Göçmenler: Avrupa demokrasilerinin kurtarıcıları mı, mezar kazıcıları mı?

Immanuel Wallerstein'a göre göç »sürekli tekrarlanan bir hikâyedir«. Gerçekten de öyle: Göç hareketlerinin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Bilhassa, salt insanların sınırlar üzerinden hareketlerini değil, sınırların da insanlar üzerinden hareket edişini defalarca gören (K.J. Bade) »yaşlı kıtada«.

Doğru, göç sürekli tekrarlanan eski, ama malî piyasalar kapitalizmi çağında geçen yüzyıllardan çok farklı karakterde devam eden bir hikâyedir. Küreselleşen sermaye sadece dünyayı küresel bir fabrikaya çevirmekle kalmamış, aynı zamanda milyonların selini, kapitalizmin merkezlerine doğru harekete geçirmiştir. Aynı 1960lı yıllarda olduğu gibi, 21. Yüzyıl'da da istihdam piyasalarının ucuz yedek ordusu Batı'ya akın etmektedir. Gelenler sadece kalifiyesizler değil - Asya'nın, Doğu Avrupa'nın, Yakın ve Orta Doğu'nun kalifiye elemanları ile Afrika'nın »göç şebekesi ücretini« ödeyebilen ve günde 1 Dolar'dan az geliri olan yüzmilyonlarca yoksuldan nispeten daha şanslı olan kesimleri, yaşamları pahasına Avrupa ülkelerine akın etmekteler.

Faruk Beskisiz'in yazdığı gibi, »sınıfların bir tür küresel buluşması« bu yaşanan. Çok uluslulaşan sermaye, artık kendi merkezlerinde de çok uluslu işçi sınıfı karşısında. Ancak çok ulusluluk, sermayeyi birleştirirken, işçi sınıfının ve böylelikle burjuva toplumlarının parçalanmasına, bölünmesine neden oluyor. Yaman bir kısır döngü yaşıyor Avrupa: bir taraftan piyasalar ışık hızıyla küreselleşir, ulusal devletler, »ekonomi mevkiîleri« ve çalışma koşulları üzerindeki baskı artarken, demografik değişimle, Batı Avrupa toplumları giderek daha çok yaşlanıyor. Demografik değişim sonucu ortaya çıkan işgücü açığını telafi etme zorunluluğu ve piyasaların hep daha ucuz, daha taze ve istekli işgücüne olan açlığı, Batı'nın merkezlerine yönelik olan göçü tetikliyor. Avrupa modernizminin sonuçlarının yol açtığı küresel iklim felaketleri, açlık, sefalet, yoksulluk ve savaşlar, küresel göç hareketlerini hızlandırıyor. Her yeni göç dalgası, Batı Avrupa ülkelerindeki göçmen kitlesinin büyümesine, göçmen kitlesinin büyümesi de Bati Avrupa toplumlarının temellerinin çatırdamasına neden oluyor. Çünkü ne göçmenler geçen yüzyılların göçerleri, ne de Avrupa 1960lı yılların »Sosyal Devlet Avrupa'sı«.

Yaşamın her alanını kapitalist sermaye birikiminin boyunduruğu altına iten küresel malî piyasalar, hukuk dışı savaşları, militarizmi, terörü, baskıyı, kitlesel sürgünleri, milyonların acılar içerisinde kıvranmasını ve daha nice olumsuzluğu gündelik yaşama dönüştürüyor. Tüm bu olumsuzluklar, Avrupa'yı da etki alanı içerisine alıyor. Ve zenginliği, dünyanın diğer kesimlerinin yoksulluğu üzerine kurulu olan Batı, barbarlığının sonuçlarını kendi evinde yaşamaya başlıyor.

Bu gelişmenin özellikle Almanya'da toplumsal travmalara yol açtığını görebiliyoruz: Ren Kapitalizmi'nin tamamlanan transformasyonu, çalışma koşullarının son derece esnekleşmesi, sosyal devlet düzenlemelerinin erozyonu ve giderek daha geniş toplumsal kesimlerin fiîlen proleterleşmesi, sınıf toplumunu yeniden herkes için görünür hale getiriyor. Ancak felaket senaryoları ve korku sanrıları ile gerekçelendirilen iç ve dış »güvenlik politikası«, bilinçli bir biçimde derinleştirilen »terör histerisi« ve tehditden korunma anlayışı çerçevesinde konsipe edilen göç politikaları, sınıf çelişkilerinin gerçek nedenlerinin ve egemen politikanın neoliberal programı, dış politikanın militaristleştirilmesi ile sosyal ve demokratik hak budanımı arasındaki bağlantının algılanmasını engelliyor. Tüm bunlar aynı zamanda, çoğunluk toplumunun merkezinde kökleşmiş olan ırkçılık ile uyuşuyor ve toplumsal bölünmeleri derinleştiriyor.

Kuşkusuz; korku toplumu temelinde geliştirilen neoliberal stratejiler ve sosyal güvenlik sistemlerinin parçalanması, yerli işçiler ile göçmen işler arasındaki rekabet koşullarının ve imtiyazsızlıklarının belirli ölçüde düzlenmesine neden olmaktadır - »Hartz IV« olarak anılan sosyal transfer, sermayenin yeni bir egemenlik aracı haline gelmiştir. Sömürü, yoksulluk ve sefalet, yerli işçiler için de yabancı kavramlar değiller artık. Ancak, kurumsal ve toplumsal dışlama mekanizmaları, istihdam piyasası hukukunun etnikleştirilmesi ve her an ikâmet iznini kaybedebilecek bir hukuksal statü temelinde yaşıyor olmak, göçmenlerin durumunu katmerleştirerek kötüleştirmektedir. Bu durum ve göçten kaynaklanan meydan okumaların temel toplumsal sorunların merkezî unsurları olduğu gerçeği, Avrupa'nın burjuva toplumlarının geleceği açısında ciddî riskler oluşturmaktadır. Çünkü, Avrupa modernizminin kısa sürede barbarlığa dönüştüğünü kanıtlayan bir çok örnek bulunmaktadır.

Değişen dünyanın değişen göçmenleri

Günümüz göçmenlerinin - geçmiş yüzyılların göçerleri gibi - ne göç ettikleri bölgelerdeki ulusların veya ulusal devletlerin kurucu öznesi olma şansları var, ne de göç edilen ülkenin »ulusunun« aslî unsurları olarak kabullenilme umutları. Paternalist devlet baba [»Nanny-State« (M. Horx)] tarafından bireysel özgürlükleri teker teker kısıtlanan ve kapitalist dönüşüm süreçleri sonucunda şoka giren çoğunluk toplumu, göçmenler için »ulusa« giden yolu kesmiş durumda.

Göçmenler, Batı Avrupa ulusal devletlerinin kurucu öğeleri arasında olmamalarına rağmen, yerleşik Batı toplumlarının ayrılmaz bir parçası olmuşlardır. Ancak, göç edilen ülkelerin politik yapılanmaları, toplumsal örgütlenişleri ve hukuksal temelleri, bu toplumların ulus çerçevesinde belirlenen yurttaşlardan oluştuğu anlayışı üzerine kurulu olduğundan, yurttaşlık hakları sadece yasaya göre vatandaş olana tanınmaktadır. Vatandaş olmayanlar, yabancı unsur olarak tanımlanmakta ve sadece uyum sağladıklarında - ki, o da belirli bir sınıra kadar - kabullenilmektedirler.

Toplumsal realite ise bu anlayışla örtüşmemektedir artık. Bir kaç yıllığına Avrupa'ya gelip, »biriktirdikleri« ile tekrar »vatana« dönecek olanlar, kalıcılaşmışlardır. Bir kaç kuşak ile birlikte yerleşik olanlar, artık »geriye dönmemek« üzere buralıdırlar. İster yasal, isterse yasadışı ikâmet etsinler; ister vatandaşlığa alınmış, isterse de hâlen yabancı ülke vatandaşı olsunlar, sürekli artan ve en dinamik grup olan göçmenler, Batı Avrupa ulusal devletlerinin paradoksonu durumundadırlar. Salt varlıkları dahi burjuva toplumlarını, alışılagelmiş ulusal devlet araçları ile baş edemedikleri karmaşık sorunlarla karşı karşıya bırakıyor.

Bu nedenle - zorlayıcı veya iyi niyetli - her türlü entegrasyon çabaları (aslında uyum veya asimilasyon demek daha doğru olacak) boşa çıkmaktadır. Dayatılan »katılım için ya uyum sağlarsın, ya da dışlanırsın« formülü, sorun çözücü olamamakla birlikte, ırkçı muamelelerin meşrulaştırıcı temelini oluşturmaktadır. Göçten kaynaklanan sorunları, zorlayıcı veya katılımcı anlayışta çözüme ulaştırmayı ciddî olarak isteyen her politik akım, bu formülden kopamadığı takdirde, başarısız kalacaktır. Sorunlar, göçmenlerin sayısı bir kaç yüzbin olsaydı, belki daha kolay çözülebilirdi. Ancak söz konusu olan milyonlardır. Sadece Almanya'da - son Mikrozensus araştırmasına göre - göçmen veya göçmen kökenli olan toplam 15,9 milyon insandan bahsediyoruz.

Göçten kaynaklanan sorunların »çözümünü« zorlaştıran diğer bir olgu da göçmen topluluklarının karmaşık bir grup yapılanmasına sahip olmalarıdır. Homojen bir grup olmayan göçmenlerde de hiyerarşiler söz konusudur. En aşağıda, toplumsal piramidin en alt basamaklarında, çıkış yolları hemen hemen olmayan hiyerarşiler ve »kast sistemleri« mevcuttur.

Diğer yandan, »göçmen« kimliği de tek boyutlu değildir. Örneğin Türkiyeli göçmen hangi ülkede yaşarsa yaşasın, Türkiye'den bakıldığında bir »gurbetçidir«. »Gurbetçilik«, Türkiye koşullarından bakıldığında, »orta sınıf« yaşamına dek düşüyor. Avrupa'da ise klasik işçi - alt katman yaşamından ibaret - dünyanın yoksul bölgelerindeki insanların ise hiç ulaşamayacağı bir kategori. Her ne kadar göçmen toplulukları arasında »şirket sahibi« olarak, küçük burjuva katmanlarına terfi edenler olsa da, bu kesimlerin ezici çoğunluğunun ekonomik temelini »göç sektörü« oluşturuyor. Araştırmacı Franz Walter'in dediği gibi: »Göçmenler arasında büyük burjuvazi ve geleneksel eğitimli burjuva kesimleri yok«. Kaçak işçiler, kalifiyesizler, yasa dışına itilenler, mülteciler, politik sığınmacılar, yani kısacası olağan ikâmet izninden ve sosyal haklardan mahrum tutulanlar göçmen toplumunun en alt »kast«ını oluşturuyorlar.

Kendi hiyerarşileri içerisinde hangi basamakta olursa olsunlar, hem geldikleri, hem de yaşadıkları ülkelerden çıkan gerici ulusculuk baskısı altındadılar. Her iki cepheden de aynı sinyal gelmektedir: »Olduğun gibi kal!«. (Örn. eski Cumhurbaşkanı S. Demirel: »Alman olun, ama anavatanı unutmayın.«) Göç veren ülkeler için »gurbetçiler«, gerek dünya çapında milyarları bulan döviz transferlerinin devamını sağlamak, gerekse de »anavatandan« gelen malların tüketicileri olarak kalmaları için, vazgeçilmezdirler. Ayrıca - özellikle Türkiyeliler örneğinde olduğu gibi - »anavatanın etkin lobicileri olmaları« gerekçesiyle, göç veren ülkenin gönüllü dış politika elçileri rolünü üstlenmek durumundadırlar. Göç edilen ülkeler ise, yurttaşlık haklarına kavuşmanın önkoşulu olarak »vatandaşlığa alınmayı« dayatmaktadırlar. Böylece kuşaklar sonrasında dahi çapraz gerici ulusculuk baskısı artarak devam eder.

Bu gerçek ve reel dışındalanma [Exklusion], içinde yaşanılan ve kopulan toplumlara ait olmama hissi ise izolasyon tandanslarını güçlendirir. Gönüllü izolasyon ortamında da, özellikle göçmenleri temsil ettikleri iddiasında bulunan uluscu örgütlenmeler aracılığıyla, içinde yaşanılan çoğunluk toplumu ile aralarına kalın duvarlar örülür. Böylece dışındalanma ve izolasyon spirali hep daha hızlı döner.

»Üç katlı zamanda yaşar göçmen. Birincisinde aravistik-atalardan kalma güdüleri ve geleneklerinden örülü kültürün dayandığı eski zaman, ikincisinde tüketim toplumunun öznesi haline geldiği, çekirdek ailesini kurduğu, kısa bireysel çıkışlar yaptığı modernizm vardır. Üçüncü zaman bugündür. 1960larda ve 1980lerde gelenler birinci ve ikinci zamanda yaşarlar. Avrupa'nın üçüncü kuşak göçmeni ise bugün geç modernizm veya »post-modernizm« zamanında yaşar. İkinci kuşak, modernizmi henüz içine sindiremezken üçüncü kuşağın soluduğu geç modernizmin yüksek oktavlı; her şeyin yüksek hız, hacimde döndüğü zamanı sormadan çıkar gelir.

 

Göçmenin yüzündeki maskenin arkasında taşıdığı kaygıların sonu gelmez. Sanki hep ayakları yere basmıyormuş gibi gelir. Göçtüğü ülkenin atmosferinde, kopmuşluk duygusuyla yaşamaya alıştırır kendini. Avrupa'nın orta yerine atılmış bedeninin anlamını kavramaya çalışır. Beyhude. Kendi kendinin üzerine gitmektense en kolayı, kimlik referanslarına yapışıp kalır. Kimlik zırhlarını; aile, gelenek, dil, ulus zırhlarını delip geçen zamanın ruhuna teslim olmaz. Korkunun ittiği yerde gelişkin birey olma, Avrupa'yı özümseyip, evrenselliği de yakalama olanakları vardır ama o, onları istemez, dahası onlardan da korkar. Benliğinin diplerine hapseder tüm özgürlük istemlerini.

Göçmen, sınıflar arasında bir kast olmaya karar verdi mi, onu kim söküp yerinden özgürlüğe fırlatabilir ki? Ya da kendini fırlatabilir mi?

Göçmenliğin setleri niye yıkılsın ki durup durduk yerde, eğer o setlerin altında kalınacaksa?« (Faruk Beskisiz)

Göçmenler, aynı anda farklı coğrafyaları ve kültürleri yaşama yetisine sahip olmalarına ve bu yetinin kurtuluşçu potansiyeller taşımasına rağmen, Beskisiz'in vurguladığı gibi »yeni evrensel birey« olma olanaklarını taşısalar da, her defasında en kolay yolu seçmektedirler: olanaklı olduğunca uyum sağlamak, koşullara boyun eğmek, yarattığı dünyaya çekilmek, toplumsal ve politik çatışmalarda görünmemek ve başka olanak kalmadığında »illegal« yaşamak. Ancak elde ettikleri statü gerçekten tehlikeye düştüğüne mobilize olabilmekte, kısmî direnç gösterebilmektedirler. Ve genelde aynı çoğunluk toplumu gibi davranırlar: çalışma ve yaşam koşullarını kötüleştiren her gelişme karşısında hiddetli bakışları kendilerinden daha zayıf ve daha savunmasız olanlara yönelir.

Bununla birlikte göçün Avrupa toplumları için üretken ve yenilikçi özler taşıdığını (F. Walter) ve burjuva demokrasilerinin geleceği açısından sadece riskler değil, aynı zamanda yeni fırsatlar da içerdiğini, 2007 Sinus Araştırması gibi sayısız araştırma sonucu kanıtlamaktadır. Franz Walter, Sinus Araştırması bağlamında, »entellektüel-kozmopolit ve çok kültürlü-yaratacı göçmen kesimleri arasından, 21. Yüzyıl'ın yeni elitlerinin çıktığına« işaret etmektedir. Avrupa toplumlarının yararına olacak olan salt bu elit formasyon değildir. Göç, »yaşlı kıta« için serinletici bir esinti, gençlik iksiri etkisinde bulunan ve yeni dinamiklere yol açabilecek bir fenomendir.

Ufukta paradigma değişikliği yok

Burjuva toplumları, bilhassa »Berlin Cumhuriyeti« bu gerçeği bilince çıkartmanın çok ötesinde henüz. Tam aksine: artık tersine döndürülmesi olanaksız olan göç süreçleri kabullenme ve bu kabullenmeye uygun tepkime gösterme yerine, ısrarla gerçekleri reddeden bir anlayış politik adımları belirlemektedir. Politik olarak istenilip istenilmemesinden bağımsız olarak - Federal Anayasa ve AB hukuku geçerli olduğu sürece - yasal ve yasadışı göç devam edecek, aile birleşiminden, kısmî serbest dolaşıma, mülteci akımına kadar göçmen dalgaları kapitalizmin merkezlerine akacaktır. Şimdiye kadar gerçekleştirilen ve planlanan yasal engeller ise bu gerçeği değiştiremeyecektir. İspanya'nın sahillerine yayılan kaçak göçmenlerin cansız bedenleri, her zaman ve her yerde, engelleri yaşamları pahasına aşmaya çalışanların olacağını kanıtlamaktadır. Kaldı ki, AB ülkelerinin sınırları Meksika-ABD veya İsrail-Filistin sınırında olduğu gibi reel duvarlarla çevrilse dahi, şimdiye kadar sürmüş olan göçün yol açtığı sorunlar çözülemeyecektir.

Son haftalarda sürdürülen »genç göçmen suçlular« tartışması, burjuva toplumlarının göç sorunlarının altından kalkamayacağını göstermekte. Tartışmaları başlatan Hessen Başbakanı Roland Koch seçim hesapları yapmaktaydı elbette. Ve böylesi bir seçim propagandasının ırkçı olduğu da şüphe götürmez bir gerçek. Ama bu tartışmalarda ortaya çıkan paradigmanın, bir kişinin gösterdiği anormallik veya burjuva demokrasilerinde arada sırada söz konusu olan »işleyiş kazası« olduğunu da söylemek, yanlış olur.

Tam aksine: bu ırkçı ve sağ popülist yaklaşım, Almanya'daki politik elitler açısından semptomatiktir. Çoğunluk toplumu tarafından yabancı unsur olarak görülen göçmen kitlesi, toplumsal bölünmenin derinleştirilmesi için her zaman başvurulan bir araç haline gelmiştir. Göçmenlerin, iktisadî ve sosyal sorunların günah keçileri olarak stigmatize edilmeleri bilinçli ve sistematik bir biçimde uygulanan neoliberal stratejidir.

Bana kalırsa Batı Avrupa burjuva demokrasilerinin karşı karşıya kaldıkları tehlikelerden bir tanesi tam da bu noktada durmaktadır: şimdiye kadar gerçekleştirilmiş olan ve burjuva demokrasilerinin içini boşaltan tüm sosyal ve yasal sertleştirmeler, önce göçmenlere uygulanmış, ardından da çoğunluk topluma genişletilmiştir. Bunun en yakın örneği, Federal Anayasa tarafından güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerde görülülebilir.

Göçmenler, Almanya'ya geldikleri ilk günden - hatta konsolosluk gibi makamlarla olan ilk ilişkilerinden - itibaren fişlenmekte ve »saydamlaştırılmaktadırlar«. Yaşamları, yerli yurttaşların hiç bir zaman karşılaşmadıkları yasaklar ve kurallar zinciri ile belirlenmektedir. Temel hak ve özgürlükler bütünsel anlamda onlar için geçerli değildir - Federal Anayasa'da yer alan temel hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmı sadece Alman vatandaşları için geçerlidir. Bu kurumsal ayırımcılık politik bir karardır ve şimdiye kadar sadece marjinal politik gruplar tarafından skandalize edilmişlerdir. Bu ayırımcılık belki de ilk kez, »Almanlar kendi ülkelerinde yabancı muamelesi görecekleri zaman« (H. Prantl) çoğunluk toplumunun dikkatini çekebilmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, Ocak 2008'de Roland Koch'un başlattığı kampanyanın basit bir seçim manevrası olmadığı görülebilir. Koch sadece kampanyasını yanlış zamanda başlatmakla hata etmiştir. Ayrıca, çelişkilerin derinleştiği ve küçük de olsa, egemen politikalara karşı toplumsal muhalefetin oluşmaya başladığı dönemlerde milliyetçi ve ırkçı-popülist söylemler zirve yapmaktadır. Egemenler her zaman olduğu gibi, toplumun en zayıf kesimleri üzerinden egemenliklerini güvence altına almaya çalışmaktadırlar. Göçmenlerin varlığı, temel hak ve özgürlüklerin, sosyal ve demokratik hakların budanması, otokratik tedbirlerle burjuva demokrasinin içinin boşaltılması ve kapitalist sömürünün katmerleştirilmesi için atılan politik adımların bahanesi olarak kullanılmaktadır. Neoliberal çılgınlığın pençesindeki burjuva toplumları, Batı Avrupa demokrasilerinin bütün medenî kazanımlarını sermaye çıkarları için kurban etmeye başlamışlardır.

Burjuva demokrasisinin demokratikleştirilmesi

Bunu görmek, bu yöndeki gelişmelere karşı direnç geliştirmek ve bir yön değişimi için mücadele etmek, Avrupa toplumsal ve politik solunun öncelikli görevidir. Solun, bu görevin gereğini yerine getirmesi için sadece geniş toplumsal ittifaklar kurması ve politik biçimlendirme gücünü ele geçirmesi yeterli değildir. Aynı zamanda ve özellikle paradigma değişikliğini önce kendisinde gerçekleştirmesi ve politik eylemindeki Avrupa merkezci yaklaşımlardan vazgeçmesi zorunludur.

Avrupa toplumsal ve politik solu çok uzun bir süre göçten kaynaklanan sorunları önceliği olmayan konular olarak görmüş ve göç politikasındaki söylemlerini basit bir »vazifeyi yerine getirme« anlayışı ile kullanmıştır. Göçün ve göçten kaynaklanan sorunların Batı Avrupa toplumlarının merkezî sorunlarına dönüştüğü dikkate alınmamıştır.

Tam bu noktada Marx'ın ne kadar haklı olduğu ortaya çıkıyor: »Varoluş, bilinci belirler«. Bir toplumun en ileri kesimleri, politikalarını toplumun en zayıflarının perspektifinden geliştiremedikleri ve toplumun en zayıf kesimleri, bu politikaların belirlenmesinde eşit haklı aktör olma olanağından mahrum oldukları sürece, toplumun bütününü ilgilendiren sorunlar marjinal konular olarak ele alınmaya devam edeceklerdir.

Eleştiriyi somutlamak için iki örnek verelim: »Moralist antiırkçılık« ve »güvencesizleşme tartışması«.

Her ırkçı saldırı sonrasında alışılan görüntüler gözlemlenir. Kısa bir süre için sendikalar, sosyal hareketler, kiliseler ve tabii ki antiırkçı girişimler - son derece haklı olan - »neonazi örgütleri yasaklansın« talebini yükseltirler. Koroya daha sonra burjuva kesimler de katılır ve düşündüklerini rahatsız edici bir biçimde gündeme sokan »aşırılara« karşı tavır alırlar. Ardından, çoğunluk toplumunun görece harmonisini rahatsız eden ırkçı saldırganlar kast edilerek »yanlış yönlendirilen gençlerin« aşırı sağ bataklıktan kurtarılmaları için adımlar atılması talep edilir ve »namusluların ayaklanması« çağrıları yaygınlaşır. Solun da kurtulamadığı bir »moralist antiırkçılık« kısa süre gündemde durduktan sonra, haberlere konu olacak bir dahaki ırkçı saldırıya kadar rafa kaldırılır.

Her ne kadar saldırılardan gerçekten rahatsızlık duyarak, iyi niyetli bir biçimde ırkçı saldırganlığa karşı protesto gösterilerine katılanlara ve ırkçı söylemlerin kamuoyunda kınanmasını isteyenlere saygı duyulsa da: »moralist antiırkçılık«, ırkçılığın toplumun merkezine yerleşerek, kökleşmesine karşı etkin bir direnci hiç bir zaman gösterememiştir. Irkçılığın bireyselleştirilmesi, münferit suç olarak lanse edilmesi / algılanması, kurumsal dışlama mekanizmalarının görmezden gelinmesi ve ırkçılığın yapısal köklerinin yadsınması, çoğunluk toplumunu temize çıkartmaya ve ırkçılığı toplum dışı, anormal bir fenomen olarak göstermeye yaramaktadır - ki, bunun kendisi bile ırkçılıktır.

Irkçılık, »modernize mağluplarının« sosyalpedagojik yöntemlerle iyileştirilecek bir hastalığı değildir. Nazilere karşı mücadele etmek için de antifaşizminin yeniden icad edilmesine gerek yoktur. Irkçılık, egemen üretim, mülkiyet ve güç ilişkileri üzerinde kuruludur. Irkçılığı teşvik edenlerin toplumsal olarak kınanmasını veya ırkçı saldırganların asayiş tedbirleri ile kontrol altına alınmasını istemekten başka bir adım atmayan »moralist antiırkçılık«, ırkçılığa karşı etkin bir karşı duruş olamayacaktır. Irkçılık ile mücadele, ancak egemen koşullara karşı, daha adil iktisat ve sosyal politikalarının, daha fazla demokrasi ve barışın gerçekleştirilmesi ve ulusculuktan arındırılmış, eşitlikçi ve katılımcı bir göç politikası için verilen mücadele ile birleştirildiği takdirde başarılı olabilecektir. Toplumun tüm kesimlerinin gerçek eşitliği, ırkçılığın en etkin panzehiridir.

Avrupa solu, »güvencesizleşme« tartışmalarında da ulusal devlet ve uluscu yaklaşımlardan kurtulamamamıştır. Hatta radikal solun bazı kesimleri »güvencesizleştirme« süreçlerinde olumlu yanlar da görmekte, böylelikle toplumsal hiyerarşileri yadsımaktadırlar. »Güvencesizleştirme« tartışmalarının temel varsayımı, farklı toplumsal kesimlerin »güvencesizleşme« süreçlerinden etkilenmesidir. Bu, özünde doğrudur, ancak yakından bir bakış büyük farklılıkları gün yüzüne çıkartır. Bunlardan iki tanesine burada değinelim.

Birincisi; kalifiye kesimlerin çalışma yaşamlarındaki esnekleşmeler, çalışma altyapılarının bir değişimidir ve bunun »güvencesizleştirmenin« asıl anlamı ile fazla bir bağlantısı yoktur. Daha çok monoton ve güvenli çalıştırılma biçimi, değişken bir yaşam hikâyesine dönüşmektedir. Güvencesiz, ama istihdam piyasasında imtiyazlar ve verili haklarla dolu bir çalışma yaşamı haline gelmektedir. Bu nedenle iyi eğitimli olan kalifiye kesimler »güvencesizlikte« doğal olarak »gelişmiş bağımsızlık momentleri« görmekte ve »kendi kendine sorumlu hareket eden ve bir iş adamı gibi düşünen bağımsız bireyler olarak« çalışma koşullarını bireysel görüşmelerle iyileştirebilecekleri hayaline kapılmaktadırlar. Ancak bu yaklaşım, bireysel hakların sadece kollektif hakların garanti edildiği durumlarda kökleştirilebileceği gerçeğini yadsımaktadır. Bireyin kurtuluşu her zaman kollektif, toplumsal mücadelelerin sonucunda olmuştur, tersi değil.

İkincisi »beyaz« ve »beyaz olmayan« alttabakalar arasındaki farklılıkların göz ardı edilmesidir. Göçmenlerin eşitsiz konumlarına rağmen »göçün otonomluğu« göklere çıkartılmakta ve »güvencesizleştirme süreçlerinin göçmenler için olumlu yanları olduğu« iddia edilmektedir. Avrupa solunun bir kısmı son derece »beyaz« ve Avrupa merkezci bir yaklaşımla, bireysel çözümleri favorize etmektedir. Aslında yeniden proleterleşmeden başka bir şey olmayan »güvencesizleştirme« süreçlerine verilen yanıtlar da bireysel stratejilerdir. Örneğin »önkoşulsuz toplumsal maaş« gibi. Postfordizmin meydan okumalarına karşı vizyoner bir yanıt olarak görülen bu talep, yakından bakıldığında son derece sorunlu ve özünde gerici bir yaklaşımdır: Herkesin »önkoşulsuz« aylık »toplumsal maaş« aldığı Batı Avrupa toplumları, kendilerini bu ülkelere gelmekte olan ve bu paylaşıma katılmak isteyen göçmen kitlelerine karşı nasıl koruyacaktır? Sınırları yoksullara kapatan ve göçü engellemeye yarayan şimdikinden daha sert bir »göç rejimi« olmaksızın, bu olanaklı olabilir mi? Sadece ulusal devlet sınırları içerisinde gerçekleştirilmek istenen bu yenilikçi(!) talep, »önkoşulsuz toplumsal maaşı«, gene ulusal devletin vatandaşlık yasaları ile belirlenen yurttaşların alacağını vurgularken, - bırakın yeni gelecek olan göçmenleri - yurttaş olmadan bu ülkede yaşayan milyonlarca göçmenin bu haktan nasıl yararlanacağı konusunda tek kelime bile etmemektedir. Böylesi bir talep, ilerici olabilir mi?

Irkçılığa ve »güvencesizleştirmeye« karşı geliştirilen bu politik yaklaşımlar, Avrupa solunun kendisini hâlen uluscu ve Avrupa merkezci yaklaşımlardan kurtaramadığını göstermektedir. Avrupa toplumsal ve politik solu bu açmazı ancak göç süreçlerini merkezî toplumsal meydan okuma olarak algıladığı ve sistem sorusunu sorarak, bu algılamaya uygun yanıtlar verdiği takdirde aşabilecektir. Kesin olan bence şudur: toplumun bütün kesimlerinin gerçek anlamda eşitliği olmadan, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için atılacak olan her adım fiyasko ile sonuçlanacaktır. Bu nedenle, burjuva demokrasisinin demokratikleştirilmesini bir ilk adım olarak anlayıp, bu adımın gereğini yeni bir toplumsal sözleşme ile yerine getirmek, Avrupa solunun öncelikli görevleri arasında durmaktadır. Toplumun neoliberal biçimlendirilmesine karşı verilecek tek yanıt: »herkes için eşit hak - politik, sosyal ve hukuksal alanlarda« olmalıdır. Avrupa solu 21. Yüzyıl'ın meydan okumalarına gerekli olan yanıtları veremediği takdirde, göçmenlerin varlığını, Avrupa demokrasilerinin mezar kazıcısı haline getirmek isteyen neoliberalizmin önünde etkin hiç bir engel kalmayacaktır.

Berlin, 6 Şubat 2008

Ayrıca bakınız:
Immanuel Wallerstein, »Migration: Reaktion auf die Reaktion?«, in www.binghamton.edu

Klaus J. Bade, »Homo migrans: Wanderungen aus und nach Deutschland: Erfahrungen und Fragen« (Homo migrans: Almanya'dan ve Almanya'ya göçler), 1994, ISBN 3884740962

Faruk Beskisiz, »Göçmenlik ve Örgütlenme - Bir Elestiri«, 2000, www.kozmopolit.com

Demir Küçükaydin, »Marksizmin marksist elestirisi«, 2007, www.koxuz.de

Matthias Horx, in: http://de.news.yahoo.com/ap/20071227/twl-zukunftsforscher-warnt-vor-kofaschis-1be00ca_1.html (»Gelecek araştırmacısı ekofaşizm tehlikesini görüyor« başlıklı haber)

Franz Walter, »Einwanderer-Elite beflügelt Deutschland« (»Göçmen elitler Almanya'yı kanatlandırıyor« başlıklı makale), 16 Ekim 2007, http://www.spiegel.de/politik/deutschland/0,1518,511474,00.html

Heribert Prantl, 21. / 22 Nisan 2007 tarihli Süddeutsche Zeitung

Murat Cakir, »Ganz unten, tiefer geht's nicht« (En alttakiler, daha aşağısı yok), RosaLux Nr. 2/2007

Bu makale »Sozialismus« dergisinin 2/2008 nolu nüshasında yayımlandı.