E. Kürkçü'nün 27-28 Haziran'da "Çatı Partisi" Toplantısında Yaptığı Konuşmanın Eleştirisi (2) Politik Eleştiri

Önceki yazıda E. Kürkçü'nün "Kürtler ve Türkler İçin Ortak Bir Dil: Emeğin Dili" başlığıyla yayınladığı 27-28 Haziran toplantısı konuşmasında bulunan "Emeğin Dili" kavramının Marksist Doktrin veya teori açısından savunulamayacağını, Marksizmin reddi ve savunulmasından vazgeçilmesi anlamına geldiğini göstermiştik.

Ancak, bir kavram veya bir slogan teorik açıdan yanlış olmakla birlikte, yanlış anlamalar veya ona yüklenen yanlış anlamalar sonucu içerik olarak yanlışlığına rağmen, sosyolojik ve politik olarak, yani tarihsel ve toplumsal anlamıyla pek ala haklı veya doğru bir davanın savunusu işlevi görebilir.

Örneğin Marks, Alman Sosyal Demokrasisi'nin "Gotha Programı"nı Marksist teori açısından didik didik etmiş ve o kenar notları Marksist teori hazinesinin en temel metinlerinden biri olmuştur. Ama aynı Marks ve Engels, işçilerin bu programda onda olmayan şeyleri gördüklerini söylemişler ve bu nedenle pek de ses çıkarmamışlardır. Bu notları Engels, benzer hataların "Erfurt Programı"nda da yapılacağını görünce yayınlamıştır (1891).

Başka bir örnek olarak Engels'in, "Adil bir iş günü için adil bir ücret" gibi sloganlara ilişkin yazdıkları da alınabilir. Engels, bu gibi sloganların bilimsel olarak savunulmazlığını gösterir; ama aynı zamanda, içerik olarak yanlış bir programın tarihsel olarak haklı ve doğru bir pozisyonu savunmanın aracı olabileceğini de belirtir.

"Emekten yana" veya "emeğin dili" gibi kavramlar da böyledir. İşçiler genellikle bunları "İşçiden Yana" olarak anlarlar, o anlamda kullanırlar. Bu nedenle içerik olarak yanlış olmakla birlikte bu kavramlar nesnel olarak tarihsel bakımdan eşitlikçi ve haklı olan eğilimlerin ifadesi olarak kullanılmış olabilirler.

Elbette bir teorisyenin, bir sosyalistin bu gibi kavramları veya sloganları kullanımı ile bir işçinin kullanımı arasında bir fark vardır ve tam da bu nedenle geçen yazıda yaptığımız gibi sosyalistleri içerik yanlışı bakımından eleştirmek görevi küçümsenemez.

Ve elbet şu da anlaşılabilir bir tutumdur. Eskilerin "Galatı meşhur lügatı fasihten yeğdir" diye bir sözü vardır. Yani bazen derdi anlatmak söz konusu olduğunda, konuyu muhatapların daha seri bir şekilde anlayabilmesi için, meşhur olmuş ve bilinen bir söz kavramsal açıklığa,  tercih edilebilir. Yani içeriksel yanlışlığı biline biline, bir yandan o yanlışlıkla mücadele edilirken, diğer yandan o yanlış ezilenlerle ilişki kurabilmek ve amaçları ifade edebilmek için kullanılabilir. Bu kullanım bu mücadeleyle bir arada olduğunda pek bir sorun oluşturmaz.

Bütün bu hayatın karmaşası göz önüne alınarak, Ertuğrul arkadaşımızın, "Emeğin Dili" kavramının, "İşgücünün dili", "İşçilerin dili" gibi anlaşılması gerektiği, Ertuğrul Kürkçü'nün bu yanlışı bile bile yaptığı veya yapmış olabileceği itirazı yapılabilir.

Ne var ki bu itiraz da dayanaktan yoksun olurdu bu somut durumda. Hem Ertuğrul Kürkçü sıradan bir işçi veya sosyalist olmadığı için; hem de bu metinler esas alarak sosyalistler arasında dolaşımda olduğu için.

Yani "Çatı Partisi", işçilerin içinde bulunduğu veya aktığı bir örgütlenme değil; yine bizzat E. Kürkçü'nün ifadesiyle DTP+Ayhan Bilgen+Sosyalistler (o da bir kısmı) şeklindedir, yani ortada bir kitle baskısı falan da yoktur bile bile yanlış konuşmayı gerektirecek. Sosyalistler arasında "biz bize"yizdir ve böyle bir kullanım mazur görülemez.

Ama haydi bu "Emeğin dili" kavramının, bir "galatı meşhur" olduğunu, daha iyi anlaşılabilmek için kitlelerin değil ama hafızsını yitirmiş 80 sonrasının sosyalist kuşaklarının diline verilmiş bir tür taviz olduğunu kabul edelim ve Kürkçü arkadaşımıza bir "kıyakçılık" yapalım, her ne kadar sonu lümpenlerin dediği gibi, sonu "ayakçılık" olursa da.

Böylece, onu bu somut olarak da yanlışlığından soyutlayalım. Onu nesnel tarihsel ve toplumsal anlamıyla analiz edelim; yani bir strateji tartışması; bir program tartışması bağlamında ele alalım.

Ve görelim bakalım bu bağlamda da gerçekten ezilenlerden yana bir slogan ve görev belirlemesi mi?

*
Şimdi şu satırları tekrar okuyalım:

"Böylelikle bir kere daha, yeniden, farklı dillerde konuşmayı öğrenmeye başlıyoruz. Biz Kürtçe'nin ezilen Kürt'ün, onun acılarının diliyle konuşmayı batıda öğrenirken, Demokratik Toplum Partisi'de şimdi, (…) bir sosyal muhalefet diliyle aşağıdan kendi hareketinin yeni dilini bulmaya, öğrenmeye başlıyor."

İlk bakışta bu satırlarda hiçbir sorun yokmuş gibi görünebilir. Ama biz oradaki dillerin neye tekabül ettiğini görelim önce.

"Dil" ve "dil öğrenme" bir metafordur burada. Kürkçü arkadaşımız da Marksizm'in güzel geleneğine uygun olarak, kavramları bazen metaforlara tahvil ederek ve imgelerin diliyle konuşarak düşüncelerini ifadeye edebi ve estetik bir tat vermeyi, anlaşılırlığı ve etkiyi arttırmayı seviyor. Marksist metinlerde bulunan bilim ve sanatı birleştiren, bu güzel geleneği yaşattığı için, elbette bu anlamda doğru da yapıyor.

Sosyalistlerin her türlü yaratıcılıktan ve zeka parıltısından yoksun hale geldiği günümüzde bunlar gerçekten değer verilmesi gereken özellikler ve Ertuğrul arkadaşımız da bu güzel geleneği sürdüren az sayıdaki örnekten biri.

Ama her metafor da sırf güzel olduğu için doğru bir tutum ve politikanın aracı olacaktır diye bir kural da yoktur.

Bazen bir öldürücü zehrin şekerle kaplanması gibi bir işlev de görebilir o çarpıcı ve güzel imgeler.

O halde bu imgelerin kavramsal karşılıklarını bulmamız gerekiyor öncelikle bu güzel sözlerin altında zehir olup olmadığını görebilmek için.

*

Peki "Kürtlerin Dili" imgesi, hangi politik kavramın ya da talebin karşılığı olarak kullanılmaktadır, kullanılabilir veya kullanılmalıdır bu günkü Türkiye Politikasında?

Her halde Ertuğrul arkadaşımız da, eğer unutmadıysa tabii, "Ulusal sorun"un tıpkı "toprak sorunu" gibi demokratik ve burjuva karakterde bir "sorun" olduğunu biliyordur.

Elbette bir şeyin burjuva ve demokratik karakterinden söz etmek, politik ve programatik olarak burjuvazinin onlara sahip çıkacağı ve onlar için mücadele edeceği anlamına gelmez. Marksist teori bakımından burada kast edilen o talebin veya programın gerçekleşmesinin özünde kapitalizmle çelişmediği, aksine kapitalizm için en ideal ve saf koşulara tekabül ettiğidir.

Örneğin toprakların kamulaştırılması veya millileştirilmesi veya dağıtılması gibi tedbirler burjuva karakterdedir, yani kapitalizmle çelişmez, aksine onun gelişmesi için en elverişli koşulları sağlar. Ama burjuvazi bunlar için mücadele etmez, bunlar için mücadele edenler her zaman emekçilerdir.

Benzer şekilde, genel oy, fikir ve örgütlenme özgürlükleri vs. gibi haklar da kapitalizmle çelişmezler, aksine daha dinamik ve güçlü bir kapitalizm için en elverişli koşulları sağlarlar ama bunlar için de burjuvazi mücadele etmemiştir ve etmez, ettiğinde de yandan yırtmaçlı korkak bir mücadele yürütür, tıpkı Türkiye'nin liberalleri veya AKP gibi.

Bu burjuva ya da demokratik talepler için de bütün tarihin gösterdiği gibi esas mücadeleyi başta işçiler olmak üzere ezilenler verir. Bugün "Batı Demokrasisi" veya "Burjuva Demokrasisi" denen şey, baştan aşağı işçilerin mücadelelerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. İşçilerin mücadelesinin sonuçları sadece işçilere değil, hatta işçilerden çok burjuvaziye de yarar; onun sistemini güçlendirir; esnekleştirir, ona bir tür "barbar aşısı" yapar; süreci, kapitalizm öncesi tarihte, çürüyen medeniyetlerin barbar fatihler tarafından fethedildiklerinde, feth edenleri feth ederek gençlik aşısı almalarına benzetirsek.

Özetle, demokrasi mücadelesini ezilenlerin vermesi, ezilenlerin de bu mücadelenin sonuçlarından büyük kazançlar elde etmesi, bunların burjuva karakterini ortadan kaldırmaz.

Bütün bunlar şimdi unutulmuş olan Marksizm'in bir zamanlar daha ilk başlarda öğrenilen alfabetik gerçekleriydi. Ve bunlar öğrenildiği zamanlarda Marksistler Türkiye'deki demokrasi mücadelesinin öncüleri olmaları gerektiği sonucunu çıkarırlardı. (Bunu ne kadar yapabildikleri ise ayrı bir konudur.) Toplumdaki etkileri de tam bu nedenle onların nicel gücünün çok üzerindeydi.

*

Elbet "ulusal sorun" da bu anlamda burjuva veya demokratik karakterde bir sorundur. Dolayısıyla Kürtlerin mücadelesi de, ona ezilenler ve emekçiler de öncülük etse de, (ki tam da öyledir, "Özgürlük Hareketi"nin bu emekçilerden, ezilenlerden yana ve onların eğilimlerini dile getiren özelliği çok açıktır) demokratik veya burjuva karakterde bir mücadeledir. Başarısı hiçbir şekilde kapitalizmle çelişmez, aksine kapitalizmin gelişmesi için en elverişli koşulları yaratır.

Bu durumda, "Kürtlerin dili" imgesinin, "Kürtlerin talepleri" veya "Kürtlerin mücadelesi" karşılığı olarak kullanıldığı; bu mücadele de demokratik karakterli olduğundan, "Demokrasi Mücadelesi" veya "Demokratik Talepler" olarak anlaşılmak gerektiği ortaya çıkar. O zaman Ertuğrul Kürkçü'nün "Kürtlerin Dili" derken "Demokrasinin Dili" dediği, ya da Demokratik Taleplerden söz ettiği; ama bunu o talep için bu gün mücadele eden en aktif ve görünür özne ("Kürtler") ile ifade ettiği görülür. Bu aynı zamanda özellikle dil ile tanımlamış bir özne olduğundandolayı da Öznenin dilinin bu öznenin programı ve hedefleri karşılığında kullandığı açıktır.

Yani "Kürtlerin Dili" = "Demokrasinin dili" = "Demokratik Talepler" = ""Ulusal Sorun"un demokratik çözümü vs. hep aynı olguyu ifade ederler.

Bu durumda Ertuğrul Kürkçü arkadaşımızın, "Biz Kürtçe'nin ezilen Kürt'ün, onun acılarının diliyle konuşmayı batıda öğrenirken" sözleri, kavramların diline ve özüne indirgendiğinde "Biz Demokrasinin diliyle konuşmayı batıda öğrenirken" anlamına gelmektedir.

*
 

Ama bu anlama gelince birçok sorun doğmaktadır.

Birincisi, buradaki "biz" zamiri hangi özneyi ifade etmektedir?

"Biz", "Türk Sosyalistleri"nin karşılığıdır.

O zaman bu sözler şu anlama gelmektedir: biz Türk Sosyalistleri Demokratik mücadelenin ve taleplerin önemini bilmiyorduk, şimdi bunu öğreniyoruz, bunu bize Kürtler öğretiyor.

Eğer gerçekten bu anlama geliyorsa bu harika bir gelişmedir; Türk Sosyalistleri Kürtler karşısında ilk kez onlara bir şey öğretmeye kalkmadan onlardan öğrendiklerini veya bir şeyler öğrenmeye başladıklarını söylemiş oluyorlar yanı bir özeleştiri yapmış da oluyorlar demektir bu.

Ama ne Türk sosyalistlerinde bir özeleştirinin izi görülüyor ve ne de Ertuğrul'un yazısında böyle bir vurgu var. (Ama buna daha geleceğiz.)

Tabii bu anlama gelince, çoook önceden, 60'lı ve 70'li yıllarda, Türk sosyalistleri ve de Ertuğrul Kürkçü arkadaşımız, demokratik mücadele ve taleplerin önemini, yani "demokrasinin" ya da "Kürtlerin Dilini" bildiğinden; bunu şimdi öğrenmekten söz etmek, biz hafıza kaybına uğramıştık, bu demokratik talepler ve onlar için mücadele etmenin önemini unutmuştuk şimdi onu yeniden öğreniyoruz anlamına gelmektedir.

Bu anlamda, demokratik talepler için mücadelenin dili yeniden öğreniliyorsa, aslında bu gerçek duruma tekabül eder. Gerçekten Türk sosyalistleri, demokrasinin dilini unutmuşlardır ve bu "Sınıf" ve "Emek eksenli politikalar" gibi parolalar veya herkesin sıfır numara "Sınıfçı" kesilmesi gibi biçimlerde ifadesini bulmuştur.

Yani Ertuğrul'un sözleri demokratik görevlerin unutulmasının bir tespiti ve doğrulanması, gerçek durumun bir tasviri olarak doğru bir anlama sahiptir.

Ama Ertuğrul bunu bu anlamda, yani bir özeleştiri ve unutulanın yeniden hatırlanması anlamında kullanmıyor bu sözleri. Eğer öyle olsaydı buna açık bir vurgu gerekirdi ve Türk sosyalistlerinin sözde "sınıfçı", "Emek eksenli" politikalarına karşı bir mücadele çağrısı olması gerekirdi yazısının ve muhatabı da Kürtler veya Kürt Özgürlük Hareketi değil her şeyden önce Türk sosyalistleri olurdu.

*

Bu anlam, yani demokratik mücadelenin ve görevlerin unutulduğu doğruysa, yeniden öğrenilip öğrenilmediğinin de olgusal bir karşılığı var mı ona bakmalı.

Ertuğrul: "Şimdi öğreniyoruz" anlamında konuşuyor.

Eh bu sözleri DTP ile onun başını çektiği ve önerdiği "Çatı Partisi" toplantısında da sarf ettiğinden, yani demokratik mücadeleyi veren Kürtlerle yana yana olduğundan, gerçek durumu yansıttığı dolayısıyla doğru kabul etmek gerektiği gibi bir sonuç çıkarabiliriz. Gerçekten de olgu düzeyinde böyle bir nesnel durum var.

Ama bu gerçekten ne ölçüde Kürtlerin dilini öğrenmeye, yani demokratik görevlerin öneminin kavranmasına tekabül ediyor Ertuğrul'un dedikleri ona bakalım.

Ertuğrul Kürkçü eğer gerçekten "Kürtlerin dili"ni yani "Demokrasinin dili"ni öğrense, her şeyden önce Türk sosyalistlerine yönelerek, onları eleştirerek, onlara Kürtlerden "Demokrasinin Dilini" öğrenmeleri gerektiği yönünde bir yazı yazardı, konuşmasının vurgusu bu olurdu.

Muhatap ve vurguda böyle bir ters yüz oluş ancak gerçekten bir şeyler öğrenildiğinin ifadesi olur ve bu aynı zamanda "Kürtlerden öğreniyoruz"un gerçek bir duruma tekabül ettiği, bir olgunun karşılığı olduğu anlamına gelirdi.

Ama Ertuğrul arkadaşımız, hala eski kafayla "Kürtlerden öğreniyoruz" derken bile, aslında öğretiyoruz diyor? Öğretmenliğini sahte bir tevazuun ardına gizlemeye yarıyor fiiliyatta bu öğreniyoruz sözleri.

Nasıl mı? Görelim.

Aktarılan paragrafın ikinci bölümünü hatırlayalım. Biz ("Türk Sosyalistleri" okuna) Kürtlerin dilini öğrenirken "Demokratik Toplum Partisi de şimdi, (…) bir sosyal muhalefet diliyle aşağıdan kendi hareketinin yeni dilini bulmaya, öğrenmeye başlıyor."

İlk bakışta Kürtler kendi kendine başka yeni bir dil öğreniyorlarmış gibi bir izlenim yaratıyor bu satırlar. Ama burada söylenen Kürtlere bu yeni dili öğretmekte Türk sosyalistlerinin önemidir.

"Demokratik Toplum Partisi, seçim deneyimini değerlendirdiği zaman şu sonuca vardı: Dedi ki "Türkiye'nin batısında yaşayan Kürt emekçiler, bölgeden göçmüş olan emekçiler ile bizim kuracağımız ilişki, söylem, yalnızca ve ancak kimlik ve bağımsızlık söylemi üzerinden kurulamıyor. Sosyal talepler var. Bu sosyal taleplere verilmeyen yanıtlar, bize hiç yakın olmayan, bizden olmayan, bize karşı olan partilere desteğe dönüşüyor. O zaman bunu geriye çekmek için, yeni bir taktik, yeni bir söylem, yeni bir dile ihtiyaç var."  Belki de şimdi yapmaya çalıştığımız şey, aslında bizim de kapasitemiz, kabiliyetimiz, olduğumuz yer açısından, yani Türkiye sosyalistlerinin, Türkiyeli devrimcilerin olduğu yer açısından bu dili ve bu söylemi bulmak ve keşfetmekte Kürt devrimcilerine, Demokratik Toplum Partisi'ne, onun için mücadele edenlere yardımcı olmaktır." (Abç)[1]

Yani bizim koyu işaretlediğimiz satırlarda "Kürtler" öğrenmeye başladığında "bu dili ve söylemi keşfetmekte yardımcı" olanlar elbette bizim Türk (Pardon "Türkiyeli") sosyalistlerdir.

Şimdi Kürkçü arkadaşımın hayranları çıkıp, Ertuğrul'a iftira atma, çok çekiştiriyorsun, Ertuğrul "Kürtlere biz öğretiyoruz" demiyor "onlar zaten öğrenmeye başlamışlar şimdi biz de onlara bu öğrenimlerinde yardım ediyoruz" diyor diyecekler.

Ama biz Ertuğrul'un nezaketini ve tevazuunu[2] iyi bilen birisi olarak bu ifadelerden nezaket ve tevazuun payını çıkardığımızda geriye, "Kürtler bize demokrasinin dilini öğretiyor ama biz de onlara "sosyal" taleplerin "Emeğin" dilini öğretiyoruz" kalıyor. Ya da Ertuğrul'un nazik, mütevazı ve diplomatik ifadesiyle "onlara emeğin dilini öğrenmelerinde yardımcı oluyoruz".

Ertuğrul'un "Sosyal" taleplerinin, "Emeğin dili"nin, "Anti kapitalizm"inin ne anlama geldiğini daha önce ele almıştık. Aslında fiilen bir Keynezyan sosyal demokrat modelden başka bir şey değildir bu. Ertuğrul, Kayserilinin anasını allayıp pullayıp boyayıp babasına tekrar satması gibi, bunlara "Anti kapitalizm", "Emeğin dili", "sosyal cumhuriyet" gibi isimler bahşetmektedir. Ama bunların ne olduğuna bakılınca, sosyalist olmadıklarına göre, kapitalizm içindeki iyileştirmelerden başka bir şey ifade etmediği açıktır. Bunu bizzat Ertuğrul bile itiraf etmek zorunda kalmaktadır şu sözleriyle: "yani hakim olanın hakimiyetini sınırlamak ve bunun karşısına bir başka ağırlık koymak demek, sermayenin hakimiyetini kısıtlamak demektir.  Sermayenin hâkimiyetini, sermayenin mülk sahipliği üzerindeki kudretini sınırlamadan sınırlamak mümkün olamayacağı için, bu bir sınıf mücadelesi olarak karşımıza çıkmaktadır."

Bilindiği gibi, Ertuğrul'un Kürt hareketine öğretmek istediği yeni dil, yani "sınıf mücadelesi"nin kabulü "Sermayenin hakimiyetini sınırlamayı" sanılanın aksine bizzat burjuvazi de kabul eder. En rafine burjuvaların bu konuda yazdıklarına yüzlerce örnek gösterilebilir. Tarihin sınıflar mücadelesi olduğunu ilk keşfedenler burjuva düşünürleridirler. Kapitalizm çerçevesinde sermayenin hakimiyetini sınırlamak da aslında sosyal Demokrat Partilerin programından başka bir şey değildir. Aslında Ertuğrul nesnel olarak Kürt hareketine Sosyal Demokrat bir programı benimsemeyi önermektedir Batı'nın ezilenlerini kazanabilmek için. O güzel parlak sözlerin ardında söylenen budur.

Ama biz bu içeriğe ilişkin eleştirileri bir yana iterek, Enrtuğrul'un kurduğu denklemi görelim:

"Biz Kürtlerden demokrasinin dilini öğreniyoruz; onlar bizden "emeğin dilini" öğreniyorlar", tevazucası veya Ertuğrulcası, "onlara öğrenimlerinde yardımcı oluyoruz" (paralı akşam dersanelerinde).

Şimdi böyle bir durumda, ortak dilin, aralarda bir yerlerde, emek ile ulusalın; sosyal ile demokrasinin arasında bir yerde olması gerekir değil mi? En azından bir parçacık adalet duygusu bunu gerektirir.

Ama şimdi Ertuğrul'un yazısının başlığına bakalım: "Kürtler ve Türkler İçin Ortak Bir Dil: Emeğin Dili". Yani yine Türk sosyalistlerinin Kürtlere öğrettiği (veya öğrenimlerinde yardımcı olduğu) dil, Kürtlerin Türk sosyalistlerine öğrettiği dil değil o ortak dil. Yani yine de ortak dil, egemen Ulusun sosyalistlerinin Kürtlere öğrettiği dil olacak: "emeğin dili".

"Alavere dalavere Kürt Mehmet yine nöbete"

Ve bu durumda Türk sosyalistlerinin ve Ertuğrul'un da aslında hala demokrasinin dilini öğrenmediği, Ertuğrul'un başta ne söylüyorsa hala onu söylediği ortaya çıkmıyor mu?

Ertuğrul, o büyük Aralık toplantısında şu hileyi yapmıştı: İlk gün "Kürtler emeğin diliyle konuşmaya başladılar onun için aktif gözlemcilikten aktif katılımcılığa geçtik" anlamında konuşmuştu. İkinci gün, demokrasinin dili konuşulmaya başlanınca "burada emeğin dili yok, biz burada yokuz" dedi ve toplantıdan geniş bir demokrasi cephesi çıkaracak bir yönelişi engelledi.

Kimileri o zamandan bu güne Ertuğrul'un pozisyon değiştirdiğini sanıp kendilerini kandırıyorlar. Hayır, bütün bu analizler ve alıntılar gösteriyor ki Ertuğrul'un pozisyonunda; ilkesel, programatik, stratejik anlayışında hiç bir değişiklik yok. Hiçbir şey öğrenmiş değil öğrenmekten söz etmesine rağmen. Kürtlerden Demokrasinin dilinin öğrenildiği ifadeleri gerçek bir durumu yansıtmıyor, sadece Kürtlere bir şeyler ("Emeğin dilini") öğretiyoruzu şekere bulamaya yarayan diplomatik ifadeler. İlerde daha geniş bir ittifak temelinde adım atılabileceği kritik bir anda, "emeğin dili" yine unutuldu diyerekten, tıpkı Aralık toplantısında yapılanın bir benzerinin zemini hazırlanıyor.

Bu bir kehanet değildir. Yaşayan görecektir.

Bunun bir yanılgı olmasının tek yolu Ertuğrul'un biz Marksistlerden Demokratik Cumhuriyetin, radikal demokrasinin, devrimci demokrasinin dilini öğrenmesidir. Daha doğrusu bir zamanlar bildiği ama son çeyrek yüzyılın gericiliğinin baskısı altında unuttuğu bu dili yeniden hatırlamasıdır.

Bu ortak dil, Türk sosyalistlerinin Kürtlerin dilini öğrenmesi, Kürtlerin de Türk sosyalistlerinin dilini öğrenmesi değildir. Bu iki dil de, gerici milliyetçilikle malul dillerdir. Bu dil demokrasinin dilidir. Türklerin ve Kürtlerin, Kürt ve Türk olmaktan çıkıp, demokrat olmalarını gerektirir. Kürtlüğün ve Türklüğün, hiçbir politik anlamının olmadığı, kişilerin özel sorunu olduğu bir cumhuriyette ancak demokrasinin dilini konuşulabilir çünkü.

Ertuğrulun konuşmasında eleştirilecek çok yan var aslında. Örneğin Kürtlere yine Türk sosyalistlerinin dilini önermesi, yani ince rafine ırkçılık. Bunların bir kısmına oradaki konuşmamızda da değinmiştik. Temel yanlışlarını toplantıdan önce yazdığımız "Anti kapitalizm" ve "Sosyal Cumhuriyet" üzerine yazdığımız yazılarda ele almıştık.

Burada ele alınan konuşma ortada hiçbir değişme olmadığını gösteriyor. O eleştiriler de alınan geçerliliğini koruyor. Şimdilik herkes taktik kaygılarla bu sorunları görmek ve üzerine gitmek istemiyor.

Ama yarın ilk virajda bu sorunlar karşılarına aşılmaz dağlar gibi dikilecektir. Türk sosyalistleriyle çok ciddi bir ideolojik mücadele verilmeden, onların burnu iyice yere sürtülmeden, onların bu kendini beğenmişlikleri suratlarına vurulmadan, onlar kendi nefislerine karşı bir mücadeleye girmeden, bir ittifak dolayısıyla da sağlam bir demokratik hareket yaratılamaz ve Kürt hareketi de tek ayakla kalmaya mahkum olur.

Genel ve Temel sorunlardan kaçılamaz.
Hatalar bizden hızlı koşarlar.

Ne kadar ileri sıçramak istiyorsanız o kadar geri gidip hız almanız gerekir.

Kerpiçten apartman yapamazsınız. Apartman için, çimento, demir, tuğla, bunları üretecek fabrikalar; Statik hesapları bilen mühendisler; plan yapacak mimarlar gerekir. Kerpiçten bir kulübe yapabilirsiniz. Ama ilk fırtınada yıkılır ve altında kalırsınız.

"Pratik militanlar"a Marksizmin bu çoook eski ve unutulmuş bulunan alfabetik dersleri tekrar hatırlatılır.

*

Bundan sonra, 27-28 Haziran toplantısının sonuç bildirgesini ele alacağız.

Demir Küçükaydın
 


[1] Burada konuyu dağıtmamak için ayrıca belirtmiyoruz ama buradaki kendini üst görme ve ırkçı yaklaşım çok açıktır. Türklere gelince onlar "Türkiyeli devrimciler" oluyorlar; Kürdistanlı devrimcilere gelince onlar "Kürtler" oluyorlar. Burada adlandırmalardaki kendisini milliyetçilikten azade kılıp Kürtleri hep bir milliyetçilikle bağlantılı kılan adlandırmalar, bizzat Türk Sosyalistlerindeki milliyetçiliğin ve hatta ince rafine ırkçılığın tezahürleridir. Türk sosyalistleri şunu anlamalılar kendi emekten yana, sosyalist söylemleri, ulusu Türklükle tanımlayan ve bunu sorun etmeyen gerici Türk milliyetçiliğinin kendi zıttı biçimindeki görünümleridirler; Özgürlük hareketinin demokratik söylemleri ise Türk sosyalistlerinin gerici milliyetçiliği karşısında çok daha demokratik bir milliyetçiliğin ifadesidirler ve sosyalizme çok daha yakındırlar.

[2] Bu tevazuun başka bir örneği: "Bu bağlamdan da doğrusu hoşnutum, çünkü demokrasi tartışmasını bir toplumsal bağlamda, toplumsal eşitsizliklerin kendisini ifade ettiği ve sonuca bağlandığı bir genel politik çerçeve olarak algılayan ve bunu emeğin, ezilenlerin, yoksulların, dışlananların, olduğu yerden yorumlayan bir yaklaşımın giderek genel geçer yaklaşımın yerini aldığını görmekten ötürü son derece mutluyum. Bunda küçücük de olsa bir payım olduğunu düşünüyorum. Kimilerine göre bu "ortalığı dağıtmak"tı. Ben ise bu müdahalelerin ne kadar derli toplu düşünmemize yardımcı olduğunu gördükçe, daha çok seviniyorum."