"Demokrasi İçin Birlik Hareketi"nin Basın Açıklaması Üzerine

"Demokrasi İçin Birlik Hareketi” bir basın toplantısıyla görüşlerini açıklamış.

Demokrasi İçin Birlik Hareketi” de nedir? Bu nereden çıktı? Yeni bir bölünme mi oldu? diyenler çıkabilir.

Demokrasi İçin birlik Hareketi” bir zamanlar “Çatı Partisi Girişimi” denen ve 2008 Aralık ayında yaptığı toplantıda dağılan, (Ufuk Uras, EMEP gibiler ayrıldı) ve kalanların bir fiyaskoyu engellemek için farklı amaçlarla ve beklentilerle bir arada göründüğü bir “Şey”.

Şey” sözcüğünü kullanıyoruz, çünkü kendisi ne olduğu sorusuyla ciddi olarak yüzleşip ne olduğunu tanımlamış değil. Hem de birçok bakımdan değil.

Eskiden adı “Girişim”di mesela, sonra kendine “Hareket” dedi. “Artık girişim olmaktan çıktık ve hareket olduk” dercesine. Sanki bir şeyin adı değişince kendisi değişirmiş gibi. Eh burası Şark’tır. “Ağır ol ki molla desinler” diyarıdır. Pozla yürür burada işler. İsim de gerçekle ve içerikle olmasa da en azından bu Şark kültürüyle müsemma olmalıdır.

Gerçekten bir hareketi temsil eden ya da fiilen bir hareket olan yapılar kendilerine hareket adını verme ihtiyacı duymazlar.

Kendini olduğundan daha aşağı değil de daha üstün bir tanımla adlandırmanın ne anlama gelebileceğini siz düşünün.

*
Hadi bunu geçelim.

Şey”dir dedik.

“İttifak” dense ittifak değil. İttifaklarda örgütler vs. bir araya gelir ve somut hedeflere yönelik olarak iş ve güç birliği yaparlar. Kararlarını oy birliğiyle alırlar, kararlarını oy çokluğuyla alabileceklerine dair bir kararı oy birliği ile alırlarsa tabii oy çokluğu ile de alabilirler.

Örgüt dense örgüt değil, örgüt dediğinin en azından bir tüzüğü olur. Kararlarını oy çokluğu ile alır. Ama bir çoğunluk, olabilmesi için, farklı platformlar, görüşler eğilimler olur, bunlar çoğunluğu sağlayabilmek için yarışır.

Bunlar olmadan sadece gerici ve manüplasyona uygun plebisit rejimleri olur.

Bu “Şey” oy birliği ile veya çokluğu ile, yani her hangi bir şekilde oylama ile karar almayı kabul etmiyor.

Ama bir sürü karar alıp uyguluyor. Nasıl mı?

Farklı görüşlerin farklı tezler ve platformlarla çıkmasına ve yarışmasına müsaade edilmeyip, uzlaşmalar diyerek aslında bir takım eklektik formülasyonların kabulü ve farklı görüşlerin oylama yapmıyoruz diyerek fiilen engellenmesi veya yokmuş gibi yapılmasıyla.

Yani sosyalist hareketin 19. yüzyıldan beri gerici niteliğine dikkati çektiği bir tür plebisit rejimiyle.

Tabii post modern çağda olduğumuzdan, plebisit rejimlerinin adı, “oylama yapmayan doğrudan demokrasi” oluyor.

Şaka değil, bu “Girişim”in “Hareket” olduğu toplantıda, Haziran 2009’da aynen bunlar yapıldı ve savunuldu. Bir iki cılız ses haricinde de kimseden bir ses çıkmadı.

Güya örgüt değil ama bir sürü “komisyon” adlı organları var. Ayrıca “merkezi” organları ve “yerel”leri de var.

Ama kendilerine siz parti ya da bir örgüt müsünüz? diye sorsanız, haşa bir parti olmadıklarını söyleyeceklerdir. Bir ittifak mısınız diye sorsanız, bir ittifak da olmadıklarını söyleyeceklerdir.

Devekuşu gibidir bu “Şey”.
Ne devedir ne kuştur. Hem devedir hem kuştur.

Bunlar yapı ve işleyişine ilişkin belirsizlikler.

Ama pratikte daha da gariptir.

İçinde bir araya gelmiş örgütlerin çoğu, ikinci veya üçüncü derecede temsilcilerini yollarlar ve kendi üyelerinin büyük bölümü burada ne olup bittiğini bilmezler.

Güya örgüt değildir ama bu “komisyonlar” veya “yereller”de kendine bir örgüt arayan bir sürü sosyalist bir örgüt bulduklarını düşünmekte ve bir örgütmüş gibi çalışmaya çalışmaktadırlar.

*

Bu “oylama yapmayarak doğrudan demokrasi” uygulayan “Şey”in böyle davranmasının ve bir “Şey” olmasının nedeni, tam da kendi bileşenlerinin buradaki kaçak güreşmelerinin üzerine gidememesidir.

Örneğin bu “Hareket”in 500 kadar (“üyesi” diyemiyoruz, çünkü üyesi de yok) “şey”i var.

Bu 500’ün çoğu tek tek kişiler, şu veya bu örgüte üye değiller. Ama bu 500 kişi içinden bir iki kişi de en azından 500’er kişilik örgütlerin temsilcisi olarak oradalar. Oylama yapıp karar almaya kalksalar, o birkaç kişinin birkaç oyu olacak ama aslında onlar, toplam 500 kişiden daha büyük örgütlerin temsilcisi olduğundan gerçek güç ilişkilerine karşılık düşmeyen saçma durumlar ortaya çıkabilecek.

Örgütler temsil edilecek olsa, o zaman tek tek kişiler ne olacak? O kişilere bu örgütlerden birine girin ya da bir örgüt olup öyle gelin demek gerekecek.

Bu durumda tek tutarlı çözüm, örgütlerin tüm üyelerinin aktif katılımıyla bu girişim veya “Hareket”in içinde yer almaları olabilir.

Ama örgütlerin hiç birisi buna yanaşmayacağı veya bunu kabul etmeyeceği için, (çünkü resmi söylemleri dışında hiç biri tüm üyelerini angaje edecek şekilde bunu ciddiye almıyor, alsalar kendileri bu saçma duruma dikkati çekip tüm üyelerinin katılımını savunurlar) bu “şey” bu saçma durumla yüzleşemiyor.

Bu durumda, dürüstçe, aslında bizim böyle bir açmazımız var diyecek yerde, gücü olan örgütlerin her şeyi istedikleri gibi maniple edebildikleri bir plebisit rejimini post modern “oylama olmayan doğrudan ve katılımcı demokrasi” diye vaftiz ediyorlar.

Bu “Şey”in “şey”liğinin bu özellikleri uzatılabilir. Burada sadece biçimsel birkaç sorununa değindik.

*
Peki politik ve teorik olarak bu “şey” hangi eğilimlerden oluşmaktadır?

Bunu en güzel Ertuğrul Kürkçü ifade etmişti bir toplantıda.

Bu “Hareket” ya da “Şey”, Ertuğrul Kürkçü’nün deyişiyle Türk Sosyalistleri+DTP+Ayhan Bilgen’dir.

DTP’nin orada protokol icabı bulunduğu; DTP’nin organlarının ve üyelerinin bu “şey”in çalışmalarına katılmadığı, ölümünün kendi elinden olmaması için ölümünü ilan etmediği, (çünkü ölümünü ilan ettiği an onu öldürmüş olacaktır) ama aslında fiilen ölü muamelesi yaptığı, bu çelişkinin bir gün elbet çözüleceği, şimdilik bu resmi ve fiili durum arasındaki farkın ve çelişkinin birilerine geçici olarak hareket alanı sağladığı herkesin bildiği bir sırdır.

Ama bu “Şey”in ona “Senin üyelerin neden buna katılmıyor? Burada sen niye yoksun?” diyecek gücü ve cesareti de yoktur. Zaten bunu dediği an, gerçekle yüz yüze gelmiş, kendi ölüm fermanını imzalamış olur.

Şey” DTP’ye bunu demediği sürece, DTP de ona “sen aslında bitmiştin” deyip onu öldürmeyecektir. İşte bu garip uzlaşma veya denge sonucu bu “şey” var olabilmektedir.

Yani aslında bu kendine “hareket” diyen bu “Şey”de, DTP fiilen yoktur. DTP’nin görevlendirdiği birkaç kişi vardır.

Ayhan Bilgen, manevi bir ağırlığı olsa da eni sonu tek bir kişidir.

Bu nedenle “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” denen “Şey” fiilen “Türk Sosyalistleri”dir.

Daha da doğrusu, “Türk Sosyalistleri”nin DTP ile ittifak yapmışları veya böyle bir ittifaka yatkın olanları denebilir.

Ama bu da tam yansıtmaz gerçeği.

Bu “Türk Sosyalistleri”nden örgütler veya örgütlü bir yapısı olanlar var, bir de örgütsüz olup da bu “Demokrasi İçin Birlik Hareketi”nde nihayet bir örgüt bulduğunu düşünen tek tek kişiler var.

Ve Türk sosyalistlerinin örgütlü olanları da DTP’den farklı davranmıyorlar bu “Şey”le ilişkilerinde. Yani onların da üyeleri tüm olarak katılmıyor bu “Şey”in faaliyetlerine, bırakalım katılmayı, çoğu bu faaliyetten bile bihaber.

Ama bunlar aslında “Şey”in esas gövdesini oluşturduklarından, “Şey”in DTP’ye “Niye Üyelerin katılmıyor” dememesi, kendilerinin katılmamalarıyla ilgili. Tencere dibin kara, seninki benden kara.

Geriye kalır tek tek üyeler. Onlar bunu diyebilir mi? Diyemezler. Çünkü onların da çoğu, hayatlarına anlam verecek bir örgüt arayışında. Böyle sorular sorup “şey”i daeğıtmak olur mu. Bu onların kendi iplerini kendi elleriyle çekmesi olur.

İşte bu “şey”, tam da bu sayede var ve bu nedenle bir “Şey”.

Çünkü herkesin bir şey yapıyormuş ve bir şey varmış gibi görünmesini sağladığı için var. Bu ihtiyaç ortadan kalktığında bu şey de yok olur.

*

Bu “Şey”in içindeki örgütlü Türk sosyalistleri de bu “Şey”i ciddiye almıyor.

Örneğin 5 Ağustos tarihinde yine bu “Şey”in e-mail grubuna yollanan (ve kimsenin “ne oluyoruz” demediği) bir haberde şunlar okunuyor:

“Kürt sorununda çözüm tartışmalarının arttığı bu günlerde 1 Eylül Dünya Barışı Günü öncesi İstanbul'daki araya gelen sivil toplum örgütü, siyasi partiler, sendika ve meslek örgütleri 'Barış İçin Demokratik Çözüm Platformu adı altında sürece katkıda bulunmak amacıyla ortak hareket etme kararı aldı. Emeğin Partisi (EMEP), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Demokratik Toplum Partisi (DTP), 78'liler Vakfı Girişimi, Sosyalist Parti (SP), Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP), Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu Şubeler Platformu (KESK), Antikapitalistler, Özgürlükçü Sosyalist Hareket (ÖSH), Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Türkiye Gerçeği, İnsan Hakları Derneği (İHD), Barış Meclisi, Barış ve Demokrasi Partisi'nin de (BDP) aralarında bulunduğu örgütlerin bir süredir sürdürdükleri toplantı ve tartışmaların ardından oluşturdukları ortak programla kendini kamuoyuna deklare etti. Kürt sorunun çözümü konusunda çalışmalarını yoğunlaştırmayı hedefleyen platformu çözüm yönünde siyasi iradeyi zorlayacak, karar ve eylemler imza atmayı planlıyor. Platformun ilk çalışma alanı ise 1 Eylül Dünya Barış Günü olacak. Kürt sorununda çözüm tartışmalarının yoğunlaştığı ve KCK'nin çatışmasızlık kararının sona ereceği 1 Eylül'ü 15 güne yayılan etkinliklerle karşılamak olacak.”

Bu listedeki örgütlerin önemli bir kısmı aslında “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” isimli “Şey”in içinde olmalarına rağmen, böylesine kritik gelişmelerle ilgili toplantıya, “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” olarak değil de kendi isimleriyle katılmışlar.

Bu onların bizzat kendilerinin bu “Şey”i pek ciddiye almadıklarını gösterir.

Geriye kala kala aslında kendine bir örgüt arayan ve kendine “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” denen “şey”de bunu bulduğunu düşünen, aslında öyle olmadığını da derinden bilen ama öyleymiş gibi yapmaktan başka yol görmeyen tek tek sosyalistler kalıyor.

Pardon. Bir de bütün bunları söyleyen ve söylediği için de herkesin nefretini üzerinde toplayan bu satırların yazarı var.

O halde, toparlarsak, “Demokrasi İçin Birlik Hareketi”, DTP ve sosyalist örgütlerin, şimdilik öldüren durumunda olmamak için ölümünü ilan etmedikleri, ölümü ilen edilmediği için de resmen yaşar görünen, ama ne teorik, ne entelektüel, ne kitlesel en küçük bir yaşam belirtisi göstermeyen bir “Şey”dir.

*

İşte kendini iddialı “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” diye adlandıran bu “Şey” bir basın toplantısı yapmış ve “Açılım”lar karşısında görüşlerini açıklamış.

Türkiye’de çok uzun zamandır ilk kez ilginç bir kırılma yaşanmış; “Kürt Sorunu” ilk kez açık olarak tartışılmaya başlanmış; gazeteler “Öcalan’ın ağzına bakar olduk” diye manşetler atmaya başlamış.

Böyle bir durumda, bu şeyin yaptığı basın toplantısına eğer ciddiye alıyorsalar, en azından kendini oluşturan örgütlerin verdikleri önemi göstermek için yüksek profilden temsilcilerle katılmaları beklenir değil mi?

Yok böyle bir şey.

Ama buna da kafayı takmayalım. Gelelim yavaş yavaş bu basın toplantısında bu “Şey”in söylediği “şeyler”e.

*

Bu “Şey”in esas bileşenleri sosyalistler olduğuna göre bakalım sosyalistler, ya da şöyle formüle edelim, Kürt Özgürlük Hareketi ile bir arada görünmekten çekinmeyen Türk sosyalistleri bakalım neler demişler?

Başlığından başlayalım:

“Kürt sorununun Adil, Demokratik Çözümü İçin: Hedef Barış, Yöntem diyalog, muhatap Kürt Halkı ve Öcalan Olmalıdır”

Ne kadar çapıcı bir formül? Her sorunu kısa ve özlü formüllere indirgemiş.

Tam bir reklam spotu gibi. Sosyalist dediğin işte böyle yaratıcı olmalı çarpıcı olmalı. (Bütün iyi reklamcılar eski sosyalistlerden çıkıyor olması bir rastlantı olmasa gerek.)

Ama ne demişler “huylu huyundan var geçmez”, “alışmış kudurmuştan beterdir”.

Huyumuz kurusun pişmiş aşa su katmazsak; oyun bozanlık yapmazsak huzur bulamayız.

Her parlayan şeyin altın olmadığı gerçeğinden hareketle biz yine sapanımızdan taşı eksik etmeyelim ve bakalım bu güzel formüller ne anlama geliyor.

İlk formülden başlanabilir: “Adil ve demokratik bir çözüm”. Önce şu ilk kısmına bakalım: “Adil Çözüm”.

Ne demektir “Adil çözüm”?

Dünyada “adil” olmayan bir çözüm mü var? Ya da “adil” olmayan bir çözüm olabilir mi?

Dünyadaki bütün çözümler “adil” bir çözümdür. Zaten “Adil” olmazsa “Çözüm” olmaz.

Bir sosyalisti bir yana bırakalım bir demokratın bile görevi böyle kavramları kullanmak değil, böyle kavramların içi boş kavramlar olduğunu; bu kavramlarla düşünüp davranmanın yanıltıcı olduğunu ezilenlere göstermektir.

(Zaten bir sosyalistin muhatabı, her açıklamasının hedefi ezilenler olabilir ve olmalıdır. Bu basın toplantılarının ne kadar bu muhatap ile ilgili olduğu da ayrı bir sorundur. Böyle basın toplantıları yapılıp “adil çözüm” sakızları çiğneneceğine, bir yerde “adil çözüm” kavramının nasıl bir yutturmaca olduğunu açıklayan bir kahve toplantısı ya da bir makale çok daha doğru bir iş olurdu).

Dünyada her barış adil bir barıştır. Çünkü her barış, çatışan güçlere gücü kadarını verir. Gücünün altında bir pay alana bu barış adil gelmeyecektir ve dolayısıyla da adil olmadığını söyleyip savaşa devam edecektir. Madem gücü var ve daha fazlasına ulaşabilirse niye mücadele etmesin ki?

Bizler, yani sosyalistler, yani radikal demokratlar ya da en azından öyle olması gerekenler, sosyolojik kavramlarla düşünür ve mücadele ederiz; hukuksal kavramlarla değil. Ve sosyolojik kavramlar iktisadi ilişkiler üzerinde yükselen güçlerle ve bunların arasındaki ilişkilerle açıklar toplumsal olayları.

Bir sosyaliste, bir demokrata düşen görev liberallerin ve küçük burjuvaların “Adil çözüm” yavelerini tekrarlamak değil; “Adil çözüm” yavelerinin hangi toplumsal güçlerin hangi çıkarlarının aracı olduğunu açıklamaktır.

Eh sosyalistlerimiz “Demokrasi İçin birlik Hareketi” diye bir “şey” olup da “Basın toplantı”larıyla günlük politikaya müdahale eden büyük politikacılar ya da taktisyenler olmaya doğru kabuk değiştirince, böyle basit şeylerle mi uğraşacaklar?

Onlar yüksek politika yapacaklar.
*

Çözüm” ün birinci sıfatı “Adil”di ve “Adil”in durumu budur.

Peki ikincisi ne?
Demokratik

Peki “demokratik olmayan” bir çözüm mümkün müdür Kürt sorununda?

Ya da şöyle diyelim “Demokratik” olmayan bir “çözüm” çözüm olur mu?

Olmadığını ve olamayacağını yıllar göstermedi mi?

Demokratik Çözüm” kavramı demokratik olmayan çözümler olduğu anlamına gelmez mi?

*

Bütün bu mantıksızlıkları ve tutarsızlıkları ortaya çıkaran nedir?

Çünkü en sıradan mantıki düşünme, mantıki önermeleri formüle etmede mantık hataları yapılmaktadır.

Nedir bu alfabetik mantık hataları?

Demokratik bir çözüm” veya “Adil bir çözüm” kavramları, “Çözüm” kavramının olmazsa olmazlarını, yani onun kavram olarak içerdiklerini, onun sıfatı olarak tekrarlarlar.

Yanı bunlar “Yaşamayan ölü”, “Soluk alan canlı” gibi totolojiler, “Lapalis hakikatleri”dirler.

Belki güzel reklam spotları yapmaya yarayabilir, ama politikada, hele ezilenler için politika yapıldığı iddiası varsa, öldürücü zehirlerdir bunlar.

Ve mantık ve metot yanlışlarının adında her zaman gerçeğin çarpıtılması ve onun ardında da bir takım çıkarların korunması vardır.

*

Denebilir ki, ulusal sorunda demokratik çözüm derken, demokratik olmayan çözümlerin de olabileceğini, aslında çözüm olmamakla birlikte bunların çözüm gibi görülebileceğini kast ettik. O nedenle “demokratik çözüm” dedik.

Bir an için böyle bir kaygıyla “demokratik çözüm” dendiğini kabul edelim.

Gerçekten ulusal sorunda demokratik bir çözümün bir tek biçimi vardır: ulusun tanımından her türlü, dil, din, tarih, etni, soy, ırk göndermesini kaldırmak ve ulusu bunlarla tanımlamaya karşı tanımlamak.

Ama bir de demokratik olmayan, aynı zamanda da çözüm olmadığı Doğu Avrupa ve Sovyetlerin çöküşünden sonra da defalarca görülen, dille, dinle, etniyle, soyla, tarihle tanımlanmış ulusların birliği veya ayrılması vardır.

Türkiye’de herkes şimdilik bunu anlamaktadır “çözüm”den. Sosyalistin ya da radikal demokratın görevi bu “Çözüm”ün çözüm olmadığını; gerici milliyetçiliğin bir ifadesi olduğunu özellikle bu kritik durumda açıklamak ve kendi programını koymaktır.

Ama kendine “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” adını veren bu “Şey”in tam da yapmadığı, anlamazdan, geldiği, somut eleştiri ve önerileri yok saydığı nokta budur.

Somut konuşursak ne olabilir demokratik çözüm?

Türklüğün ulusun tanımından çıkarılmasıdır.

Peki gerici, demokratik olmayan “çözüm” nedir?

Türklüğün yanına bir de Kürtlüğün koyulmasıdır.

Defalarca örnek verdik bir kez daha verelim. Tekrar öğrenmenin temelidir: Biri Diyanetin kaldırılması gibidir; diğeri, Diyanetin Alevileri de tanıması dedelere maaş vermesi gibidir.

Diyanetin Alevileri de tanıması ve dedelere maaş vermesini savunmak nasıl gerici bir “çözüm”e demokratik cilası çekip ezilenleri kandırmak olursa, Türklükle tanımlanmış bir devletin ve ulusun bunun yanına bir de Kürtlüğü katması bundan zerrece farklı olmaz.

Sorun böyle koyulduğunda, sorunun “Kürt sorunudeğilTürk Sorunu” olduğu apaçık ortaya çıkar.

Yani Demokratik çözüm sorunu “Türk sorunu” olarak tanımlar ve “Türk sorunu”nu çözmek gerektiğini söyler; talebini, programını buna göre şekillendirir.

Demokratik olmayan, çözüm olmayan “çözüm” ise sorunu “Kürt sorunu” olarak tanımlar ve “Kürt sorunu”nu çözmek gerektiğini söyler.

Basın Bildirisi’nin ilk sözleri, sorunu “Türk sorunu” değil; “Kürt sorunu” olarak tanımlıyor: “Kürt sorununun Adil, Demokratik Çözümü İçin"

Yani “demokratik çözüm” demekte ama fiiliyatta demokratik olmayan bir “çözüm”ün kavramlarıyla konuşmaktadır bu basın bildirisi. Kendi iddiasına karşı konuşmaktadır.

Böylesine kritik bir momentte, böylesine önemli bir basın toplantısı, sorunu Türk sorunu olarak tanımlamanın ve geniş kitlelere bu bakışı aktarmanın ilk adımı olabilecekken, bu “Şey” basın toplantısının başlığına gerici milliyetçiliğin kavramlarını; içi boş totolojileri yığarak politika yaptığını sanmaktadır.

*
Başlığa devam edelim.

Hedef Barış, Yöntem Diyalog, Muhatap Kürt Halkı

Ne güzel formül! Bütün çözümün anahtarı üç sözcükle sunuluyor sanki.

Bunlar güzel sözler olabilir ama sadece boş değil aynı zamanda gerici sözlerdir.

Bu basın bildirisinin aslında bütün amacı bu ifadede yar almaktadır. Denen özünde şudur: Barış isteniyorsa PKK (veya onun kabul ettikleriyle) masaya oturulmalıdır.

Kürtlerin içinden PKK’yı ve dolayıyla Öcalan’ı muhatap al, bunun için de önce ateşkes yap, silahları sustur.

Sanki Hükümet veya Genelkurmay kiminle savaştığını bilmiyor.

Ama tam da savaştığı ve barış da aslında savaşın bir içimi olduğu için; hedef Kürt yoksullarının eğilimlerini yansıtan örgütü tecrit etmek olduğu için; bütün girişimler demokratik güçlerin gücünü kırmaya ve demokratik bir çözüm yönünde olayların gelişmesini engellemeye yönelik olacaktır.

Ama bu oyuna düşmemenin tek yolu da sorunu muhataplık sorunu olarak koymamaktır.

Sorunun bir mücadele sorunu olduğunu bir an bile akıldan çıkarmadan mücadelenin cephelerini farklı tanımlamak gerekir.

Hükümetin ve devletin bu açılımın da amacı aslında PKK’nın etkisini sınırlamak ve onu tecrit etmektir.

Eğer buna direnmek ve bu direnişe katkıda bulunulmak isteniyorsa bunun biçimi böyle gerici çözümleri önermek ve böyle içi boş sloganlar olamaz.

Buna katkının tek yolu, her şeyden önce Muhatap sorununa takılmadan, sorunun Türklüğün ulusun tanımından çıkarmasını hedeflemek olabilir. Ancak böyle bir bölünme çizgisi, bu günkü elverişli şartlarda demokratik bir programın netleşmesini ve demokratik güçlerin toparlanmasını sağlayabilir.

Ama sorunun başlıktaki koyuluşu bizzat demokratik bir “çözüm”ün yerine gerici bir çözümü önermektedir.

Çünkü muhatabı Kürt halkı olarak tanımlamak da Kürtler ve Türkler arasında bir uzlaşma mantığına gelmek demektir. Yani anti demokratik ulusçuluğun kategorileri içine hapsolmak demektir.

Yani her birdi dille, tarihle tanımlanmış; anti demokratik olarak tanımlanmış, gerici ulusçuluğun ulus tanımıyla tanımlanmış uluslarının oturup konuşmaları istenmektedir.

Eğer bir parti veya bir ittifak veya bir “Şey”, gerçekten demokrat, Radikal Demokrat bir pozisyonu savunmak istiyorsa, Türk ve Kürt uluslarının veya “halklarının” diyalogu gibi, sorunu gerici ulusçuluğun kategorileri içine hapseden kavramlarla değil; bu kavramlara karşı savaş açarak; bu kavramların gerici niteliğini göstererek koymak zorundadır.

Sorunu böyle bir koyuş ise, bölünmeyi demokratik ulusçular ile anti demokratik gerici ulusçular arasındaki bir mücadele olarak koymalı; diyalog değil bölünme çizgilerini buradan çekmeli; toplumu demokratlar ve demokrat olmayanlar; demokratik ulusçular ve gerici ulusçular; sorunu Kürt sorunu olarak görenler ile Türk sorunu olarak görenler olarak bölmelidir.

Ancak böyle bir davranış demokratik bir tavır olabilir ve demokrasi cephesini güçlendirir.

Özetle, sorunu bir mücadele değil diyalog sorunu olarak koymak sahte hayaller yaymaktır.

Ama tarafları Kürt ve Türkler olarak koymak (Tabii böyle kaba koyulmuyor: Hükümet ve Kürt halkı deniyor ama özü değişmiyor) daha da büyük bir yanlıştır.

Aksine olmalıdır bir devrimci demokrat, sorunun böyle koyuluşuna karşı çıkmalıdır.

Burada bizim yaptığımız gibi.
*

Devam etmek gerekiyor ama bizim yazma hızımız, bu “Şey”in kuyuya attığı taşları çıkarmaya yetmiyor.

Konferansın Sonuç Bildirgesi metnini eleştirmeye başlamıştı ki araya bu basın bildirisi girdi.

Olayların hızlandığı bir dönemde, teorik ve politik netliğin girerek daha fazla önem kazanacağı bir dönemde, bu “Şey” ile bu kadar zaman kaybetmek ne derece doğrudur bilmiyorum.

Çünkü bir cesede bir şey anlatmaya çalıştığım duygusu peşimi bırakmıyor.

17 Ağustos 2009 Pazartesi
Demir Küçükaydın

n/a

DTP ve Abdullah Öcalan

Sevgili Demir

Yazıların benim açıdan oldukça ufuk açıcı olduğunu ve yazılarını genelde cesetlere anlatsanda bunun hiçde boş olmadığını en azından gelecek kuşaklar için yazıların sağlam bir temeldir.

Buradan şu eleştiride bulunmak istiyorum
malesef gördüğüm kadarıyla gerek DTP gerek Abdullah öcalan devletin ulusun tanımından türklüğü çıkartmak yerine ona birde kürtlük verme çabası içindeymiş gibi geliyor bana bilmiyorum belki yanılırım.Dolayısıyla bu sureçten pek bir şey çıkmaz gibime geliyor eğer DTP kürtlerin sorunu kadar türkçe konuşan kürtçe konuşan ve yaşamını çalışarak sürdürmek zorunda olan insanlar için bir şeyler ortaya koymalıdır örneğin milletvekillerinin tüm üst düzey devlet görevlilerinin maaşlarının ortalama bir çalışan kadar olması düşen bu maaşlar dolayısyla tasarrufların çalışan insanların gelişimi için kullanılması, toplumun eğitiminde güzelin kardeşliğin dayanışmanın ve hoşgörünün eğitimi verilmesi,cinsiyet ayrımın her alanda yok edilmesi ve bunun için yani bir eğitim sisteminin verilmesi zararsız canlıların öldürülmemesi onların bedenlerinin yenilmemsi ve daha nice sıralamak istediğim o kadar çok önerim var ki ama üzülerek görüyorum ki bu saydıklarımın onda birini bile ne DTP ne Abdullah Öcalan somut bir proje olarak ortaya koymamaktadırlar

Sayin Neo

Dediginiz hem dogru hem yanlis.

Soyle dusunun. Ocalan'in elinde bizim elimizde bulunan kavramsal araclar ve metodolojik birikim yok.

Onun hareket noktasinda gerici bir ulus tanimiyla sekillenmis bir ulusal hareket var. Biz ise dogrudan isci hareketinden geliyoruz.

O gerici karakterdeki bu ulusculugun ufku ve kavramlari icinde bunu asmaya calisiyor. Dolayisiyla da yapabildigi bu kadar. Gerek dayandigi hareketin, gerek dayandigi kavramlarin sinirlarina dayaniyor ve bunlari asamiyor. En azindan simdilik.

(Ornegin ben "Marksizmuin Marksist Elestirisi" kitabimi kendisine ulastirmaya calistim ama ulastiramadim. Ulassaydi belki cok net ve acik fomulasyonlara yonelebilirdi. Tersinden Kemalizm'in cok kisitli bolumleri eline ulasinca bile bundan cok yararlanmisti.)

Ama burada onemli olan bunu asma yonunda bir egilimin olmasi. Biz ondan bir marksistten bekledigimiz ve beklememiz gerekenleri bekleyemeyiz.

Biz kendimiz ne yapiyoruz? Sorun burada. Iste goruyorsunuz bu yazida elestirilenler fiilen Turk Sosyalistleri. Aslinda orada DTP'nin (Bir onem vermedigi icin) bir agirligi yok bu anlamda. Ama onlar Ocalan'dan bile yuz kat daha geri bir pozisyondalar. Daha elverisli araclara sahip olmalarina ragmen bir geri gidis var.

Ayrica bu devlet hala Turk devleti. Ayni gericilik icinde olsa bile su an ezilen durumda oldugu icin Kurtleri politik olarak desteklemek gerekir.

Eger biz daha devrimci demokrat bir cizgi izlesek, emin olun onu ilk destekleyecek olan yine Ocalan olurdu.

Sorun bizlerde.

Selam ve saygilarimla

demir

Demir Küçükaydın

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com

hangi araçlar metodlar???

sayın demir..
sayın öcalanın alinde.. ""bizim elimizde bulunan kavramsal araçlar ve metodolojik birikim yok"" diyorsunuz... buna itiraz edip ispatlamak gibi bir işle iştigal etmeyeceğim.. "dediğiniz" gibi olsun da.. gerekçelerinize takıldım..
buradaki ""birikim"" kelimesini ele alayım... sayın öcalanın temelinde..""gerici bir ulus tanımıyla şekillenmiş, bir ulusal hareket var"" diyor ve ekliyorsunuz.. ""biz ise doğrudan işçi hareketinden geliyoruz"" diye kendinizi oldukça "modern" ve "ilerlemeci" sayıyorsunuz..
öncelikle belirteyim.. bu topraklarda bu dediğiniz modernlikte bir işçi hareketi olmadığı gibi uzun zaman tarihsel birikimlere-pratiklere sahip bir işçi hareketi de olmadı.. hani tarihi bilmesek neyse.. en kitlesel ama nitelik olarak chp güdümündeki işçi hareketi tkp elindeydi.. onunda tarihsel niteliği malüm.. diğerleri ise aydın-gençlik vs. tabandan gelmedir..
hoş yıllardır durumu da ortada..
bundan da geçtim.. tarihsel-evrensel olarak işçi sınıfını belirleyen marksizm de burjuva modernitesini aşamamıştır.. onun da birikimleri ortada.. siz ne anlatıyorsunuz..
elinizdekilerden memnun olsanız marksizm üzerine eleştiriler yazmazsınız..
hala "en bilen" abi pozlarını terk etmemişsiniz ama iş yapmayan yada beceremeyen "abi"liğiniz ise tartışılmaz..

ilk sosyalist hareketlenmeler bu topraklarda 1910 larda başladı.. iştirakçi hilmi.. hadi.. siz 1920 tkp si ve m. suphi yi temel alın.. 1968 e kadar bunlarla yetiştiniz..(aslında resmi ideoloji ile) 68 de bu aşılmaya çalışıldı ama çoğunuz beğenmediniz.. ya sonra...??
ne gelişti neler başarıldı..
""bizim(sizin.. b.a.) elimizde bulunan kavramsal araçlar ve metodolojik birikim"" budur.. çalışmayan ve kullanıldığında bir iş beceremeyen (sözden başka) araç budur.. işçi sınıfı ortada..
o beğenmediğiniz gerici halk buraya kadar evrildi.. üstelik elinde "sizinkiler gibi" "değerli" araçlar da yokken.. belkide "iman kuvveti" ile oldu... işi buraya kadar getiren ne ise onun işlevsel değeri de odur.. sisinde deiğiniz gibi az-çok.. ya sizinki nereye kadar getirdi.. sürekli duvara kadar.. ve toslayıp durdunuz..

lütfen biraz aklı başında yazın.. yazılarınıza sorgulamalarınıza değer veriyorum ama terazinin ayarı da şarttır.. bence...

dostlukla

suat

Suat'a Cevap

Değerli Suat,

Eğer kusura bakmazsanız size "Marksizmin Marksist Eleştirisi" kitabımı önereceğim burada ne dediğimin daha iyi anlaşılması için.
Bunun yanı sıra yine de kısaca açıklamaya çalışayım hem de sizin dediklerinizin örneğinde.
"Bizim" derken genel olarak dünya tarihsel İşçi Hareketini ve Marksizmi (Tarihsel maddecilği) kastediyorum. (Örneğin sözünü ettiğim kitabın önsözü Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı"dır ve Türk Sosyalistlerini almaz konu olarak. Kıvılcımlı'ya değinir ama Türkiyeli olduğu için değil, evrensel metodolojik katkılarından dolayı)
Yani bir analojiyle ifade etmek gerekirse, örneğin Türkiye'deki teorik fiziğin veya fizikçilerin durumu değildir söz ettiğim, dünyada fizik biliminin durumudur. Ben benzer birikimi özümlemiş olmak ve geliştiriyor olmaktan söz ediyorum.
Siz ise benim "Bizim" kavramından "Bu topraklarda"ki işçi hareketi veya sosyalist hareketten söz ediyorsunuz.
Benim "Bizim" kavramından, bu toprakları anlamak zaten işte tam da sözünü ettiğim ulusal yaklaşımın bir görünümüdür.
Ve işin ilginci siz de "gerici milliyetçi" dediğim birikime dayanarak bu topraklarda olanları tanımlıyorsunuz. Yani demokratik milliyetçi bile olmayan bir ulusçuluk anlayışıyla yorumlamış oluyorsunuz beni. Nasıl mı?
Örneğin şöyle yazıyorsunuz:
"ilk sosyalist hareketlenmeler bu topraklarda 1910 larda başladı.. iştirakçi hilmi.. hadi.. siz 1920 tkp si ve m. suphi yi temel alın.."
Burada sosyalizmi bile gerici milliyetçiliğin bakış açısıyla ele alan Türk Sosyalistlerinin sözlerini tekrarlıyorsunuz.
Türk Sosyalistleri, ki onlar da gerici milliyetçidirler ve Öcalan'ın kökeninde de bu vardır zaten ve sınırlılığı oradan gelir, Türkiye'e sosyalizmi İştirakçi Hilmi'lerle veya Mustafa Suphi'lerle başlatırlar. Ama bu da sosyalist bir Türk Tarihi yazmaktan, tarihe Türk Milliyetçiliği açısından bakmaktan başka bir şey değildir.
"Bu topraklarda" ilk sosyalistler, Rumlar, Ermeniler, SelanikYahudileri olarak çok önceden vardı. Bunların yok sayılması bile, ulusu bir dille, bir dinle, bir soyla tanımlayan milliyetçiliğin sosyalist hareketin tarihini anlatış içinde ortaya çıkışı ve kendini yeniden üretmesidir.
Ben işte tam da sizin bana karşı argümnlarınızı getirirken kullandığınız yaklaşımın gerici milliyetçi olduğunu, Öcalan'ın da ister istemez bu hareket noktasından yola çıktığını, bunun sınırlarına dayandığını söylüyorum.
Bakın alın benim Marksizml İçindeki aydınlanmanın kalıntıların karşı bir mücadele olan yukarıda söz ettiğim ktabı alın ve bir de Öcalan'ın özellikle son yıllarda yazdığı kitapları alın ve karşılaştırın bakalım hangisi daha radikal bir aydınlanma eleştirisi yapıyor?
Öcalan Aydınlanma dediği pozitivizmi eleştirirken aydınlanmaya yaklaşıyor. Bu anlamda da bence olumlu ileri bir adım atıyor hareket noktası olan Türk Sosyalist hareketine de egemen gerici milliyetçilikten uzaklaşıyor.
Ama benim kitabımda, marksizmdeki aydınlanma kalıntılarının, özellikle de din ve ulus kavramları bağlamında, temizlendiğini ve eleştirildiğini görürsünüz.
"Duvara toslama" konunsa gelince, siz bir fikrin doğruluğunu onun gücüyle ölçüyorsanız eğer çok yanlış bir noktada duruyorsunuzdur.
Bir fikrin gücünü anlayabilmek için birkaç kuşak bile yetmez, şöyle birkaç yüz yıl geçmesi gerekir.

saygılarımla

Demir Küçükaydın

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com

sayın demir küçükaydın'a yöntem üzerine

sayın demir küçükaydın...
öncelikle kendiniz için geçerli olanı bana da tanımanızı rica edeceğim..
bu topraklarda söylemi.. osmanlı için geçerlidir.. t.c. için değil..çünkü o zaman dilimi ele alınıyor.. ayrıca ilk sosyalistler olarak sunduklarınız ermeni-rum ve bulgar lar için bir şey söylememe gerek yoktu.. konumuz bu günlere dönük olduğundan o zamanın var olanlarından bu güne akanları ele aldım.. ayrıca bu saydığınız sosyalistler ile sonrasında gelişen ve "türk" olarak gelişen sosyalistlerin bir ilişkisi de yoktur.. aksine dışlamışlardır.. halen..kürt sosyalistlerin..dışlandığı gibi.. yani tarihte adları işlevleri süreçleri anılmamıştır.. anıldıysa da "millici" ve de "kurtuluşçu" mantıklar içersinde olumsuz anılmışlardır..bunun suçlusu da ben değilim..
aynı mantığı sizde de gördüğüm halde sizin bana yaptığınız gibi hemen "milliyetçi" yaftası takmadım..
bu anlamda beni milliyetçilik zemininde tarif etmeniz.. anlamsızdır ve de gereksizdir.. size bir katkı sağlamaz..
kıvılcımlıda bu saydığınız milliyetçi sosyalistlerin dışında değildir.. sadece siz okumuyorsunuz.. bende okudum.. vatan partisi ismi ne kadar anlamlı değil mi.. ne kadar evrensel...???

osmanlıdan kalan bakiyeye sahiplenme üstelik el koyulan kürdistanı da bu anlamda bütünün içinde sayma ama tarihini yok sayma..sizin için demiyorum ama kürtlerin son gelişen direnişi içinde ortaya çıkan sosyalizmi anlamak yerine onu milliyetçilik ile yaftalamanız da manidardır..

sayın öcalanın açılımları ile kendi açılımlarınızı kuramlarınızı karşılaştırmanız gerekmez.. her ikisini de okurum.. birinin diğerinin karşıtı olması da gerekmez.. tamamlayabilir.. eksik yanları gösterme işlevinde olabilir..
zaman ve yaşamsal pratikler kararı verir..

ek olarak da sorayım.. benim size yaklaşımımdaki argümanlar hangi anlamda milliyetçi oluyor ve sayın öcalanın bu günahta payı nedir yani hangi görüşleri..???
...çok şey söyleyebilirsiniz ama verilerle söylemelisiniz.. siz elma ya elma ben alma diyebilirim.. önce elmayı bir gösterin

duvara toslama örneğim ve vurgum yaşananlarla ilintilidir.. yani yaşanmış bir gerçekliktir.. görüşlerin doğruluğu-yanlışlığı kişisel şeyler!! vs.. anlamında tartışmama gerek yok..
siz..; bana o zamanki düşünce zeminleriniz ile şimdikiler aynı mı bunu söyleyin aynı değilse neden değiştirme-geliştirme gereksinimi duydunuz.. bunda duvar ve toslamanın etkileri yokmudur..???
yok diyorsanız izah edersiniz bende dinlerim..

sayın demir küçükaydın..
daha ilk paylaşımlarda kişileri tanımlamanız..bir yerlere oturtmanız.. birikimlerinize ve deneyimleriniz pek uymuyor.. yok hayır ben bunlardan dolayı lep demeden çorumu.. hatta... hathuşa yı anlarım diyorsanız itiraz edemem olabilir.. birikim ve deneyimlerinize saygılıyım...

dostlukla

suat

Değeli Suat, Önce

Değeli Suat,

Önce "milliyetçi" derken ne dediğimi açıklayayım. Çünkü bugün yaygın olarak milliyetçilik diye bilinen şey, aslında milliyetçilerin milliyetçilik tanımıdır. Bunlar başka ulusları baskı altına almayı veya bir ulusun çıkarlarını öne almayı milliyetçilik olarak tanımlarlar.

Ben milliyetçi dediğimde bunları kastetmiyorum. Bunlar milliyetçilerin milliyetçilik tanımlarıdırlar.

Milliyetçilik:  "Nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal olan ile politik olanın çakışması" gerektiğini düşünmek, bu ilkeyi savunmaktır.

Bu durumda, Milliyetçi olmamak da: nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal olanın özele ilişkin olmasını savunmaktır.

Burada "ulusal olan" ayrımının başına "nasıl tanımlanırsa tanımlansın" diye bir ayrım da koydum.
Neden o ayrımı koydum?

Birçok insan milliyetçiliğin sadece Türklük, Kürtlük, Araplık, Fransızlık vs. ile ilgili olduğunu düşünüyor.

Örneğin Türkiye'de örneğin, bugün ulus Türklükle tanımlanmış bulunuyor.

Bir an için bir devrim olduğunu, Türklükle ulusun tanımlanmasına son verildiğini, resmi dilin kaldırıldığını, ülkenin adının örneğin Anadolu Mezopotamya veya Ortadoğu Demokratik Cumhuriyeti olduğunu; herkesin ana dilinde eğitim hakkı olduğunu; herkesin ana dilinde Kürt ve Türk Tarihleri değil de; ulusların tarihi olmadığını anlatan tarih okuduğunu; Kürtlüğün, Türklüğün vs. (Tıpkı gerçek laik ülkedeki dinler gibi) tamamen kişireni özel sorunu olarak kabul edildiğini; (tıpkı gerçekten laik bir ülkede isteyenin üç kişi bir araya gelip istediği dini kurması, istediği dine girip çıkması veya dinsiz olması gibi) isteyenin üç kişi bir araya gelip istediği "Ulus"u kurduğunu, istediği ulusa girip çıktığını veya ulussuz olduğunu var sayalım.

(Türkiye'de bunu savunan yok henüz.)

Genel olarak bunu savunmanın veya böyle bir düzenin artık ulusçu olmadığı; ulus devletin aşıldığı falan söylenir.

Benim tanımıma ve o ayrıma göre, böyle bir düzeni savunmak bile, ulusçuluğa karşı değildir ve ulusçuluğun ta kendisidir. Çünkü bu örnekte yapılan, ulusu bir dille, bir tarihle tanımlayan ulusçuluğa karşı; ulusu bunlarla tanımlamayı reddeden demokratik bir ulusçuluktur.

Çünkü burada da ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesi geçerlidir. Sadece ulusal olan farklı tanımlanmış olmaktadır.

Ve ilk uluslar (ABD, Fransız devrim sonrasındaki Fransız ulusu kısa bir süre) böyle tanımlanmıştı. Ben buna "Demokratik Ulusçuluk" diyorum. Ulusçular ise bunun ulusçuluk olmadığını, ulusçuluğun aşılması olduğunu söylüyorlar.

Bir de ben "gerici ulusçuluk diye bir kavram kullanıyorum. Bununla ulusun bir dille, bir tarihle, bir dinle vs. tanımlanmış olmasını kastediyorum.

Yani örneğin, varsayalım ki, bütün askeri ve bürokratik cihaz tasfiye edildi; savunma ve asayiş bizzat silahlı yurttaşlardan oluşuyor; bütün yetkiler seçilmiş organ ve memurların elinde, ama bu ülkede ulus örneğin Türklük ve Kürtlükle tanımlanmış olsun; yani örneğin okullarda Kürt ve Türk tarihleri okutuluyor; Kürtçe ve Türkçe resmi devlet dili; diğer diller seçmeli falan olsun, hatta "azınlıklar" da kendi dillerini seçmeli okuyor olsunlar vs.

Benim tanımıma göre böyle bir devlet bile gerici ulusçuluğa dayanan bir devlettir.

Bunu savunmak bile gerici milliyetçiliktir.

Çünkü ulusu bir toprak parçasıyla değil, dili ve tarihi olduğu düşünülen uluslarla tanımlamaktadır.

Örneğin İsviçre'nin aşağı yukarı bütün diğer demokratik özellikler vardır ama gerici bir ulusçuluğa dayanır. İsviçre ulusunun bir tarihi olduğu iddiasındadır. Ulusu dört dile göre ve Tarihe göre tanımlamaktadır.

Yani bunu günümüzün tartışmalarına, "Kürt açılımlarına" vs. aktarırsak, bugün çözüm veya açılım diye tartışılan en radikal çözümler bile aslında gerici milliyetçilik çerçevesinde bir çözümdür. Çünkü ulusun tanımlanması bir tarihe, bir dile vs. göre yapılmaktadır. Dolayısıyla çözüm değildir.

Bugün dünyadaki hemen herkes gerici ulusçudur, yani ulusların dillere, tarihlere dayandığı düşünülmektedir.

Ve gerici ulusçular da bir dile, bir tarihe dayanmadan yapılan bir ulus tanımının ulusçuluk olmadığını düşünürler.

Onların ulusçuluk olmadığını, ulusçuluğun veya "ulus devletin aşılması" olduğunu söyledikleri ise benim "demokratik ulusçuluk" dediğim şeydir.

Ama ben sadece bunu da demiyorum.

Ben, bugün en demokratik ulusçuluğun bile, eğer ulusu bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlarsa, bir ırkçılık olduğunu da söylüyorum.

Yani aslında çözüm olarak savunulanın bu günkü dünyada ırkçılık olduğunu, bir srun olduğunu söylüyorum.

Çünkü bu günkü dünyada başka insanları o ulusal sınırların dışında tutma, o demokratik ulusun yurttaşlarının haklarından insanları yoksun kılmak, dolayısıyla bir bantustana kapatmak gibidir.

Yani ulusçuların ulusçuluk olmadığını onun aşılması olduğunu düşündükleri düzen, benim açımdan (burada "benim" demem kimseyi yanıltmasın, Marksizmin demek istiyorum, kendimi Marksizmden ayrı görmediğim için ifade kolaylığı bakımından böyle yazıyorum.)   sadece demokratik bir ulusçuluk olmakla kalmaz, aynı zamanda bir ırkçılıktır.

Ancak, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olanla politik olanın çakışması anlayışını reddetmek, ulusçuluğun ufku dışına çıkmak, ulusçu olmamak olabilir.

Bu da fiilen sadece ulusçuluğu değil, ulusları düşman olarak, hedef olarak belirlemek demektir.

Bu kavram sistemi içinde, ulusların kardeşliğini savunmak da yani Enternasyonalizm de milliyetçiliktir. Yani benim kullanımım içinde enternasyonalizm milliyetçiliğin zıttı değil ta kendisidir.

Bu teori tamamen benim tarafımdan mantık sonuçlarına vararak fomüle edilmiş teoridir ve otantik marksizmin mantıki sonuçlarına varması; ulusçuluğun ve aydınlanmanın kalıntılarından özgürleşmesi demektir.

Bu arka planı, yani otantik Marksizmi ve bunun bu geliştirilmiş biçimini kavramadan benim yazdıklarımı anlamak mümkün değildir.

Örneğin yöneticiliğini yaptığım bu sitenin yazarlarının neredeyse hepsi benim tanımım açısından birer milliyetçidirler ve çoğu da birer gerici milliyetçidirler.

Benim bu sitede yaptığım, egemen gerici Türk milliyetçiliğine karşı, demokratik milliyetçiliğe yakın olanlarla ve yine kendileri de gerici milliyetçi olan ama şimdi ezilen durumda olan milliyetçilerle bir POLİTİK ittifaktır. Ama ideolojik olarak neredeyse bütün yazarlar benim düşmanımdır. Ve benim bütün yazıların diğer yazarların eleştirisinden başka bir şey değildir.

Ben böyle yaparak, taktik esneklikle teorik sağlamlığın bir arada götürülmesinin bir örneğini sunmaya çalışıyorum.

Ve şu yukarıda yazdıklarımı yıllardır savunuyorum. En son sistematik açıklaması da "Marksizmin Marksist Eleştirisi" içinde "Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı" başlıklı yazıda var.

*

Şimdi kavramlar bunlar olunca, bu bağlamda düşünüldüğünde, benim bakış açımdan Kıvılcımlı örneğin sadece bir milliyetçi değil, bir gerici milliyetçidir. "Dinin Türk Toplumuna Etkileri" diye kitap yazmıştır veya Osmanlı'dan "Bizim Osmanlı" diye söz eder, yani Türk ulusunu Osmanlı'nın devamı kabul eden; Osmanlıyı da bir Türk devleti olarak tanımlayan; yani ulusların tarihini olduğunu savunun ve onları bir tarihle tanımlayan bir anlayışı savunur.

Bütün Türk Sosyalist Hareketi de Gerici Milliyetçi'dir. Niye? Çünkü örneğin, sosyalist hareketi de Osmanlı'daki Müslümanların ve Türkçe konuşanların içindeki sosyalist akımlarla başlatırlar. Ve böylece gerici ulusçuluğu yeniden üretirler.

Yani sizin "suçlusu ben değilim" dediğiniz yaklaşım, gerici bir milliyetçiliği yansıtır.

Bunu Türklerin veya Türk sosyalistlerinin suçu olarak görmek de gerici milliyetçiliği, yani ulusların bir tarihi olduğu anlayışını, yeniden üretir, ama sadece başka bir özne açısından; gerici milliyetçiliğin bir özelliğidir; Türk sosyalistleri gerici milliyetçiler oldukları için; Türk sosyalistleri oldukları için böyledirler. Bunu Kürtler açısından Türk Sosyalistlerinin bir özelliği görmek de başka bir özne açısından bu gerici milliyetçiliği yeniden üretir. Yani aynı gerici milliyetçilikle maluldur.

Halbuki bırakalım milliyetçiliği reddetmeyi bir yana, demokratik bir milliyetçilik açısından bu Türklerin değil; gerici milliyetçiliğin bir suçudur. Ama sadece bir suç değil, kendisine karşı mücadele edilmesi gereken bir Tarih anlayışıdır ya da daha doğrusu Tarihtir.

Bu tarih, Tarihi ulusların tarihi olarak ele almaktadır çünkü. Buna göre bu ulusların sosyalistleri vardır. Uluslar bizlerin kabulü dışında sınıflar gibi var olarak kabul edilmektedir.

Sizin "Olgu" dediğiniz şeyin kendisi tarihe bir bakışı içerir. Yani neyi olgu olarak seçeceğiniz önemlidir. Ermeni ve Rum sosyalistlerinin izi kalmamıştır, etki yapmamıştır demek başkadır; Osmanlıdaki demokratik milliyetçiliğe yakın görüşlere karşı gerici milliyetçiliğin baskın çıkmasından, bir karşı devrimden söz edip, bu karşı devrimin kendi tarih anlayışını dayattığından ve buna karşı bir demokratik tarih yazmadan demokratik bir ulusçuluğu ulaşılamayacağından söz etmek başka bir şeydir.

Yani daha da somut olarsak, o "Zaman dilimi" dedikleriniz masum değildir. Çünkü o dilimler gerici milliyetçiliğin dilimleridir. Çünkü bugün ve gelecek nihayetinde farklı tarih anlayışlarının; farklı "zaman dilimleri"nin kabulünden baka bir şey değildir.

Tarih'i Kaos, Kronos, Zeus vs. diye de anlatabilirsiniz; Adem, Havva, Nuh, Abraham diye de, veya Mitolojik dönem, dinsel dönem ve şimdi de bilimsel dönem diye de.

Bu üç farklı tarih anlatımı aslında üç farklı toplum biçimidir. Ve kendini "Bilimsel dönem" olarak tanımlayan, diğer tarihleri mitloji ve din diyerek akıl dışına atan tarih onlardan daha bilimsel ve akli değildir. Ama Mitolojik veay dinsel dönemden söz ettiğinizde siz aslında farklı bir tarih anlatıyorsunuz demektir.

Ve bizzat bu satırlar da, yani tarihi böyle mitlojik, dinsel, bilimsel diye anlatmanın da diğerlerinden daha bilimsel olmadığını söylemek de bizzat bir başka tarih yazımıdır.

Ve her düzen gerçekleşmeden önce kendi tarih yazımını egemen kılar. Yan aslında geleceğin kavgası tarihte verilir. Bu nedenle, bunlar "zaman dilimi" dendiğinde, gerici milliyetçiliğin zaman dilimleri içinde konuşulmuş olur. Zaten sorun şu veya bu "zaman dilimini" şöyle veya böyle yorumlamak değil; zaman dilimleri'nin neye göre belirleneceği ve hangi zaman diliminin kabul edileceğindedir.

 Örneğin mitolojik dönem diye bir "zaman dilimi"ni kabul ettiğinizde, aslında modern toplumun zaman dilimi anlayışına göre zamanı dönemleştirmişsiniz demektir. O zaman dilimi, o "mitolojik dönem"in veya "Dinsel dönem"in zaman dilimlerini ret ve tasfiye eder. Yani zaman dilimi dendiğinde "nesnel" bir şeyden söz edilmiş olmamaktadır. Yani aslında zaman dilimlerinden söz ederken o zamanı değil, bu günü ve geleceği konuşmuş olmaktayızdır.

*

Sanırım siz de niye milliyetçi dediğimi biraz olsun anlatabildim.

Örneğin Öcalan'ı ele alalım. Yaptığı aslında bir Kürt Tarihi yazmaktır. Yani aslında ulusların tarihi olduğu var sayımına dayanmakta ve Kürtlere bir tarih yazmaktadır Öcalan. Ulusu Kürtlükle tanımlamaktadır.

Öcalan Türklerden farklı olarak bu tarihi egemenlik ve savaşlarla değil, demokratik ögelerle doldurmaya çalışmaktadır. Yani yaptığı özünde gerici bir milliyetçilik (yani ulusu bir dile, bir tarihle tanımlayan bir anlayış içinde) içinde onu demokratik biz özle doldurarak gericiliği aşma çabasıdır.

Öcalan da, tıpkı Kıvılcımlı gibi, bir grici milliyetçidir. Tıpkı Kıvılcımlı'nın ilkel komuna geleneklerini Türk tarihine doldurma ve ona demokratik biz öz kazandırma çabası gibi bir çabayı ifade eder özellikle son kitapları.

Örneğin Türkler ve Kürtler'in tarihini Malazgirt ve Çaldıranla, Alpaslan ve Yavuz ile anlatmaktadır.

Ama bırakalım ulusçuluğa karşı olmayı, Türklüğü bu toprakların kütltürüyle tanımlayan, gerici bir kültürel milliyetçilik bile, pek ala Alpaslan'ın veya Yavuz'un Türk olmadıklarını; Kürtler denenlerin de Şafii komünler olduğunu; Pers ve Akdeniz uygarlıkları arsındaki mücadelede, Alparslan örneğinde Pers, Yavuz örneğinde de Akdeniz uygarlığının Kürt komününün desteğini kazanarak sınırlarını genişlettiğini yazabilir. Olgulara daha denk düşmesine rağmen böyle bir Tarih bile Türk ve Kürt tarihinin bir parçası olarak anlatıldığında, gerici bir ulusçuluğun; ulusu tarihle tanımlayan bir ulusçuluğun aracı olurlar.

Hal böyleyken, Kıvılcımlı'nın tarih teorisi bu versiyonu mümkün kılacak metodolojiyi de sunmasına rağmen, Kıvılcımlı ve Öcalan, ikisi de Selçukluyu ve Osmanlı'yı Türk kabul etmekteler, yani gerici milliyetçiliğin kavramlarını kabul etmekteler.

İşte size de bu çerçevede milliyetçi diyorum.

Öcalan'ın sınırlılığından da bu anlamda söz ediyorum zaten.

Uluslar arası işçi hareketinin veya marksizmin yer altında geliştirdiği zındık kavramlara dayanmadan bu milliyetçiliği aşmak mümkün değildir.

Bilmem anlatabildim mi?

Ben sorunları başka bir kavram dizgesi içinde ve başka bir düzeyde tartışıyorum.

Bunlar Türkiye'deki akar politik anlamlar ve kavramlarla anlaşılamaz.

Ne yazık ki okuyucularımın büyük bir bölümü bunları kendi ve bugün geçerli kavram dizgesi içinde bir yerlere yerleştirmeye çalışıyorlar ve anlamıyorlar ve yanlış anlıyorlar. Sonra ben kavram dizgemin başka kimi sonuçlarını ifade ettiğimde, o yanlış anlamalar nedeniyle benim farklı bir şeyler söylediğim sanılıp tepki gösteriliyor.

*

Bu yanlış anlaşılmada elbet şunun da bir etkisi var: ben eleştirimi hep Türkler üzerinden yapıyorum. Yüzeysel okununca elbet bu Kürt arkadaşların hoşuna gidiyor. Ama söylediklerim metodolojik anlaşılırsa aslında Türkler bağlamında söylediklerimin bu günkü bütün uluslar ve Kürtler bağlamında da geçerli olduğu görülür.

Örneğin ben birçok yazımda, genellikle Türkleri ve Türk sosyalistlerini eleştirirken, "ulusların tarihi yoktur" derim. Bu genellikle, Türklerin tarihi yoktur, ama Kürtlerin vardır demişim gibi, somut olgu düzeyinde bir itirazmış gibi kavranır. O nedenle Kürt ulusunun bir tarihi olduğunu düşünen okuyuculardan çok sempati toplar. Ama Kürt ulusunun da tarihi yoktur dediğimde büyük tepki toplarım.

Aslında ben kendi açımdan iç tutarlılığı olan bir davranış içindeyimdir. Ulusların tarihi yoktur derken hiçbir ulusun tarihi olmadığını söylüyorum. Ama bunu özellikle Türklere karşı yönelterek, aslında ezen ulustan olduğumdan ve benim görevim esas olarak "kendi" ulusumla mücadele olduğundan ben özellikle Türklere yönelik öyle derim. Kürtlerin tarihi olduğunu düşünmem.

Benim yazılarımın ardında Marksizm'e dayanan çok geniş ve birbiriyle tutarlılık içinde, bir sistem oluşturan kavramlar bulunmaktadır. Marksizmi, ki bu bilinen piyasadaki Marksizmle de ilgisizdir; bu toprağın altında kalmış Marksizmdir, bilmeden, benim ne dediğim anlaşılamaz.

Selam ve Saygılarımla
 
Demir

 

 

Demir Küçükaydın

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com

sayın demir küçükaydına -2

sayın demir küçükaydın..
yazınızı okudum.. ve bunları bildiğimi de belirteyim.. yani sizin bakış mantığınızı biliyorum(kendi algılarım zemininde)
bana söylediğiniz milliyetçi tanımına da sizin izah etmeye çalıştığınız zeminden değil beni tanıman tanımlamanız anlamında itiraz etmiştim..

tezlerinizde doğrular var.. doğrulardan kastım.. kendi içinde anlamı olanlar ..
ama kurduğunuz paradıgma sadece sizin algı ve tanımlamalarızla sınırlı.. algı kişiseldir ama veriler kollektifdir.. yani bir veri merkezi ve bunu algılayan bir algı merkezi yoktur..
örneğin..; sizin ulusalcılık tanımınız gibi..
* fransa da ilk çıkışı etnisiteye dayanmazdı.. yurtdaş olarak kabul görür içinde etnisite(farklı dil-kültür vs) yoktu.. bunların tümünü bir devlet tanımı ile içerirdi.. sonra işlevsel yanından dolayı bu bir etnisite(dil-kültür) tanımı ile özdeştirildi.. fransız ulusu ortaya çıktı.. evrensel anlamda böyle kabul gördü ama bu demek değildir ki doğrudur.. ama demek değildir ki bu oluşan gerçeklik göz ardı edilecek.. çünkü tarihsel olarak bir ulus tarihi olmasa da insan toplulukları tarihi vardır.. bu da ..; bir dil-kültür-kural(gelenek) yaşam biçimi vs. şeklinde ilerlemiştir.. sürekli dönüşmüş-birleşmiş yeni biçimler almıştır ama tarihsel olarak adlandırıldığı, içerik verildiği tanımlar değil bu (dil-kültür-yaşam biçimi) hareketli olandır..
fransız ulusu tanımına karşı çıkmak tarihinin olmadığını söylemek doğrudur.. ama içindeki germen(frank hanedanı) gal-kelt fenike vs. tarihsel nüveleri ve gelişim seyirlerini de red edemeyiz..
elbette irlanda ile gal ve iskoç ayrımına anlam veremeyiz yine angsokson olarak bilinen ingiliz "ulusundaki" ve bu ulus tarihindeki norman hatta roma kalıntılarını yok sayamayız..
kısaca..;
komünal aşamadan beri insan toplulukları çeşitli tanımlar altında ilerlemiştir.. bu tanımların tarihsel eşiklerde aldığı biçimler ve biçim alışları birer tarihtir ama son biçimi ile ortaya çıkan her "ulusun" kendi özel tarihi değildir..

yanlış algılamadıysam..; siz bu "ulus" tanımlamasına ve "tarihine" itiraz ederken var olan bir çok nesnel ve tarihsel olguları da red ediyorsunuz..
sonunda marksizme dayandırmanızdan anladığım ise..; yani marksa göre bakarsak.. üretim tarzının tarihsel nesnel gelişiminden başkaca bir tarih yoktur.. buda özellikle sanayi gelişimine zemin olma anlamında değerli!! bir tarihtir.. kısaca teknoloji ve birikimin tarihi vardır..

marksa göre tarih sümerlerle başlar (anlamsız)sözü kadar anlamlıdır.. kapitalizm ile başlamayan tarih...

sanırım bilincindesiniz.. siz tarihi üretim alanındaki teknolojik gelişmeye ve içinde yer alan üreten ve el koyan ile sınırlıyorsunuz.. bunuda proleterya-burjuva olarak tanımlıyorsunuz.. bunu açıkca bir şekilde görmedim ama benim algılarım bunlar..
oysa tarih içinde bunlar olduğu kadar tüm yaşamsal işlevlerde tarihin önemli etken parçalarıdır.. dil-kültür(gelenek-kural-tabu-inanç-din.. vs.)
ulus da böyledir.. yaratılmış-topluma sindirilmiş bir gerçek üstü olsa da.. toplumsal kabul zeminlerinden ve işleyişinden dolayı soyutun bir gerçekliğidir.. kişisel bakışlarımız hatta bu noktadaki kuramlar.. tek başına bir anlam ifade etmez.. dönüştürme işlevinde dile ve işleyişe yansımaları her aşamadan sonra bir öncesinin bilinçli reddi ile somutlaşır..
nihayetinde aynada kendimize hitap etmiyoruz.. bir topluma hitap ediyoruz..
şu anlamda söyledim..; beni tanımıyorsunuz.. bazı kavramlara ve soyut olan ama somut işlev gören kavramlara nasıl bakıyorum bilmiyorsunuz..

ben meksikalı olmuş ama ne ispanyol köklerimi nede aztek köklerimi tarihsel değişmemiş veriler ve somut olgular olarak gören biri değilim.. oluşturulmuş ve böyle işlev gören bir meksikalı olduğumun bilincindeyim.. ama meksikalıyım.. kendimi bu anlamda red ederim ama bir başkasının yani aztek diye kendini adlandıranın niye adlandırdığını da itelemem..
önce üzerindeki baskı kalkmalı ki sorgulamalı ben neden aztek oluyorum demelidir.. bu da bir gerçekliktir.. toplumsal gerçeklikler kişisel gerçekliklerle aynı değildir..

bu arada belirteyim.. adıge(çerkez) olarak tanımlanmışım.. içinde türk-arap ve başkada vardır.. ama dünyalıyım demem benden menkuldur..

sayın öcalan sanırım bu gerçekliklerin farkında ama aynı zamanda vir toplumsal dinamiğin de sorumlusu.. dönüşüm işleyişi bana göre olamaz ve olmak zorunda da değildir.. ben onun yazılarındaki anlatımlardan onu anlayabiliyorum.. eksikliklerini de doğruyu topluma aktarırken giderecektir..
hepimiz gibi..
lütfen sizde gerçeği bulmuş bitmiş gibi davranmayın.. ve başkalarınıda geri gerçekte takılı kalmış gibi tanımlamayın..

"""uluslararası işçi hareketinin veya marksizmin yeraltında geliştirdiği "zındık kavramlara" dayanmadan bu milliyetçiliği aşmak mümkün değildir"""
diyorsunuz da.. marksizm ne geliştirdi.. yaşamı boyunca(reel sosyalizm uygulamaları gibi) ulus-devlet içinde bir sosyalizm zeminine hizmetten başka... ne afrika ne asya nede toplumsal tarihin geçmişi ve gelen süreci umrunda oldu.. toplum ve yaşam sadece işçi sınıfından oluşmuyormuş bunu herkes anladı ama siz anlamamışsınız..

ulusu ve ulusalcılığı haklı olarak red ederken..; bir başka "ulusu"(proleterya)ve ezen "ulusu"(burjuva) başka anlamda savunuyorsunuz..

dostlukla

suat

Marksizm, Ulusçuluk ve Öcalan Üzerine

Cevabınızda bana göre iki temel sorun var ki çok farklı düşünüyoruz.

Birincisi Marksizmin ne olduğu, ikincisi yine ulusun ne olduğu.

Ulusun ne olduğu üzerine fazlasıyla yazdım ve yazıyorum. Burada artık pek bilenin kalmadığı ve biraz bilenlerin de unuttuğu Marksizmin ne olduğu üzerine bir iki söz etmekle yetineyim.

Şöyle yazıyorsunuz benden bir alıntıyla başlayarak:

"""uluslararası işçi hareketinin veya marksizmin yeraltında geliştirdiği "zındık kavramlara" dayanmadan bu milliyetçiliği aşmak mümkün değildir"""
diyorsunuz da.. marksizm ne geliştirdi.. yaşamı boyunca(reel sosyalizm uygulamaları gibi) ulus-devlet içinde bir sosyalizm zeminine hizmetten başka... ne afrika ne asya nede toplumsal tarihin geçmişi ve gelen süreci umrunda oldu.. toplum ve yaşam sadece işçi sınıfından oluşmuyormuş bunu herkes anladı ama siz anlamamışsınız..

ulusu ve ulusalcılığı haklı olarak red ederken..; bir başka "ulusu"(proleterya)ve ezen "ulusu"(burjuva) başka anlamda savunuyorsunuz.. "

*

Açık ki, satırlarımdaki uyarıya rağmen, siz Ekim devriminden sonra, bir köylü ülkesinde devrimin tecrit olması, sınırlı işçi sınıfının büyük bir yıkımla fiilen yok olması koşullarında, bir karşı devrimle iktidarı ele almış bürokrasinin egemenlik aracı olarak kullandığı Marksist terminolojili gerici ve pozitivist ideolojiyi Marksizm olarak kabul ediyorsunuz. Ve Marksizm payesi verdiğiniz bu gerici ve pozitivist ideolojinin şahsında Marksizmi eleştiriyorsunuz. Bu durumda bana Marksizmi savunmaktan başka bir yol kalmıyor.

Şunu unutuyorsunuz bütün bu tür eleştirmenler veya savunanlar (Tabii böyle bir marksizmi Marksizm adına savunanlar da var tabur tabur ve bunlara Marksist literatürde Stalinistler denir) gibi: bu bürokratik kast bunu yaparken, bu kastın ideolojisinden, yönteminden, politikasından, devlet örgütlenmesinden, ekonomik tedbirlerine kadar bütün çizgisinin Marksizmle çeliştiğini, Marksizm ve işci sınıfı ile ilgisi olmadığını söyleyen Marksistler de vardı ve bunların binlercesinin öldürülmesi ve katliyle bu bürokratik kast egemenliği ele aldı.

Sizin bakışınız bu Marksistleri ve Marksizmi yok saymaktadır. Yaptığınız bir bakıma fiilen şu olmaktadır: yenilenlerin savunduğu Marksizm değildir, çünkü onlar yenilmişlerdir; karşı taraf zafer kazanmıştır o halde onların dediği Marksizmdir.

Yani nesnel olarak karşı çıktığınızı düşündüklerinizle aynı Marksizm anlayışını savunup suç ortaklığı içinde olursunuz. Stalinizme Marksizm payesi vererek tam bir Stalinist gibi davranmış oluyorsunuz.

Bu nedenle ben Marksizmin Marksist Eleştirisi'nin önsözü olan "Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı" başlıklı bölümde, bu gün dünyada Marksizm ve Marksist diye bilinenlerin Marksizm ve Marksistler olmadığını söyler ve Marksizm'in eleştirisini, bunlara karşı mücadele vermiş, o devrimci, eleştirel, zındık, otantik ve de hep azınlıkta kalmış, yenilmiş ve bilinmemiş Marksizme yönelik olarak yaparım. Ama bu aynı zamanda o yenilmiş ve eleştirel ve de zındık Marksizme bir sahiplenmedir diğer resmi, üstün gelmiş, dogmatik, pozitivist ve yaygın Marksizm karşısında.

*

Ben Öcalan'ın kavramsal araçlarının sınırlılığından söz ederken, işte bu zındık Marksizmi bilmemesinden, kaynağının bu olmamasından, sizin de Marksizm dediğiniz, yaygın, gerici, pozitivist bürokrasinin ideolojisini Marksizm olarak bilmesinden, söz ediyorum ve bu anlamda onun Marksizme yönelik eleştirisinin Marksizme değil, bu bürokrtik kastın ideolojisine olduğunu söylüyorum.

Ve bu eleştirisini yaparken, bunu yer altıda yaşamış Marksizmin geliştirdiği kavramlarla değil; günün moda kavramları ve araçlarıyla yaptığını, bu anlamda kendisi yaptığının aksi olduğunu (yani aydınlanmanın eleştirisini yaptığını) söylese de fiilen aydınlanmaya yaklaştığını söylüyorum.

Bilinen resmi Marksizmin eleştirisi üzerinden Marksizm eleştirilemez ve Marksizmde bir ilerleme sağlanamaz; resmi Marksizmin eleştirisi üzerinden sadece otantik, eleştirel, devrimci Marksizme, zındık Marksizme varılabilir veya resmi Marksizm bu Marksizm aracılığıyla eleştirilebilir.

Marksizmde bir ilerleme ancak zındık ve yenik Marksizmin eleştirisi üzerinden olabilir. Benim yaptığım veya yapmaya çalıştığım da budur.

Bu nedenle ben İşçi Hareketinin ve Marksizmin onlarca yılda geliştirdiği kavramsal araçlara dayanırken çok avantajlı bir konumdayım. İşçi Sınıfı dünya tarihsel bir sınıftır ve bu Marksizm de dünya tarihsel olarak oluşmuştur. Bu nedenle onun yapısından gelen sınırlar yoktur.

Ama Öcalan'ın durumu böyle değildir. Dayandığı bir ulusal harekettir ve işin kötüsü bu ulusal hareket demokratik bir ulusçuluk olarak da değil, yani ilisi bir dille, dinle, tarihle tanımlamaya karşı da değil; gerici bir ulusçuluk anlayışına (Yani ulusu bir dille, tarihle vs. tanımlayan ulusçuluğa) dayanmaktadır. Ama bu ulusal hareket, globalleşme nedeniyle dile, tarihe dayanan ulusçuluğun tam anlamıyla bir krize düştüğü ve bu krizden "çok kültürlülük" gibi düzenlemelerle çıkmaya çalıştığı bir dönemin ulusal hareketidir.

İşte Öcalan burada el yordamıyla aydınlanmaya yaklaşma eğilimi göstermektedir; demokratik bir ulusçuluğa eğilim göstermektedir. Ama bu eğilim kendini, gerici bir ulusçuluğun problematiği içinde ve son derece elverişsiz kavramsal araçlarla ifade etmektedir.

Örneğin Kürtlere bir demokratik tarih yazmaya çalışmaktadır, neolitik komünü, dinrlerdeki evrenselciliği ve eşitlikçiliği, rönesansı, aydınlanmayı ve sosyalizmi Kürt ulusçuluğunun bileşenleri yapmaya çalışmaktadır. Bu elbette kendini fetihlerle ve ırkla tanımlayan Türk ulusçuluğuna göre çok başkadır ve ona zıttır. Demokratik bir eğilimi ifade eder. Ama dikkat edilsin, hala ulus bir dille ve tarihle tanımlanmaktadır. Yani gerici ulusçuluğun ufku ve kabuğu içinde yapılmaya çalışılmaktadır. Ulusların tarihi yoktur diyerek de demokratik bir ulusçuluk tanımlanabilir. Bu da ulusçuluktur ama gerici ulusçuluğun ufkunun dışına çıkarak yapılmış olur. Öcalan'ın yapamadığı budur.

Benim önerdiğim, kısa vadeli bir çözüm olarak önerdiğim, bunun de bir ulusçuluk olduğunu söyleyerek önerdiğim tam da budur.

Öcalan'ın gerici milliyetçiliğin ufku içinde Kürt milliyetçiliğine demokratik bir öz verme gayreti birgün elbette, (ki bana sorarsanız şimdiden) kendi sınırlarına dayanacaktır. Kürt ulusal hareketi şimdiye kadar bu eğilime ana rahmi görevi gördü. Özellikle onun plebiyen karakteri ve sosyalist hareketten gelen geleneği.

Ama bir noktadan sonra bu onun gelişimi önünde bir engel de olur ve bu kabuğu kırıp, demokratik bir ulusçuluğa geçme veya bu kabuğun içinde boğulma ve gericileşme alternatifleriyle karşı karşıya kalır.

İşte burada, benim yapmaya çalıştığımın önemi ortaya çıkar. Eğer demokratik ulusçuluğa dayanan bir program ve bir hareket oluşabilirse, Kürt ulusçuluğu kabuğu içinde buna demokratik bir içerik yükleyen Öcalan çizgisi, hızla bu demokratik ulusçuluğa evrilebilir.

Ama bu olamazsa, o demokratik eğilim, kabuğun içinde kalır, onu kıramaz, ölür ve gerici bir ulusçulukla sonuçlanıp, bu yeni biçimiyle bütün bu demokratik çabaları da bastırır ve inkar eder.

Benim bu "Çatı Partisi" vs üzerine bu kadar polemikler yapmamın vs. nedeni de budur. Yarın öbür gün, bu sınırlarla karşılaşıldığında, o sınırları aşmaya yardımcı olabilecek, fikirleri, gelenekleri, kavramları aktarabilmek. Şimdilik onların alıcısı yoktur. "Kürt sorunu değil, Türk Sorunu" dediğimde bu bir kelime oyunu veya fantezi gibi gelmekte vs..

Ama yarın öbür gün olaylar hızlandığında, bu günün kavramları ve programları hızla aşıldığında ve eskidiğinde şimdi yapılmış teorik hazırlıkların önemi görülebilir.

Bu bağlamda, "Marksizmin Marksist Eleştirisi" adlı kitabımı belki tek anlayabilecek ve ondan bir takım sonuçlar çıkarabilecek insan Öcalan'dı. Eğer bu kitap kendisine ulaştırılsaydı, Öcalan ondaki muazzam patlayıcı özelliği görebilir ve bundan kendine göre bir takım sonuçlar çıkararak, şu an bir türlü net ifade edemediği programı çok daha radikal demokrat ve net olarak ifade edebilir ve bu a olayların gelişimini hızlandırabilir ve kolaylaştırabilirdi.

Ama sanırım, en az üç kere yollamama rağmen Avukatları benim kitabımı Öcalan'a götürmüyorlar. Çünkü, Express dergisinin bu sayısında Öcalan'ın okuduğu kitaplar ve verilmeyen kitaplar listesi yapılmış muhtemelen Avukatlarına da danışılarak. Orada ne okudukları ne de verilmeyen kitaplar arasında kitaplarımın ama özellikle de bu kitabımın adı yok.

Bu da normal. Çünkü bu gerici milliyetçiliğin ufkun aşabilecek kimse yoktur o Avukatlar içinde. Hatta genel olarak avukatlar genellikle en gerici, burjuvaziye en yakın ve yatkın insanlar olduklarından böyle engelleyici bir eğilim göstermiş olabilirler. Elbette bu bir tahmin. Yanılıyor da olabilirim, hayatın binbir ayrıntısı içinde. Ama o ayrıntılar bile genellikle belli eğilimlerin görünüşü olurlar.

*
 

Özetlersek, bizzat dayandığı ve önderi olduğu hareketin gerici ulusçuluğun ulus anlayışına dayanan bir ulusal hareket olması ve ama bu ulusçuluğun, yani bir dile, bir tarihe, bir dine vs. dayanan ulusçuluğun, globalleşmenin muazzam geliştiği bir dönemde müthiş bir bunalım içinde bulunması Öcalan'ı ileriye gitmeye zorlamaktadır. Ama bu ileri gidişin nereye kadar olacağı, Türkiye'de demokratik bir ulusçuluğun ortaya çıkıp çıkmamasına bağlı olacaktır büyük olasılıkla.

Öcalan bunu yapar ve çok elverişsiz kavramsal araları kullanırken, diğer Post Modern Marksizm eleştirmenlerinden farklı olarak, Otantik Marksizm'e varmasa da, Marksizmin de mirasçısı olduğu aydınlanmaya doğru bir eğilim göstermektedir. (Benim kitabım bunu kolaylaştırabilir ve hızlandırabilirdi) Onun Anarşist teorisyenlere duyduğu ilgi, ulusçu olmadığını sürekli vurgulaması, devletin kötülüğünden söz etmesi vs. hep bu eğilimin tezahürleridir. Bunun nesnel temeli de PKK'nın veya Kürt Özgürlük Hareketinin Kürdistan'ın yoksularına ve ezilenlerine (kadınlara, Ezidilere vs.) dayanması, yani bir plebiyen hareket olmasıdır. Onların bu demokratik eğilimleri Öcalan'ın bu teorik eğiliminin nesnel temelini oluşturmaktadır.

Öcalan gibi, hem Marksizmi hem de aydınlanmayı eleştiriyorum diyerek Aydınlanmaya yaklaşabilmek ve bunu son derece elverişsiz günümüzün ideolojik ikliminde başarabilmek olağanüstü zor bir iştir.

Öcalan'ın dediklerini yüzeysel olarak okuyanlar, hızla gerici bir milliyetçiliğin savunusuna kayabilirler.

Sizin durumunuz da buna uygun düşüyor kanımca.

*

Ne yazık ki, sizin Marksizm anlayışınız günlük ikinci kategori yazarların Marksizm hakkındaki söylediklerinden başka bir şey değil. Bunu bir kaç örnekle sıralayıverelim.

Birincisi Marksizmi kategorik olarak yanlış değerlendiriyorsunuz.

"marksizm ne geliştirdi.. yaşamı boyunca(reel sosyalizm uygulamaları gibi) ulus-devlet içinde bir sosyalizm zeminine hizmetten başka..."

Alıntıda açıkça görüldüğü gibi, Marksizmi bir toplumsal güç gibi algılıyorsunuz.
Birincisi Marksizm bir toplumsal güç değildir, bir yöntemdir.

"Reel sosyalizm"i Marksizm geliştiremez veya yerleştiremez. Bunları mücadele eden sosyal güçler yaparlar. Bu sosyal güçler Marksizmi veya öyle bir görünümü ve terminolojiyi bu mücadelelerinde bir araç olarak kullanabilirler. Bunlar çok farklı kategorilerdir.

Yani sizin "reel sosyalizm" dediklerinizin kategorik anlamda Marksizmle ilgisi yoktur; bunlar (örneğin "Reel sosylalizm"ler vs.) sosyo ekonomik şekillenmeler veya rejimler veya devletlerdir ama metodoloji değildirler.

Yani Marksizm hakkında konuşurken son derece kaba kategorik hatalar yapıyorsunuz; yaygın, harcıalem sıradan sözleri tekrarlıyorsunuz.

*

Keza yine aynı cümlenizde "Reel sosyalizm" diyorsunuz. Bu kavramlar suçsuz mudur, masum mudur sanıyorsunuz?

Bu rejimler reel ya da değil hiçbir zaman sosyalizm olmadı. Reel sosyalizm kavramıyla anlatılan içerik; yumurtayla üreyen memeli gibi bir saçmalıktır. Sosyalizm örneğin tanımı gereği sınıfsız toplumdur, devlet olmaz, hak eşitliğini sağlayan bir "devlet" olur, (yani hapisteki devrimcilerin komünleri gibi hak eşitliğini sağlayan, devlet olmayan devlet olur). Ama "Reel" sosyalist ülkeler ne sınıfsızdı ne de devletsizdi.

(Yani ne de "Hak eşitliğini" sağlayan artık sönmüş ve devlet olmayan bir "devlet" vardı. Bu "hak eşitliği" de doğru anlaşılmalı, Komünizmde, "hak eşitliği" olmaz, "herkese ihtiyacı kadar" olur. Hak eşitliği aslında burjuva dünyasının içinde bir kavramdır. Özgürlükler aleminde eşitlik olmaz o zorunluluklar aleminin ötesindedir.)

Bu çelişkiyi meşrulaştırmanın aracıydı bu "Reel sosyalizm" kavramı. Kavramın özünü yok edip kullanmaya devam ediyordu. Örneğin yumurtayla üreyen bir kuşa biyologların "Reel memeli" demeleri gibi bir şeydir. Burada Memeli kavramının özü yok edilir ama kullanılır.

Tam da öyle olduğu için, yani Marksist metodun kavramlarıyla bunlara sosyalizm denemeyeceği için gerçeklik ile iddia arasında korkunç bir uçurum olduğu için bu kavram bizzat bu bürokratik kastlar tarafından uyduruldu ve o bürokratik tabakanın varlığını ve egemenliğini meşrulaştırmanın bir aracıydı.

Ve siz bu bürokratik kastların kavramlarıyla konuşuyorsunuz Marksizm hakkında. Güya karşı olduklarınızın kavramları sizi rahatsız etmiyor ve onlar alıp Marksizmi mahkûm etmek için kullanmakta hiçbir mahzur görmüyorsunuz.

*
Ayrıca "Yaşamı boyunca" diyorsunuz. Yani Marksizmin öldüğünü söylüyorsunuz.

Marksizmi bir devlet, sosyo ekonomik formasyon veya bir rejim olarak anlayınca tabii ki doğu Avrupa'daki rejim, düzen veya devletlerin çöküşünü Marksizmin ölüşü olarak da anlarsınız

Marksizm değildi ölen, bürokrasinin egemenliğiydi, onların egemenliğine hizmet eden sistemdi, ama bizzat bu ölüşün kendisi, zındık Marksizmin öngörülerinin bir doğrulanması yani Marksizmin yaşadığının bir kanıtıydı.

Örneğin Troçki'nin "İhanete Uğrayan Devrim"i okunduğunda, "Reel sosyalist" ülkelerin çöküşünün Marksizmce önceden öngörüldüğü görülür.

Marksizm, herkesin sosyalizm diye bildiği o ülkelerin, hem de onların kapitalizmden daha başarılı göründüğü zamanlarda bile, sosyalist olmadıklarını, buralarda bir bürokratik kastın iktidarı olduğunu söyledi. Ve sadece bunları söylemekle de kalmadı ve bunların nasıl bir tarihsel gidiş ve güçlerin var oluşu sonucu var olduğunu açıkladı. Sadece burada da kalmadı, bir gün bu bürokratik kastın bir burjuvaziye dönebileceğini de (Yani Doğu Avrupa'da olanı da) öngördü.

Yani aslında "reel Sosyalist" ülkelerin çöküşü Marksizmin yaşadığının parlak bir doğrulamasıydı.

Ve siz bütün bunlar yokmuş gibi konuşuyorsunuz. Bunları yok sayıyorsunuz. O beğenmediğinizi söylediğiniz bürokratik kastın Marksizmini Marksizm kabul ediyor ve onların kavramlarıyla konuşuyor ve onlar ve burjuvazi gibi Marksizmi bunlar karşısında hayatları pahasına savunup geliştirenleri yok sayıyorsunuz.

Bu yanlışınızın ardında da yine Marksizm hakkında alan yanlış piyasa bilgileri ve Marksizmi de bir toplumsal güç veya bir sosyal düzen gibi kavrama anlayışı var.

*

 Devam ediyorsunuz:

"ne afrika ne asya nede toplumsal tarihin geçmişi ve gelen süreci umrunda oldu"

Yine iftira atıyorsunuz Marksizme ve yine yaygın, harcı alem olmuş bayağılıkları tekrarlıyorsunuz.

Asya ve Afrika Marksizmin her zaman umurunda oldu Marks, Engels, Lenin, Troçki ve özellikle de Kıvılcımlı, resmi Marksizmin aksine, her zaman Avrupa merkezli ve ilerlemeci bir tarih anlayışına karşı oldular.

Sadece Kıvılcımlı bile, tümüyle Komün ve Uygarlıkları yani Afrika ve Asayı ele alan onlarca ciltlik kitabıyla anılsa, yeter.

Bu, gücü yaygınlığından gelen bayağılıkları tekrarlamanız gerçekten çok düşündürücü. Oturup bir inceleme yapıp kanıtlayın bakalım Marksizm o yaygın mavi hikayelerdeki gibi midir yoksa tam tersine bir durum mu vardır?

En azından benim yukarıda sözünü ettiğim önsözü okuyan birinin bunları yazmaması gerekir.

*

"toplum ve yaşam sadece işçi sınıfından oluşmuyormuş bunu herkes anladı ama siz anlamamışsınız.."

Yine Marksizm hakkında üçüncü sınıf anti komünizm kitaplarında bulunacak türden bir yargı.

Kim demiş Marksizmin sadece işçi sınıfını gördüğünü? Aksine Marksizm sadece işçi sınıfını görmeyi bizzat bir ekonomizm, sendikalizm, burjuva sosyalizminin bir özelliği olarak mahkum eder. Marksizm bizzat tüm toplumsal güçleri ve yapıyı ele almak gerektiğini söyler ve benim bütün yaptığım da budur.

Hatta Marksizm kendisinin bir sınıflar ve sınıf mücadelesi öğretisi olduğunu bile kabul etmez, bunun burjuvazi tarafından çok daha önceden bulunduğunu söyler.

Ve siz bütün bunları, benim "uluslararası işçi hareketinin veya marksizmin yeraltında geliştirdiği "zındık kavramlara" dayanmadan bu milliyetçiliği aşmak mümkün değildir" sözlerimden sonra söylüyorsunuz. Sanki hiç bu sözler edilmemişçesine; sanki Troçkilerin, Batı Marksizmi'nin, Kıvılcımlı'ların zındık Marksizmi hiç yokmuşçasına. Bu Marksistler sanki onlarca yıl Marksizmin şimdi sizin Marksizm dediğiniz in Marksizm olmadığını söylememişçesine.

Ve benim son yılda ekonomizme ve ulusalcılığa düşmüş Türk sosyalistlerine eleştirilerim sanki Marksizmin bu temel ve unutulmuş önermelerine dayanmıyormuşçasına.

 
*

Çıkarsamalarınız Marksizm hakkında yalan yanlış bilgilere dayandığından benim tek yapabileceğim şey onların söylenmediğini söylemek olabilir.

Bir örnek vereyim:

"sonunda marksizme dayandırmanızdan anladığım ise..; yani marksa göre bakarsak.. üretim tarzının tarihsel nesnel gelişiminden başkaca bir tarih yoktur.. buda özellikle sanayi gelişimine zemin olma anlamında değerli!! bir tarihtir.. kısaca teknoloji ve birikimin tarihi vardır..

marksa göre tarih sümerlerle başlar (anlamsız)sözü kadar anlamlıdır.. kapitalizm ile başlamayan tarih... "

Bu söylediklerinizin ne benim dediklerimle ne de Marksizmle ilgisi var. Siz bir yerlerden duymuşsunuz bunların Marksizm olduğunu ve burada onları tekrarlıyorsunuz.

Söylediklerinizin neresinden gösterilebilir ki yanlışlığınız? Hani o meşhur hikaye vardır, o peygamber Süleyman değil İbrahim'di, keseceği çocuğu Yakup değil İsmail'di, gelen melek Azrail değil Cebraildi, getirdiği de keçi değil koyundu diye. Sizin yazdıklarınız da böyle oluyor Marksizm ve benim yazdıklarım söz konusu olduğunda.

"yani marksa göre bakarsak.. üretim tarzının tarihsel nesnel gelişiminden başkaca bir tarih yoktur."

Ne Marks, ne aklı başında bir Marksist ne de ben böyle veya bu anlama gelebilecek bir sözü nerede etmişiz?

"buda özellikle sanayi gelişimine zemin olma anlamında değerli!! bir tarihtir"

Ne Marks, ne aklı başında bir Marksist ne de ben böyle veya bu anlama gelebilecek bir sözü nerede etmişiz?

"kısaca teknoloji ve birikimin tarihi vardır..

marksa göre tarih sümerlerle başlar (anlamsız)sözü kadar anlamlıdır.. kapitalizm ile başlamayan tarih.."

Ne Marks, ne aklı başında bir Marksist ne de ben böyle veya bu anlama gelebilecek bir sözü nerede etmişiz?

Kusura bakmayın ama bu kadar sorumsuzca, hiçbir kaynağa dayanmadan sadece uydurma genellemelere dayanarak söylenmiş her söze cevap yetiştiremem.

Sizlerin şu zamanın ruhu dışına çıkarak, tarihi ve toplumu açıklayabilme yeteneğindeki şu biricik teorik sistemi bir parça anlamaya çalışmanız gerekir. Bunu söylemekten daha fazlası elimden gelmez.

*

Uluslar konusuna gelince, siz tam da ulusçuların kabulü olan ulusların bir şekilde tarihi olduğuna dair kabulden hareket ediyorsunuz.

Sizin tarih diye bildiğiniz, ulusçuların yazdığı ve ulusların tarihi olduğuna dair bir tarihtir. Bu tarih çok temel kavramları karıştırır.

Bu tarih ve sözümona sosyoloji, Sosyolojik olmayan kategorileri sosyolojik kategorilermiş gibi koyar.

Çok verdiğim örnek var. "Din bir inançtır" denir. Ve sonra Sümerlerin, Moğolların inançlarından söz edilir.

Ama inanç tamamen modern toplum özgü, hukuki, özele ilişkin anlamında bir kategori, normatif bir kavramdır; bir kere özel ayrımı olmadan inanç yani özele ilişkin diye bir kategori olamaz ve tarihte ve o inanç denen dinlerin hiç birinde de böyle bir ayrım ve inanç diye bir kategori yoktur.

İnanç bir de epistemolojik bir kategori olarak kabul edilebilir felsefede. Yani nasıl bilebiliriz sorusunun cevabı olarak inançla mı (akli kanıtlar getirmeden mi) yoksa akılla mı?

Ama bu anlamda da sosyolojik bir kategori değildir.

Yani inanç diye bir sosyolojik kategori yoktur aslında ama din inançtır denerek, modern toplumun örgütlenmesinin normatif bir kategorisi bütün tarihi açıklayan bir kategori gibi ele alınır ve tarihteki toplumların inançlarından söz edilir.

İşte ulusçuların tarihi algılayışı da tıpkı inancı bir sosyolojik kategori gibi ele alıp dini inanç olarak tanımlama gibidir.

Ulus nedir?

Ama ulusçular ulusu nasıl tanımlamıştır diye sormuyorum. Dikkat edin. Yukarıdaki örnekle paralellik içinde şöyle düşünün "din nedir" diye sormak başkadır, "modern toplumda din nasıl tanımlanır" diye sormak başkadır), ulus nedir diye soruyorum.

Buna ulusçuların ulus tanımlarıyla cevap verildiğinde (yani modern toplumun din tanımıyla cevap verildiğinde, "inançtır" dendiğinde) sosyolojik olarak ulusun ne olduğu, ulusçuluğun ne olduğu (dinin ne olduğu) açıklanmış olmaz.

Ulusçu çıkar der ki, ulus tarihsel bir kategoridir, bunun kökeninde henüz ulus olmamış tarihsel şekillenmeler vardır vs. vs..

Ama bunlar hepsi ulusçuların ulusçuluk ve ulus tanımlarıdırlar.

Neden?

Çünkü, eğer uluslar konusunda bir kriter getiriyorsak onun bütün uluslarda görülmesi gerekir.

Amerikan ulusunu, yeni Zelanda veya Avustralya uluslarını ele alalım veya sömürgelerde tamamen cetvelle çizilmiş hudutlara göre oluşmuş ulusları ele alalım. Hangi tarihsel önceliki formlar öne sürülebilir.

Elbette somut olarak şu veya bu ulus denen şeyin nasıl tanımlandığı tesadüfen ve keyfi olarak oluşmaz, diyelim ki sömürgeciler hududu öyle çektiği içindir, bu anlamda elbette ulusun sınırı da oradan geçmektedir. Ama bu ulusun kendisinin özüne ilişkin bir tarihsellik değildir, şu veya bu ulusun niye şöyle veya böyle tanımlandığı ulusun kökenine ilişkin bir tarihsellik değildir. Ulusun ulus oluşuyla onun şöyle veya böyle tanımlanışı arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Ulus genel olarak elbette tarihsel bir olgudur. Bir zamanlar yoktu, şimdi var ve insanlık yaşarsa bir gün yok olacaktır. Bu anlamda tarihseldir. Ama şu veya bu ulus bir ulusal tarihin sonucu değil, çünkü yoktur öyle bir şey, bütünüyle modern tarihin bir sonucu olarak öyle tanımlanır.

Örneğin Latin Amerika ulusları, İspanya'daki idarenin merkezi olarak tanımladığı bölünmelere göre oluşmuştur. Ama bu tamamen keyfi, ulus ile hiç ilgisi olmayan, İspanya'daki soyguncuların daha etkili bir soygun için çizdikleri sınırların sonradan ulusların sınırları olması, ulusun kendisinin bir tarihi olduğunu değil, tam da tarihi olmadığını gösterir.

Örneğin Amerikan ulusunun bir tarihi yoktur ve dünyanın en eski ulusudur. Bu nasıl olur?  Bunu açıklamalıdır bu ulusların tarihi olduğunu söyleyen teori. Eğer bir ulus bir tarihe göre oluşuyorsa, ilk Amerikalılar İngiltere'den geldiklerine, İngilizce konuştuklarına göre İngiliz olmaları gerekmez mi, neden Amerikan ulusu oldular?

Ulusların tarihi olduğunu iddia edenler, ulusun tarihsel bir kategori olduğundan yola çıkıp bunu ulusların tarihleri olduğu anlamında kullanırlar. Veya, aslında hiç de sosyolojik olmayan epistemolojik, hukuki, linguistik veya coğrafi kategoriler birer sosyolojik kategori durumuna geçirilirler, ya da öyleymiş gibi ele alınırlar.

Örneğin Türk, (bırakalım bunun batılıların Oğuzlara ve Orta Asyanın göçebelerine ve Bizans'ı ele geçirmiş Müslüman göçebelere böyle demesinden gelmesini bir yana) O Türk denenler de kendilerine Türk demiyorlardı aslında. Dediklerinde bile bunun topluluğa ilişkin bir anlamı yoktu, hiçbir şeyi belirlemiyordu, aynı dili konuşmak veya ortak bir atadan geliyor olmak, benzer bir coğrafyada yaşamak ve çoğu kez sıfat gibi (göçebe, kaba, cahil) anlamı vardı.

Ulusların tarihleri olduğunu iddia eden gerici ulusçu ise, hiçbir politik ve dinsel anlamı bulunmayan, hiçbir şeyi belirlemeyen bu Türk kavramını alır, bir Türk tarihi yaratır ve o zaman henüz tarihsel koşullar oluşmadığından henüz Türklük bilincinin yeterince gelişmemiş olduğunu falan söyler.

Burada hep aynı oyunun yapıldığı görülür, sosyolojik olmayan bir kategori alınıp sosyolojik kategori yapılır.

İnsanlar bir dinden derine geçer. Yani tüm tarihi kömün, klasik uygarlık ve kapitalizm diye sınıflarsak, kabaca üç dinsel biçim vardır: biri totemlere, diğeri tanrılara ya da tanrıya, öbürü de özel politik ayrımına ve dinin özel olduğuna ilişkin kabule dayanır.

İnsanlar bir dinden diğerine geçebilir.

Tarihte özel politik ayrımı, dolayısıyla politiğin ayrı bir tanımı dolaysıyla Türk olmadığından; Türkler Müslüman olmaz veya olamaz; bilmem ne totemine tapan insanlar, bilmem ne komününden olan insanlar Müslüman olurlar; zaten örneğin Müslümanlık da kendini uluslara değil, totemlere (putlara) karşı tanımlar.

Bu Müslümanların kimi Türkçe konuşabilir, Türkçe ya da Türklük, bir dinsel kavram veya bir din değildir. Dolayısıyla Türkler Müslüman olamaz. Elmalar armut olamaz.

Ama Müslümanlar Türk olur ve olmuştur, nasıl bir toteme tapanlar Müslüman olursa öyle. O da yirminci yüzyıl başlarında. Türk olduklarında da tarihi sanki yüzlerce yıldır Türklük diye toplumun üstyapısını belirleyen bir din gibi bir özellik varmış gibi anlatırlar.

Nasıl bir toteme tapanlar Müslüman olduklarında o totemin ya da klanın tarihini anlatan mitolojiyi terk edip, kutsal kitabın peygamberler tarihini tarih olarak kabul ederse, Müslümanlar Türk olduğunda da Peygamberler tarihini terk edip, Türk Tarihi'ni tarih olarak kabul ederler ve böyle bir tarih yazarlar.

Türklük modern toplumun dininin (yani özel ve politik ayrımının) gerici biçimidir; (politiği soya, dile, dine göre tanımlayan biçimidir). Yani Türklük bir dindir, ama modern toplumun din dediği anlamda değil, sosyolojik olarak.

Bu nedenle bir dinden diğer dine geçilebildiğinden, bir Türk'ün Müslüman olamamasının aksine, bir Müslüman Türk olabilir ve olmuştur.

Ama Müslümanlar Türk oldukları andan itibaren artık Müslüman değildirler; onlar artık hukuken Müslüman'dırlar ama sosyolojik olarak Müslüman değildirler.

Ulusun tanımını İslamla yapmanın da Müslümanlıkla ilgisi yoktur, o sadece politik olanı bir dinle tanımlar; ulusu dinle tanımlar ve gerici bir ulusçuluktan başka bir şey değildir.

İşte gerici ulusçuluk bütün bu temel kavramların karıştırılması aracılığıyla bir Türk Tarihi yaratır.

Sizin yaptığınız işte böyle bir şeydir.
27 Ağustos 2009
Demir Küçükaydın




sayın demir küçükaydın'a yanıt-3

""Cevabınızda bana göre iki temel sorun var ki çok farklı düşünüyoruz.
Birincisi Marksizmin ne olduğu, ikincisi yine ulusun ne olduğu.""
farklı düşünüyor olabiliriz.. ama siz benim bu tanımlarla ilgili ne düşündüğümü bilmeden beni yargılıyorsunuz.. burada yazılara yanıt yazılıyor.. sözler ve kullanılan tanımlar ortak gibi görünse de yüklenilen içerik farklı olabilir.. veya kişinin kullandığı tanım içeriği ile okuyanın algıladığı farklı olabilir.. bu gibi nedenlerden dolayı sorma fiili devreye girmelidir bence....
1- Şöyle yazıyorsunuz benden bir alıntıyla başlayarak:
"""uluslararası işçi hareketinin veya marksizmin yeraltında geliştirdiği "zındık kavramlara" dayanmadan bu milliyetçiliği aşmak mümkün değildir""(demir)
diyorsunuz da.. marksizm ne geliştirdi.. yaşamı boyunca(reel sosyalizm uygulamaları gibi) ulus-devlet içinde bir sosyalizm zeminine hizmetten başka... ne afrika ne asya nede toplumsal tarihin geçmişi ve gelen süreci umrunda oldu.. toplum ve yaşam sadece işçi sınıfından oluşmuyormuş bunu herkes anladı ama siz anlamamışsınız..
ulusu ve ulusalcılığı haklı olarak red ederken..; bir başka "ulusu"(proleterya)ve ezen "ulusu"(burjuva) başka anlamda savunuyorsunuz.. " (suat)
""Açık ki, satırlarımdaki uyarıya rağmen, siz Ekim devriminden sonra, bir köylü ülkesinde devrimin tecrit olması, sınırlı işçi sınıfının büyük bir yıkımla fiilen yok olması koşullarında, bir karşı devrimle iktidarı ele almış bürokrasinin egemenlik aracı olarak kullandığı Marksist terminolojili gerici ve pozitivist ideolojiyi Marksizm olarak kabul ediyorsunuz. Ve Marksizm payesi verdiğiniz bu gerici ve pozitivist ideolojinin şahsında Marksizmi eleştiriyorsunuz. Bu durumda bana Marksizmi savunmaktan başka bir yol kalmıyor.""
savunun ama doğru yerden savunun yani ben nereden eleştiriyor isem oradan..
marks vardır ama marksizm yoktur.. var olanlar ise çeşitlikleri ile birlikde birer hadis konumundadırlar.. yani her birinin imamı ayrıdır.. marks hangisini halefi kabul ederdi bilemem. bunu sağlamanın olanağı da yok buna siz de dahilsiniz..
ekim devrimi ile marksizm lenin ile anılmaya başladı bu bir duruştur.. ama sadece lenin de değil başkaları da vardı bunların hangisi en hakiki marks halefidir benim işim değildir.. sizin iddianız da leninist yada stalinistler kadar geçerlidir.. benim nezdimde okur kendimce düşünce belirtirim..
ve ben marksist veya bir başka ist değilim.. hepsini bir üretim olarak ele alır değer biçerim.. kimseye de sen marksist sayılmazsın o sayılır deme hakkına da sahip değilim.. ama... marks ile çelişen yanlarını yine kendimce izah ederim...
doğru tanışalım diye açıklıyorum...

""Sizin bakışınız bu Marksistleri ve Marksizmi yok saymaktadır. Yaptığınız bir bakıma fiilen şu olmaktadır: yenilenlerin savunduğu Marksizm değildir, çünkü onlar yenilmişlerdir; karşı taraf zafer kazanmıştır o halde onların dediği Marksizmdir.""
bu çok anlamlı olmuş..!!!. oysa yıllardır bu mantığı eleştiririm.. hatta kaustky nin bir çok yönden marksı daha sıkı takip ettiğini iddia da ederim... (kendimce...)
geleyim marksistleri temel alarak yaptığım eleştiriye ve sizinle ilgili tanımlamama..

reel sosyalizm deneyimlerinin marksizmle ilgisinin olmadığını siz iddia edebilirsiniz.. dinlerim.. ilgisi olduğunu söyleyenleri de dinlerim.. ama kendi analizlerim vardır bunları da sunarım..
reel sosyalizm deneyimlerinin bir çoğu marksın kuramı temellerinde işlenmiştir..
* üretici güçlerin nesnel gelişimi zorunluluğuna bağlı olarak, yani sanayileşme ve teknolojik gelişim..
* işçi sınıfının tüm toplumsal yapıların ve işleyişinin dışında ulvi bir misyon yüklenmesi..bu anlamda pd diktatörlüğü
* komünal dönem ve özellikleri ve yıkılışındaki olgular ve 5.000 yıllık mülkiyetçi sistem ve sosya-kültürel gelişimi vs. bunların es geçilmesi
* devlet-iktidar vurguları ve ulvi işleyişi.. bu anlamda mülkiyetçi sistemin araçları olan bunların kullanulması ve kullanan olarak yaşamdaki varlığı bir üretim alanı ile sınırlı bir toplumsal güce verilmesi..
*vs.
bu anlamda çin veya bazı ülkelerin farklı işleyişleri olsa dahi bu temelleri aşamamışlardır.. ayrıca..; "ikinci enternasyonalistler" diye bilinenlerin de ahvali ortada geriye ne kaldı bilmiyorum.. bu anlamda asıl sorun marksın bazı tezlerindedir.. veya kuramının ana ekseninde de diyebilirim..
marks da ulusal sorun diye bir şey yoktur.. ona göre kapitalist modernitenin bir işleyişidir. bu anlamda geri uluslar tanımı vardır.. hindistan örneği macaristan örneği gibi..
ulus-milliyet-vatandaşlık-yurtdaşlık nedir ve bunların içinde yer aldığı ama kominal kökleri olan insan toplulukları sosya-kültürel gelişim süreçleri vs. nedir.. ayrı bir konu başlığı olmalı burada uzun kaçar.. ama benim bu konudaki düşüncelerimi almadan beni bir yerlere yabamamanızı rica edeceğim..
örneğin ulus tanımı, etnisite tanımı biyolojik değil sosyolojik ve oluşturulmuş tanımlardır.. bu kavramlar "burjuva" döneminde başka içerikler taşır.. ibni haldunda başka(asabiyet) sonuç da toplumsal bir aidiyet ifadesidir..
ulusu ve ulusalcılığı haklı olarak red ederken..; bir başka "ulusu"(proleterya)ve ezen "ulusu"(burjuva) başka anlamda savunuyorsunuz.. " (suat)
burada bir ironi var.. sizi ulusalcılığı tanıyorsunuz diye eleştirmiyorum.. toplumsal sistemin içerğindeki farklı yapıları analitik tasniflemeleri(ki zamanla değişebilir de) birer kalıp gibi almakla ulusculuk aidiyetine düşüyorsunuz demek istedim.. orada (siz) haklı olarak red ederken cümlesini atlamışsınız.. yanlış bir ironi veya anlatım olabilir buna değinin beni olmadık kalıplara sokmayın.. en azından....
...........................
""Ben Öcalan'ın kavramsal araçlarının sınırlılığından söz ederken, işte bu zındık Marksizmi bilmemesinden, kaynağının bu olmamasından, sizin de Marksizm dediğiniz, yaygın, gerici, pozitivist bürokrasinin ideolojisini Marksizm olarak bilmesinden, söz ediyorum ve bu anlamda onun Marksizme yönelik eleştirisinin Marksizme değil, bu bürokrtik kastın ideolojisine olduğunu söylüyorum.""
söylüyorsunuz ama sanki sayın öcalanı hiç okumamış gibi söylüyorsunuz.. sayın öcalan lenin stalin eleştirilerini ayrıca yapar.. çin ile de kautky veya diğerleri ile de.. ama.. direk marksın kendi tez ve kuramları üzerinden eleştirileri vardır..
""Bilinen resmi Marksizmin eleştirisi üzerinden Marksizm eleştirilemez ve Marksizmde bir ilerleme sağlanamaz; resmi Marksizmin eleştirisi üzerinden sadece otantik, eleştirel, devrimci Marksizme, zındık Marksizme varılabilir veya resmi Marksizm bu Marksizm aracılığıyla eleştirilebilir.""
çok doğru bir anlatım katılıyorum.. ve tartışmalarda da sürekli bunu işliyorum.. --"siz".. marksizm ile ilgili eleştirilere marks ile savunma yapabilirsiniz lenin-stalin vs. ile değil..-- diyorum...
kısaca sayın öcalan gibi beni de farklı yerlerden ele alıyorsunuz.. hadi beni bilmemeniz normal ama sayın öcalanın yazıları ortada.. bence haksız bir yaklaşımınız var...
""Bu nedenle ben İşçi Hareketinin ve Marksizmin onlarca yılda geliştirdiği kavramsal araçlara dayanırken çok avantajlı bir konumdayım. İşçi Sınıfı dünya tarihsel bir sınıftır ve bu Marksizm de dünya tarihsel olarak oluşmuştur. Bu nedenle onun yapısından gelen sınırlar yoktur.""
""İşçi Sınıfı dünya tarihsel bir sınıftır ve bu Marksizm de dünya tarihsel olarak oluşmuştur"" doğrudur... ama bu tarih de sınırlı bir tarihtir.. işçi sınıfı..; mülkiyetçi sistemin kapitalizm aşamasında ortaya çıkmıştır.. ve ne tek başına bu sistemi açıklamaya yeter.. ne de yıkmaya değiştirmeye.. bu anlamda kendi tarisel dönemi ile sınırlıdır marksizm gibi.. üstelik sizin "marksizm" dediğiniz de sizden menkuldur.. başkaları kadar iddia hakkına sahipsiniz..
şöyle bir örnek vereyim..;
1848 aşamasında marksa göre toplumsal devrimler çağı olgunlaşmışdı ve 1848 ayaklanmalarına buna göre yaklaşdı..
diyelim ki.. marks 1848 şafağının hemen öncesi öldü.. ve 1848 yenilgileri yaşandı.. birileri kalkıp da.. üretici güçlerin gelişimi önünde üretim ilişkileri(kapitalizm) daha engel duruma gelmemişti ondan yenilgiler yaşandı deseydi ne olurdu.. ya revizyonist yada dönek (kautsky) vs. ama neyseki marks yaşıyordu ve yanılmışım dedi.. de sorun olmadı...
ama..; çok değil 23 sene sonra.. 1871 de anarşistlerin kurduğu paris komününü selamladı ve yetmiyormuş gibi buna işte pd dedi.. oysa komün anlayışı ile pd anlayışı çok farklıydı.. zaten yıkılma nedenleri arasında hatta en önemlisi olarak da devleti kullanamamalarını yani pd olmamalarını belirtir..
burada sormak gerekir..; ne olduda 23 yılda üretici güçler gelişti ve üretim ilişkileri engel hale geldi.. de devrim koşulları oluştu..
kısaca ben marksizmi sizin gibi algılamadığım gibi bir çok yönden onaylamıyorum da.. yeraltında bir marksizm de yok bence.. yazdıkları ve yaptıkları yaşanmış şeyler.. bugün marks adına var olduğunu söyleyen yer altı veya yerüstündekilerin varlık ispatı eşit düzeydedir.. ve benim asıl irdeleme alanım bu konu(hangisi hakiki) da değildir..
""Ama Öcalan'ın durumu böyle değildir. Dayandığı bir ulusal harekettir ve işin kötüsü bu ulusal hareket demokratik bir ulusçuluk olarak da değil, yani ilisi bir dille, dinle, tarihle tanımlamaya karşı da değil; gerici bir ulusçuluk anlayışına (Yani ulusu bir dille, tarihle vs. tanımlayan ulusçuluğa) dayanmaktadır. Ama bu ulusal hareket, globalleşme nedeniyle dile, tarihe dayanan ulusçuluğun tam anlamıyla bir krize düştüğü ve bu krizden "çok kültürlülük" gibi düzenlemelerle çıkmaya çalıştığı bir dönemin ulusal hareketidir.""
siz kendinizce bir ulus tanımı ortaya atabilirsiniz ilerde bu işlevsel de olabilir.. ama tarihsel işleyiş olarak ulus..; bir dil-tarih-toprak bütünlüğü-iktisadi yaşam birliği vs. olarak tanımlanmış ve işleve sokulmuştur.. ideolojik hatta yer yer somut olarak (bazı özelllikleri) bu özelliklerle oluşturulmuştur.. her yerde farklılıklar içerebilir ama genel olarak böyledir.. bu nesnelleştirilmiştir.. doğrumudur elbette değil ama toplumun kabulü altına girmiş ise dikkate almak zorundasınızdır..
"çok kültürlülük" tanımları işlemeye başladı doğrudur.. çünkü klasik egemen ulus ve asimilasyon yürümüyor.. elbette bu işleri kolaylaştırmaktadır.. ama hala işin ulus yanının deşifresi eksik kalacaktır.. çok kültürlülük adı altında tek kültürlü ulusculuklar yeşerecektir.. abd gibi yeni ulus tanımı yaratılacaktır.. bu devlet temeline varma anlamına da geliyor..

sayın öcalan aynı zamanda bir "ulus" temelinde yapılanmış bir hareketin dinamiğin önderi yürütücüsüdür.. değişim-dönüşüm süreçleri bu sorumluluklar altında ilerler.. ama sayın öcalan bu kavramı açıkça deşifre ederken red etmekte yerine yenilerini işlemektedir..
bu aynı zamanda kendisinin ve dilinin ve de çizgisinin bir değişim-dönüşüm sürecidir de.. elma kafaya düşünce pat diye var olan yerçekimi kanunu değildir toplumsal değişimler..
bu anlamda hatalarda içerecektir.. sizin gibi başkalarının gibi farklı bakışları da katkı olacaktır..
çağımız hem sistemsel olarak hemde toplumsal işleyiş olarak değişimler çağıdır.. yaratılacaktır.. ama düşe kalka ama hatalar ile sanırım bu süreci yaşıyoruz.. komünist düşün alanında..
ve belirteyim..; elbette marks da dahil bir çok tarihsel üretimler halen değerlidir.. ama kesin net bitmiş kalıplar değildir.. zaten toplum bilime ters bir şeydir bu...
..........................
daha sonraki yazdıklarınız beni sopalamalarınızla dolu.. olsun katkıdır ama haksız yere sopa salladığını yerlerde var.. bir çok noktada aynı bakıyorum ama bunu söyleme fırsatım kalacak mı yada sağlam yerim bilmiyorum....

"""Devam ediyorsunuz:
"ne afrika ne asya nede toplumsal tarihin geçmişi ve gelen süreci umrunda oldu"
Yine iftira atıyorsunuz Marksizme ve yine yaygın, harcı alem olmuş bayağılıkları tekrarlıyorsunuz.
Asya ve Afrika Marksizmin her zaman umurunda oldu Marks, Engels, Lenin, Troçki ve özellikle de Kıvılcımlı, resmi Marksizmin aksine, her zaman Avrupa merkezli ve ilerlemeci bir tarih anlayışına karşı oldular.
Sadece Kıvılcımlı bile, tümüyle Komün ve Uygarlıkları yani Afrika ve Asayı ele alan onlarca ciltlik kitabıyla anılsa, yeter."""
""Yine iftira atıyorsunuz Marksizme ve yine yaygın, harcı alem olmuş bayağılıkları tekrarlıyorsunuz."" gerçekten mi...??? o zaman bana bir kaç alıntı ile marksın afrika için ne önerdiğini belirtin.. oralarda o tarihlerde bırakın kapitalizmi feodalite "aşaması" bile yoktu... marks ne öneriyor o toplumlara bileyim de harcı alem işler yapmayayım
""Asya ve Afrika Marksizmin her zaman umurunda oldu Marks, Engels, Lenin, Troçki ve özellikle de Kıvılcımlı, resmi Marksizmin aksine, her zaman Avrupa merkezli ve ilerlemeci bir tarih anlayışına karşı oldular.""
marks ve engels tamam da diğer saydıklarınızdan hangileri marksizm içinde veri alınabilinir.. yazının başında bana bu noktada çok kızmıştınız da.. ayrıca bunların yazılarının marksizm içersinde olduğunu kim söylüyor.. marks söyleyemez.. o zaman iddia seviyesinde değil mi.. hele lenin ile troçky ikilisi çok ilginç.. bu noktada lenin nasıl ikna olacak acaba...
kıvılcımlı nın marksist olup-olmadığını belirlemek bana düşmez ama olmadığını iddia edenler olduğunu iddia edenler kadar haklıdır.. bu tartışılır bir konudur.. tarihsel-nesnel bir ispat olamaz..
neyse siz yine bana sadece marksdan alıntılar getirin afrika-hindistan-macaristan ile ilgili..
...........................
tarihin nerden başladığı noktasında itirazlarınızı okudum.. ve gerçekten çok sığ eleştiriler.. ne demek istediğimi anlayacak bilgi-birikime sahipsiniz...
""yani marksa göre bakarsak.. üretim tarzının tarihsel nesnel gelişiminden başkaca bir tarih yoktur."""
var mı..?? nerde var.. burada tarz dediğim üretim ilişkileridir ve üretici güçleri de eklemeyi unutmuşum..
tarihi budur.. komünal yapı neden yıkıldı.. bu tarihsel-nesnel iştir. çünkü üretici güçlerin gelişimi tarihin akışıdır kimse durduramaz ilkelde olsa.. sen mülkiyetsiz bir toplumsal yapıyı tarihsel nesnel "zorunlu" bir süreç olarak koyarsan yerine gelen mülkiyeyçi sistemi olumlarsın.. neden yıkıldı ve neden tekrar yıkılması gerekiri atlarsın..
mülkiyetçi sistemin erk olduğu ilkel başlangıçtan bu yana olan sermayesel-sümürücü erk gelişimlerini ve biçimlerini tarihsel ilerleme görürsün.. bu anlamda burjuvaziye de ilerici-devrimci misyon yüklersin afrika için başka ne isteyebilirsin ki bu aşamaları geçememiş ise..
ve sonunda burjuva yani sanayici-sermayeci sınıfın varlığına bağlı bir katmanı(sınıfı) da geleceğin toplumunu kuracak ilerici-devrimci halef yaparsın.. oysa kapitalist aşamaya kadar hiç bir ezilen katman.. devrim yapmadı.. sadece iktidar biçim değiştirdi.. gelişti tüm toplumsal yapıyı ve küresel yapıyı ele geçiriyor.. süreçler bunlar..
yani tarih bu değince niye kızıyorsun ki varmı başka tarihsel anlatım.. bir tek engels de var oda morgan dan apartılmış ve eksiklerle dolu..

"""buda özellikle sanayi gelişimine zemin olma anlamında değerli!! bir tarihtir"
Ne Marks, ne aklı başında bir Marksist ne de ben böyle veya bu anlama gelebilecek bir sözü nerede etmişiz?"""
nerdemi...?? üretici güçlerin gelişimi tezleri.. bu gelişmeyi sağlayan ilerici-devrimci burjuvazi ne iş yaptı.. sence.. sanayi ve teknolojik gelişim değil mi.. devlet-vatandaş ve sonra ulus-devlet değil mi ve bu sistemi tüm dünyada egemen kılma amacıyla sömürgecilik değil mi.. bunları sanayi ve teknoloji ile yaptı..
savaş arabalarına ve demirden yapılmış silahlara sahip "barbarlar" gibi yada topa.. yada füzeye.. vs...
bunlarda mı sonraki "sahte" marksistlerin iddiaları.. sanayi olmadan işçi sınıfı olmaz.. işçi sınıfı olmadan da toplumsal devrim olmaz diyen ben değilim... 1848 yanılgıları ne anlatır.. !!!

kısaca sayın demir küçükaydın..
ileriye sürdüğünüz bir çok teze katılabilirim.. eleştirilerinizi de dikkate alırım değer biçerim.. ama lütfen sağlıklı ve yapıcı gelin.. benimle ilgisi olmayan mantıkları benimle ilişkilendirmeden eleştirin..

dostlukla

suat

İki Eleştiri ve Cevapları




Bu yazımıza iki eleştiri geldi bu eleştiriler ve cevapları aşağıda:

 

Birincisi Ertuğrul Kip’in Eleştirisiydi. Eleştiri şöyle:

 
“Dostlar,

           Catı Partisi yada DBH olarak calısmalara emek veren,hareketi bir yerlere tasımaya calısan arkadasları,ve solda eksıklıklerıyle de olsa birseyler üretmeye calısanları elestırırken daha yapıcı bir dil daha acık ifadeler kullanmalıyız bence.

           Zaman zaman öyle yazılar yazılıyorki,yazanın o calısmanın öznesimi yoksa yokedicisimi oldugunu anlamak zor.

           Türkiyede yasayanlar solun ülkemizdeki durumunu cok iyi gördüklerini bildiklerini düsünüyorum.(Yurt dısında yasayıpta Türkiyedeki solun durumunu anlayan degerlendiren cok insan var.onuda ayrıca belirtmeliyim.)

           Sayfalar dolusu uzun uzun yazılarda yazabılırız.Ama anlatmak istediklerimizi kısa ve özlü cümlelerle anlatabiliyorsak,eh okuyanlarıda biraz bir "sey"ler bilen insanlar olarak görüyorsak o zaman bazı cümleleri uzun uzun yazmaya altını defalarca cizmeye gerek yok.

           Türkiyede ve Dünyada "SOSYALİST DEMOKRASİ" mücadelesinin nasıl yürütülecegine dair elinde kesin recetesi olan biri varsa versinde binlerce devrimci-demokrat-sosyalist insan bosu bosuna bu is nasıl olmalıdır diye kafa patlatmasın.Hemen yarından itibaren en azından kendi adıma söz veriyorum o receteyi  uygulayacagım.

            Bu anlamda bugun cizginin solunda olduguna inandıgımız hareketlerin önünü kesecek,onları yok edecek elestiriler yapmak yerine daha yapıcı ve birlestirici tavır koymanın demokrasi mücadelesini genel anlamda ileriye tasıyacagına inanıyorum.DBH'ne öncelikle emek-düsünce olarak katkı koyanlara kolay gelsin diyorum.

            Solda,demokrasi mücadelesine emek-düsünce olarak katkı koyan her arkadasa kolay gelsin diyorum.Gecen gün bir arkadasın MSN'de okudugum iki mısrası (Mısralar kime ait bilmiyorum) var onu yazmak istiyorum belki biraz ajitetif olacak ama zararı olmaz faydası olur düsüncesindeyim.

             "sizinle birlikte dövüsecegiz gündüz gece/sizinle kıracagız gecelerin kapılarını/sizlere sözümüz var/BİZ KAZANACAGIZ."

Ertugrul KİP”

          

Buna yazdığımız Cevap ise şöyle:
Eleştiri Yıkıcı Olmalıdır
 

Ertuğrul Kip arkadaş, her ne kadar bana hitaben değil, (ağır delikanlılar ve olgun insanlar öyle somut kişilere hitap etmezler, ortaya konuşurlar isteyen üzerine alır, öyle beş para etmez kişileri muhatap alıp adamdan sayıyor görünmenin de alemi yoktur zaten) ortaya “eleştiri, kısa, özlü, yapıcı olmalı” diye bir yazı yazmış.

Biz de üzerimize aldık ve her ne kadar muhatabımız bizi muhatap almasa da biz onu muhatap alarak bir cevap verelim.

*

Evet, “eleştiri yıkıcı olmalıdır” demenin zamanı şimdi.

Ne demek “yapıcı” eleştiri?

Eskiden beri burjuvazi “eleştiri yapıcı olmalıdır yıkıcı olmamalıdır” bayağılıklarını tekrarlar ve biz sosyalistler bu bayağılıklarla alay ederdik.

Şimdi artık sosyalistler başlamış bu bayağılıkları tekrarlamaya, unutmuşlar bütün devrimci gelenekleri.

Lenin’de, Marks’ta, Engels’te bir tek kelime bulamazsınız “eleştirilerin yıkıcı değil yapıcı” olması gerektiğine dair. Bulamazsınız. Çünkü onlar böyle bayağılıklara pirim vermezlerdi. Onlar için eleştiri bir silahtır. Silahla da oynanmaz, savaşılır.

Ama artık bütün devrimci, eleştirel ve zındık geleneklerin unutulduğu bir çağda yaşıyoruz ve bu bayağılıklar sosyalistliğin ve Marksistliğin şanındanmış gibi tekrarlanıyor.

Çok daha önce “Polemik üzerine” yazılarımda da izlediğim yöntemin Marksist klasiklerin yöntemi olduğunu yazdım. Uzun yazmak üzerine de yazmıştık. Bunları tekrar atmak gerekmiyor. Okumaya niyetli olan okur.

*

Hayır sayın Ertuğrul Kip arkadaş, eleştiri “yıkıcı” olmalıdır ve gerçek eleştiriyse her zaman “yıkıcı”dır.

Yapıcı” eleştiriler eleştiri değil olsa olsa danışıklı dövüş olur.

Yapıcı eleştiri” denen eleştiri, olsa olsa taktik düzeyinde yapılan eleştiriler olabilir.

Ben ise başından beri, herkesin nefretini kazanma bahasına, bu “Çatı Partisi Girişimi” denen “şey”de yapılanların, Program, Strateji, Örgüt gibi başlıklar altında, baştan aşağı yanlış olduğunu, aynı zamanda samimiyetten de yoksun olduğunu söylüyorum.

Bütün bunları başından beri tek tek, her adımda yazıyor ya da sözlü ifade ediyorum.

Soruyorum burada şimdi tekrar, bu eleştirilerimin bir tekine bile cevap verilebildi mi ve eleştirinin yanlışlığı gösterilim çürütülebildi mi?

Hayır, şu ana kadar hiç birisine ne cevap verildi ne de çürütüldü.

Bir iki cevap teşebbüsü olduğunda onların da yanlışlıkları gösterildi ve sonunda, örneğin “Aaa, emek ve işgücü farklı şeylermiş” gibi ciddi sorunlardan alayla kaçan bir anlayışın en sıradan bayağı örnekleri görüldü.

Ve burada “Yapıcı eleştiri”den söz edenlerin hiç birinin bu bayağılıklar karşısında zerrece tepki gösterdiği görülmedi. Yani biçimsel itirazların ardında içeriksel itirazlar olduğu önermesi bir kez daha doğrulandı.

*

En iyisi sizin “yıkıcı eleştiri” eleştirinizi ele alarak “Yapıcı eleştiri” isteğinizin nasıl bir yıkıcı eleştiri olduğunu göstereyim.

Benim eleştirilerim taktik düzeyde değil, Programatik, Stratejik ve Orgütsel (ve de Taktik) düzeylerde.

Bu alanların hepsinde var olan çizginin yanlış olduğunu; Türkiye’deki demokrasi mücadelesine zarar verdiğini ve vereceğini söylüyorum.

Ve kendi önerdiğim program, strateji, taktik ve örgüt anlayışlarımın çoğunluğu kazanması, bu çizginin terk edilip mahkum edilmesi için bir mücadele veriyorum.

Bütün bunları her aşamada sözlü ve yazılı olarak ifade ediyorum.

Ayrı bir program ve strateji öneriyorum; ayrı bir örgüt ve örgütlenme anlayışı öneriyorum ve bunlara bağlı bambaşka bir taktikler manzumesi.

(Bu taktikler manzumesi de sert vuruşlar biçimindedir. Uzun vadeli bir yönelişleri vardır. İnsanları ciddi ve derinden bir hesaplaşmaya; dolayısıyla uzun vadeli bir siyasi ve teorik eğitim vermeye yöneliktir. İnsanların sempatileri sayesinde değil, antipatilerine rağmen bazı görüşlerin doğruluğunu kabul noktasına getirmeyi amaçlarlar.)

Bunlara katılır ya da katılmazsınız. Ama apayrı bir çizgiyi kendi içinde tutarlılıkla savunduğumu kabul etmek zorundasınız.

Şimdi böyle bir pozisyon karşısında yapıcı eleştiri nasıl olur?

Bu Program, Strateji. Örgüt düzeyindeki eleştirilerimi doğru bulursunuz, bunların bu “Şey”de egemen olması için mücadele edersiniz, ama taktik düzeyde örneğin sert vuruşlar lyerine yumuşak vuruşları önerebilirsiniz.

Bu yaklaşımla yaptığınız “yapıcı” bir eleştiri ise şöyle olur: Demir arkadaşın bütün eleştirileri doğrudur, ancak bu eleştirilerini o cansız bir gövdeyi uyandırmak için böyle yapmaktadır, bu gövdenin uyanacağı yoktur, bunlarla boşuna vakit geçirmesi taktik olarak yanlıştır.

İşte “yapıcı” eleştiri dediğiniz böyle bir şey olurdu eğer siz “yapıcı” bir eleştiri yapsaydınız bana karşı.

Peki sizin ölçüleriniz göre “Yıkıcı” eleştiri nasıl olur?

O da şöyle olur örneğin:

“Demir arkadaş, programatik olarak ulusun tanımından Türklüğü çıkaralım diyor. Bu ütopizmdir, mücadeleye zarar verir. Elbette uluslar tarihten beri gelen kökleri tarihte olan sosyal olgulardır, elbette bizler Kürtler ve Türkler arasında bir uzlaşmayı savunmalıyız.

Demir’in savundukları strateji olarak da yanlıştır. Demir arkadaş, Askeri Bürokratik Oligarşi diye bir hedef seçmekte ve bütün vuruş yönünü ona yöneltmekte, Burjuvaziye eleştiriyi askeri bürokratik oligarşiyle iyi mücadele etmediği noktasından yapıp burjuvaziyi tecrit etmeyi önermektedir. Bu da yanlıştır ve liberallerin kuyruğunda bir politikadır. Bir sosyalistiz. Anti kapitalist mücadeleden vaz geçemeyiz. Kaldı ki bu savunduğu eski aşamalı devrim anlayışıdır. Askeri Bürokratik oligarşi ve Burjuvazi birbirinden ayrı güçler değildirler ve bunların birini öne almak yanlıştır.

Keza Demir arkadaş, Örgütsel biçim konusunda da yanlıştır. Elbette bizler tek tek kişileriz veya bu olanaktan yararlanmaya çalışan küçük örgütleriz. Kimseye bir şey diyecek gücümüz yoktur. Onlar da burada oynuyor göründükleri sürece bunu kullanarak biraz örgütlenmeyi deneyebiliriz. DTP’ye üyelerin niye burada değil diyemeyiz. Bu kabadayılık ve ölüm fermanımız olur. Hele böyle güçlenelim, gün gelir onu da deriz.”

İşte üç aşağı beş yukarı bu farazi eleştiriler (Ki bunlar bu günkü fiili çizgidir. Yani aslında fiilen yapılan eleştiridir.) “yıkıcı” eleştiri olur. Yani benim izlediğim çizgiyi yok etmeye, onun yanlışlığını gösterip sıfıra düşürmeye yöneliktir.

İşte benim beklediğim böyle “yıkıcı” eleştirilerdir.
Ama yapılan nedir? Sizin yaptığınız nedir?

Yaptığım eleştiriler karşısında bu eleştiriler yokmuş gibi davranıp, şu an çoğunluk olma veay kimsenin itiraz etmeme durumundan yararlanıp, bu eleştirilere susuş uygularsanız, bu en tahripkar eleştiri olur.

İşte yapılan tam da budur.
Sadece bu da değil. 

Bu farklı program, strateji, örgütlenme anlayışlarıyla açık bir fikir mücadelesinden kaçıp da onu biz oylama yapmıyoruz diyerek tartışma ve gündem dışına atarsanız, bu “yıkıcı” eleştirinin Allahı olur.

Ve bu davranış karşısında bir ses çıkarmıyor ve böyle bir şey yokmuş gibi davranıyorsanız bu da o yıkıcı eleştirinin tasdik edilmesi ve benimsenmesi olur.

Burada şu ana kadar yapılanlar bunlardır. Sizin de yaptığınız budur.

Siz de, yapılan eleştirilerin içeriğine girmiyor, içeriği tartıyşmıyor, “Eleştiri yapıcı olmalıdır” diyerek, içeriği tartışmayı gündemden düşürüyorsunuz. Bu Allahına kadar “yıkıcı” eleştiridir.

Benim eleştirilerimin yıkıcılığı ile sizin eleştirilerinizin yıkıcığı arasında şöyle bir fark vardır.

Benim eleştirilerim eleştiri silahını kullanmakta yani açıktan fikir mücadelesine girmektedir.

Sizin eleştiri yapmayan fiili eleştirileriniz ise, silahların bir eleştirisidir Marks’ın deyimiyle. Yani eleştiri silahına karşı bir eleştiridir. Esas korkunç olan budur. Bu karşı tarafı yok etmeye yöneliktir, ama fikri araçlarla değil, fiziki araçlarla, susuşla, idari tedbirlerle, uygulamayla.

Yan burada yapıcı eleştiri gereğinden söz edenlerdir gerçekte eleştiri silahına karşı bir eleştiri yürütenler. Esas yıkıcı olanlar onlardır ve siz de bunlardan birisiniz.

Gördüğünüz gibi, yapıcılık ve yıkıcılık bakana ve bakılan yere göre değişen özelliklerdir.

Kaldı ki, geniş anlamda benim eleştirilerim “yapıcı”dır.

Eni sonu hepsi sizleri ikna etmeye, sizlere yanlışlarınızı gösternmeye yöneliktirler.

Size karşı asıl yıkıcı davrananlar, sizi adam yerine koymayıp eleştirmeyenlerdir.

Örneğin bir Ertuğrul Kürkçü’nün, bir Mahir Sayın’ın sizleri bir konuda ikna etmek için şu gruba bir yazı yazdığını gördünüz mü?

Bu değil midir en büyük yıkıcı eleştiri?

Tekrar edeyim. Bu “Çatı Prtisi Girişimi ya da “Demokrasi İçin birlik Hareketi” denen “şey”, bu günkü anlayışlarıyla gittiği takdirde, güçlense ve bir güç haline gelse bile, demokrasi mücadelesine zarar verir, hem de gücü ölçüsünde daha çok zarar verir. Çünkü gerici bir ulusçuluğu savunmaktadır; radikal ve devrimci demokrat bir çizgiyi savunmamaktadır.

Bunun ardında da gerici bir milliyetçilik anlayışına dayanması ve bunu savunması yatmaktadır.

Bütün diğer sorunlar buradan çıkmaktadır.
*
Bir de samimiyet sorunu var tabii.

Elbet kişi olarak kimsenin samimiyetinden şüphe edilemez.

Ama bir hareket, bir örgüt, samimi (içten) olmak, yani hatalarını, zaaflarını herkesten önce kamu oluna duyurmak, onları teşhir etmekte en önde olmak zorundadır.

Bu anlamda samimiyetten yoksundur bu “şey”.

Dediklerimin yanlışlığını somut olarak gösterebiliyor musunuz?

Hayır gösteremiyorsunuz.

Hatta bunların doğruluğunu suskunlukla ve örtük ifadelerle fiilen kabul ediyorsunuz.

Örneğni siz şöyle yazıyorsunuz:

“Catı Partisi yada DBH olarak calısmalara emek veren,hareketi bir yerlere tasımaya calısan arkadasları,ve solda eksıklıklerıyle de olsa birseyler üretmeye calısanları elestırırken daha yapıcı bir dil daha acık ifadeler kullanmalıyız bence.”

Haluk ağabeyoğlu daha da açık sözlü yazıyor:

hepimizin aklindan gecen ve asmak icin bir azim ugrastigimiz zaflarimiz bu kadar yikici bir dil ile mi yazilmalidir”

Yani örgütsel işleyişe ilişkin yazdıklarımın doğruluğu zımnen kabul ve itiraf ediliyor sizlerce bile.

Ama sizi bu zaafların açıkça ifade edilmemesi değil, açıkça ifade edilmezi rahatsız ediyor.

Bu bakımdan tam tersi noktalardayız ve tam tersi anlayışlara sahibiz.

Eğer bu zaaflar varsa, bunları herkesten önce bizlerin., hem de en acımazsız, en kendiyle alay eder dille herkese anlatmamız gerekir.

Siz ise bunun yapılmasına tepki gösteriyorsunuz.

İçtenlikli ve samimi bir hareket, “yaptıklarımız” diye değil, “yapamadıklarımız” diye yazılar yazar.

İçten bir hareket, bunlar bizim sorunlarımız, kendimizin ne olduğunu bile tarif edemez bir durumdayız diye yazar.

Siz bunların hiç birisine, ne olgu ne teori düzeyinde itiraz edemiyorsunuz ama “uzun yazmak”, “yapıcı eleştiri” diye yazılar yazarak bunların açıkça yazılmasından duyduğunuz memnuniyetsizliği ifade ediyorsunuz.

Böyle davranarak en yıkıcı eleştirileri yaptığınızın farkında değil misiniz?

Tekrar ediyorum.

1)      Ulusu hala bir dil, din, etni, soy ile tanımlıyorsunuz. Bu gerici ulusçuların ulus tanımıdır. Dolayısıyla çözümleriniz de gerici bir ulus anlayışı çerçevesinde oluyor.

2)      Türkiye’de demokrasi mücadelesinde esas vurulacak halkanın askeri bürokratik oligarşi olduğunu kabul etmiyorsunuz ve eski anlayışlarla hala ekonomist bakış açısıyla hareket ediyorsunuz.

3)      Eğer gerçekten bir parti olma yoluna gidilecekse bu program ve strnateji konusundaki zaafların üzerine gidiymiyor ve bu da korkunç bir bir zaaf yaratıyor.

Bunların açık bir tartışması olmadıkça, bunlar yok gibi sayıldıkça bir ileri gidiş mümkün değildir, hatta ileri gidiş bile demokrasi mücadelesine zarar verir.

Haydi bunların aksini kanıtlayın.

*

“Catı Partisi yada DBH olarak calısmalara emek veren,hareketi bir yerlere tasımaya calısan arkadasları,ve solda eksıklıklerıyle de olsa birseyler üretmeye calısanları elestırırken daha yapıcı bir dil daha acık ifadeler kullanmalıyız bence.”

Peki arkadaşım, biz “bir yerlere taşımaya”, “bir şeyler üretmeye” çalışmıyor muyuz?

Ne biliyorsunuz benim ne yapıp ne yapmadığımı? Günde kaç saat devrimci mücadele için uğraşıp uğraşmadığımı? Benim yaşım 60 ve 15 yaşımdan beri, sadece boş zamanlarımı değil, 24 saatimi ve bütün ömrümü bu işlere vermişim. Bilinçli hayatımın 35 yılı sürgün ve hapislerde geçmiş.

Bir de bunları bana karşı bir silaha dönüştürmeye çalışıyorsunuz: Türkiye’dekiler bu işi daha iyi bilir diyerekten

*

“Türkiyede yasayanlar solun ülkemizdeki durumunu cok iyi gördüklerini bildiklerini düsünüyorum.(Yurt dısında yasayıpta Türkiyedeki solun durumunu anlayan degerlendiren cok insan var.onuda ayrıca belirtmeliyim.)” diyorsunuz

Yani demek istediğiniz şu: Sen yurt dışında yaşıyorsun bu işlerden anlamazsın Türkiye’dekiler bunu daha iyi bilir. Sesini çıkarma.

Ben 10 yıl hapiste 25 yıl da sürgünde yaşadım ve hapisteyken “içerdesin sen anlamazsın”, sürgündeyken de “dışardasın sen anlamazsın” itirazlarıyla çoook karşılaştım ve bu itirazları yapanların neredeyse hepsi, o “mücadelenin içindekiler” sonunda gidip tosladılar ve çoğu gelip “sen haklıymışsın” dediler.
Ayrıca bu tür itirazların gerçekte içeriğe itirazlar olduğunu ve belden aşağı vurmaktan başka bir anlama gelmediğini, her türlü tartışmayı baştan olanaksız kıldığını en az on kere yazmışımdır.

*

“Türkiyede ve Dünyada "SOSYALİST DEMOKRASİ" mücadelesinin nasıl yürütülecegine dair elinde kesin recetesi olan biri varsa versinde binlerce devrimci-demokrat-sosyalist insan bosu bosuna bu is nasıl olmalıdır diye kafa patlatmasın.Hemen yarından itibaren en azından kendi adıma söz veriyorum o receteyi  uygulayacagım.”

Yine uluslar arası işçi hareketinin deneyleri hakkında hiçbir şeyi okumadığını itiraf etmiş oluyorsun.

1)      Sol Muhalefet 1930’lu yıllarda, sosyalist demokrasi dediğiniz, (çünkü o isim de yanlıştır. Sosyalizm sınıfsız toplumdur, Sosyalist Demokrasi ile kastedilen proleter demokrasisi veya diktatörlüğüdür, geçiş dönemindeki demokrasidir) proletarya demokrasisi, konusunu daha o zamanlar teorik olarak ve pratikte açıklamıştı.

2)      Daha sonra Dördürncü Enternasyonal bunu programatik bir karar haline getirdi.

3)      Türkiye’de Mahir Sayın’ın sosyalist demokrasi açılımından çok önce 70’li yılların sonunda bu konular tartışıldı ve açıklığa kavuşturuldu.

4)      80’li yılların ortasından sonra Mahir Sayın bunu bayağılaştırılmış bir versiyonunu alarak Kurtuluş’ta bir Rönesans yapmayı denedi ve Manir’in yaklaşımının yanlışları o zamanlar geniş olarak eleştirildi.

5)      Ben bizzat Kuruçeşme paraleli olarak Avrupa’da yürüyen tartışmalara sunduğum “Sosyalist Demokrasi Tartışmalarında Tartışılmayan Bazı Sorunları Tartışma Denemesi” (Ki bu yazıyı, ÖDP ve Kuruçeşme derleri bağlamında buraya da yolladım) başlıklı yazımda bu konuyu daha de geniş olarak ele aldım.

Şimdi siz bütürn bu mücadeleleri ve birikimi yok var sayarak yukarıdaki satırları yazıyorsunuz.

 Bu o insanların mücadele ve emeklerine saygısızlık da değil mi?

Kaldı ki, “sosyalist demokrasi” denen ile sosyalist bir örgüt içindeki demokrasi çok farklı şeylerdir. Onları aynı sananlar, sosyalist bir örgütün sosyalist bir toplumun ilişkilerini tohum halinde yaşattığı görüşündeki küçük burjuva ütopyacılarıdır. Marksizm bu hayallerle mücadele içinde doğmuştur.

Sosyalist örgüt içindeki demokrasi konusu çook uzun zamandır Avrupa’da örneğin fiilen bütün sol örgütlerde uygulanır.

Bu da çok basittir. Program ve tüzüğü kabul edenler ve organlarından birinde yer alanlar o örgütün üyesi olurlar. Farklı görüşler kendilerini ifade etmek, görüşlerine netlik kazandırmak, örgüt çoğunluğunu kazanabilmek için her türlü faaliyette bulunurlar ve bütün bu faaliyetler örgütün içinde ve herkesin gözü önünde açık olur. Kongrelerde farklı platformlar önceden tezlerini yayınlarlar, polemiklerini yaparlar vs.. Bunların tartşması ve uzlaşmaları veya alternatif olarak çıkmaları sonucu kararlar alınır. Alınan karar da herkes uyar, Eğer alınan karar çok büyük bir programatik veya stratejik ayrılığı ifade ediyorsa, bu ayrılmayla veya bölünmeyle sonuçlanır.

Bu kadar basittir.

Bu “Şey” ise bu kadar basit bir işleyişten bile yoksundur.

Çünkü kendini oluşturan bileşenler üyelerinin bu şeye katılmasını kabul etmemektedirler.

Çünkü böyle olduğu takdirde, bu “Şey” içinde, her hangi bir görüşün, bu şey içindeki bütün üyelere hitap edip, (Dolayısıyla o örgütlerin tüm üyelerine de) onları kazanıp çoğunluğu kazanma mücadelesine girmesini kabul etmek anlamına gelecektir. O zaman çin setleri yıkılmış olacaktır. O zaman örgütlere göre değil, bambaşka sorunlara göre, örgütleri ortadan bölen bambaşka ayrım çizgileri ortaya çıkar.

Buna kimse yanaşmamaktadır. Sorun budur. Ama bu da olmadan bir parti olunamaz.

Bu çok basit ve sade gerçek unutmak ve unutturulmak istenerek burada her şey saçmalığa mahkum edilmekte ve bizim “Şey” demek zorunda kaldığımız “Şey” ortaya çıkmaktadır.

Ama sizi bu durum değil, bunun söylenmesi rahatsız ediyor.

Çok ayrı diller konuşuyoruz.
 
18 Ağustos 2009 Salı
Demir Küçükaydın
 
 
*

İkinci Eleştirni Haluk Ağabeyoğlu’ndan. Eleştiri Şöyle:

“bir hafta sehirde yoktum. geldim, asagidaki yaziyi gordum. okuyamadim tamamini, ancak goz gezdirdim, yorgunum, yazari beni bagislasin.

ancak yazari kim bagislasin onu bilmiyorum.
insaf be birader..

hepimizin aklindan gecen ve asmak icin bir azim ugrastigimiz zaflarimiz bu kadar yikici bir dil ile mi yazilmalidir..

evet biliyorum, yikiclikta bir yapicilik vardir. ancak demir'inki oyle degil.. sadece yikicilik.

sadece yazinin basindaki basmakalip yikiciliga degineyim.

"2008 aralik toplantisinda cati dagilmis" nedeni "ufuk uras, emep gibiler ayrilmis"

dagilmak oyle olmaz.. demir bunu bilmiyor..

kalanlar da "fiyaskoyu onlemek icin" buradaymis.

SEN NIYE BU "FIYASKONUN" ICINDESİN PEKI ? koordinasyonundan komisyonuna kadar..

mars gezegeninden biz dunyalilara yayin yapan bu "abi"mize artik yeter diyorum.      

insan demir'e bakinca aklina gelmemesi mumkun degil; ben kamil yildiz'i okuyorum. bir hafta boyunca okudum; 'tarihimizin devrimci muhasebesini' 

devrimci elestiri dedigin oyle olur. adamin biri cikar, 9 metrekare hucresinden butun dunyamizi okur, yikar ama yapar. demir gibi sadece "yikmaz".

ama demir hicbirseyi yikamaz.. dertlerimizi biz biliriz, biz ustesinden geliriz.

"demokrasi icin birlik hareketi" de nedir diye soran bu beyefendinin - bir ogrenme sureci icin - buradan disariya alinmasini daha once de onermistim, yine oneriyorum.

lafazanligi sevmiyorum.
haluk agabeyoglu“        
Bu eleştiriye verdiğim Cevap da şöyle:
Haluk Ağabeyoğlu’na: Beni Lütfen İhraç Ettir
Haluk Ağabeyoğlu’na,
Haluk Arkadaş, senin iyi niyetinden kuşkum yok.

Ama Cehenneme giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşendiğinden de kuşkum yok.

Sorun iyi niyet sorunu değil. Kimsenin iyi niyetinden kuşkulanılamaz.

Burada başından beri iş yapan pratik militan rolünü üstlenerek insanların geri yanlarına hitap ediyorsun.

Herkes kendince iş yapar ve yapıyordur.

Tartışmayı bu dereceye çevirmen zaten çok yanlış

Ama sen bu “şey”in samimiyetsiz olmasını savunuyorsun dikkat ediyorsan.

“hepimizin aklindan gecen ve asmak icin bir azim ugrastigimiz zaflarimiz bu kadar yikici bir dil ile mi yazilmalidir”

Diyorsun?

Yani aslında, yazıda dile getirilen sorunların olgu olarak doğru olduğunu zımnen kabul ediyorsun.

Peki bunların ifade edilmesi mi yanlış?

Eğer bunlar doğruysa, bunları herkesten önce bizlerin dile getirmesi, kendi zaaflarımızla önce bizlerin alay etmesi gerekmez mi?

Ama sen tam da bunu yanlış buluyorsun.

Doğru da olsa böyle ifade etmeyelim, daha doğrusu hiç ifade etmeyelim” diyorsun.

Şu ana kadar ifade edilmemiş olması, yokmuş gibi yapılıyor olması seni rahatsız etmiyor, aksine tam da bunun ifade edilmesi rahatsız ediyor.

Budur işte en büyük hatan.

Ben bu “fiyaskonun” içindeyim, çünkü durumu bir fiyasko olmaktan çıkarmak istiyorum. Çünkü hala burada insanları ikna etmeye, yanlış yaptıklarını söylemeye çalışıyorum. Buradaki insanlara değer veriyorum da ondan.

*

Fiyaskonun nasıl bir fiyasko olduğunu senin önerinle sana göstermeye çalışayım.

“"demokrasi icin birlik hareketi" de nedir diye soran bu beyefendinin - bir ogrenme sureci icin - buradan disariya alinmasini daha once de onermistim, yine oneriyorum.

lafazanligi sevmiyorum.“

Böyle yazıyorsun.
Yani ihracımı öneriyorsun. Ama açıktan bu kelimeyi kullanmıyor veya kullanamıyorsun.

Dışarı alınma” diyorsun. Niye “Çıkarılma” demiyorsun, veya örneğin “Geçici ihraç”?

(Bunun deve kuşu gibi kafayı kuma gömmek olacağı, benim varlığım ve elyeştirilerimi yok etmeyeceği çok açık ama bunu bir yana bırakalım.)

Beni “dışarı al”amaz ya da ihraç edemezsin.
Çünkü böyle bir tüzüğün ve organın yok.
Aslında karar alma mekanizman yok.

İhraç etmeye kalktığınız an nasıl bir duruma düşeceğinizi göstererek niye ortada saçma bir durum olduğunu ve niye “Şey” dediğimi anlatmaya çalışayım.

Çünkü çıkarmaya kalktığınız an eleştirilerimin doğru olduğu sorunu ile karşı karşıya geleceksiniz.

Kim atacak beni?
Buna kim karar verebilir?

Öncelikle ne böyle bir organ var ne de bir tüzük.

Tek yol var, fiili bir uygulama. Tıpkı Haziran toplantısında yapıldığı gibi, yürütme gücünü elde bulundurmanın, aman ir örgütüm olsun kaygısıyla her şeye gözlerini kapayan bir çoğunluğun sessiz kalması avantajını kullanarak fiili uygulama. Orada bunu divan yapıyor ve ona yaptırılıyordu.

Diyelim ki beni Grup üyeliğinden çıkaracaksınız veya yolladığım mailleri dağıtmayacaksınız.

Bunu ancak sitenin moderatörü yapabilir.

Ama moderatörün yetkisi içeriğe ilişkin değil tekniktir. Yani böyle bir şey yapamaz. Yaparsa aslında moderatörlük yetkilerini ve hukukunu çiğnemiş olur.

İkinci olasılık, moderatöre birinin böyle yap diye bir “karar” bildirmesi ve moderatörün de buna uyması olabilir.

Bunu deme yetkisi olan bir organ var mı?
Yok.

Ama diyelim ki koordinasyon, elindeki yürütme gücü ile bunu yapıyor.

Bunu yapmak için, genel toplantının kendisine vermediği bir yetkiyi kendine vermesi gerekir.

Yani yetki tecavüzünde bulunmak zorundadır. Yani en azından gelenekler ve teamüller nezdinde yasa dışı ve gayrı meşru olmak zorundadır.

Haydi diyelim ki, koordinasyonda herkes, tıpkı genel toplantıda olduğu gibi, gayrı meşruluk veya usulsüzlükte bir sorun görmedi ve fiilen beni atma konusunu gündeme aldı.

Ama bunu gündeme alınca, benim atılmam için bir oylama yapmak zorundadır.

Ama oylama yapılacaksa, şimdiye kadar oylama yapılmazken şimdi oylamaya geçmek fiilen yaptığım eleştirinin doğru olduğu anlamına gelecektir.

O zaman da şu sorun çıkar: fiilen haklılığı onaylanan şeyleri söyledi diye bu kişi ihraç edilecektir.

Bu tabii çok daha saçma bir duruma yol açacaktır.

Tabii böylesine saçmalıklar içindeki bir “Şey”in yaşama şansı yoktur.

*

Gördüğün gibi, istediğin kadar bu sorunlardan kaçmak için benim ihracımı iste. Bu isteğinin gerçekleşmesi için bile, bu sorunlarla karşılaşmak zorunda kalırsın

Benim atılma isteğinin uygulanması ancak benim eleştirilerimin doğruluğunun fiilen kabul edilmesiyle mümkündür.

Ama eğer eleştirilerimin doğruluğu fiilen kabul ediliyorsa atılmam anlamsızdır.

Bu “şey” bu çelişkiyle yüzleşemediği ve bu çelişkiyi çözemediği sürece ben de bu “Şey”e “şey” demekte haklı olmaya devam ederim.

Senden rica ediyorum. Lütfen beni buradan attır ya da senin deyiminle “dışarıya aldır”.

Bunu nasıl yapabileceğini çok merak ediyorum.

Belki o zaman benim bir türlü yapamadığımı yapar ve bu saçma durumun son bulmasını sağlayabilirsin.

Hem beni de burada kendimi paralamaktan kurtarırsın.

Ben de gerekli görürsem eleştirilerimi dışardan yaparım.

18 Ağustos 2009 Salı
Demir Küçükaydın
 




 

Kişisel sayfa: Demir'den Kapılar

http://www.demirden-kapilar.org/anasayfa

demiraltona-at-hotmail-dot-com