Mevlanzade Rıfat: Yüzyıl öncesinden bir düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü tutkunu




 Mevlanzade Rıfat, ömrü sürgünlerde geçip, sürgünde ölen Kürt kökenli bir Osmanlı aydınıdır.

 Osmanlıcılıkla başlayan düşünce yolculuğu Kürtlerin bağımsızlıkçı çizgisine doğru gidecek olan, mensup olduğu Jön-Türk kuşağının aykırı aydınlarından biridir.

Ancak Osmanlıcılık konusunda diğer Jön-Türk aydınlarından ayrılır, Başlangıçtaki Osmanlıcılığında da samimidir. Osmanlıcılıktan diğer Jön-Türkler gibi Türk ve Müslümanı anlamaz.

Mevlanzade, doğru bildiklerini ne pahasına olursa söyler. Hamid döneminde Mehmet Reşat’ın adamı olduğu suçlamasıyla hapis ve sürgün cezalarına çarptırılmıştır. 23 Temmuz 1908’le birlikte Sana’dan 12 yıllık hapis ve sürgün hayatından döner.

 Bu muazzez günün hayat veren rüzgârı, bizi de binlerce siyasi mağdur gibi tam on iki sene hapisten hapise, sürgünden sürgüne sürüklen­dikten sonra son sürgün yerimiz olan Yemen'in San'a şehrinde ki sefil yaşantımızdan kurtardı. Bütün siyasi mağdurlar gibi biz de İstanbul'a, o karanlık koyu istibdat ile o doğal güzelliklerini kaybetmeye yüz tutan payitaht şehrimize bir an önce kavuşmak için da­yanılmaz bir istek duyduk. Yemen'den; iki mazlum ile, hem de senelerce San'a Zindanı'nda tüyler ürpertecek mahrumiyetler içinde yaşamış iki arkadaşla yola çıktık…. Bizans'tan dev­ralınan bin türlü rezaletin kaynağı bu başkentimize gel­mekteydik. İzmir'e ulaştığımızda İttihat ve Terakki Ce­miyeti tarafından hak ettiğimizin üzerinde bir ilgiyle karşılandık. Sonunda İstanbul'da da sayılan yüzbinlere varan bir halk topluluğu tarafından alkışlara boğul­duk.

İstanbul’a gelen Mevlanzade 1908 sonrası durumu ilişkin ilk izlenimlerinde içine düştüğü  hayal kırıklığını resmeder;

İstanbul'a vardığımızda durumu inceledik. Kötü ve tehlikeli işaretler gördük. Evet millet de, hükümet de , hatta 'Nigehbân-ı Meşrutiyet' [meşrutiyetin bekçisi] sıfatını alan İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri de inkılâbın sarhoşluğu içinde çalkalanmaktaydılar. İtidalle, inkılab devrine gi­ren zavallı milletimizi - kavrayış düzeyine, çevresindeki çeşitli ihtiraslara, din ve unsur farklılığı gözetmeksizin egemenliğini sağlamlaştırmaya- iltifat eden bakan yok­tu…. Evet, ortada 'Nigehbân-ı Meşrutiyet' sıfatını almış bir İttihat ve Terakki Cemiyeti vardı. Bu saygın cemiyet, milleti kahrı altında ezen korkunç istibdadı yıkmış ol­duğundan manevi kişiliği, halkın büyük bir saygıyla bağlandığı, yöneldiği tek şey olmuştu. Fakat ne çare ki vatanı Hamit'in istibdatından kurtaran bu cemiyetin söylentilerden uzak temiz vicdanlara sahip saygın üye ve üst düzey yöneticileri arasına doğru yolu gösterici kılığında, fakat vicdanlarına gölge eden nefislerini kurtaramamış Yıldız casusları karışmaya başlamıştı.

Yeni rejimin eskisiyle hesaplaşması bakımından ilk kararın Hamid’in hal’edilmesi kararının alınması gereği düşüncesinin odağında yer almaktadır. Daha İstanbul yolundayken alınacak en önemli tedbirin Hamid’in tahtan indirilmesini düşüncesini yol boyunca sürgünden dönenlerle tartışır, paylaşır;

 Biz daha yoldayken Ziya Molla Beyle Sultan Abdülhamit'in tahttan indirilmesi konusunda kesin karar almıştık. Taif sürgününden dönen Bedirhan Paşaza­de Hüseyin Paşa'yla da vapurda bu konuda dertleşmek­ten geri kalmamıştık. İstanbul'a varışımızdan birkaç gün sonra da İttihat ve Terakki Cemiyet’nin İstanbul merkezine başvurup, bu konuyu enine boyuna izah'et­miş, amaca sıkıntısız ulaşmanın mümkün olabileceğini de delilleriyle anlatmıştık. İlgi göremeyince biz de cemi­yetten aynldık ve bizzat kendimiz işe girişmeye karar verdik. Önce farklı düşünenlerle birleştik. Ermeni vatan­daşlarımıza birleşme önerdik. Kürt Kulübü Başkanı merhum Şeyh Ubeydullah oğlu Seyyit Abdülkadir Efendi hazretleriyle de görüşmelerde bulunduk. So­nunda Hukuk-ı Umumiye gazetesinin yönetimini de ele aldık. İşe Sultan Abdülhamit'ten hesap sormak esası­ndan başladık, verilen sözlere aldanmadık, tehditlerden korkmadık. Düşmanlıklar büyüdü. Türlü türlü entrika­lar döner oldu. Fakat hiçbiri bizi emelimizi takip etmek­ten alıkoyamadı.

 

 Mevlanzade kendisini özgürlüğe kavuşturan Jön-Türk yönetiminin hukuka aykırı  uygulamalarını yayınladığı Serbesti gazetesinden hiç çekinmeden açıklar. İktidarın eylemlerinin hukuka uygunluğu en temel kaygısıdır,

 İttihat ve Terakki Cemiyeti saflığını kaybetmeye başlamıştı. Cemiyette istibdadın ileri gelenlerinin sayılan çoğaldıkça hürriyete karşı bazı rahatsızlıklar da kendini göstermeye; başladı, hele basın hürriyeti, geçmişi kirli olanların hiç işlerine gelmedi. Meşrutiyete, kanuna aykırı tutuklamalarla darbe vurul­maya başlandı.  Bu hukuksuzluklara destek vermenin yada  ses çıkarmamanın faturasının çok ağır olacağının altını çizer: [B]u ka­nun dışı faaliyetlerin en ufak yanını bile hoş görmenin daha büyük kanunsuzluklara meydan vermek anlamına geleceğini hiç mi hiç düşünmek istemediler.

Bunu  Milletin hakkını, insanlık ve egemenlik hakkını öğretmek, zarara uğratmadan bu inkılap sarhoşluğundan kurtarmak gerekti sözleriyle tanımlar. 

Basın özgürlüğü temel kaygılarından birini oluşturur; Basın hürriyetine ilk darbe siyaset piri kabul edilen Kamil Paşa tarafından vuruldu. Mizan gazetesi kapatıl­ırken, sahibi Murat Bey de Kamil Paşa'nın kendi başına verdiği bir emirle, Harbiye Nezareti'nde tutuklandı. Murat Bey'in şahsını bir kenara bırakalım; kanun-ı esasiye basın hürriyetine karşı Kamil Paşa'nın bu zor­balığını basın dünyasında bizden başka eleştiren ol­madı. Biz Kamil Paşa'nın Meşrutiyete karşı yaptığı bu saldırıyı şiddetle eleştirdik. Bu tutuklamayı yönetiminde olduğu Hukuk-ı Umumiye Gazetesi'nin 26. sayısında Sadrazamlık  Makamının   Kanun-ı   Esasimize Saldırısı olarak niteleyerek şu satırları yazar: Murat Bey, Sadrazam Kamil Paşa'nın özel emirle­riyle dün gece tutuklandı. Bu konuda gazeteler çok şey yazdı. Biz Murat Bey'in önceki ve şimdiki durum­larından şimdilik söz etmek istemeyiz. Biz görüşleri­mizi, eleştirilerimizi daima zamanında yazar yerine ge­tiririz. Burada söz etmek istediğimiz şey, Kamın-ı esa­simize yapılan saldırıya razı olamayacağımız hususu­dur. 1876'da ilan edilip 30 sene suresince uygulama­dan kaldırılan Kanun-ı Esasimize her kim saldırdıysa lanet ederek korumak isteriz. Yani kanuna aykırı -her kim olursa olsun- tutuklamayı kabul edemeyiz. Murat Bey bir suç işlemiş ise kanun çerçevesinde işlem yapıl­sın. Savcının görevi nedir? Bugün 'onun' aleyhine ger­çekleşen tecavüze susacak olursak, acaba aynı işlem yarın 'başka biri' aleyhine olmayacak mıdır. Hükümetin yasaların üzerine çıkarak yaptığı bu tutuklamaya itiraz ederken Kanun-i Esasi’nin uygulanması için adalet bakanını göreve çağırır: Meşru hükümet kanunun üstüne çıkıp böyle hareketlere başlarsa, Meşrutiyetin yok olup olmaya­cağından millet nasıl emin olacak? Bu yönleri, Adliye Nazırından sorar ve savcıyı görevini yerine getirmeye davet ederiz.

Hukuk-i Umumiye’nin 27. sayısındaki Diktatörlük mü? Başlıklı yazısında da hukukun peşindedir:

Hiçbir siyasi şüpheli vatandaş, hiçbir Osmanlı, savcının emri olmaksızın, Sadrazamın bir emriyle zabıtalarca hapse konulamaz. Aksi takdirde memleket yine keyfi idare olunuyor demektir. Kanun-ı Esasi'ye uymayan sadrazamın şu hareketi diktatörlükten başka bir şey değildir…  Sadrazam Kamil imzasıyla ve iki satırlık bir telgrafla Zabtiye Nezaretine ‘filanı tutuklayın’ emrini vermek hakkına sahip değil­dir. Ve Zaptiye Nazın o emri yerine getirmezse sorumlu tutulmamalıdır. Bir gazetenin Basın Kanununa uyma­yarak geçici de olsa kapatılması, büyük sorumluluk doğurur. Kamil Paşa, meşruti idaremizi korumak amacıyla 'aksü'l-amel’ [reaksiyon] taraftarlarına böyle bir darbe vurma gereğini hissetmekte ise hata ediyor. Hürriyet-perverlerle istibdat taraftarları gözümüzde, kanun gözünde eşittirler. Birine şiddetle, diğerine yumuşaklı­kla davranmak olsa olsa kanun kırıcılığıdır. Sadrazamın buyruğuyla düşüncelerine katılmadığı bir gazetenin kapatılmasına şiddetle karşı çıkması 100 yıl sonra bugün bile basının erişemediği bir noktadır; Mizan gazetesi, kamuoyunun zihnini karıştıracak yayınını sürdürmesinden dolayı yapılan soruşturma so­nucuna göre devletçe görülen lüzum üzerine adı geçen gazete sadrazam buyruğuyla geçici olarak tatil olun­muştur" gibi, devletin resmi bir gazetesinde çıkan resmi tebligat, Mizan gazetesinden daha çok zihin karıştırıcı bir etki yaratmaz mı? Biz inanıyoruz ki, bu sorunun yaratıcısı Kamil Paşadır. Bütün bu zorbaca hareketler müzakeresiz uy­gulamaya konulmuştur. Bugün diktatörlük, yarın sıkıyönetim, sonra da istibdat mı?(abç)[1]... Kamil Paşa'nın bunu düşünmeyecek kadar saf; milletin de bunu anla­mayacak kadar ahmak olduğunu sanmıyoruz. Milletin kutsal hukukunun korunmasını ısrarla istiyoruz. Bundan maksadımız kesinlikle Murat Bey’i savun­mak değildir. Ancak zararlı hareketlere karşı yapılacak işlemin, kanıun içerisinde yapılmasını isteriz.

Mevlanzade’nin yazılarıyla yasalara ve hukuka uygunlunu savunması, iktidarı hukuka davet etmesi, iktidarın hoşuna gitmez. Derhal cemiyet tüzüğüne göre cemiyet tarafından seçilen bir üyeyle birlikte Babıali’ye çağrılarak Sadrazam Kamil Paşanın huzuruna çıkarılır. Kamil Paşa gazetecilere gözdağı verir:

-Siz ne yapıyorsunuz? Bakanlar aleyhinde ko­nuşuyorsunuz. Böyle devam edecek olursanız (eliyle Bab-ı seraskeri’yi göstererek), siz de Murat'ın gittiği yere gidersiniz.

Bu tehdide Mevlanzade, yazılanların kanunun verdiği izin ve yetki çerçevesinde yazılıp milletin hukukunun korunmasına yönelik olduğu Paşaya iletilir:

 -Paşa Hazretleri! Biz kanuna karşı harekette bu­lunmayız. Kanunun verdiği yetki içerisinde herkese karşı milletin hukukunu korumakla sorumluyuz. Ka­nuna karşı bir hareketimiz gerçekleşirse devletin mah­kemeleri mevcuttur. Sözlerine Paşa’nın yanıtı bize yabancı değildir, Yüzyıl sonra halk yine olgunlaşmamıştır. Her şeyi yöneticiler bilir:

- Cahilsiniz! Çocuksunuz! Devletin bugün ne gibi büyük bir kriz içinde olduğunu bilmezsiniz. Bizi rahat bırakınız. Meşrutiyet gerçekleşsin. Meşguliyetimizi bilmezsiniz!. Gazeteci geri adım atmaz:

-Neden bilmeyelim. Meşruti usullere uyan, bir hükümetin kabul edeceği her çeşit hareketin milletçe, bi­linmesi gerekmez mi? Gizli hareketler, milletin düşüncelerinde şüpheler uyandırmaz mı? Bedbaht memleketimizde kanun-ı esasi mevcut mudur, değil midir?Kamil Paşa cevaben:

-Devlet kriz içindedir. Onun için lisanınızı ona göre kullanınız ! Görüşme heyetin Kanunun, meşrutiyetin verdiği yetkiyle milletin hukukunu koruma sorumluluğu çerçecesinde yayınlarına devam edecekleri cevabıyla görüşme biter.

Görüşmeyi Hukuk-i Umumiye’nin 30 numaralı nüshasında duyuran Mevlanzade, şu çağrıyı yapar:

Ey hürriyetperverler! Milletin kalbine tercüman olan gazeteler, bakanların yanlış uygulamaları hakkında bir şey yazdıklarında onların yazarlarını, so­rumlu müdürlerini, imtiyaz, sahiplerini Sadrazam ne yetkiyle çağırabilir, görevi dışında tehdit edebilir? Bu görev kırıcı hareketlere karşı susarak mı karşılık verile­cek? Bir memur hangi makamda bulunursa bulunsun görevine dahil olmayan işlerle uğraşırsa, millet, devlet daima zarar görür. Yazdığımız şeyler doğruysa, ‘namus’ o memuru istifaya davet etmelidir. Gerçek değilse de yargı yoluna başvurmakta serbesttir. Bu gibi tehditlere ne gerek var? Acaba Sadrazam kendini kanundan daha kuvvetli mi sanıyor? Ve düşünemiyor mu ki o ‘kanun’  bir gün ken­disini de sorumlu edebilir?... Bugün kanlarımız pahasına geri aldığımız kutsal hukuki haklarımızı bu tür bir istibdat ile yine mi terketmeye çağrılıyoruz? Hazineyi parasız, sınırlarımızı korumasız, siyasi nüfuzumuzu önemsiz bırakan bakanlar acaba kimlerdir?... Kamil Paşanın da içinde olduğu bu eski enkazlar değil midir?....

Mevlanzade Rıfat Hukuk-i Umumiye’de eleştirilerine devam etmesi karşısında sadrazam Kamil Paşa tehditlerin yanında mahkemeye başvurur. Sonuç alamayınca da gazeteyi çıkaran fedakaran grubuna el atması üzerine gruptan ve Hukuk-i Umumiye’den ayrılarak arkadaşı Hasan Fehmi ile birlikte Serbesti gazetesini yayınlamaya başlar.

Mevlanzade bundan sonra basın tarihinde Serbesti gazetesi ile birlikte anılacaktır.  Biz dışarıdan kişilerin girdiğini görünce ‘Fedakârân’ cemiyetinden ayrıldık. Basının ilk şehidi olan muhterem arkadaşım Hasan Fehmi Bey'le, Serbesti gazetesini yayınlamaya başlayıp, mesleğimize serbest­çe devam ve sebat ettik. Serbesti, çok kısa bir süre için­de bağımsız yayını sayesinde milletin sevgisini kazandı. Tirajı giderek arttı. Bir siyasi programı da olan Mevlanzade Rıfat bu programına yakın gördüğü Ahrar Fırkasına da destek verir: Programımız bazı yönleriy­le Ahrar Fırkası'nın programıyla benzeşiyordu. Fakat bizim programımızda ki yönetim anlayışımız daha fazla hürriyet verilmesi esasına göre kurulmuştu. Biz gerçek bir inkılâb meydana getirmek, yani hükümetimizin yönetim kurallarını başka bir renk ve kalıba sokmak ve bu suretle vatanın geleceğini ve bağımsızlığını esaslı su­rette güvenceye almak istiyorduk. Evet biz, eski unsurları tümüyle tasfiye etmek ve devletin idari işlerini yeni unsurların elinde görmeyi arzuluyorduk.

Mevlanzade’nin programı o günün koşullarından öte bugün için bile bir çok siyasi programlardan ileridedir. Eski rejimle bütün bağların kesilmesinden yana Siyasi liberal bir program sunar:

Evet biz, eskimiş bir yönetimi, eskimiş kanunları, eskimiş örgütü, yine eskimiş devlet büyükleriyle onar­maya çalışmak gibi boşuna vakit kaybettirecek bir yola sapmak istemiyorduk. Evet biz bütün yönetim örgütümüzü, bütün kanun­larımızı temelinden değiştirmek ve böylelikle ilerlemeyi sağlamak arzusunda bulunan bütün milletler gibi sosyal ve idari kurallarımızı yeniden sağlam temeller üzerine kurmak istiyorduk.

İmparatorluktaki bütün unsurların psikolojileri ve yerel özelliklerin dikkate alınarak bir yerinden yönetimin güçlendirilmesinden yanadır:

 Evet biz görüyorduk ki Yakova'da bulunan bir Ar­navut ile Necd'de bulunan bir Vahhabi'nin; İstanbul'da bulunan efendi ile Yemen'de bulunan bir Zeydi'nin; Se­lanik'te bulunan bir Yahudi'yle Hicaz'da bulunan bir Bedevi'nin; Konya'da bulunan bir Türk ile Süleymaniye'de bulunan bir Kürt'ün; Adalar'da bulunan bir Rum'la, Van'da bulunan bir Ermeni'nin sosyal ve ruhsal  durum, gelenek ve görenekleri bir değildir. Merkezi yönetim, bir kanun hükmünü bu çeşitli unsurlar üzerin­de aynı etki ve kuvvetle uygulama kabiliyetine sahip değildir. Evet biz, kanunların, kavimlerin örf ve adetleri göz önüne alınarak düzenlenmesini ve bütün unsurların yalnız 'Osmanlı' yüce adı altında köklü surette bağlana-rak birleştirilmesini ve bu suretle öteden beri var olan kavimler arası anlaşmazlıkların giderilmesini istiyor, kavimlerin birliğine göre vilayet dairelerinin genişletil­mesi ona göre de kanunlar düzenlenmesini esas bulu­yorduk. Evet biz, her kavmin, her unsurun bu suretle isti- dadına göre hür bırakılmasını, sosyal çevresinde ilerle­nir ve gelişme isteğini istediği gibi gerçekleştirmesini istiyorduk. Evet biz, milleti hükümet adına kullanıla gelen şid­detten kurtarmak için çalışıyorduk. Çünkü biz, tarihi­mizden, kuvvetle, zorla zaptettiğimiz milletleri ve ka­vimleri yönetme adına, ve ancak tahsildarlık yolunda kullandığımız şiddetle çok şey kaybetmiş olduğumuzu anlıyor ve görüyorduk.

Programı aynı zamanda laik bir programdır da, bir inancın diğer inanç sahipleri üzerindeki tahakkümünü reddeder;

Evet biz, dinlerin ve mezheplerin anlaşmazlıklarını siyasi birliğimize engel kabul edemeyiz. Çünkü biz kati­yetle biliyoruz ki din başkadır, hükümet yönetimi yine başkadır. Din, insanların Allah ile manevi bağlantılarını kuvvetlendirir. Hükümet ise insanların doğal olarak ge­reksinim duydukları ortak çıkarları esaslandırır. Millet­in ve kavimler din anlaşmazlığından çok kavmiyet ve teamülüne, adetler ve ahlakına uyutmamasından yakınırlar, feryat eder, hakkını duyuramayıp, işittiremeyince ayaklanır, isyan eder, bağlantılarını, siyasi bağlantısını koparmaya bütün kuvvet ve varlıklarıyla çalışırlar.

Kopyacılıktan  yana değildir. Yöneten-yönetilen ilişkisininde evrensel ilkelerin yanında yerel özelliklerin göz önünde bulundurularak yeni bir sentezden özgün bir uygulamadan yanadır. Batıdan yapılan kopyanın ülke gerçekleriyle uyuşmadığından gereksiz karışıklıkların ve huzursuzlukların ortaya çıktığını düşünür. Yerel özelliklerin dikkate alınarak hazırlanacak yasaların bu huzursuzlukların önüne geçeceğini kaydeder:

 Evet biz etrafımızda bulunan uygar milletler, hatta bizden ayrılan küçük Balkan hükümetlerinde egemenlik hakkının yönetenlerle yönetilenlerin görevlerinin nasıl belirlenmiş olduğuna dikkat edilmesini, bilimin ve fen­nin ortaya koyduklarından halkımızın yararlanmasını, insanların bunlar için döke geldikleri kanlardan ibret alınmasını, batının yönetim ve ekonomide geldiği nok­taya ulaşmasını, kısaca insanlığa layık insanca bir yaşam, insanlığa layık, adamca bir hükümet kurul­masını istiyorduk. Bugün mevcut kanunlarımızdan haberi bile olma­yan bunca aşiretimiz var. Kanunların konusunun ka­vimlerinin ve kabilelerin kabul edilebilir olmaması, örf ve ahlaklarına aykırılıkları nedeniyle ayaklanma halinde bulunan bunca halkımız var. Bundan başka geleneksel ayrıcalıklar içinde yaşayan padişah, emirlerinden gelen özel imtiyazlar taşıyan unsurlarda var. Memleketlerin yönetiminde bu farkların göz önünde bulundurulması zorunluluğu da vardır.

Bürokrasiden şikayet ederek, idarenin şeffaflaşmasından ve bütün unsurların eşitliğinden yanadır:

İşte biz, sanayi ve ticaretin ve genel olarak memle­ketin serveti ve vatandaşlarla ilgili başvurularda hükümet tarafından zorlaştırıcı ve vakit kaybettirici müesseselerin giderilmesiyle özel girişime meydan ve­rilmesini, payitahtta ve vilayetlerde geçerli ve fakat her türlü iktidar ve yetkiden arınmış taklit bir yönetim teorisi yerine bir asli ve pratik yönetimin uygulanmasını ve hükümetin uyguladığı her türlü baskı ve zorbalığın orta­dan kaldırılmasını, cins ve mezhep ayırt etmeksizin bütün Osmanlı unsurları arasında hukuk eşitliğinin korunmasıyla bir vatan kardeşliği meydana getirilmesini, din özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, basın özgürlüğüne hiçbir bahane ile tecavüz edilmemesini ister. Adil bir yönetim özlemini dile getirir. Bugün idaremiz bir meşruti idareyse, egemenlik hakkı milletin elindeyse her bir Osmanlı bu milli ege­menliğin bir parçasını meydana getirir. Çıkarını, ilerle­mesini inancına göre düşünür, milletin genel vicdanına arz edip ortaya koyar. Bu hakkıdır, meşru ve medeni hakkıdır. Bu hak hiçbir bahane ile yasaklanamaz. Ya­saklamaya kalkan mutlak zalimdir.

23 Temmuz la birlikte oluşan siyasi atmosferi içinde kurulan ve faaliyet gösteren bir çok derneğin ve siyasi yapının özgün programlarının olmayışını ve taklitçiliği eleştirir.

Yaşanan her inkılâbda olduğu gibi bizim 23 Temmuz 1908 inkılâbında da Müslüman ve Hıristiyan unsurlar arasında başkentte ve diğer illerde bir çok siya­si hatta milli dernek, parti kurulmuş, kulüpler açılmıştı. Fakat gerçeği gizlemeyelim; memleketimizde henüz yönetimle ilgili sistemler kurulup gelişememiş olduğu için, bu derneklerin, bu kulüplerin hiçbirinin esaslı, uy­gulanabilir programları yoktu. Memleketimizin sosyal hayatındaki çeşitlilik hiç göz önüne alınmamış, farklı anlayış ve kavrayış düzeyleri hiç düşünülmemişti. Bütün bu derneklerin, kulüplerin programları, körü körüne Avrupa'nın yönetim teorisi üzerine kurulmuş, cahilce bir taklitçiliğin eseriydi. Doğunun, batıdan ik­limce olsun, kültürce olsun farkları aranmamıştı. Bu derneklere, bu kulüplere akın akın katılanlara gelince; büyük kısmı içine dahil oldukları idari sistemi ne incelemiş, ne de muhakemeye gerek duymuşlardı. Bu durum da, doğunun eski hastalığı olan ‘kapılanma’ alışkanlığından kaynaklanmaktaydı.

23 Temmuz ideallerinden uzaklaşılması tehlikesini sezen Mevlanzade kendinden emin olarak uyarılarını sertçe sürdürür:

Tehlikeyi görüp en önce millete, inkılâbın önde gelenlerine ihtar eden yine bizlerdik. Bizim başlıca kusurumuz sert bir dil kullan­mamız, eski yönetimin ileri gelenlerine karşı açıktan açığa ve fakat mertçe hücum etmemiz olmuştur. İşte Serbesti'mizin koleksiyonu meydandadır. Yayınımızın, bizi çağımızda yaşayanlara tanıtması gibi, tarih denilen muhteşem ayna da bizden sonra gelecek olanlara tanıtmakta tereddüt etmeyecektir. Ahlaki bir duruş sergileyerek, yönetimin ve yönetilenlerin zaaflarını ortaya koyar. Şark kurnazlığını mahkum eder. Esasen bizde; büyüklerin, paşa efendilerimizin dai­relerine, kapı eşiklerine kapılanma nedeni, erdem ve ir­fan ihtiyacından çok, ihsanın bolluğudur. Doğrudan doğruya fikir sahibi, meslek sahibi olmak, hatta görünmek bu büyüklere karşı işlenmiş bir cinayet sayılır. Kimseye minnet etmemek alışılmış bir ahlaki tavır değildir, serkeşlik saygınlık görür. Herhalde bir kazmaya sap olabilmek için dalkavuk olarak yuvarlan­mak şarttır; budur büyüklerin adabı!... Bu ahlaki yozlaşmaya karşılık 23 Temmuz öncüllerinin tedbir almayışlarına, eski rejimle hesaplaşma yapılmayışına ve toplumun dönüştürülmesine ilişkin politikaların uygulanmayışını eleştirir. Evet, altı yüz küsur seneden beri böyle bir terbiye de, böyle bir esaret içinde yaşamak kuşkusuz ki kişinin ve milletin onurunu yok eder. Fakat bu gibi ahlaki yoz­laşmayı inkılâbın öncüleri, ümmetin seçtiği ileri gelenler düşünüp gidermek yolunu göstereceklerdi. İnsan hak­larını ve milli egemenliği açık bir dil ile toplum bilincine nakşedeceklerdi.

Çoğulcu bir siyasi yapıyı savunur. türdeş üyelerden oluşan siyasi partilerin kurulmasından yanadır. Bir memlekette inkılâb hazırlamak için bir cemiyet kurmak başka şeydir, gerçekleştirilen bir inkılâbı va­tanın çıkarları, bağımsızlığı ve selameti adına yönlendir­mek yine başka bir şeydir. Bunlar arasındaki amaç farklılığı çok büyüktür. İnkılâbı hazırlamak isteyen bir dernek, türdeş kişiler aramaz; yönetimle ilgili görüşlerini belirlemeye ve teferruatlara dökmeye gerek görmez; ancak ayakla­nacağı yönetimi yıkmaya olan kararlılığına bakar. Bun­dan dolayı grubuna katacağı kişilerin fikir ve inancını incelemek yerine, bu kişileri 'dereceler' ve 'rütbeler' altı­nda toplayarak körü körüne amaç ve kararını yerine ge­tirme yolunda kullanır. Yönetimle ilgili fikirler daima inkılâblardan sonra tartışılmaya başlanır, uygulanır. Tarihte bir memlekette devlet ve milletin işlerinin iyi idare ve yürütülmesi, egemenlik hakkının ve insanlığın korunması yolunda bir çok yönetim kuralı belirlenmiş, bazıları da uygulanmıştır. Bundan başka insanda daima bir 'icat' yeteneği vardır. Mevlanzade insan bilicinin yeni yöntemlerin aranmasına ve bulunmasına da açık olduğunun altını çizer.

23 Temmuz la birlikte oluşan siyasi iklimde özgün programlara sahip türdeş siyasi partilerin kurulamadığından yakınır. Her parti bir birinin benzeri, birbirinin taklidi programlara sahiptirler. İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi, maalesef sonradan birçok grubun katılı­mıyla kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da bu kuralın ardından gidemedi; türdeş heyetler kuramadı. Kısaca memleketimiz, memleketimizdeki meşruti yönetimi­miz, henüz evrimleşme devrine giremedi; 

Kısıtlı olan meclis-i mebusanda sınırlı eleştirilerin bile hazmedilemediğini ve azınlığın söz hakkının kısıtlandığından yakınır. Sınırlı yetkileri olan bu meclise de tahammül edilemeyerek zaman zaman önemli kararlar alınacağı zaman tatil edilecek en nihayet kapatılacaktır.

Mevlanzade’nin eleştirileri İttihatçılarca hoş karşılanmayarak susturulmaya çalışılacaktır. Yasl olarak susturulamayan Serbesti, Mevlanzade Rıfat’ın vücudu ortadan kaldırılarak susturulması denenecektir. Mevlanzade zannedilerek 6 Nisan 1909'da Serbesti Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi Bey öldürülür. Mevlanzade bu cinayete 8 Nisan 1909 günlü Serbes­ti Gazetesinde ‘İstibdat bir merkezden kalktı, merkez-i müteaddiye [düşman merkeze] geçti’ diyerek tepkisini sert bir şekilde ifade edecektir. Bu suikast  Mevlanzade’ye İkdam Başyazarı Ali Kemal[2] tarafından önceden bildirilir. Mevlanzade, Ali Kemal’in  bir subayın kendisine, Cemiyet'in Mevlanzade Rıfat, İsmail Kemal Bey ve kendisinin öldürülme­sine karar verdiğini ihbar ettiğini ‘Adalet Bakanı'na Açık Mektup’ başlığıyla ilan eder. İttihatçılar artık kendilerine muhalif gazetecileri susturamayınca vücudunu ortadan kaldırmaya başlayarak bir gelenek oluşturacaklardır.  Hasan Fehmi’yi, 9 Haziran 1910'da, Sada-yı Millet Gazetesi Başyazarı Ahmet Samim ve 10 Temmuz'da Şehran Gazetesi Başyazarı Zeki Bey (faili belli kişilerce) öldürülmeleri izler. Tüm bu cinayetler, hürriyete kavuşulduğu söylenen bir dönemde fikir hürriyetini kullanma­nın olası sonuçları hakkında fikir vermekte olmanın ötesinde, eleştirileri susturmanın yöntemi olarak muhalif gazetecilerin öldürülmesinin kimler tarafından gelenek haline getirildiğini de göz önüne sermektedir. Meşrutiyetten cumhuriyete günümüze o kadar çok gazeteci öldürülmüştür ki; Hasan Fehmi’den buyana öldürülen muhalif gazeteci sayısını kolayca tespit etme  imkanından yoksunuz.

31 Marttan itibaren Jön-Türk politikasının açıkça baskı politikasına yönelişini Tunaya şu sözlerle ifade edecektir: ‘Bir vakitlerin kurtarıcı partisi bizzat yıktığı Abdülhamid istib­dadından daha beterini getirmiş, memleketi birkaç kişinin menfi idaresi altında inletmiştir’.

31 mart sırasında da Serbesti cesurca yayınlar yaparak meşrutiyeti savunur. 31 Mart atmosferinde İttihatçı gazetelerin merkezlerinin tahrip edilmesini tasvip etmeyerek 18 Nisan 1909 tarili Serbesti’de şunları yazacaktır. Eğer ilim ve itfan, arzu ettiğimiz derecede herkes­te bulunsayd… basınımızdan bir kısmına karşı reva görülen o meşru olmayan saldırı meydana gelir miydi? Meşrutiyetin en büyük şartı karşı tarafın da sözle­rini aynı dikkat ve itidalle dinlemek değil midir? Hatta azınlığa karşı meclisin hoş olmayan tavrını biz her gün takip etmiyor muyduk? Azınlığın da çoğunluk gibi aynı önemle ve tam bir serbestlikle dinlenilmesini is­temiyor muyduk?. Yok, yok, halkımızda gerçekten ka­nun dışı olan intikam duygusunun bu kadar çirkin bir surette ortaya çıkması, her zaman ayıplanacak kusur­dur.

 

Mevlanzade 31 martla birlikte gelecek baskıcı ortamı tahmin ederek 21 Nisan 1909 dan itibaren tekrar sürgün yollarına düşer. İstanbu’ldan ayrılırken geminin güvertesinde mücadelesinin muhasebesini yapar:

Bu şehri terketmeye beni zorunlu bırakan sebepler ve durum kalbimi, ruhumu inletiyordu. Evet şehirde hürriyet ve istibdadın çatışması mevcuttu Ben ise vatandan böyle bir günde, böyle bir mahşeri feryatta ayrılmakzorunda kalmıştım. Düşmanlardan çok dost olmaları gerekenlerin saldırılarına uğramıştım Tekrar gurbet acarına, yokluklarına, ansızın başa gelen acı belalara göğüs vermeye zorunlu kalmıştım… Sınırlı çev­relerinde hapsetmek istedikleri hürriyetin, aşk kadar tatlı olsa da esarete tahammül edemeyeceğini düşüne iniyorlardı. Bizim bu konudaki anlayışımız arkadaşların an­layışına muhalifti. Biz nazlı hürriyete tam manasıyla aşığız. Fakat bu aşkta, bu sevdada herkesi, bütün dünyayı ortak görmek isteriz. Evet biz, hürriyetin hem de sınırsız bir hürriyetin aşığıyız. Bütün vatandaşlarımızı, hatta bütün insan­ları, beyaz ırkı, san ırkı, siyah ırkıyla bütün insanoğullarını aşkımıza ortak görmek isteriz. Hatta, "Mümkün olsa da, dünya bir ortak vatan biçimine dönüştürülse" diye düşünürüz. İşte biz, bu arzuyla, bu sevdayla nazlı hürriyeti an­layamayanlara, idrak edemeyenlere niteliklerini ince­den inceye anlatmayı görev edinerek, halka hürriyetin bütün erdem ve mükemmelliklerini anlatıyor, var gücümüzle insanların kalplerine yerleştirmeye, onsuz yapamamalarını sağlamaya çalışıyorduk. Fakat dostlar, cihadımızı, dava arkadaşlarımızı çe­kemediler, bizi şöyle bir tarafa attırmak istediler. Fa­kat, biz tam bir güvenle inanıyoruz ki, tarih hizmetleri­mizi takdirde gecikmeyecektir.

 İstanbul Divan-i Harbi tarafından irtica ile ilişkilendirilerek Derviş Vahdeti ile birlikte hakkındaki yakalama emrinin gazete ile ilan edilmesine karşılık savunmasını 16 Mayıs 1909’da tüm gazetelere açık mektup olarak gönderir. Gazeteler yayınlamazlar sadece Tanin gazetesi  mektubun son cümlelerini yayınlamakla yetinecektir. Mektubunda; 12 seneyi çeşitli hapisha­ne ve zindanlarda çeşitli azap ve yokluklar içinde ge­çirmiş bir mağdurum. Bununla beraber zulümlere her türlü şiddete karşı zerre kadar boyun eğmeyerek kötülüklerini korkusuzca zalimlerin yüzlerine vur-muşumdur… Meşrutiyetin ilanının ardından Yemen sürgününden İstanbul'a gelişimde durumu çok kötü gördüm. Herkes gerçeği unutmuş, vatanın mutlu­luğunu sağlayacak vasıtaları düşünmeyerek bir deb­debe ve gösterişe kapılmış; ‘nigahban-ı vatan’ ol­duklarını ileri süren İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin İstanbul merkezi heyetiyse gurur sarhoşluğuyla ne yapmakta olduğunu bilemeyerek istibdatın bir çok ünlüsünü, melun casusunu cemiyetlerine kayıt ederek hamiyet sahibi kişileri gücendiriyordu ve cemiyetin düzen ve bağlarını berbat ediyordu…Olayın bu yönüne dikkat çeken ve bu gafletin sonunda ilk saldırıyı kendilerinin göreceği konusunda İttihat ve Terakki yöneticilerine açıkça, fa­kat safça bir dille ihtar eden ancak Serbesti oldu. Fa­kat Serbesti’nin bu uyarıları, iyiliksever hisleri de, düşmanlık olarak kabul edildi… Ne fayda ki nigah-banlar gaflet ve gurur içinde olup ancak vatanın iyiliğini isteyenlere düşmandılar. Hatta kalemle yaptığımız vatanperverane eleştirilerimize karşı kurşunla karşılık vermeye haşladılar. Hatta hürriyet mücahidi bir temiz arka­daşımızı da şehit ettiler… Serbesti kolleksiyonu meydanda; irtica fikri ima eder bir keli­me gösterilsin. Ben hürriyet aşığı bir adamım. Hem hürriyeti sınırsız görmek isterim ki insanlığın gerçekten ilerle­diği konusunda ikna olalım. Meşrutiyet ruhuna sahip hür basını değersiz çıkarları için sınırlamaya çalışanlara karşı ilk basın mitingini kararlaştıran yine acizleridir. Bundan do­layı her bir işinde namusundan başka, vatan sevgisin­den başka sermayesi olmayan benim gibi bir müteşebbisi gericilik fikriyle suçlamaya kalkışmak, hem ayıp olur hem de vicdanı olanlar sanırını ki cid­den azap çekerler.

 Savunması dikkate alınmayarak gıyabında İstanbul Divan-i Harbi tarafından on yıl sürgün cezasına çarptırılır. Mevlanzadenin 31 Mart ayaklanması ve irtica ile bir bağlantısı tesbit edilmemesine rağmen eleştirel yayınlarından dolayı efkar-ı faside [fesatların fesadı], müheyyic erbabından (halkı coşturmaya muktedir) olup bundan dolayı şüpheli güruhundan olduğu farz edilerek 10 yıl sürgüne cezasına çarptırılacaktır.

Hal-i firarda bulunmasına mebni mehil-i kanuni ifasıyla davet olunan ve kanuna itaatle dayet-i vakaya icabat etmemiş bulunan Mevlânzade Rıfat Bey'in Divan-ı   Harb-i   Örfice   gıyaben   icra   edilen muhakemesi neticesinde Serbesti Gazetesinin ittihaz eylediği meslek-i neşriyat daima avampesendane mü­kafat ile efkar-ı cahile-i umumiyeyi hükümet aleyhine sevk ederek kuvve-i icraiye-i hükümetin zaaf ve tereddime sebebiyet vermiş ve sahip ve naşiri bulunan Mevlânzade Rıfat Bey'in gerçi ihtilal ve irtica ile bir münasebet ve iştiraki anlaşılamamış ise de takip eylediği meslek itibarıyla efkar-ı faside ve müheyyice erbabından ve binaenaleyh şüpheli güruhundan olduğu görülmüş olmasına binaen mumaileyh Rıfat Bey 'in Matbuat Nizamnamesinin 138. maddesine tev­fikan matbaasının bütün bütün kapatılmasına   ve idare-i örfiye kararnamesinin altıncı maddesine tatbiken her ne zaman alız ü girift olunur ise on sene müddetle nefyine işbu 1325 senesi Temmuzunun 8. günü   ittifak-ı   arayla   karar   verilmiş   olmakla derdestine karar-ı vakianin tatbik ve icrası için Zabtiye Nezareti aliyyesine işar-ı keyfiyet edilmiştir.

İkinci sürgününde Paris’te Şerif Paşa’yla tekrar Serbestiyi yayınlar. Şerif Paşa’da kürt kökenlidir, İttihat ve terakki Cemiyetini ekonomik olarak destekleyen ve aktif olarak aktif olarak yer alan bir Jön-Türk aydınıdır. Sultan Hamid döneminde Stokholm elçisiyken Paris’teki ittihatçılara para göndereirek desteklemesine rağmen meşrutiyetten aradığını bulamayarak İttihatçılarla ters düşmüştür. Mevlanzade de ünlü bir Kürt gazetecidir ve bu iki ünlü Kürt politikacı örgütlenmelerini yurt dışında sürdürmek ve görüşlerini yaymak için gazetesini yurt dışında çıkararak ister. Şerif paşa Serbestiyi maddi olarak destekler. Şerif Paşayla işbirliğine giderken ilkeleri vardır. Bu ilkeleri kapsayan ve Serbestinin yayın ilkelerine dair bir protokolu Şerif Paşa’yla imzalar.

Protokol bir anlamda çıkış manifestosudur ve  Mevlanzade Rıfat’ın ilkelerinin yansımasıdır.

-Meşrutiyetin muhafazasını daima müdafaa etmesi ve meşrutiyetin hükümlerini halka açık lisanla öğretmesi

-Subayların ve bütün askerlerin siyaset ile uğraşmalarını kınama ve yasaklanması gereğini ihtar etmesi

- Gizli örgütlerin bulundurulmaması ve hükümet işlerine kesinlikle karıştırılmaması hususunda engel­lemelerde bulunması.

- Meclis-i Mebusan seçimlerinin müdahaleler ne­deniyle gayri meşru olduğundan feshiyle yeniden ic­rası gereğini talep etmesi.

- Askerin Avrupa usulü gereğince seçme hakkına sahip olmaması.

- Askerden milletvekili adayı olup seçilenlerin askerlik mesleğinden istifa etmelerinin kanuna bağlanması.

- Namusu şüpheli hiçbir kişinin gazeteye yapa­cağı para yardımının ve yazısının kabul edilmemesi.

Yurt dışındayken 1909 sonunda başkanlığını Şerif Paşa’nın üstlendiği Islahat-ı Esasiye-i Osmanlı Fırkasının kurucuları arasında da yer alacaktır.

Şerif Paşa ile bir süre sonra anlaşmazlığa düşer Mısır’a dönerek Serbesti’yi burada yayınlamaya devam eder. Ancak 7 sayı yayınlayabilecektir. İttihadın baskısına dayanamayan Mısır hükümeti 120.000 formalık yayına el koyarak Mevlanzade’yi sınır dışı eder. Atina’ya geçen Mevlanzade burada Faruk ve Cihad adlı taş baskı gazeteleri yayınlar. Bu sıralarda İstanbul’daki evi yakılır, matbaasına el konulur. Atina’da da barındırılmayan Mevlanzade 1912’de İstanbul’a döner. Sürgün cezasını Bursa’da çekmekte iken, Padişahın tahta çıkması münasebetiyle ilan edilen afla birlikte serbest kalır. Serbestiyi tekrar yayınlamak isterse de izin alamaz başka ikballer teklif edilir. Gazetemizin yayını için izin istedik. Vermediler. Yoruma açık bir­çok sebep söylediler, ve bize memurluk, mutasarrıflık teklif ettiler. Biz bu idare-i maslahatı kabul edemedik, gazeteci kalmak, mesleğimizde, tarafsızca fikirlerimi­zi savunmaya devam etmek kararında olduğumuzu anlattık. Vatanı ihyada en büyük etkenlerden biri olan ga­zetecilikte uzmandık; bütün damarlarımızda yoğun­laşan hürriyet fikrinden, eleştiri fikrinden vazgeçe­mezdik.

Halaskaran Zabitan hareketi neticesi yeni   kurulan hükümet izin verir ve Serbesti 29 Temmuz 1912 de tekrar yayına başlar ancak bu çok kısa sürecek 36 gün sonra gazete tekrar kapatılacaktır. Kapatılmaya karşı verdiği hukuk mücadelesini kazanmasına karşın artık bir daha gazetesine yayın izni verilmeyecektir.

Mevlanzade, Serbesti yanında Kürtçe dergilerde de Kürdistan Sorunu ile ilgili yazılar yazar. Bu yakın ilgi Mevlanzade’yi Kürdistan’ın bağımsızlığı fikrine götürecektir. Kürtler tarafından meşrutiyette çıkarılan önemli dergilerden biri olan Hetawi Kurd dergisinde 21 Ocak 1913 tarihinde şunları yazmaktadır:

Sayın Hetawi kurd Gazetesi okuyucularıa… Kürtlerin yükselme ve ilerlemesi için, toplumsal varlıklarını sağlamlaştırma için Hetawi kurd’ün çalışmaları yüceltilme ve takdire layıktır… Şimdi biz Kürtlere düşen görev, başımızın çaresine bakmaktır. Elbette hiçbir Kürt, ırkının ölmesini, insanlık içinde sönmesini, ırktaşı tarafından yutulmasını istemez.Bundan dolayı bu ‘Başımızın çaresine bizzat bakalım’ cümlesine her Kürdün katılması gerekir. Kürtleri uyandırmak, onlara varlıklarını, yaşam haklarını tanıtmak, ilerleme yoluna koymak neye bağlıdır? Ben sayın Doktor Abdullah Cevdet Bey’le aynı düşüncede değilim: Ortada belli başlı bir gaye olmadan Kürt gençlerini Anadolu’ya yaymak gereksiz, verimsiz, boş olur. Bu tavsiye pek erkendir. Evvela Kürtleri uyandırmak, onlara varlıklarını, hayat haklarını tanıttırmak, ilerleme yoluna koymak için dil gereklidir. Dili iyileştirmek, dili geliştirmek, maksada hizmet edici kılmak da kurallarına uygun biçimde yazmakla olur… Bu esasları sağlamak sanıldığı kadar güç olmasa gerektir. Allaha hamdolsun bugün Kürtler arasında birçok bilgin, erdemli kişiler, dil bilenlerimiz vardır. Bunlar bir araya toplanmalı, bir bilim kurulu kurulmalı. İş herhalde sözden daha kuvvetlidir. Ümidederim ki bu ulusal görevi sayın Hetawi Kurd girişimcileri gaye edinirler… hazırlayalım da sonra Kürdistan’a gidelim

 

İkinci siyasi faaliyeti mütareke dönemine denk düşer. Siyasi görüşlerini ifade etmek için mütarekeden sonra 22 Ekim 1918’de Radikal Avam Fırkası kurucuları arasında yer alarak başkanlığını üstlenecektir. Radikal Avam Fırkası mütareke döneminin ilk partisidir. Parti parlamento dışında kurulmuştur ve kurucuların içerisinde parlamenter yoktur. Fırka nizamnamesinde şu maçlar sıralanır :

-Devlet-i aliyyenin tamamiyeti mülkiyesini son derecede gözetmek ve bütün aksamının ittihadına halel getirmemek şartile ‘milliyet prensipleri’ dairesinde idaresini temin eylemek

-Umum Osmanlıların vezaif ve imtiyazatta kat’i srette müsavi olmalarını temin etmek

-Osmanlıları tam manasile ‘Hürriyet-i hakikiye’ye nail etmek

-Anasır-ı muhtelife-i millette ahenk ve imtizacı idame ettirmek

-Fırka namına ianeler cem’i kat’iyyen memnudur…
-meclisi idarenin müddet-i memuriyeti bir senedir…
-Fırkanın bilcümle harekat ve muamelatı alenidir…

-Bütün devletler ve milletler ve bilumum insanlar arasında uhuvvet-i umumiyenin velhasıl bir hayat-ı müşterekenin teessüs teşebbüslerine iştirak etmek ve tahsil ve hululune cidden çalışmak

-Devlet-i aliyyenin memalik derecelerine kadar isali erbabını taharri etmek ve icrası çarelerine bakmak ve ledeicap irşada bulunmak

-terakkiyat-ı memleketi mucip tedabir ve teşebbüsata önayak olmak, memleketin nef’ini mucip her nevi teşebbüsat-ı şahsiyeyi himaye etmek...

 Fırkanın yayın organı İnkılab-ı Beşer gazetesini yayınlar.

Başkanlığını Şura-i Devlet (Danıştay) reisi Seyyid Abdülkadir’in yaptığı Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin de kurucuları arasında da yer alır. Kemalistlerce Kürt Milli Hareketine ilgisi nedeniyle izlenir. Süreç içinde Osmanlıcılıktan Kürdistan’ın bağımsızlığı çizgisine gelmesi, Kemalistler için Kürdistan’da tehlike olarak görülür. Karabekir tarafından Binbaşı Noel ile ilişkilendirilerek hareketleri sürekli takip edilecektir.

Mevlanzade’nin de içinde bulunduğu, Seyyid Abdülkadir başkanlığındaki Kürt Teali Cemiyeti 1920’lerde otonomiciler ve bağımsızlıkçılar olarak iki gruba ayrıldığında: Seyyid Abdülkadir otonomicilerin başını çekerken, Mevlanzade Rıfat bağımsızlıkçı çizgidedir. Bağımsızlıkçılara göre Kürdistan bağımsız olmadan ilerleyemez. Bu süreçte Mevlanzade Kürdistan’da bağımsızlığı için çalışma yapanların başındadır. ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol’un 26 Ocak 1922 tarihli İstanbul’dan geçtiği raporda Mevlanzade’nin adı Kürdistan’da bağımsızlıkçı Kürt hareketinin gelişmesinin çalışmalarını yapan kişiler arasında sayılmaktadır.

 Hoybun yöneticilerinden Kadri Cemil Paşa (Zinnar Silopi), 1920 den sonraki bölünmenin ardından bağımsızlıkçıların oluşturduğu Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyetinin Kürdistan’da örgütün amaçlarını güçlendirecek bir fikir cereyanı uyandırmak ve çeşitli eylemlerde bulunmak üzere aktif üyeler Kürdistan’a gönderildiğini. 1921 yılında bu amaçla çalışacak bir grubun içinde Mevlanzade Rıfat’ın da bulunduğunu, ancak Güney Kürdistan üzerinden Kuzey Kürdistan’a gönderilecek heyetin içinde bulunan Mevlanzade Rıfat’a Irak’ı kontrol eden İngilizler tarafından izin verilmediğini kaydeder.

    
 

Bu durumda doğal olarak Kemalistlerce, yakın tehlike olarak  görülecek, Mevlanzade, muhalefet önderlerinin ve potansiyel muhaliflerin  tasfiyesi ve ülkeden uzaklaştırması planı olan Yüzellilikler arasına konacaktır. Zaten Jön-Türklere muhalif bir unsurun Kemalist dönemde (İkinci Jön-Türk) serbest bırakılması düşünülemezdi. Sürgünde iken Mevlanzade Rıfat’ı Hoybun Cemiyeti içinde faaliyet yürütürken görmekteyiz.

Hoybun Cemiyetinin esas ilkeleri şunlardır:

-Hoybun, Kürdistan istiklalini temin için sarfı mesai edecek

-Hoybun’un cephe cidali Türkiye’dir. Türkiye Kürdistanı halasıyla uğraşacak[tır]

-Agiri’de (çiyaye Agiri) Türklerle hali harpte olan ihsan Nuri Paşa kuvvetlerine mümkün olan her türlü yardımı yapacak

-Binlerce seneden beri komşu bulunduğu Ermeni milletine dostane bir biraderane münasebet tesis edecek

-Kürt’ü dünya efkarı umumiyesine tanıtmak için her türlü vesaitle çalışacak, propaganda yapacak

 Mevlanzade Rıfat, 1930 yılında hayatının son sürgününde bulunduğu Halep’te 60 yaşında hayatını noktalayacaktır.

Mevlanzade Rıfat, İttihat ve Terakki’nin politikalarını döneminde eleştiren önemli yazar ve gazetecidir. Jön-Türklerin baskı politikalarına karşı sürekli özgürlüğü ve hukuku savunmaktadır. Sınırlı da olsa yasal hakların sonuna kadar kullanılarak meşrutiyetin geliştirilmesinden, ileriye götürülmesinden yanadır. İnancını ve hareketlerini kısaca şöyle özetler:

Özetle inancımız, temiz unsurları, kirli unsur­larından ayırarak son hedefimiz olan ‘Yasal bir yönetim’in; bilimsel, sosyal, ekonomik bir ‘meşruti ida­re’nin esaslarını kurdurmak, göstermekti. Kanun-i Esasi’nin her bir Osmanlı’ya bahş eylediği talep etme hakkını [talep etme hakkının bugün bile farkında olunmadığının altını çizelim] iyi kullanmak suretiyle meşruti idareyi zorba ellerden kurtarmaya ve memleketi, eski unsurlardan tasfiyeye çalışıyorduk.

Ancak Mevlanzade’nin en zayıf noktası Musevilere dair düşünceleridir. Bu konuda İttihat içinde Musevi mühtedilerin (dönmelerin) var oluşu ve bunların ittihatçılar içinde etkin olduğu düşüncesi onu (sadece bu sözlerine dayanılarak) antisemitizm çizgisine düşürdüğü söylenebilir. Bu konudaki sözleri ihtiyatla karşılanmalıdır.Bunda Jön-Türkler-in içindeki mühtedilerin Siyonist politikanın temsilcileri olduğu düşüncesi önemli etken olmaktadır. Oyönetimin Se­lanik'te bulunan bir Yahudi'nin örf ve adetlerinin dahi dikkate almasını önemle vurgulama ihtiyacını duyarken, Siyonizmi mahküm eder. Bir hak savunucusu olarak Mevlanzade genel düşüncesi içinde Siyonizme karşı sözleri baz alınarak antisemit olarak nitelenmemelidir. Mevlanzade’nin Osmanlı halklarına dair görüşleriyle rahatlıkla halkların haklarından yana olduğu söylenebilir.

Mevlanzade Rıfat’ın Jön-türk İnkılabının Karanlık yüzü eserinde Jön-Türkler yönetimindeki imparatorluğun kırılma noktalarını keskin gazeteci gözüyle tasvir eder. Adeta İttihadın röntgenini çeker.

Mevlanzade Rıfat 1909 adana olaylarını tasvir ettiği ve bu olaylarda ittihadın rolünü vurguladığı gibi, 31 Mart’ın jön-Türklerin gerçek ajandalarını ortaya koymada eşsiz bir fırsat yakaladığının altını çizer. Hem diktatörlüklerini ortaya koyma fırsatı yanında Kilikya’da soykırım provası yapma fırsatını da yakalamışlardır. Kilikya’da ki katliamda 1894-96 katliamlarında olduğu gibi büyük devletler seyirci kaldıkları gibi ordu da amaca uygun olarak bu katliamda mükemmel bir şekilde kullanılmıştır. Bu katliam, 1915 soykırımı için olağanüstü bir deneydir . Vahakn N. Dadrian Ermeni Soykırım Tarihi - Balkanlardan Anadolu ve Kafkasya’ya Etnik Çatışma adlı önemli çalışmasında, Kilikya olaylarını Soykırım provası olarak gerçekleştirilen eylemler olarak niteler:

Jön Türk İttihadçı meşrutiyetçi devrimin aldatıcı niteliği, yaklaşık 25.000 Ermeni'nin kurban gittiği 1/14 Nisan-14/27 Nisan 1909 dö­nemindeki iki aşamalı katliamın başlatılmasıyla ayan beyan ortaya çıktı. Osmanlı başkentinde karşı-devrime kalkışan kalabalıkların ter­sine, Adanalı Ermeniler İttihadçıların meşrutiyet özgürlükleri ilkeleri­nin açık ve kimi zaman ateşli savunucuları olarak tanınıyorlardı. On­lar, kimi Jön Türk liderliğine diş bileyen Abdülhamid'in sadık yandaş­ları, kimi koltuklarını kaybetme endişesi taşıyan eski rejimin bürok­ratları ve çoğu ‘gâvur’ tebaanın, eski reaya hin kendileriyle eşit ol­ması fikrini sindiremeyen öfkeli pek çok Türk'ü kışkırtma noktasına varıncaya kadar, yeni elde ettikleri özgürlüklerini kendilerinden ge­çerek kutluyorlardı. Ayrıca, Adana ve havalisi 1894-96 Abdülhamid devri katliam ve yıkımlarından kurtulmuş olan ender yerler arasındaydı. Şehrin yerlisi Ermeni ahalinin nispi zenginliğiyle birle­şen bu olgu, onları fırsat düştüğünde imha edilecek uygun bir hedef haline getiriyordu… 1909 Holokostu iki aşamalıydı. İlkinin saldırgan güçler için az çok başarısız olduğu kanıtlanmıştır. Saldırı ihtimalini kestiren birkaç yüz Ermeni genci öz-savunma için silah sağlayıp, strateji geliştirmiş­ti. Sonuçta, sadece saldırıları savuşturup Adana şehrinin Ermeni mahallelerinde oturan çok sayıda Ermeni'yi korumakla kalmamış, süreçte saldırgan güçlere ağır kayıplar de verdirmişlerdi. Bu olgu amansız düşmanlar tarafından imha hedefi seçilen gruplar için ör­gütlüöz-savunma yoluyla caydırıcılığın ya da yumuşatmanın müm­kün olduğunu göstermiştir. Ne var ki, bu gibi girişimlerin başarı ihtimallerinin sınırları da vardır. Silahlı direniş kaynaklarını tüketip mecalsiz kaldıklarında, Er­meniler Mersin yakınlarında İngiltere Konsolosu'nun aracılığında ateşkese mecburen sıcak bakarak silahsızlanmayı kabul etmişlerdi. Bu arada, Türk ordusuna bağlı yeni müfrezeler sözde ‘huzur ve sü­kûnu’ yeniden tesis etmek için bölgeye intikal etmişti. Bunun ar­kasından kan gövdeyi götürmüş, insanlık tarihinin en korkunç ve acımasız kıyımlarından biri yaşanmıştı. Cehennemi felaketin ilk ra­undunda verdikleri kayıpların büyüklüğü karşısında öfkelenen Türk­ler, yeni intikal eden askeri müfrezelerin doğrudan desteğiyle, tama­men silahsızlanıp savunmasız kalan Ermenilere hücum ederek, binlercesini kılıçta geçirip diri diri yakmışlardı. Bu amaçlarla özellikle seçilen yerler okul, hastane ve kiliselerdi. Adana holokostunun yirmi beş bin Ermeni kurbanının ezici çoğunluğu, aslında kitlesel cinaye­tin bu ikinci aşamasında öldürülmüştü… [K]urban ahalinin iç savunmasızlığı dış savunmasızlık faktörüyle örtüşmüştü. İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Rusya, Al­manya ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere yedi ülkenin sa­vaş gemileri, Adana'ya bağlı liman şehri Mersin açıklarına geldiler. Bunlar harekete hazır muharip deniz piyade birlikleri taşıyan kruva­zör ve firkateynlerdi. Ama kurbanların Osmanlı uyrukları olması ne­deniyle, bu savaş gemilerinin koruma görevi dışında kaldığından hiçbir müdahale emri verilmedi. Beklenen ve kimi zaman çekinilen müdahalenin gerçekleşmeyişi, faillerle sadece rahat nefes aldırmakla kalmayıp, kıyımı daha büyük şiddetle tırmandırmalarını da teşvik etmiştir.

 Doktor Nazım, İttihadın Ermeni sorununun çözümünü(!) aşağıdaki soğukkanlı sözleriyle açıkça ifade ederken Dadrian’ı doğrulamaktadır: Lafla peynir gemisi yürümez icraat, hem de kat’i icraat ister, Ermeniler şirpençe gibi öldürücü çıbanıdır. Şirpençe ehemmiyetsiz bir sivilce zan olunur, sivilce halinde iken hazık [usta] bir operatör tarafından neşter ile kesilip kökünden temizlenmez ise muhakkak öldürür. İcraat hem de kat’i icraat ister 1909 Senesi’nde Adana’da, ötede beride yaptırdığımız mevziyi bir kıtal [sınırlı bir öldürme] ile iktifa edilecekse faide yerine zarar verir. Temizlemek azmında olduğumuz anasır-ı saireyi [diğer unsurları], Arapları, Kürtleri îkaz eder. Tehlike bir iken birkaç olur, büyür, galebe güçleşir. Bu mecliste defaatle söylediğim gibi tekrar söylüyorum. bu tathirat-ı umumi [genel temizlikler] ve kat’i [kesme] yapılmayacaksa faide yerine zarar muhakkaktır. Ermeni unsurunu kökünden kal’ etmek [sökmek], memleketimizde bir ferdini bile bırakmamak, Ermeni ismini unutturmak ister. Hal-i harbteyiz, bundan daha iyi bir fırsat bulunmaz.

Savaş sırasında, savaşın sisli ortamı içinde, Ermeni Halkının Jön-Türk rejimince sistemli bir şekilde bir plan dahilinde nasıl yok edildiğine de ilk defa parmak basarak, İttihadın Ermeni politikasını;  Ermeni taktil ve tehciri; gayet vahşi ve feci bir cinayet-i siyasiyedir sözleriyle mahkum eder.

Yok etme kararının gizli bir toplantıda dar bir yönetici kadro tarafından alınarak nasıl uygulamaya konulduğunu:

İttihad ve Terakki ricali, merkez-i umumide akd eyledikleri hafi bir celse neticesinde, çoluk çocuk demeyip, Ermeniler’in bir ferdi bırakılmamak üzere katl ve imhalarına karar vermiş ve bu kararı infaza ‘Teşkilat-ı Mahsusa’ namı altında kanlı ve katil kimselerden çeteler teşkil edip, emr-i idarelerini ‘Üçler İcra Komitesi’ namıyla Doktor Nazım, Doktor Behaeddin Şakir ve Muarif Nazırı Şükrü’ye havale eylemişlerdi. Sözleriyle özetler.

Soykırım planını ayrıntılarıyla tasvir eder. Bu gizli toplantıda Bahaeddin Şakir Jön-Türklerin gizli ajandasını aşağıdaki sözleriyle açıklar:

Biz inkılapçılar Türk Milleti namına ele geçirdiğimiz bu iktidar mevkiinde Osmanlı Devleti’ni; milliyet prensipleri üzerine bina edip, İttihad Ve Terakki saltanatını kurduk. Bizim milli haritamızda yalnız Türk tahakkümünün temasına müsaade edebiliriz. Eskiden kalmış yabancı Miletleri, yabancı ve muzırr otlar gibi köklerinden söküp atarak yurdumuzu temizlemeye mecburuz. İnkılabımızın gayesi, düsturu budur…  Anasır-ı mütenevvi’den terekküb eden [çeşitli unsurlardan oluşan] Osmanlı halitası bir heyet-i milliye olarak kabul olunamaz. Bu aynıyla bir çiftlikte bulunan hayvanat-ı ehliyeye benzer. Rum, Ermeni, Bulgar, Boşnak, Pomak, Sırp, Arnavut, Kürt, Çerkes, Arap, Gürcü, Laz; bu mütenevvi’ anasır [çeşitli unsurlar] güya ‘Osmanlı’ kelimesi altında bir bütün halinde, bir birlik halindeymişler!... [B]u anlayışı düzeltmek lazımdır. 

Doktor Nazım son noktayı koyar:

Ben Türklüğü ihya etmek için size arkadaş, yoldaş; kardeş oldum. Ben Türk’ün; yalnız Türk’ün yaşamasını, bu toprakta hakim-i müstakbel olmasını istiyorum. Türk’ün gayrı anasır mahvolsun. Ne dinde ne mezhepte olurlarsa olsunlar; bu diyarı Türk’ün gayrı anasırdan tathir etmek [temizlemek] lazımdır. Dinin benim nazarımda hükmü; kıymeti yoktur. Benim dinim ‘turan’dır.

 Bir özgürlük tutkunu cesur gazeteci Mevlanzade Rıfat’ın son çalışması olan  Jön-türk İnkılabının Karanlık yüzü eseri gerçeklerin 80 yıl öncesinden cesurca aktarımının ötesinde etik bir duruşu da temsil eder.

 
 
 
 
 
 
Yararlanılan kaynaklar:

1.Ekrem Cemil Paşa, Muhtasar Hayatım, Kemalizme Karşı Kürt Aydınının          Mücadelesinden Bir Yaprak, Beybun Y. 1992

2.Kadri Cemil Paşa (Zinnar Silopi), Doza Kurdistan (Kürdistan Davası) Kürt Milletinin 60 Yıllık Esaretten Kurtuluş Savaşı Hatıraları, Haz. Mehmet Bayrak, Özge Y. 1991

3.Mevlanzade Rıfat’ın Anıları, Yayına hazırlayan: Metin Martı, Arma Y. 1992

4.Mevlanzade Rıfat, 31 Mart Bir İhtilalin Hikayesi, Pınar Y.1996

5.Naci Kutlay, 21. yüzyıla Girerken Kürtler, Peri Yayınları, 2002

6.Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 1, İletişim Y.1998

7.Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 2, İletişim Y.2003

8.Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırım Tarihi - Balkanlardan Anadolu ve Kafkasya’ya Etnik Çatışma, Çev. Ali Çakıroğlu, Belge yayınları, 2008

 


[1] Mevlanzade Rıfat’ın öngörüsü doğrulanacak. 31 Mart olayını fırsat bilen iktidar sıkıyönetim ilan ederek diktatörlüğün yolunu açacak şansı yakalayacaktır. 31 Mart’tan sonra Jön-Türklerin pankartlarında özgürlük şiarının yerini disiplin alacaktır. 

[2] Ali Kemal de 1922 de İkinci Jön-Türklerce İstanbul’dan kaçırılarak, İzmit’te linç edilecektir




n/a