirmeyi aklımın köşesinden bile geçirmemiş olmam gerekirdi.
Ama, hemen tümüyle işçiler arasında propagandayı amaçlayan yeni bir baskı sözkonusu olduğunda, iş değişmektedir. Bu durumda, Marx, elbette, 1849 tarihli eski açıklamasını, yeni bakış açısıyla bağdaştırmak isteyecekti. Ve bu baskı için, bellibaşlı bütün noktalarda, bu amaca ulaşmak üzere, bazı gerekli değişiklik ve eklemeleri yapmakla, Marx'ın düşünüşüne uygun bir davranışta bulunduğumdan eminim, Okura şimdiden söylüyorum: bu, Marx'ın 1849'da yazmış olduğu değil, 1891'de yaklaşık olarak yazmış olacağı broşürdür. Dahası, asıl metin öyle çok sayıda dağıtıldı ki, onu, daha ileride tüm yapıtları arasında hiç değiştirmeden yeniden basmama dek, bu, şimdilik, yeterli olacaktır.
Benim yaptığım değişikliklerin tümü, bir tek nokta etrafında toplanıyor. Asıl metne göre, işçi, kapitaliste, ücret karşılığında emeğini satmaktadır; bu metne göre ise, işçi, işgücünü satmaktadır. Bu değişiklik için bir açıklama yapmam (sayfa 175) gerekir. Bu açıklamayı, bu sorunun basit bir sözcük oyunu değil, tersine, bütün ekonomi politiğin en önemli noktalarından biri olduğunu görsünler diye yapmalıyım." (Koyular bizim)
Ve Engels yazdığı önsözde bu kısa açıklmayı niye yaptığını da şöyle açıklıyor:
" Bu açıklamayı, en güç ekonomik tahlillerin kendilerine kolaylıkla anlatılabildiği eğitim görmemiş işçilerin, böylesine karmaşık sorunları yaşamları boyunca hiç kavrayamamış bizim "kültürlü" ve kendini beğenmiş kişilerimizden ne kadar üstün olduklarına burjuvazi kendisini inandırabilsin diye yapmalıyım."
Bitmedi.
Engels işgücü ve emek ayrımının önemini bıkmadan vurgulamaktadır:
"En iyi iktisatçıların, "emek"in değerinden yola çıktıkları sürece üstesinden gelemedikleri güçlük, "emek"in değil de, "işgücü"nün değerinden yola çıktığımızda ortadan kaybolur. Günümüzün kapitalist toplumunda, işgücü bütün öteki metalar gibi bir metadır, ama gene de, tamamıyla özgün bir meta. Yani, değer yaratan bir güç, bir değer kaynağı olmak ve, gerçekten de, uygun bir biçimde kullanıldığında, bizzat kendisinde olandan daha fazlasını yaratan bir değer kaynağı olmak gibi özgün bir niteliği vardır. Üretimin bugünkü durumunda, insanın işgücü, bir günde, bizzat kendisinde bulunandan ve kendisinin malolduğundan daha büyük bir değer üretmekle kalmaz; her yeni bilimsel bulguyla, her yeni teknik buluşla, günlük üretiminin günlük maliyeti aşan bu fazlalığı artar, ve dolayısıyla da işgününün, işçinin günlük ücretini karşılamak için çalıştığı bölümü azalır; öte yandan da, işgününün, işçinin karşılığını almaksızın emeğini kapitaliste armağan etmek zorunda olduğu bölümü artar.
İşte bugünkü toplumumuzun tüm ekonomik yapısı budur: bütün değerleri yaratan tek başına işçi sınıfıdır. Çünkü değer sözü, emek sözünün bir öteki ifadesinden başka bir şey (sayfa 181) değildir ve bugünkü kapitalist toplumumuzda, belirli bir metaın içerdiği toplumsal olarak gerekli-emek miktarını anlatan bir deyimdir. Ne var ki, işçiler tarafından üretilen bu değerler, işçilere ait değildir. Bu değerler, hammaddelerin, makinelerin, aletlerin ve işçi sınıfının işgücünü satın almalarına olanak sağlayan birikmiş paranın sahiplerine aittir. Demek ki, işçi sınıfının yarattığı ürünler yığınından kendisine kalan, bu yığının bir bölümüdür ancak. Ve az önce gördüğümüz gibi, kapitalist sınıfın kendine sağladığı ve olsa olsa toprak sahipleri sınıfı ile bölüşmek zorunda olduğu geri kalan bölüm, her yeni bulgu ve buluşla daha da artar, buna karşılık, işçi sınıfının payına düşen bölüm (adam başına hesaplandığında) ya çok yavaş ve önemsiz bir artış gösterir, ya yerinde sayar, ya da hatta bazı durumlarda azalır. "
Yani diyor Engels, Emekten yana olmak, işçinin veya iş gücünün yarattığı değerden yana olmaktır ve işçinin o küçük ücreti hariç bu burjuvaziye aittir. Bu nedenle emekten yana olmak burjuvaziden yana olmaktır.
Bu, İşgücü Emek ayrımının keşfinin önemini Engels tekrarlamaktan bıkmaz:
"Bugüne dek, ekonomi politik, bize, emeğin bütün zenginliklerin kaynağı ve bütün değerlerin ölçüsü olduğunu, öyle ki, üretilmeleri aynı emek-zamanına malolan iki nesnenin aynı değere sahip bulunduğunu, ve ortalama olarak sadece eşit değerler birbirleriyle değişebilir olduklarına göre, bunların da birbirleriyle değişilmeleri gerektiğini öğretmiştir. Ama aynı zamanda, sermaye adını verdiği biriktirilmiş bir emek türünün varolduğunu, bu sermayenin, içerdiği yardımcı kaynaklar sayesinde, canlı emek üretkenliğini yüz kat, bin kat artırdığını, ve bunun için de kâr ya da kazanç denilen belirli bir karşılık talep ettiğini de öğretir. Hepimizin bildiği gibi, işler gerçekte şöyle gelişir: biriktirilmiş ölü emeğin kârları durmadan irileşir, kapitalistlerin sermayeleri durmadan büyürken, canlı emeğin ücreti durmadan azalır ve yalnızca ücretle yaşayan işçiler yığını durmadan kalabalıklaşır ve yoksullaşır. Bu çelişkiyi nasıl çözmeli? Eğer işçi, ürününe kattığı emeğin tam değerini alıyorsa, geriye kapitalist için kâr nasıl kalabilir? Ama yalnızca eşit değerler değişildiklerine göre, durum budur. Öte yandan, birçok iktisatçının kabul ettiği gibi, eğer bu ürün işçi ile kapitalist arasında paylaşılıyorsa, nasıl olur da eşit değerler değişilebilir, nasıl olur da işçi ürününün tam değerini alabilir? İktisat, bugüne kadar, bu çelişki karşısında çaresiz kalmış ve bu konuda hiç bir şey söylemeyen utangaç sözler yazmış ya da gevelemiştir. Bundan önceki sosyalist iktisat eleştirmenleri bile, bu çelişkiyi vurgulamaktan başka bir şey yapamamışlardır; sonunda Marx, bu kârın asıl kaynağında ortaya çıkış sürecini belirleyip, ve böylece her şeyi açıklığa kavuşturana dek kimse bu çelişkiyi çözemedi."
Yine başka bir yerde:
"Kapitalist, mevcut toplumsal koşullar altında, meta piyasasında, tüketimi yeni bir değerin kaynağı olan, yeni bir değerin yaratılması olan özel nitelikte bir meta bulur, ve bu meta işgücüdür."
Engels, aslında bizlere söyleyecek söz bırakmamış.
Ve bizim sevgili Ertuğrul Kürkçü arkadaşımız, Türkiye'de Marksist teoriyi ve kavramları en iyi bilenlerden biri olan arkadaşımız, Marksist Ekonomi Politiğin bu en temel kavramını; Modern toplumu anlamak için gerekli bu en temel kavramı ve aşrımı, bir mirasyedi gibi sorumsuzca kullanıyor ve harcıyor; kullanan ve harcayanlara karşı savunacak yerde.
Neden acaba?
*
Tekrar edelim. Marksist doktrin açısından, Marksist teori açısından "Emeğin Dili"nde buluşmak, "Sermayenin Dili"nde buluşmak; Burjuvazinin dilinde buluşmaktır?
Eğer Doktrinin kendi orijinal kavramlarıyla ifade edersek Ertuğrul Kürkçü bizleri "Emeğin dili" diyerek "Sermayenin dili"ni öğrenmeye, onda buluşmaya çağırıyor.
Bunu yaparken de fiilen Marksist teoriye karşı bir mücadeleye girmiş, onun en temel kavramlarını reddetmiş oluyor.
Yok etmiyorsa ve gerçekten ne dediğini biliyorsa, o daha da kötü.
Bu "Emeğin dilinde Buluşmak" sloganı ve davetinin, somut politik anlamına ise diğer bir yazıda girelim.
Demir Küçükaydın
09 Temmuz 2009 Perşembe

proletaryanın dili

bu yazıda emek -işgücü arasındaki farka gereksiz ve çok aşırı bir mana atfedilerek düpedüz kelime oyunu ve giderek de entellektüel gösteriş yapılmaktadır.bu memlekte sol ve sosyalist camianın her türden proleter sosyalisti çok iyi anlar ve bilir ki ertuğrul kürkçü ve daha nice sosyalist "emeğin dili " demekle aslında emekçinin yani proleteryanın dilini kastetmektedir.bunu demir abim aslında kendisi de çok iyi farketmektedir.
bu kadar süslü laf edip proleter sosyalistleri burjuvazinin safında gibi göstermek ve sırf bunu anlatmak için de iktiadi terimler ve kavramlar gösterişi yapmanın kime ne faydası olabilir ki.
tamam öyleyse. bundan sonra hepimizi bu yanlışımızı düzeltir ve emeğin dili demek yerine emekçinin dili deriz olur biter.
ama şimdi emekçinin dili dediğimiz zaman da ucu açık bir sürü yanlış anlama olasılığı var. emekçi var ırkçı. emekçi var enternasyonalist.emekçi var koyu müslüman. emekçi var koyu lümpen .ee hangi emekçinin dilini kast etmiş olacağız o zaman.emekçinin dili dediğimiz zamanda, faşistine de dinci gericisine de lümpenine de patron yalakasına da sarı sendikacısında da arka çıkmış oluyoruz . öyle mi? böyle mi okumak lazım bu deyimi de?

böyle bir örnek ortaya koymanın saçmalığı ortada . aslında hepimiz biliyoruz ki emeğin dili de desek ,emekçinin dili de desek burada anlatılmak istenen komunistlerin dilidir.

kelime oyunları üzerinde demogoji yapmanın alemi yok.
o zaman ben de şöyle bir şey diyeyim . emek sadece burjuvazinin değil emekçinin de sermayesidir.
sermaye de burjuvazinin işgücünün giderek de emeğinin içselleştirmiş hali , yani burjuva emeğini burjuva sermayseine eklemlenmesidir. böyle okursak meseleyi sınıf mücadelesinin dinamiğini ve mücedeleye yön veren üretici güçlerin safını nasıl belirleyeceğiz. aynı anda burjuva da sermeyesinin içselleştirdiği emek kadar emekçi , emekçi de emeğinin oranı kadar sermaye sahibi olduğjuna göre bunların çatışmasında bir manasızlık yok mu? bu çatışmaya emekçinin safında emekçi diktaörlüğü için katılanlar aslında sermaye ye uşaklık etmiş olmu yor mu?
madem ki buırjuvalar da bir nevi emekçi o zaman burjuva dikatörlüğünü pekiştirelim olsun bitsin.ne gerek var proleterya diktatörlüğü için mücadele etmeye .

asıl sorun üretici güçlerin vasfından ve üretim tarzına belirleyici özelliğini veren gerici/ilerici niteliklerinden öte üretici güçlerin üretim araçları üzerindeki iyelik haklarının nasıl kullanılacağının ve bu hakların kullanımından ortaya çıkacak birikimin kimin tasarrufunda kimin yararına nasıl paylaşılacağının nasıl planlanıp örgütleneceğidir.
komunistler terimlerle oynamak yerine bu hususa kafa patlatsalar demokratik sosyalist iktidarın inşasına daha fazla katkıda bulunmuş olurlar

kavramların salatası

sayın küçükaydın kusura bakmayın ama bu yazınıza ancak bu yakıştırmayı yapabildim. konu ertuğrul kürkçü olunca öyle yazılar yazıyorsunuz ki sanki yazının imzası kürkçü değilde başkasına ait olsa eleştiri yapmayacakmışsınız gibi bir izlenim uyanıyor insanda. sanırım özel olarak çalışıyorsunuz kürkçü'nün yazıları üzerinde. sonra da biz dostlarımızı eleştiririz diyorsunuz...kusura bakmayın ama bunun adı dostluk olamaz, olsa olsa düşmanlık olur. ama bu tarzınızın size birşey kazandırdığını sanmıyorum. sanırım bunun tespitini sizden çok okuyucularınız yapabilir. kürkçü'ye eleştirileriniz artık o kadar sıkıcı bir hal aldı ki insan okurken politik bir yazı okuduğunu hissetmiyor...

Körler sağırlar birbirini ağırlar-ken de.., döver..

Körler sağırlar birbirini ağırlar-ken de.., döver..
Sayın demir küçükaydın.. ertugrul kürkçüyü “ele” alırken.. ciddi bir hata yapmaktadır..
Hatası eleştirdiği için ortaya çıkmamaktadır.. iddia ettiği sapmaların kökenini ortaya koyarken ortaya çıkmaktadır.. yani aynı kökenlere marksın ve kendisinin de sahip olduğunu atlamaktadır.. yada ayrı ve asıl doğru olduğunu sanmaktadır diyebilirim..
Oysa.., tümü de.., sadece.., yanlışlar içindeki farklılıklardan her biridir..
1- Marksizm adına ortaya atılan kavram ve tanımlamaları temel, değişmez ve tek doğrular sanmak..
2- her bir kavrama kendince içerik yükleyip bu içeriğin uyumlu ve doğru olduğunu iddia etmek.., olmama ihtimaline kutsal ayet tarzı ile yaklaşmak.. sorgulamamak.
3- böylece.., her “Marksist” kendince doğrular(hadisler) yaratıp, bir başka “marksistin marksı anlamadığını ve yanlış olduğunu iddia edebiliyor..
Yada bunu bilinçli yaptığını iddia edebiliyor..
Bu mantalite ve tarz ile de..,
Sayın demir..; emek ile işgücü!nün farklı olduğunu söyleyerek ve bunu da engelse dayandırarak sayın kürkçüye haksız bir eleştiri yapıyor..

Öncelikle şu noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir..
((Şöyle yazar Engels:
"Kırklarda, Marx ekonomi politiğin eleştirisini henüz tamamlamamıştı. Bu, ancak ellilerin sonuna doğru gerçekleşti. Onun için, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın birinci kısmından (1859) önce yayınlanan yazıları, birçok bakımdan, 1859'dan sonra yazdıklarından farklıdır. Bundan önceki yazılarında öyle deyimler, hatta başlıbaşına öyle tümceler vardır ki, sonraki yapıtları açısından talihsiz, hatta yanlış görünürler.)))
Görünmek ile olmak farklıdır..
Ortada.., doğru bir şeyin.., yanlış görünme olayı varsa bu algı ile ilgilidir.. yani algılama hatası vardır.. yoksa söylenen doğrudur ama algılama temellerinden dolayı yanlış anlaşılıyordur.. ve sende açıklarsın.. yani bu yanlış algılama zeminlerine yönelirsin.. var olan doğruya değil..
ama elbette ya senin algında bir yanlış da varsa.. ne olacak.. ya başkaları var olanı doğru algılıyorsa.., kısaca hiç doğru algılayan yoksa.. ortada da bir yanlış algılama değil gerçekten bir yanlışlığın olması daha yoğun olabilir..

Marks..; 1883 de öldü.., ne hikmetse Engels marksdaki yanlış algıya neden olan “şeyleri” 1891 de düzeltme gereği duyuyor..
1848 yanılgılarına değinebilen Marks.. aynı tarihlerdeki bazı “şey”lerini düzeltme gereği hiç duymamış bu daha da ilginç..

((Bu durumda, Marx, elbette, 1849 tarihli eski açıklamasını, yeni bakış açısıyla bağdaştırmak isteyecekti.)))
Bunu nerden biliyor..!! vasiyetmi bıraktı.. yazdıktan 30 yıl sonra düzeltme gereksinimi duymadı da bunu 1891 yılında engelsin yapmasını mı istedi??
Bu iş.. kesinlikle.. Engels tarafından marksın “revize” edilmesidir.. yani düzeltilmesi yada bozulmasıdır.. hangisidir karar çeşitli olabilir..
((Ve bu baskı için, bellibaşlı bütün noktalarda, bu amaca ulaşmak üzere, bazı gerekli değişiklik ve eklemeleri yapmakla, Marx'ın düşünüşüne uygun bir davranışta bulunduğumdan eminim,))
Senin emin olman bir şeyi değiştirmez.. Marks bu noktada bir şey diyecek durumda değildi.. “katkıların” kendi düşüncelerindir.. artık…..
((( Okura şimdiden söylüyorum: bu, Marx'ın 1849'da yazmış olduğu değil, 1891'de yaklaşık olarak yazmış olacağı broşürdür.)))
Buradaki ifade çok komik.., “”yazmış olacağı”” ..!!!! ama yazmamış.., 30 seneyi aşkın bir süre içinde yazmayı düşünmemiş.. birisi onun adına.., o yokken bunu düşünüyor..
Sayın demir de bu garabet durumu veri alıyor..

Engels ne demek istiyor..??????
Demek istiyor ki…; marksın emek-işgücü değişim değeri sermaye vs. üstüne yazdıklarının çoğu düzeltilmeye “”muhtaç””dır..

Muhammedi revize edip kuranı “yaratan” Osman ve sonrasında bunu da hadislerle ayrıca “yeniden” “yaratan” tarikler gibi bir durum.. ortaya çıkıyor..
Yazıda dikkatimi çeken şeylere değinmek isterim.. yani marksizmi “bilmeyen” biri olarak soru sormak isterim.. sanırım buna hakkım da var.. yanlış “algılarım”!! olabilir..

Sermaye nedir..???
Yazıya bakarsam..
1- emek birikimi..;
“”””. Ama aynı zamanda, sermaye adını verdiği biriktirilmiş bir “”emek türünün”” varolduğunu,””
2- değerlerin birikimi..;
“””bütün değerleri yaratan tek başına işçi sınıfıdır. Çünkü “””değer sözü, emek sözünün bir öteki ifadesinden başka bir şey (sayfa 181) değildir”””
3- işgücü birikimi..;
“”Günümüzün kapitalist toplumunda, işgücü bütün öteki metalar gibi bir metadır, ama gene de, tamamıyla özgün bir meta. Yani, “””değer yaratan bir güç””””, bir değer kaynağı olmak ve, gerçekten de, uygun bir biçimde kullanıldığında, bizzat kendisinde olandan daha fazlasını yaratan bir değer kaynağı olmak gibi özgün bir niteliği vardır. “””

Anlatımlara bakarsak..;
Sermaye..; hem emeği hem emekle aynı şey olan değeri ve bu değerleri yaratan işgücünü içeren bir şeydir.. yani sermaye tümünü içerir..
Peki proleterya yada ona ne diyecek isek “o” neleri içerir..
“””bütün değerleri yaratan (((tek başına işçi sınıfıdır.))) Çünkü “””değer sözü, emek sözünün bir öteki ifadesinden başka bir şey (sayfa 181) değildir”””
Dediğine göre.., işçi sınıfı eşittir sermaye.. ama haliyle böyle değil.., burada “yaratan” kelimesi önemlidir.. yani..; işçi sınıfı eşittir sermaye olmuyor.. sermaye.., ekonomik faliyetin, tamamiyle sonucunun kendisi oluyor.. bunu yaratan canlı da işçi sınıfı oluyor.. hatta sadece işçi sınıfı.., doğa, düşünce-teknoloji-bilim üretimleri, köylü-doğurgan rahim, vs.. hiçbir şey.., bunlar yan sanayi..!!!
Maddi yaşamı üreten sadece işçi sınıfı..!!!
Maddi yaşamın üretimi..???
Marks buna emek ve emek zamanı diyordu.. çeşitli emeklerin ve emek zamanlarının yarattığı her şeye emek ve emek zamanı diyordu.. içinde sadece işçi sınıfı geçmiyordu.. maddi yaşam üeretim sürecinin temel ve önemli ve de geleceği kuracak olan sınıfı.., işçi sınıfıdır diyordu.. diğerleri eriyecek ve iki sınıfa indirgenecek diyordu..
Birisi..; değerleri ve değerlerin birikimi olan sermayeyi yaratan sınıf.., diğeri ise.., bu birikime el koyan sınıf..
Engels bu anlatımı almış..,
En yüce değer sermayedir.. sermaye de emeklerin toplamıdır demiş çıkmış.. aslında demiyor elbette ama.., emek en yüce değerdir diyen marksa ve şimdikilerine göre bakarsak Engels siz böyle diyorsunuz demek istiyor..
Yani..; işgücünün yarattığı emek değerleri toplamı sermaye.. ise.., emek de en yüce değer ise.., buda sermayenin ta kendisidir..

((((Yani diyor Engels, Emekten yana olmak, işçinin veya iş gücünün yarattığı değerden yana olmaktır ve işçinin o küçük ücreti hariç bu burjuvaziye aittir. Bu nedenle emekten yana olmak burjuvaziden yana olmaktır)))
Sayın demir de bu mantaliteye dayanarak sayın kürkçüyü eleştiriyor..
Ama sormuyor..!!!!!!
İşgücü nedir.. ??
İşgücü maddi yaşamda bir yönelim-işleyiş biçimi değilmidir.. yani üretim yapan güç değilmidir.. ve bunun da bir değeri yokmudur.. hatta değişim değeri yokmudur..????
Varsa nedir o zaman.. işgücü de hem emek hem de biriken sermayenin bir üyesidir..
Antik çağda köle yani işgücü sahibi olmak bir sermaye sahipliği ile aynı idi.. sosyal statü idi..
Halende öyledir.. bir işlekte(fabrika) yada tarlada işgücü bir makine ile aynıdır.. karasabanın bir uzantısı, motorun-makinanın bir uzantısıdır..
Karasabanın önündeki öküz.., arkasındaki canlı(insan) ile aynı işgücünü tanımlar.. bazı yerlerde önde.., öküz yerine köle yada bir başka canlı(insan) da olabilir.. değişmez..
Emek ile işgücü ayrı analiz edilebilinir tanımlanabilir.. fark etmez ama .., emek nereye ait ise işgücü de oraya aittir..
Emekten yana olmak burjuvaziden yana olmak ise işgücünden yana olmak da başka bir şey değildir.. gerisi mantığa ters takla attırmaktır..

Kısaca..,
Ertuğrul kürkçü’yü değil.. önce marksı sonra da engelsi hatta önce kendinizi ele almalısınız..
Temel aldığınız teorik kuramlar-kavramlar-tezler-tespitler dökülüyor..

Neresinden tutalım ki..!!!

1-“””bütün değerleri yaratan tek başına işçi sınıfıdır. Çünkü “””değer sözü, emek sözünün bir öteki ifadesinden başka bir şey (sayfa 181) değildir”””
Maddi yaşamın üretimi insana has ve sadece insanla sınırlı değildir.. bütün değerleri yaratanın işçi sınıfı olduğunu söylemek başlı başına bir garabet olmaktan öte sadece insan ile sınırlamak ise ayrı bir türsel ırkçılıktır.. tevratik bir mantıktır..
2- her üretimsel faliyet içinde harcanan her şey bir emektir.. sadece işçi sınıfı emek harcamaz.. basit üretimsel faliyet olan tarihsel aşamalarda.., bu sistemi kuran kollayan “sahip” de bir emek harcar..
Biri işgücünü bedeninin ve zamanının bir biçimde o faliyette yer alması ile yaratır..
Diğeri de aynı şekilde.., kılıcı ve bedeni ile o süreçde yer alır..
Aralarındaki tek fark..;
Bu faliyet sonrası yaratılan değerlere el koyma, sahiplenme biçimindedir..
Efendisine sadece yelpaze sallayan ile madeninde çalışan köle arasındaki fark işgücü ve yaşam anlamında elbette farklıdır.. ama sonuç olarak ikisi de köledir.. yine bu askeri de olabilir(memlük) değişmez..
Bunlar toplumsal katmanları ve maddi yaşamdaki yani sermaye sistemindeki konuşlanma biçim ve işleyiş farklılıklarını analiz etmemizi gerektirir.. ama.., sadece birilerini hatta geçmişi atlayıp sadece fabrika alanında olan birilerini temel almamızı ve ona ulvi anlamlar yüklememizi gerektirmez..
Bu anlamda…; Ertuğrul kürkçü marksı takip etmiş.., sizlerde başka bir şey yapmıyorsunuz..

Sonuç olarak.., ;
İşçi sınıfı varsa.., fabrika sahibi(burjuva) de olacaktır.. yani sermaye varsa her ikisi mutlaka olacaktır.. birisi ortadan kalkıp diğeri kalmaz..
Sermayenin sahiplenme biçimleri ve katmanları değişebilir.. tarih boyunca bu yaşanmıştır.. reel sosyalizm de bu anlamdadır..
Üretilen ve biriktirilen değerlere devlet adına el koyma olayı bunu değiştirmemiştir.. bu anlamda.., reel sosyalist ülkelerde de işçi sınıfı varken burjuva yok sanılmıştır..
İşe..; düşünsel anlamda var denilerek “çözüm” üretilmiştir.. oysa..; değerlere “el koyma” talebi her zaman var olacaktır.. bunu engelleyecek bir işleyiş önemlidir.. yani sermayeyi sermeye yapan.. ne Marks ne Engels anlatımları değildir.. değerler toplamı emek birikimi vs. değildir.. sadec ve sadece “el koyma” ve maddi üretim faliyeti içinde olan her şeyin hak-yetki hakkının olmamasındadır..
Günümüzde sermaye kişisel olmaktan çıkmıştır.. tarihteki yalın biçimleri değişmiştir..
Toplumsal bir hukuk olmuştur.. tüzel bir kişilik olmuştur.. onunla ilişkilenme biçimlerine göre nemalanma yaşanır.. borsa-hisse senetleri bu anlamda ilginçtir.. toplumun sermaye ile ilişkilenmesi onu içselleştirmesi olayıdır..

Marksizm..;
Ne geçmiş tarihi sağlıklı analiz etmiş ve tanımlamıştır.. ne de yaşadığı aşamayı ve nede.., günümüze ışık tutuyor..
İçindeki var olan doğrular bile şekilsizleşmiştir yada şekilsiz hale getirilmiştir.. çünkü zemini baştan bozuktur..

Uzatmadan.., “hutbenin mevzusu”na geleyim…;
Emekten yana olmak burjuvadan yana olmak ise.., işçi sınıfını temel almak da sermayenin ebediliğini savunmaktır.. sadece sahiplenme biçimini değiştirmektir..
Ama sermayeyi oluşum süreci ile bir bütünlükte ele alıp bir mülkiyet-el koyma olarak ele alırsak.. bu el koyma sistemleri anlamında.., sistem ile ilişkilendiğimiz her şeye karşı çıkmak asıl olarak toplumsal değişimi ifade eder..
Ve bunlarda..;
Marksizmin argümanları ile açıklanamaz..

FAYDA VE ANLAMLANDIRMA

Sayin Lojbat,
"Bunun kime ne faydasi var" diyerek saskinliginizi ifade etmissiniz.D.Kücükaydin,kendi deyimleri ile "A.Ocalani en dogru anlayan Maksist" olarak Türkiyenin alt emperyalistles-
mesini söylüyor,acikca savunuyor.Ertugrul Kürkcü ise,Türkiye sosyalist hareketinin önderlik
ihtiyacina en yakin duran,o potansiyeli tasiyan kadrolarindan biri.Evet özellikle secilmistir.
D.Kücükaydinin "Marksist" söylemi sizi sasirtiyor.Ama bu,D.Kücükaydinin; "Insanlar kendi
cikarlarini baskalarinin cikariymis gibi savunurlar" tesbitini bilmemenizden kaynaklaniyor.Etik,
etik,etik...diye mirildandiginizi duyar gibi oluyorum.Ama o da "metafizik" degil ki,insanin dur-
dugu yere göre anlam,deger kazaniyor.
"Anlam" deyince aklima geldi.Bak Suat,insanlik tarihinin bir bütün olarak sapma oldugu bilgi-
sinde buldugu,Atin bakisini,kusun sesini,genc kizin bakisindaki istegi anlamlandirma yöntemi
ile isi nasil cözmüs.Once,tarihin bir sapma oldugu bilgisine ulasarak özgürleseceksin...Bu
defa da "dilin kemiksizligi" gibi bir sey fisildadigini duyar gibi oldum.Sen de hep soruyor,kendi
kendine fisildaniyorsun.Sormayacak inanacaksin.Sormak tanriya ortak kosmaktir,günahlarin
en büyügüdür.

demir vs ertuğrul

saygıdeğer m.çubuk

başlıktaki sahısların ikisini de şahsen tanımam. demir küçükaydın ın komunist olup olmadığını bilmiyorum.Ama Ertugrul Kürkçü nün Komunist olduğunu biliyorum.ben de bir proleter komnist olarak kürkçü nün "emeğin dili" lafından D.K. nın anladığını değil kendimin prolelteryanın dili olurak okuduğumu izah ediyorum. bu izahıma gerekçe olan "mevzuları" aşağıda anlattım.

demir küçük aydının kürt özgürlük hareketini en iyi tahlil eden marksist olma iddası , velev ki öyle olsa bile , bizim onun ideolojik demogojik kıvrak figürlerini beğeneceğimiz anlamına gelmez. kaldı ki ben kendimi kürt özgürlük hareketini demir küçük aydından bile daha markist bir çizgide değerlendiren adam olarak değerlendiriyorum. madem sizin yegane kıstasınız kürt özgürlük hareketini en iyi marksist değerlendirmesine göre belirleniyor o zaman beni daha "makbul" bulmak zorundasınız. kürt özgürlük hareketine ilişkin düşüncelerimi benim bu sitedeki yazılarımdan öğrenebilirsiniz çünkü.

ikinci husus. " insanın kendi çıkarını başkasının çıkarı gibi sunması ve savunmas " "tesbitinin " demir küçükaydına ait oldugunu nerden icat ettiniz kuzum.
lise de sosyoloji dersi almış olan her adem evladı biliyor bu "tesbiti" . bu "tesbit" insanın öznel tercihelrini bir taraf olarak ortaya koyma arzusunu yok saymaya çalışan egemenlerin uydurduğu bir saçmalıktır. eger böyle bir tespit poltik projelerimizin asal belirleyicisi olacaksa tekelci düzenin diger siyasi öznelerinden ne farkımız kalır. biz meseleye insan çıkarı olarak değil sınıf çıkarak olarak bakıyoruz. ve tüm çabamızı proleteryanın çıkarının başat hale getirdiği komunist bir dil ve üslubun hakim olduğu politik bir proje oluşturmaya , ve bu projeye uygun komunist bir gelecek tahayyülü inşa etmeye ve bunun imkanlarıı tartışmaya adıyoruz.
l

EMEĞİN DİLİ, TAM BİR LAF CAMBAZLIĞI

Emeğin dili, tam bir laf cambazlığı

Emeğin dili kavramı açık bir kavram değildir. Bir şeylerin üstünü örten kavramdır. Kürkçü emeğin dili diyeceğine, açıkça emekçinin dili demiş olsa idi tartışılacak bir konu ortada kalmazdı. Zira emekçi denilince, işçi sınıfı anlaşılırdı ve sorun da teşkil etmezdi. Küçükaydın’ın bu konuyu tartışması, kavramların kullanımı ile ilgili değildir. Bir gerçeğin saklanıp saklanmaması ile ilgilidir. Emeğin dili adı altında toplumu sermayenin arkasına takmakta var. Emek denilince ne anlaşılıyor? Bu açığa çıkarılmalıdır. Marx’ın artı değer yaratan ve sömürülen dediği, işgücünü satan işçilerdir. Günümüzde, kendileri sermaye olan (human capital) denilen bir kesim var. Marx’ın yaşadığı zaman bu kişiler toplumda çok azınlıkta idi. Marx bunları burjuvazinin yanında görürdü. Bu, bu gün böyle değil, bu kesim toplumda irice bir tabaka oluşturmaktadır. Mühendisler, doktorlar, bankacılar, eczacılar, sigortacılar, yazarlar, sanatçılar, sporcular vb.

Emek ve emek gücü tartışmasına açıklık getirelim. Emek pazarda alınıp satılmaz. Yani meta değildir. Meta olabilmesi için insanın dışında, insandan bağımsız bir varlık olması gerekirdi. İnsanın emeği, edinilmiş bir birikimdir. Bir insanın emeğinde değer görülür, satın alınmak istenirse o insanın kendisini satın almak gerekir. Günümüzde olan transferler, bunu çok güzel açıklamaktadır. Transfer edilen İnsanın kendisi, bir sermayedir.Yani o insana sahip olmak, bir sermayeye sahip olmakla eş anlamlıdır. O sermaye hiç bir yere transfer olmayabilir kendisine de çalışabilir. Örneğin Bill Gate buna iyi bir örnektir. Mikro Soft şirketini kurmuş sermayesini büyütmüştür. O şirketin ilk sermayesi, Bill Gate’in emeğidir.

Emek gücü öyle değildir. Emek gücü, pazarda alınıp satılan bir metadır. Emek gücünün meta olarak değerinin belirlenmesi, o gücün oluşabilmesi için gerekli yaşam gereçlerinin (metaların) değerlerinin belirlenirmesi ile gerçekleşir. Emek gücünü yaratan metalar, insandan bağımsız metalar olarak pazarda satılır. O satılan metaların değeri, emek gücünün değerini ifade etmektedirler. Emek gücüne meta diyebiliyorsak, emek gücünü oluşturan metalar nedeniyle diyebiliyoruz. Tabi ki emek gücü de insandan bağımsız, insanın dışında bir varlık değildir.

emeğin dili değil, küçükaydın'ın yazısı laf cambazlığ

sayın hasan karataş. öyle bişey söylemişsiniz ki neresinden tutup cevap vereyim anlayamadım. Emeğin dili adı altında toplumu sermayenin arkasına takmakta var demişsiniz. yani kürkçü'nün böyle bir düşüncesi de olabilir diyorsunuz. öncelikle şu tespiti yapalım : ertuğrul kürkçü tekil bir kişilik değil sosyalist bir hareketin liderlerindendir. ona böyle bir suçlama yapmak kişisel değil örgütsel bir suçlamadır. yani hareketi eleştiremez miyiz? tabiki eleştiririz. ama hiçbir sosyalist parti ve örgüte toplumu sermayenin arkasına takmaya çalışmak gibi bir suçlama yapamayız. hele ki bahsi geçen kişi hayatını devrimci mücadeleye adamış bir insan ise...

"hutbenin mevzusu" nedir?? ve ek olarak sayın m.çubuk'a soru

(((Tekrar edelim. Marksist doktrin açısından, Marksist teori açısından "Emeğin Dili"nde buluşmak, "Sermayenin Dili"nde buluşmak; Burjuvazinin dilinde buluşmaktır?
Eğer Doktrinin kendi orijinal kavramlarıyla ifade edersek Ertuğrul Kürkçü bizleri "Emeğin dili" diyerek "Sermayenin dili"ni öğrenmeye, onda buluşmaya çağırıyor.
Bunu yaparken de fiilen Marksist teoriye karşı bir mücadeleye girmiş, onun en temel kavramlarını reddetmiş oluyor.
Yok etmiyorsa ve gerçekten ne dediğini biliyorsa, o daha da kötü.)))))

sayın demir.., burada önce sayın kükçü'yü "dövmüş" nasrettin hocanın suya yollamadan önce yaptığı gibi yapmış..
haklı-haksız yapmış.., bu tartışılıyor..
ama ben daha ötesini önemsiyorum..
yani alttaki söylemi...

(((Bu "Emeğin dilinde Buluşmak" sloganı ve davetinin, somut politik anlamına ise diğer bir yazıda girelim.
Demir Küçükaydın)))

bencede..., önce buna girip.., sonra.., sayın kürkçü'nün neden böyle yazdığına girsek daha doğru olurdu diye düşündüm...
işin asıl özü burada.. sanırım.. ve düşünsel-zeminsel, "ortakları" da çıkacaktır..

sayın.. m. çubuk..

özellikle..,
((("Anlam" deyince aklima geldi.Bak Suat,insanlik tarihinin bir bütün olarak sapma oldugu bilgi-
sinde buldugu,Atin bakisini,kusun sesini,genc kizin bakisindaki istegi anlamlandirma yöntemi
ile isi nasil cözmüs.Once,tarihin bir sapma oldugu bilgisine ulasarak özgürleseceksin...)))
bu bölümü açıklarmısın.. ben olumlama olarak algıladım.. ve beni doğru algıadığınız için de teşekkür ederim.. (yanılmadıysam)
tarihin sapma olması tespitim.. yazılı tarihin mülkiyetçi-sermaye sistemleri etkisini taşıdığını düşündüğümdendir.. bu anlamda da..;
sorgulamalarında ..; ya eksik yapıldığını yada bu sapmanın etkisi ile yapıldığını ve aslında alternatifi olmadığını iddia etmem temelindedir..
kısaca marksizmin tek başına insanlık tarihini açıklamaya yetmediğini de eklememdir.. yetmemesinden öte.., alternatifi olamadığı.., sadece içeriğini belli oranda çözümlediğini ve bu anlamda da burjuva liberalizminin bir sol versiyonu olduğunu iddia etmemdir..
ve.., "marksist"ler arası çatışmalarında.., bir "kardeş" kavgası olduğunu görmemdir.. işin özüne inen yoktur..
ve yukarıdaki mantığa ek olarakda..,
(((Bu defa da "dilin kemiksizligi" gibi bir sey fisildadigini duyar gibi oldum.Sen de hep soruyor,kendi
kendine fisildaniyorsun.Sormayacak inanacaksin.Sormak tanriya ortak kosmaktir,günahlarin
en büyügüdür.)))
burayı daha açık yazarmısın..
sormak.., tanrıya şirk koşmaktır..
herşeyi.., yaratanın bildiğine belirlediğine, yönlendirdiğine itiraz etmektir..
kulluk anlayışı olmayan sorar.. olan ise..; anlatılana inanır.. inanmadığı yerleride o anlatılana uydurmaya çalışır..
sanırım bunu demek istediniz..
sor-sorgula-sentezle ve katılmayı da ortak-akıl çerçevesinde yap demek istediniz diye algıladım..

not..; sorularım konu dışı sanılabilinir ama aslında konunun merkezi olduğunu iddia edebilirim.. yine de böyle düşünülüp ayrı başlıklarda yürümesi istenirse.. hayır da demem..

saygılarımla

suat

EMEĞİN DİLİ, TAM BİR LAF CAMBAZLIĞI

EMEĞİN DİLİ, TAM BİR LAF CAMBAZLIĞI
Dünkü yazımda, “sermaye insanlar”dan söz etmiştim. Bunların sermayesi, kendi emekleridir. İnsanın ekonomik faaliyeti, insana yabacı faaliyettir. Yabancılaşma, ilk Pazar üretimi ile berabar başlamıştır. İlk Pazar üretimi ile başlayan bilgi ve deneyim, günümüz insan emeğinin içeriğindedir. İşçi sermaye sahibine aslında emek gücünü satmak için anlaşır. Fakat gerçekte sattığı emektir. Aldığı ücret ise emek gücünün karşılığıdır. İşçi burada aldatılır. Ancak neden aldatıldığını bilmez. İşçinin emeğinde insanlığın bilgi ve deneyim birikimi vardır. Bu birikim emek aracılığı ile sermayeye aktarılır.O nedenle para ile ilişiklenen tüm emek faaliyeti, insana yabancı faaliyettir. Sermayeye ait faaliyettir. Ücretli emek faaliyeti itiraz edilmesi gereken faaliyettir. Sendikalar ve sosyalist partiler, bu duruma itiraz etmezler. Zira kendileri de insana yabancı bu sisteme eklemlenmişlerdir.

proletaryanın dili 2

“emeğin dili “ lafındaki “emek” kavramını
Burjuva ekonomi politiğindeki manası ile algılanmasına bir itirazımız yok. Ve buna istinaden “emek işgücünün sermayeleşmiş formudur.” Lafzına ,Benim gibi proleter için hiç önemi olmasa da,aşırı önem yüklenmesine ve bu aşırılığın giderek sosyalistlere laf dokundurma gayretine dönüştürülmesine “azıcık” itirazım var.. ( yukarda hiç kimse marxın siyasal iktisat teorisinin ricardo nun ekonomi politiğine bir katkı olduğundan ve das Kapitaller deki tüm iktisadi tanım ve ifadelerin aynen Ricardo cu manada kullanıldığından bahsetmemiş).İtirazımız dolayısı ile gene de bu tarifin doğrudan veya dolaylı sonucu olarak meydana gelen “hangi safın dili” sorunsalını açmak mecburiyetindeyiz.

Emek ve sermaye arasındaki bu organik ilişkinin ne tarafa yontulacağını ve akabinde emeğin ve/veya emeğin ve emekle beraber aynı zamanda diger üretilmiş tüm değerlerin de sahibi olan proleteryanın , sınıf mücadelesinin politik alanda icra edilmesinde proleteryanın safında mı yoksa burjuvazinin safında mı yer alacağı sorunsalı aşağıdaki iki hususa göre belirlenir.

1) İbreyi sermayeye döndürüp emek ile sermaye arasındaki ilişkiyi sermaye lehine yontan insan meseleye hala Kapitalist Toplumun bağrından bakmaya devam etmektedir. Bu Onun tekelci düzenin ideolojik argümanlarının Subjektif hegemonyasından kurtulamadığını gösterir. Ancak Sınıf mücadelesinin politik sahadaki tezahür etme biçimlerinden bihaber olarak kapitalizme gizli hayranlık duyan bir insan emeği sermayeye eklemleyerek “emek demek sermaye demektir”. “emeğin dili demek sermeyenin dili demektir” diyerek bilinçaltındaki neoliberal toplum düzeni hayranlığını bastırma cihetine gidebilir. Demir abimin yaptığı budur.

2) Erttuğrul abi gibi komunistler ve benim gibi öz proleterler emek-sermaye
arasındaki ilişkiyi Sosyalist Toplumun bağrından değerlendiriyoruz. Bu üretici güçlerin karakteristiğini sosyalist toplumda taşıyacağı esas manasında idrak ettiğimiz ve ideolojik olarak da böyle idrak etmek zorunda olduğumuz için
emek –sermaye arasındaki organik ilişkiyi emeğin tarafına yontuyoruz ve emeğin dili derken komunist emekçilerin, bilinçli proletaryanın dilini kast etmiş oluyoruz.

( birileri de aslında demir abimin savladığının tam tersine sermaye aslında emek demektir diyebilir. . Her kim sermayenin dili ile konuşalım diyorsa aslında emeğin sözcülüğünü yapıyor demektir de diyebilir. Ve herhangi bir siyasi özne politik iktidar mücadelesinde safını öznel olarak proletaryanın yanında belirledikten sonra istediği kadar tüsiad ın dilinden de konuşsa kapımız açıktır. Hoş gelmiş sefa gelmiş de diyebilir. Ama bunların hepsi de Demir abimin yaptığı gibi bir nevi ideolojik demogojinin geniş pistlerinde rock and roll yapmanın başka bir biçimidir.)

evet arkadaşlar, yukarıda proleteryanın politik iktidar mücadelesinde proleteryanın yanında mı yer alacağı veya burjuvazi yanında mı yer alacağı hususunu yanlış okumadınız. Proleterya kapitalist toplumun emperyalist aşamasında kendiliğinden sınıf olarak (class in itself) Tekelci Neoliberal düzenin safında yer tutmaktadır. Onun politik mücadelede asli öz safına geçmesi kendiliğinden olmaz. Bunun için öznel bir müdahele ile proleteryanın kendisi için sınıf (class for itself) e dönüşmesi gerekir. İşte bu nedenle Ertuğrul abimin emeğin dili lafında emeğe yüklemiş oldığu mananın ne olduğu net olarak ortaya çıkar. Yani ertuğral abimin jargonunda emeğin dili demek komunistlerin emeği kendi tarafında yontma gayretinin öznel çabası demektir. Bu da, (Demir abimi ve yukarıda konu ile ilgili görüş bildirenleri Leninist olup olmadıklarını bilmem , hatta Ertuğrul abim i de şahsen tanımam etmem kendisinin leninisst olup olmadığını da bilmiyorum ), Leninist olmanın zorunlu gereğidir.

Leninistlerin emeğin dili dedikleri zaman kast ettikleri şey proletaryanın dilidir.
Sizin canınız “hadi gel caza gidelim kavram ve nosyonlarla dans edelim “ çekti diye öz ideolojik argümanlarımızı değiştiremeyiz.